• 99 syf.
    ·10/10
    Otel Gören Defterler Serisinin ikinci kitabı "Yazının Epik Resmi Çekildiği Sırada"yı da okudum. Serinin dört kitabı daha var. Onlar da masamın üzerinde. Eser yazarın otel hallerini anlatıyor. Otel halleri, ama o bizim bildiğimiz hallerden değil. Daha çok yazma mücadelesini, kelimelerle savaşını, ilhamının sözcüklerini, sözcüklerle sohbetini, gürültüden şikayetini, gece vakti sesin fazla eriyikliğini, horlamaları, horlayanın uyuma isteğini, gürültü olmasa da gürültüyü aleminde yaşamasını, her gürültüde sağa sola kaçışan kelimeleri toplama hallerini okuyoruz.

    Otel odalarında sözcükleri bir araya getirmenin mücadelesini veriyor yazar. Bazen keyfi yerinde, oradan buradan her yerden sözcükler üşüşüyor kaleminin ucuna. Hışırtı hışırtı kağıda dökülüyor. Hani yazar gürültüden çokça şikayetçi ya, sağdan soldan gelen bu kelimelerin gürültüsünden otelin diğer müşterileri de rahatsız oluyor mudur acaba? Hani kağıt hışırtısı. Hani kağıda dökülen kelimeler birbirini ittirerek paldır küldür geliyorlar ya yazarın masasına.

    Yazarın zihni hep hareketli. Hep bir yerlerde. Kendi Ankara'da ama bir bakıyorsun, Galata Köprüsü'nden Karaköy’e yürüyor. Bir bakıyorsun Maraş’ın gökyüzünü alıp Ankara’ya getiriyor. Bir bakıyorsun Emirgan Çınaraltı diyor. Bir bakıyorsun Erenköy tiren istasyonunda Bostancı tarafına yürüyor, sanki Hicaz demiryolunda yürüyormuş gibi; bir bakıyorsun gerisin geriye Ethemefendi tarafına, bu sefer Saraybosna diyor. Ve de sıkça Kudüs. Dur durak yok zihinde. İşin garibi sizi de götürüyor oralara. Siz de onunlasınız.

    Otel odaları gizemlidir. Doldur boşalttır. Bugün vardır yarın yoktur. Dünyadır. Gölgeliktir. Alışma, yarın gideceksin. Hiç gitmeyecekmiş gibi benimseme! Misafirsin işte. Dostlukları da sıradan. Zoraki selamlaşma. O da rastlarsan gecenin bir vaktinde koridorda.

    Otel odaları yalnızlıktır. Gürültüden rahatsızlık, tamam. Ama bazen öyle bir sessizlik olur ki kulakları tırmalar. Nuri Pakdil kadar uzun kalmadım otel odalarında. Ama bu halini bilirim. Sessizlik içerisinde depreşen güvensizlik de oldu mu, gözleriniz tavandan ayrılmaz. Çoğu zaman kapının kolundadır hayal gücünüz.

    Kudüs yazarın hayatında önemli bir yer tutuyor. Sanki oraları memleketi gibi anlatıyor. Maraş da kitapta çokça geçiyor. Ama neredeyse üç beş sayfa da bir Kudüs. İşyerininin duvarlarında bile Kudüs resmi var. Kudüs resmi altında çalışıyor yazar. Yazmıyor Kudüs’ü yaşıyor sanki. 'Kapıyı açar açmaz, Edebiyatın yerinde, Kudüs resmini görmek, insanın yüreğindeki darlığı açıyor, genişliyor içiniz. Uzun yolculuk düşü, düşünceye yürüyor. Düş yürürken de..."

    Nuri Pakdil’i okumayan çok şey kaçırır.
  • SAVAŞ

    ISA'nın doğumundan beri 451 yıl geçmişti. Büyük bir uğultu... Kılıçların, tunçların birbirine çarpmasından çıkan şakırtılar, araba gıcırtısı, şarkı sesleri birbirine karışıyor, önünde, bütün dünyaya meydan okuyan Attilâ'nın dokuz tuğu ve sungurlu bayrağı dalgalanan bir ordu doğudan batıya akıyor. Akın!.. Akın!.. Akın!..

    Bu yüzyıllar, bin yıllar boyu anıldığı vakit bile Avrupa'yı titretecek olan Attilâ'nın akını...

    Davullar çalıyor, borular ötüyor, atları üzerinden kırbaçlarını şaklatarak kuş gibi uçan bahadırlar sağdan sola, soldan sağa bir arı gibi gidip geliyorlar. Buyruk veriliyor, arabalar gıcırdıyor.

