• 431 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Batılı bir kızın üniversitede tanıştığı doğulu bir beyle yaşadığı aşkı ve evlendikten sonra yaşadıklarını anlatan bir kitap diyebilirim kısaca. Detaylara girersem spoiler verebileceğimden korkuyorum, zira üzerinde uzun uzun konuşabileceğim bir romandır kendisi.
    Ben genellikle kitapları okunacaklar ve yaşanacaklar olarak ikiye ayırıyorum.
    Uzun zaman önce okuduğum Piraye, yaşanacak kitaplar arasında. Duygular öyle yoğun işlenmişti ki, içime işledi diyebilirim. Karakterlerin tutarlılığı yazarın büyülü kalemiyle birleşince ortaya çıkan olayların akıcı anlatımı gerçekten çok başarılıydı diyebilirim.
    Canan Tan'ın okuduğum ilk ve tek romanıdır Piraye. Aynı zamanda Eroinle Dans'ı da almıştım ama bitirmek nasip olmamıştı.
    Kitap aslında biraz genç kız edebiyatı gibi başlıyor. Piraye'nin okul hayatı ve Haşim'den önceki hayatı, Haşim'le tanışması, akabinde olayların gelişmesi vesaire... Şu kadarını söyleyebilirim, kitabın etkisinden uzun süre çıkamayacak ve Haşim'e çok kızacaksınız. Ben şahsen hem "Oh olsun!" dedim hem de çok üzüldüm. Karmaşık duygular yaşadım. Ayrıca yazarın kitapta memleketim Diyarbakır'ın birtakım geleneklerine de yer verdiği için çok mutlu oldum okurken, bilmiyorum sebepsiz bir memleket duygulanması oldu.
    Eğer genç kız edebiyatı tarzı, romantik ve gerçekçi romanlar ilginizi çekiyorsa ve Piraye'yi henüz okumadıysanız mutlaka başlayın derim.
  • 404 syf.
    ·9 günde·Beğendi·10/10
    Kitabı nereden nasıl anlatacağımı açıkçası bilemiyorum. Doğruyu söylemek gerekirse uzun süre etkisinden çıkabileceğimi de sanmıyorum. İnanılmaz derece de güzel bir kitap okudum. Güzelden kastım keyif değil, yanlış anlaşılmasın, zira çok fazla derecede sinir sistemimi bozmuş bile olabilir.

    Nedense savaş dendiğinde akla hep erkekler gelir, savaş erkeğin savaşıdır gibi benimsenmiştir.
    Oysa ki bu kitap bu fikri tamamıyla değiştiriyor, hiç olmazsa benim için tamamıyla değiştirdi diyebilirim.

    2. Dünya savaşı döneminde Çeşitli cephelerde, çeşitli konumlarda, sıhhiyeci sinden partizanına, pilotundan keskin
    nişancısına, cerrahından hemşiresine kadar, bir sürü kadının bire bir ağzından dinliyorsunuz savaşı.
    Bu kadınlar 16 ile 18 yaş arasında daha çocuk... Cepheye gittiklerinde hayatı bile tamamen tanımazken savaş ile,
    silah ile tanışıyorlar, bir sürü insan öldürüyor, ya da hayata döndürüyorlar.

    Ya sonrası, asıl acı savaş bittikten sonra başlıyor diyorlar ve tek tek anlatıyorlar yazara bazı şeyleri. Bazı şeyleri diyorum çünkü anlatamayanlar, anlatmak istemeyenlerde bir o kadar fazla. O günlere dönüp tekrar yaşayacaklarından korkuyorlar, yasaklardan korkuyorlar, kötü muameleden, yalnızlıktan,
    uykusuzluktan.... ne çok şeyden korkuyorlar ah bilmek için okumak bile yetmiyor galiba.

    Yazar bu kitabı yayınlamak için çok çaba harcamış, ben o konuya değinmek istiyorum aslında. Çünkü genelde kitap içeriğini özet gibi anlatmayı değil de, kitap hakkında bilgiler vermeyi daha çok seviyorum. Hele de böyle çok beğendiğim bir kitap ise, mutlaka ama mutlaka okuyun diye önermekten başka bir şey gelmiyor elimden.

    Kitabın ön sözünde, kitabın yazılma evresini ve başından geçenleri anlatmış yazar. Bir çok sansür görmüş kitap, çoğu anlatıyı aktaramamış bile. Bazı yerlerde ise kendisi sansür eklemiş. Anladığım kadarıyla, -daha doğrusu- yanlış bilmiyorsam, tam 17 yıl sonra kitap basılmış. Önceden tuttuğu günlük notlarında da belirtmiş bunu. Kitaba gelen sansürlerle ilgili notlarını da ön sözlerde veriyor. Sansür gören, kendi sansür koyduğu bölümleri de bu ön sözlerde aktarmış yazar.