    - Uğraşa!.. Akına!.. Savaşa!..
  • Öğleden sonra evden çıkıp Mehmed’in kahvesine gittim. Akşamdan çektiğim iki kadeh rakının etkisi hâlâ üzerimdeydi. Kafam müthiş bir şekilde ağrıyor ve bu ağrının hiç geçmeyeceğini düşünüyordum. Mehmed beni görünce yanıma geldi. Bir altmış boyunda, zayıf ve köse biriydi. Sakalı pek çıkmıyordu. Dört beş ayda uğraşa uğraşa ancak bir bıyığı olmuştu ya, o da benimkiler gibi gür ve siyah değildi.

    “Hoş geldin Mahmud ağbi, ne istersin?”

    “Sağlam bir kahveni içerim kardeş. Kafamın içinde sanki Deli İbrahim var da, boyuna davula vurur gibi kafama vur ha vur ediyor.”

    “Oo, ağbim sen de hemen Mehmed’in şifalı kahvesini içmeye geldin demek,” dedi ve kapının yanındaki sandalyede oturan yaşlıca bir adama dönüp övüne övüne, “Görür müsün emmi! Kahvem ne kadar şifalıdır. Mahmud ağbim bir muharrirdir. Benim kahvemi de yazacak.” Sonra bana dönüp “Yazarsın değil mi ağbi?” diye sordu.

    Kafamın ağrısını unutup işi dalgaya vurdum:

    “Yazarım tabii.”

    “Beni?”

    “Seni de.”

    “Ama bıyıklarımı gür yaz. Olur mu?”

    “Olur,” dedim. “Sen hele şu kahveyi bir getir de.”

    Kitabımda olacağına sevinip gitti. Yaşı hiç yoksa benim kadardır, mamafih biraz çocukçadır. Saftır. Çabuk inanır bir şeye.

    Şakaklarımdan kalkan bir ağrıyı bastırabilmek için şakaklarımı ovmaya başladım. Gözlerimi kapattım. Biraz sonra yorularak masajı bıraktım. Gözlerimi yeniden açtım. Mehmed’in konuştuğu adam, sağlam gözüyle etrafa bakıyordu. Kahvede de bizden başka beş kişi daha vardı. Bunlardan iki tanesi tanıdığımdı. Biri komşumdu. Efendi, vatansever bir çocuktu. Bir ağabeyini Irak Cephesi’nde vermişti toprağa. Bacısının kocası da kolunu Çanakkale’de bırakmıştı. Ona sıra gelmemişti. Gelse, gözünü hiç kırpmaz “Allah Allah” nidasıyla Yunan’ın alnına kurşun sıkmaya koşardı. İki gün önce, kapıda karılaştığımızda bana, “Yunanlılar birkaç güne İzmir’e geleceklermiş. Ne yapacağız Mahmud ağbi?” diye sormuştu. Ben savaş zamanı Çanakkale Cephesi’nde geri hizmetteydim. O âli cephede bulunmamdan mütevellit herkes bana bir kahraman gözüyle bakıyordu. Sözümü dinlerler, bir önder muamelesi yaparlardı. “Bilmiyorum,” demiştim. “Yapılacak bir şey varsa, padişahımız, sadrazamımız düşünür.” Sanki büyük bir günah işlemişim gibi gözlerini belertmiş, “Ya bırak ağbi, sen de beni bir çocuk sanıyorsun. Adamakıllı söyle işte. Sen de padişahtan ve o mutlak vezirden ümitli değilsin. Üç beş adam al yanına dağlara çekilelim ağbi,” demişti. Deminden beri iki kez göz göze gelmiştik. “Hele dur, bir gelsinler,” demiştim ben de. İki günden beri benden bir haber bekliyordu. Bir diğeri de gazetenin matbaasında çalışıyordu. Gazetede yayımlanan birkaç kahramanlık temalı öyküm ve köşe yazılarım sebebiyle tanışmıştık. Güzel ahlaklı, yakışıklı bir çocuktu. Vatanseverdi. Ona kalsa denize bir mayın gemisi mayın döşemeli, denizden gelecek olan Yunan İşgal Kuvetleri’ni, dört yıl önce olduğu gibi Akdeniz’e gömmeliydi. Ama nerede öyle bir cüretkâr, vatansever bir Türk genci?

    Mehmed kahvemi getirdi.

    “Allah razı olsun ula kardeş,” dedim.