    Hatta şöyle diyor :
    "Kitabın müsveddesi çoktandır masanın üzerinde . ..
    İki yıldır yayın evlerinden ret cevapları alıyorum. Dergilerden ses çıkmıyor. Hüküm hep aynı: Fazla korkunç bir savaş anlatılmış. Vahşete fazla yer verilmiş. Natüralizm. Komünist Parti'nin öncü ve yönlendirici rolünden söz edilmemiş. Kısacası, yanlış savaşı anlatmışım ...
    Doğrusu nasıl olmalıydı acaba? Generalleri ve bilge başkumandanı mı anlatmalıydım? Kan ve bitten söz etmese
    miydim? Kahramanları ve yiğitlikleri mi yüceltseydim?"

    Bir de şöyle bir cümlesi var onu da paylaşmak istiyorum :

    " Acıya kulak veriyorum ... Geçmişin kanıtı olan acıya. Başka da bir kanıt yok, başka kanıtlara güvenmiyorum.
    Sözcüklerin bizi hakikatten uzaklaştırdığı çoktur. Istırabı, esrarla doğrudan bağlantılı bilginin en üstün şekli olarak düşünüyorum. Yaşamın esrarıyla bağlantılı bilginin.
    Tüm Rus edebiyatı bunu yazar, ıstırabı aşktan çok işlemiştir.
    Bana en çok anlatılan da o ...

    Kimdiler - Rus mu, Sovyet mi? Sovyettiler tabii; Ruslar, Beyaz Ruslar, Ukraynalılar ve Tacikler ...
    Kim ne derse desin "Sovyet insanı" diye bir şey vardı ve bir daha hiç olmayacak. Artık kendileri de bunun farkındalar. Çocukları olan bizler bile başkayız. Biz bile herkes gibi olmak istedik. Ana babalarımıza değil dünyaya benzemek. . . O halde torunlardan söz etmeye bile gerek yok ... "

    Bu arada kapak resmi dikkatinizi çekti ise onunla ilgili de bir bilgi vermek istiyorum.
    Kapakta ki genç kız, Lüdmila Mihaylovna Pavliçenko imiş.
    Savaş sırasında 309 Alman askerini öldürerek tarihteki en başarılı kadın keskin nişancı olma ününe sahip kendisi.
    Ama ben kitapta onunla ilgili bir bölüme denk gelmedim.
    Kitap günlüğü 1975 yılında tutulmaya başlanmış ve Lüdmila'nın ölüm tarihi ise 1974 olduğuna göre yazar onunla tanışamamıştır bile.

    Hiç bu kadar uzun inceleme yazmadım galiba, ama ne anlatacağımı da tam olarak bilemiyorum. Bence savaş ile ilgili kitap sevmeyen biri bile çok rahat okuyabilir.
    Bazı şeyleri, özellikle tarihi bilgileri birebir yaşayanların aktarmasını seviyorum. 1. ağızdan dinliyor gibi hissediyorsunuz kendinizi. Yalansız, süslenmeden, içine bir şeyler katılmadan, yolundan saptırılmadan, gerçeği sadece gerçeği öğrendiğinizi hissediyorsunuz.
    O kadar masumlar ki, bazı yerlerde buraları da yaz dediklerini, ağladıklarını, yazarın ağladığı yerleri bile aktarıyor kitap. "Ne oldu neden ağlıyorsun ki sen kızım" diye soruyor mesela.
    O kadar doğal ve samimi bir üslup ki, bence özellikle biz kadınlar, sonra erkekler, genç kızlar, mutlaka okumalı ki, kadınların neler yapabildiğini bir kez daha görmeli....

    Ve son olarak da yazarın "Nobel Edebiyat Ödülü" konuşmasını okumanızı öneririm, çok uzun olduğu için eklemeyeceğim buraya. Yine de okumayanlar için link bırakıyorum, çok güzel bir konuşma olmuş.

    http://www.5harfliler.com/...vas-uzerine-s…/…

    Buraya kadar okuyup gelmeyi başaran arkadaş, seni de ayretten tebrik eder başarılarının devamını dilerim :D
  • 360 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    * * *

    İnsan; bilinci ve vicdanı olan, özgür iradesi ve seçimleriyle hayvanlardan veya makinelerden ayrılan bir varlık olarak kabul edilir.
    Hayvan; içgüdüleriyle hareket eden, hayatta kalmak mottosuyla yaşayan ve düşünme yetisini eser miktarda kullanandır.
    Makine; hissedemeyen, bilinci olmayan, ne yapmaya programlandıysa o işi yapan ve düşünme yetisi sınırlandırılmış olandır.