    Kahvemi önüme aldığım sırada kahveye paldır küldür beş tane irikıyım, sakallı, kötü giyimli adam girdi. Girer girmez de başladılar bağrışmaya.

    “Kardaşlar! Ey Türkler! Ey ümmet-i Muhammed! Duyduk duymadık demeyin!”

    Mehmed, yaşlı adam ve diğer beş kişi ayaklandılar ve içeri giren bu adamlara doğru yüklendiler.

    Mehmed:

    “Ne oldu kardaşlar! Hele bir soluklanın. Derdiniz nedir?”

    Ben de gayriihtiyari ayağa kalkmıştım.

    “Balıkçılar… Yunanlıları görmüşler. Geliyorlar kardaşlar. Yayın tüm İzmir’e. Ve de Aydın’a, Uşak’a, Afyon’a!”

    Yaşlı adam ağlamaya başladı. Beş kişiden tanımadığım üç kişi de dua okumayı akıl ettiler ve sesli bir şekilde okumaya koyuldular.

    Sakin kalmayı başararak içlerinden birine, “Ne diyorsunuz? Sakin olun da bir anlatın hele!” dedim. Bunun üzerine derin derin nefes aldı ve sonra nefesini kontrol etmeyi başardı. Şimdi öncekine göre daha sakindi.

    “Balıkçılar bugün açılmışlar epey. Bir de ne görsünler? Karşıda büyük büyük gemileriyle Yonanlılar geliyor. Hepisi de vatansever, Türk hem de Müslüman. Denizde hiç dinlenmeden çekiştirmişler kürekleri.”

    “Size onlar mı söyledi?” diye sordum.

    “Evet,” dedi. “Goşun gurban yetiştirin. Herkes bilsin. Tüm İzmir. Ve de Aydın, Uşak, Afyon!”

    Komşum ve gazetenin matbaasında çalışan tanıdık, diğerlerini de gaza getirip kahveden bir hızla çıktılar. Bağırıyorlardı ve sesleri kayboluncaya kadar dediklerini gayet iyi işitebiliyordum: “Yunanlılar geliyor!”

    Bir anda ortalık karışıvermişti. Başımın ağrısını tümden unutmuş ve doğruca sahile doğru hızlı adımlarla yürümüştüm. Geliyorlardı demek. Gözümde birden, cepheden insan manzaraları canlandı. Onbaşı İlyas, Çocuk Bekir, Genç Osman, Pınarbaşılı Ümüd, Mehmedler, Ahmedler ve nice Âdemler…

    ***

    Baharın ortası olmasına rağmen gece soğuktu. Ellerim ceplerimde Rum mahallesine gidiyordum. Gemilerin görülmesi üzerine, kendini bilmez birkaç fanatik Rumların mahallesinde huzursuzluk çıkartmıştı. Bu haberi akşam saatlerinde sahilde oturup gemileri görmeyi beklediğim sırada almıştım. Haberi veren kahveci Mehmed idi. Kahvesini kapatmış, evine doğru gidiyordu ve beni sahilde yalnız başıma otururken görünce yanıma gelmişti, “Mahmud ağbi, duydun mu? Rumları rahatsız etmişler. Eleni teyze de ağlıyormuş. Yanny de deli gibi dolanıyor etrafta. Sana da bakındıydı ya, nerede olduğunu bilmiyorduk. Sahi herifler haber verdikten sonra kayboldun ortadan,” demişti bir çırpıda. Eleni teyzenin yemekleri tüm İzmir’de eşsizdir. Yanny çocukluk arkadaşımdır. Şimdi atıyla taşımacılık yapıyor. Kendi hallerinde insanlardı. Mehmed gittikten sonra düşmüştüm ben de yollara.

    Evlerinin girişinde büyük bir kalabalık vardı. Zavallı Eleni teyzenin ölmüş olduğu geldi aklıma. Yüreğim kabardı, zihnim bulanıklaştı. Olduğum yerde kalakaldım. Varlığımın bir süre farkına varılmadı. Olduğum yerde duruyordum. Sessiz ve hareketsizdim. Neden sonra beni fark eden Yanny kalabalığın arasından koşup yanıma geldi ve kolumdan çekip kalabalığın içine soktu, bir yükseltiye çıkardı beni ve kalabalığa bağırdı: “Susun! Susun da Mahmud’umu dinleyin. Bakın size na anlatacak!”

    Herkes sustu. Abartısız tüm gözler bendeydi. Yanny benden bir şeyler dememi bekliyordu, hiç şüphesiz bunda da haklıydı. Onu çok iyi tanırdım.