    Böyle mi gerçekten? Ya da bu tanımlar hâlâ geçerliliğini koruyor mu?

    İsmail Güzelsoy işte bu tanımların ve kavramların nasıl silikleştiğini, birbirlerinden nasıl rol çaldıklarını, insanların nasıl sorgusuz sualsiz (genellikle ilkel dürtülerle) itaat ettiklerini muhteşem kurgu ve karakterle irdeliyor Hatırla 'da, hem de cesurca. Kendisinin bir röportajdaki sözleri şu şekilde: "İyi bir roman yazabilmek için çok şey gerekiyordur ama bence öncelik cesaretin. Cesurca dile getirilmeyen hiçbir şey yeterince sarsamaz ve bizi sarsmayan şey estetik olamaz."

    Bu romanı okurken sarsıldım evet, hem büyülendim hem sarsıldım. Kalemin, zalimin kılıcından daha keskin olduğunu veya olmak zorunda olduğunu gördüm bir kez daha.

    Zalim stereotipi Vali karakteriyle vücut bulur kitapta. Öyle bir Vali ki, her günahı kendine mübah gören, suçlandığında kendini savunacak(!) noktalar bulan, yanına kimsenin yaklaşmaması için kanla beslenen 5 tane azman köpeği (metafor olarak kullanmış büyük ihtimalle) nöbetçi koyan ve bana okurken baya tanıdık gelen... Ve bu zalimden ve zulmettiği topraklardan kaçan bir genç kız vardır Suzan. Dans etmeyi, çamurdan heykelcikler yapmayı seven ve bunlar yüzünden bile başına gelmeyen kalmayan...

    Arkadaşı Nuh Köklü'yü de anmıştır kitapta yazar, kartopu oynarken bıçaklanarak öldürülen... Hem de öyle güzel bir anma ki okurken tüylerim diken diken oldu.

    Bir de 6-7 Eylül olaylarını hatırlatır okuyucuya. Hatırla der. Nasıl kukla olduğunu ve ne yaptığını bilmeden, düşünmeden birlikte yaşadığın insanlara nasıl zulmettiğini HATIRLA. Talan eden, tecavüz eden, nefretle kiliseleri yakan da insandı; Rumlara, Ermenilere zarar gelmesin diye kapısında nöbet tutan, onlar bizdendir diyen de insandı. İnsan olmayı HATIRLA. Hegemonyanın iplerini elinde tuttuğu bir kukla değilsin sen, düşünebilen özgür iradesi ve vicdanı olan bir canlısın. Vicdanı HATIRLA.

    Bütün bu kanayan yaralarımızın yanı sıra, büyülü gerçekçilik ve bilim kurgu tadında başka olaylar da anlatılmaktadır kitapta. Ya da yazarın kategorize ettiği şekliyle: Fenni Sihirler diyelim. Otomaton(robot) üzerinden insanı sorgulatır, insanın yapması gerekenleri otomatonlar yapar. Zalime boyun eğmezler, insanın acısını kendi içinde hissederler, bu acının son bulması için ellerinden geleni yaparlar. Şimdi onlara makine diyebilir miyiz? Ya da onlar makineyse insanın tanımını değiştirmemiz gerekmez mi? Bunların dışında geleceği görenler, kuşlarla böceklerle iletişime geçebilenler... El Cezeri'ye kadar uzanır olaylar, uzanır ve günümüzle birbirine hiç eğreti durmayacak şekilde bağlanır. Bir kaç noktayı tahmin ettim diye sevinirken, sürekli sürprizler yapar Yazar, şaşırtır ve merakı kitabın sonuna kadar en üst seviyede tutar.

    Kitapta tıpkı Döşeğimde Ölürken'de olduğu gibi farklı karakterlerin ağzından olaylar anlatılır ve sanki sorulan sorulara cevap verirmiş gibi röportaj havasındadır. Kedi Şulbu'nun bölümleri efsaneydi ve gerçekten bir kedi öyle konuşabilirmiş, öyle küfredebilirmiş gibi hissettim. Kedi Şulbu dışındaki bölümlerde hakaret olarak kullanılması dışında küfürlü konuşma neredeyse yok. Burdan da kendi adıma şu çıkarımı yaptım; Kedi Şulbu "id"i temsil ediyor ve en ilkel davranışları sergiliyor, insanların da bu tarz konuşması veya davranması ne kadar ilkel kaldıklarını gösteriyor olabilir.