    “Konuşsana bre kardeşlik,” diye bağırdı Yanny. “Bu insanlar namusludur, sizleri sever, sizlerin kılına zarar gelsin istemezler, desene.”

    Aklım başıma yeni yeni geliyordu.

    “İstemezler,” diyebildim. “Ben Yanny ve pek çok Rum’a kefilim. Yıllardan beridir bir yaşarız. Aramızdan cephelere gidip dönmeyenler oldu. Cenazemize, mevlidimize katılan bu insanlar, bize zarar gelsin istemez. Oyuna gelmeyin arkadaşlar,” dedim.

    “Annemi de de,” diye akıl veriyordu Yanny.

    “Eleni teyze şimdi iyi değil, istirham ederim şimdi gidin ve sonra gelin,” dedim.

    Eleni teyze ortalıkta yoktu. Onun sağlığının kötü olduğunu buradan çıkarıyordum. Buradaki insanlar geçmiş olsuna gelmiş insanlardı. Fanatikler çoktan gitmişlerdi. Ortalığı karıştırmışlar ve gitmişlerdi. Onların da suçu değildi bu hiç şüphesiz. Onlar da vatanlarının iyi olmasını, bağımsız olmasını isteyen bir grup insandı. Amaçları tepki göstermekti. Ama bunu nasıl yapacaklarını bilmiyorlardı.

    Kalabalık dağılmıştı ve Yanny ile kapının önünde tütün içiyorduk. Bir o nefes alıyordu bir de ben. Sigaramız bitince içeri girdik. Eleni teyze sedirde yatıyordu, alnına, boynuna ıslak bez konmuştu.

    Yanny’nin kız kardeşi Zale de yanındaydı. Ayakta duruyordu. Bir iki kez göz göze geldik, sonra Yanny fark etmesin diye hemen başka yerlere çevirdik gözlerimizi.

    Adamakıllı bilmiyorum ama aramızda üç yaş olmalıydı. Kaldırım taşlarında birlikte oynardık. Müslüman kızları oynamazdı pek, camide, tarikatta bunun günah olduğu söylenirdi. Hatta bir keresinde pederim de iyice bir fırça kaymıştı bana. Bir Rum ile oynamamalıymışım. Ama ben dinler miydim? Dinlemezdim elbette. Şu anki söz dinlemez, özgür ruhum taa küçüklüğümden beri mevcuttur. Cephede esir düşen bir İngiliz yüzbaşısı ile bunu enine boyuna tartışmıştık. Adam iki ayda Türkçe öğrenmişti.

    Düşüncelerimden sıyıran Yanny oldu.

    “Zale, ne bakıyorsun kız! Mahmud’un karnı acıkmıştır. Açsın ya kardeş?”

    Sırf daha fazla kalabilmek için ses etmedim. Yemeklerimizi yerken de çaktırmadan bakmaya devam ettim. Ben cepheye giderken, nereden duymuşsa duymuş, heves etmiş bir al mendil vermişti, kenarını da gönlünce örmüştü. Yanny bilse, bizim meftun olduğumuzu herhalde ses etmezdi. Bu bir ihtimaldi ve her ihtimal kendi içinde bir zıddını yaşatırdı: Ya öyle değilse ve karşı çıkarsa? “Ben seni kardeş saydım, evimi açtım, yemeğimi yedirdim,” derse. İşte bu, Yunanlıların karaya çıkmasından daha fena olurdu. Bir insanın, başka bir insan tarafından dışlanması ve kahra terk edilmesi fenaydı.

    Yemekleri yedikten sonra Eleni teyze uyandı. Yaşına rağmen dinç bir kadındı ama az önce çok üzülmüştü, bunun için de şimdi yorgun görünüyordu. Benim burada olmama sevindi.

    Beni Yanny yolculadı. Kapıda Zale de vardı.

    “Allahaısmarladık,” dedim. Sonra evimin yolunu adımladım.

    ***

    Ertesi gün gemileri gören balıkçılar kahvehanede büyük bir kalabalığa Yunanlıların kaç gemiyle geldiklerini, gemilerin neye benzediğini anlatıyordu. Sıkılıp ayrıldım. Bir başka çocukluk arkadaşım, adı gibi uyanık Gruev ile tekneyle denize açıldık. Bir de küçük Rum şarabı almıştık yanımıza. Aruz ölçüsüyle yazdığım şiirleri okuyordum. O oltasına balığın takılmasını bekliyordu.

    “N’olacak be halimiz Mahmud?” diye sordu.

    “Bizim bu işgale katlanmamız zor olacak,” dedim. “Katlanamayız. Bağımsızlığımıza çok önem veririz.” Sonra ne tepki vereceğini bekledim. Hiçbir aksülamel vermeden oltasına bakmaya devam etti.

    “Çok anne ağlayacak. Bizimkiler ağlıyorlar.”

    “Dün yaşananlar üzücü,” dedim.

    “Senin hiçbir suçun yoktur Mahmud,” dedi ve büyük bir gururla ayağa kalktı, oltasını çekmeye başladı. “Ahanda geldi derya kuzusu. Akşam yeriz bunu.”

    Balığı iyice çekti ve hakikaten dediği gibi vardı. Nereden baksan bir üç kilo vardı bu balık.

    “Yanny’yi de alırız,” dedim.



    Akşam Gruev, Yanny ve iki Türk arkadaşımızla rakı sofrası kurduk ve Gruev’in tuttuğu balıkları meze yaptık. Sohbet ettik. Dilimizin döndüğünce Türkçe ve Rumca şarkılar söyleyip neşemize baktık. Yurdumuzun akıbetini ve yaklaşan Rum işgalini bir an olsun unutmuştuk.

    ***

    Gürültü ile uyandım. Pencereyi açıp koşturan insanlara bakındım. Sonra -kahvede gördüğüm- komşumu denk getirip sordum:

    “Ne oluyor?”

    “Yunan gemileri yanaşıyormuş, Mahmud ağbi.”
    Pencereyi kapatıp üstümü giyindim. Masanın üzerinde iki gündür yazmaya gözümün yemediği öyküm duruyordu. Kâğıtları orada bırakıp sokağa çıktım. Kalabalığın peşine takıldım ve limana doğru indim.

    Büyük büyük gemiler limana yanaşıyordu. Liman mahşeri kalabalıktı. Türkler ve Rumlar birlikte izliyordu gelenleri. Tabii farklar vardı aralarında.

    Birinci fark, Türklerin bir kısmı gelenlere şirin görünmek için buradaydı.

    İkinci fark, Rumların bir kısmı milliyetçiydi ve coşkuyla karşılamak için buradaydı.

    Üçüncü fark, kalanlardı ve bu kalanlar bu işgali kınamak için buradaydı. Bunların arasında Türk, Rum, Arnavut, Arap ve birçok halk vardı.

    Saatler ilerledikçe sesimiz daha da yükseldi. Ara ara gelip susturmak isteyen Yunan askerleri amacına kısa süreli erişiyordu, biraz uzaklaşınca yine sesimiz çıkıyordu. Yunan İşgal Kuvvetleri komutanı nihayet görüldüğünde yakın arkamdan bir silah sesi duyuldu. Ne olduğunu anlayamadım. Çevremdeki insanlar çömelmişlerdi, ben ayaktaydım ve kendime hemen gelince arkama baktım. Bu kişiyi daha önce gördüğümü anımsadım. Gazete matbaasındaydı. Sonra kahvehanede. Limanda. Sahilde. Lokantada. Mahallede. Hasan’dı bu. Birkaç saniye göz göze geldikten sonra yine arkamdan gelen bir kurşunla yere yığıldı.

    Sonra herkes şoka girdi. Bir anda ortalık karıştı. Ben de o andan sonra ne olduğunu anımsayamayanlardanım. Sağdan soldan edindiğim bilgilerle ancak hayal meyal hatırlıyorum: Üzerimize gelen askerler, bağrışlar, ağlayışlar, lanet okumalar, patlayan silahlar, Yunan komutanının kaçışı…

    ***

    İşgalin resmen başlamasından beş gün sonraydı. Yunan birlikleri şehre hâkim olmuşlardı ve onlardan bir tanesini görmediğimiz bir gün bile olmamıştı. Efkâr-ı umumî ümitsizdi. Yine Mehmed’in kahvesinde otururken Türklerin çoğunlukta olduğu bir mahallede yangın çıktığı haberi geldi. Haber kahve halkını coşturdu. Hemen hemen herkes ayaklanıp oraya doğru yollandı. İçlerinde ben de vardım. Mahalleye geldiğimizde yangının, marangoz Yunus Usta’nın evinden çıktığını gördük. Ve duvarda da boyalarla, Rumca olarak, “Sonunuz geldi Türkler!” yazıyordu. İçimizden biri hemen Yunan karargâhına gidip olaya el atmalarını istedi. Ancak hiçbir şey olmadığı gibi, bunu diyen arkadaşımız da bir gün nezarethanede kaldı.

    Ertesi gün Yunus Usta için çadır kuruldu. Rumlar da geliyorlardı ve sessiz bir şekilde oturuyorlardı. Çadıra Eleni teyzenin girdiğini görünce sedirden kalkıp yer verdim, yaşlı kadın gelip oturdu.

    “Geçmiş olsun Yunus. Duyunca çok üzüldük. Bunları yapanlar bizden değildir, ha!” dedi.

    Yunus Usta, Eleni teyzeyi onayladı.

    “Nasıl ki geçen gün size saldıranlar bizden değilsa!” dedi. “Bunlar insan değillar, ha!”

    Akşama kadar orada oturdum. Akşama kadar gelen Rumlar büyük bir samimiyetle olayı kınadılar. Akşam, Yunan askerleri gelip çadırı dağıttılar. Yunus Usta ve ailesi, tüm ısrarlarıma rağmen evime gelmediler. Hâlbuki kocaman evde yalnız kalıyordum.

    Ertesi gün başka bir mahallede Türk evi ateşe verildi. Genel fikir, artık Rumların, İzmir’de Türklere huzur vermeyeceği yönündeydi. Evi yanan kâtip Mehmed Bey, vali bey ile görüşüp memleketi olan Uşak’a tayinini isteyeceğini söyledi. Zavallı adamın hâli acınasıydı. Aldığı üç kuruş parayla beş çocuğa bakmak zorundaydı. Evsiz kalmışlardı üstelik. Yunus Usta’ya yaptığım çağrıyı ona da yaptım. İzmir’de kimsesi olmayan Mehmed Bey çaresizce teklifimi kabul etti. Yukarıda annem öldükten sonra hiç kapısını açmadığım yatak odasını Mehmed Bey ve zevcesine verdim. Kullanılmayan iki küçük odayı da çocuklara bıraktıktan sonra, mahalleye bakan, üst kattaki bir odaya da kendim yerleştim. Verdiğim odalardaki kitaplarımı da yeni odama taşıdım.

    Mehmed Bey, yıkkın ve ümitsiz bir şekilde geceleyin odama geldi.

    “Muharrir Bey… Müsait miydiniz?”

    “Buyurun Mehmed Bey. Rica ederim.”

    Kapıya gidip açtım kapıyı.

    “Lâmbanızı gördüm de. Çalışıyordunuz galiba.”

    “Evet.”

    Ceketinin iç cebinden bir zarf çıkartıp bana uzattı, “Şunu istirham ederim, kabul buyurun.”

    Anlamazdan gelerek sordum:

    “Nedir bu?”

    “Odaların kirası.”

    “Mehmed Bey, görmemiş olayım, Allah adı için. İnsanlık öldü mü ya? Ben size evimi kiralamıyorum, evimi açıyorum. Rica ederim onu cebinize koyun, bu hâdiseyi de hiç yaşanmamış sayalım.”

    “Vallahi bırakmam!”

    “Mehmed Bey, sinirlendiriyorsunuz beni. Rica ederim.

    Olurdu, olmazdı Mehmed Bey ile anlaştık ve parayı geri çevirdim. Buna karşılık olarak da eşi, kıymetli hanımefendi de odam haricinde evi temizleyecek ve akşam yemeği yapacaktı ve hep birlikte yiyecektik.

    Ertesi gün Yanny’nin arabası ile tepeye çıktık. İzmir’e yukarıdan bakmak her zaman beni heyecanlandırmıştır. Elimde kâğıt ve mürekkepli kalemle birkaç satır yazmaya koyuldum. Bu sırada Yanny de bir sigara yaktı ve sessizce düşünmeye koyuldu.

    Yazımı yazdıktan sonra, ondan yana baktım.

    “Ne düşünüyorsun?” diye sordum.

    “Seni,” dedi.

    “Benim neyimi düşünüyorsun?” dedim alaya alarak.

    “İyi bir adamsın Mahmud. Ne olurdu şu kör olası savaş çıkmasaydı da birliğimiz hiç bozulmasaydı. Korkarım ki bu ahval bizi düşman edecek birbirimize.”

    “Sus!” diye tersledim. “Nasıl lâkırdı bunlar böyle. Biz seninle düşman olamayacak kadar insanız.”

    Bunun üzerine bir daha konuşmadık. Bir saat sonra da arabayı tekrar şehre doğru sürdük ve beni evimin önünde bırakırken, “Bize gel yarın,” dedi. “Zale sana en sevdiğin yemekleri yapacak.”

    “Olur,” dedim. Yanny’nin bildiğini sanıyorum. Zira düşman olmaktan kastı bu.

    Kapıyı açıp eve girdiğimde harikulade bir koku beni karşıladı. Bu evin en son ne zaman böyle koktuğunu hatırlamıyorum bile.

    ***
    Aradan bir hafta daha geçmişti. Şehrin emniyetini sağlamak üzere bırakılan bir miktar Türk jandarması çıkan huzursuzlukları bastırmak için Yunanlılarla sürtüşmüşlerdi ve jandarma komutanı çaresizlikten karargâhından çıkamaz hâle gelmişti. Askerliğini yapmış herkes için miralayın düştüğü bu ahval üzüntü ile karşılanmıştı.

    Bu sırada Çanakkale Cephesi’nden tanıdığım ve büyük ümitler beslediğim bir paşa da, İngilizlerin padişaha ikazı sonucu Samsun’a doğru yollanmıştı. İşgalin dördüncü günü Samsun’a çıkan paşayı, gazetelerimizde yayımlamıştık. Azcık bilgisi olan pek çok İzmirli hemşerilerim bu olaya pek sevindiler. Onlar da benim kadar ümitliydi paşadan. Zira Umumî Harp’te yaptıkları bütün Türkiye’ye yayılmıştı. Çanakkale, Kafkas, Suriye cepheleri… Daha öncesinde az bir askeriyle Trablusgarp’ın muhafazası için yaptıkları da kulaktan kulağa yayılmıştı. Dedikodular o hâli almıştı ki, bazılarına gülmeden edemiyordum: “Önünde patlayan bombanın üstüne kapanmış ve askerlerinin ölmesine mani olmuş. Paşadır bu, yapar. Bombanın nasıl zarar vermeyeceğini bilir. Paşadır bu.”

    İşgalin on üçüncü günü Havza’da bir metin yayımlandı, bu metnin altında bahsini ettiğim paşanın imzası vardı. Bu metinde, özetle; işgaller protesto edilecek ve azınlıklara karşı şiddet uygulanmayacak, deniyordu. Bu metin bize ulaşır ulaşmaz, bir yazımla beraber neşrettik ve tüm Türk mahallelerinde dağıttık. Nitekim bu gazeteye ulaşan Yunan askerleri, neşrin akşamı matbaamızı bastı ve güç belâ kurduğumuz makineleri dağıttı. Gazetenin sahibi olarak gözüken varlıklı Uşakî ailesinden Rauf Bey de tevkif edildi. Ertesi gün Rauf Bey’i, Yunan karargâhından sapasağlam aldık.

    Paşa’nın yurda seslendiği bu genelge kapsamında elimizden ne geliyorsa yapmaya karar verdik.

    Gazetenin basılmasından dört gün sonra, odamda oturmuş yeni bir yazı kaleme alırken, kapım çalındı. Yazıyı bırakıp kapıya gittim ve kapının ötesinde kimin olduğunu sual ettim. Kapının ötesinde bulunan Mehmed Bey’in büyük oğlu Abdülaziz’di. Dışarıda beni görmek isteyen bir beyin olduğunu söyledi.

    Beni görmek isteyen bu bey, komşumdu -kahvede görülen-.

    “Mahmud ağbi, senden kararını öğrenmeye geldim,” dedi. Sesinde ve hâlinde hiçbir sakinlik yoktu.

    “Ne kararı Eşref?”

    “Üç vatansever arkadaşımla dağa çıkıp efelere katılacağız. Bizimle misin?”

    Ne diyeceğimi bilemedim. Pek doğal olarak da sessizliğime devam ederken onun haletiruhiyesinde alaycılık peyda oldu.

    “Kemal Paşa’nın genelgesini işitmedin mi evlâdım?”

    “Mustafa Kemal buraya gelene kadar, Yunan Konya’ya kadar ilerler, ha! Biz bir şey yapmazsak, sahiden ilerler.”

    Yine bir sessizlik meydana geldi.

    “Benim burada yapacaklarım var. Sizin kararınız kati. Siz gidin. Ben işlerimi hallettikten sonra gelirim. Ama hangi efeye katıldığınızı bana haber edersiniz, değil mi evlâdım?”

    “Ver elini öpeyim, Mahmud ağbi,” dedi Eşref. Helalleştikten sonra yoluna uğurladım. O gittikten sonra içeri girmeden kapıyı kapadım ve sokakta yürümeye başladım. Canım müthiş derecede sıkılıyordu. Etrafta gezinen Yunan askerleri, yüce Tanrı’nın yarattığı bir canlı değillermişçesine serttiler.

    Hiç haberim olmadan Yanny’nin oturduğu sokağa varmışım. Buraya geldiğimi fark ettiğimde Zale, evin önünü süpürüyordu. Yaklaşık on gündür görüşmüyorduk. Nasıl da özlediğimi hissettim. Sessizce yanına gittim. Beni görünce irkildi. Sonra yüzünde bir zale açtı.

    “Yanny evde yok, ona baktıysan,” dedi.

    Cevap vermedim.

    “Öyle mi?” diye yokladı.

    “…”

    “Mahmud! İyi misin sen?”

    “Değilim, Zale,” dedim.

    Yüreği ağzına geldi kızın. Gözleri büyüdü, kalbi güm güm attı. Bunu duyabiliyordum. Mübalağa olacak ama o kalbin benim için attığını da duyabiliyordum.

    “Korkutma beni! Ne oldu sana?”

    Yüzüm yere düştü, diyeceğimi toparladım. Sokakta da bizden başka kimsecikler yoktu.

    “Gençler İzmir’i terk ediyor, Zale. Bugün bana da geldiler, ‘Yazıklar olsun sana ki burada Yunanlıların insafına kaldın! Senin gibi bir okura ve de yazara yakışır mı?’ dediler.” Hiç şüphesiz abartıyordum.

    “Onlara ne senden? Sen de burada kaleminle mücadele ediyorsun. Yardıma düşmüşleri koruyorsun. Az mı bu?”

    “Değil!” diye çıkıştım. “Değil Zale.”

    “E ne oluyorsun o zaman?”

    Yorulmuştum yürürken ve şimdi de ayakta duruyorduk. Biraz hareketlenip evlerinin tırabzanına dayandım. Yanıma geldi. Bu anda ne Yanny ne de Eleni teyze umurundaydı, yakalanmaktan çekinmiyordu. Gözlerinin içine baktım.

    “Olur ya, bir gün güzelleşir her şey. Savaş hâli biter. İşte o zaman benimle izdivaca…”

    “Mahmud, yüreğim çıkacak şimdi. Cevabını bilirsin.”

    Tebessüm ettim.

    “Herkes benden bir şey beklerken, ben burada kalamayacağımdan korkuyorum. Bir gün olacak, Zale. Bir gün gelecek ve ben de efelere gideceğim. Hem biliyor musun, ümit beslediğimiz paşa memleketi kurtarmak için arkadaşları ile toplantı yapıyormuş.”

    Son söylediğim yalan değildi. Dün akşamüstü kahveye gelen Karadenizli bir tüccar, bize paşadan haber getirmişti. “Kurtaracağım bu yurdu,” diyormuş arkadaşlarına.

    “Bilir misin umudum kimdedir?”

    “Kim o?”

    “Memleketi sizinkilerde olan bir paşa! Bir Selânikli. Sen de oradansın değil mi?”

    “Meraklandırma! Kimdir o? Rum ya da Türk?”

    “Mustafa Kemal Paşa!”

    “Delirdin mi sen be? Kim tanımaz onu? Bu topraklarda yaşayıp da!”

    Seviyordum Zale’yi. İlkgençliğimin, gençliğimin ve bu yaşımın tüm kederleri, sevinçleri ve bilmezlikleriyle, yüreğimden ve aklımdan gelen tek bir ortak mesajla seviyordum. Bakıyordum ona. Ve şimdi yüreğimde yalnızca dili fark etmeksizin mazlum insanlar ve Zale’nin sevgisi, aklımda da gelecek güzel ışıltılı günlerin renkler cümbüşü vardı.

    10 Mayıs 2019; İstanbul
  • “... insanlara bakıyorum, içim sıkılıyor. Sağdan,soldan,dükkanlardan,sinemalardan,her yerden taşıyorlar. Cadde boyunca, paketlerle üstüme üstüme geliyorlar. Bu yığına mı ait olmak istiyorum, diye düşünüyorum. Yalnızlığı sevmiyorsam, evet, bu yığına ait olmalıyım. Gidip içlerinden birine merhaba falan demeliyim. Yapamam ki... Kendime bile konuşamıyorum, DELİRMEK BÜYÜK BİR LÜKS. “
    Ömür İklim Demir
    Sayfa 28 - Yapı kredi yayınları