    'Merak kaçıran' olur tedirginliğiyle o kadar çok noktaya değinemedim ki hepsi içimde kaldı. Oysa daha neler neler var kitapta... İsmail Güzelsoy'un kalemiyle tanıştığım için kendimi çok şanslı hissediyorum. Türk Edebiyatı'nın en değerli yazarları arasına girdi benim için. 10 üzerinden 10'u sonuna kadar hak ediyor. Hiç tereddüt etmeden okumanızı tavsiye ediyorum.

    Yazarın röportajından bir alıntıyla kapanışı yapayım: "Dünyayı değiştirmeyi hedeflemek gerek. Bu artık çok büyük bir iddia değil çünkü hayat çok dinamik. İnsanları bir telefon almak yerine güzel bir sohbete ikna etmek dünyayı değiştirmektir."

    Benim dünyamda kalıcı bir etki yarattı Sayın Güzelsoy, kitabın daha çok insana ulaşabilmesi dileğiyle... Keyifli okumalar.
  • 96 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Dünya Edebiyatı'na sayısı oldukça fazla kült eserler kazandıran Gabriel Garcìa Màrquez'in 76 yaşında yazdığı kitabı Benim Hüzünlü Orospularım, sayfa sayısı az olmasına rağmen dolu dolu bir kitap. Belki de hepimiz mutlak son olan yaşlılığın hiç gelmeyeceğini varsayıyoruz. Ruhun yaşının olmaması büyük bir etken olabilir bu düşüncemizde. Kitabın kahramanı da böyle düşünen 90 yaşında bir gazeteci. Gençlik yıllarında her ilişkisinde parasını vererek birliktelik yaşıyor. 90 yaşına gireceği gün kendisine bir hediye vermek istiyor ve bakire bir kız ile birlikte olmak düşüncesi ona çok cazip geliyor. Gelin görün ki bu yaşına kadar aşkı tatmayan gazeteci, bu genç kıza aşık oluyor. Aralarında cinsel anlamda hiçbir şey geçmemesine rağmen kızın varlığı bile ruhuna iyi geliyor. Deyim yerindeyse karnında kelebekler uçuşuyor. Kitabın sonuna kadar kızın ne gerçek adından bahsediliyor, ne de konuşması geçiyor. Sayfalar boyu bu durum bana Duygu Asena'nın Kadının Adı Yok kitabını çağrıştırdı.
    İleriki yaşta da olsa büyülü zamanlar yaşayan kahraman, zamanın nasıl geçtiğini anlamadığını ifade ediyor. Aslolan zamana karşı koymak değil, herşeyi anda yaşamak bana göre.
  • YAMAN DEDE KİMDİR?

    Kayseri’inin Talas ilçesinde Rum esnaflardan iplik tüccarı Yuvan Efendi ile Afurani Hanımefendinin oğlu Diyamandi 1887 yılında dünyaya gelir. Henüz on aylık iken ailesi Kastamonu’ya göç eder. İlk tahsilini Rum Ortodoks Mektebinde yapan küçük Diyamandi, 1901de Kastamonu İdadisi(lise)ne girer. Yedi yıllık idadiyi birincilikle tamamlar. İdadide arkadaşları kendisine “Yamandî Molla” lakabını takarlar.

    Bir Rum çocuğuna neden molla lakabı takılmış, gelin Yaman Dedenin kendi ağzından dinleyelim:

    “Rüştiye birinci sınıfta iken 13 yaşımda idim. Bu sınıfta Arapça ve Farsça dersleri başlar. Bütün dersleri sevmeme karşın Türk Edebiyatı ile birlikte Arapça ve Farsça’ya pek düşkündüm. Rüştiye ikinci sınıfta ders yılının ortalarındayız. Farsça Hocamız, Şeyh Sadi’nin Gülistan’ını okuturdu. Arada sırada başka manzumeler de yazdırırdı. Bir gün siyah tahtaya yazdığı birkaç beyit kalbimi tutuşturmaya yetti. O beyitleri bugün gibi hatırlıyorum. Mesnevi’nin ilk beyitleri idi:

    “Bişnev in çün şikayet mî küned
    Ez cüdâyîhâ hikayet mî küned

    Kez neyistân ta mera bübrideend
    Ez nefirem merd ü zen nalideend”

    “Dinle neyden ki hikayet etmede
    Ayrılıklardan şikayet etmede”

    Tahtaya yazılan ismi bana pek tatlı geldi. Okunan beyitler beni derinden sarstı. Son beyit ise içimi yaktı. O an içimde yanmaya başlayan aşk ateşini kelimelere dökmekte aciz kalıyorum.”

    FARKINDA OLMADAN MÜMİN OLMAK

    Farsça dersinde başta Mesnevî olmak üzere Şark İslam Klasiklerinden beyitler ezberleyen, Din Dersinden gayrimüslim talebeler muaf olduğu halde sınıfta oturan ve bir Müslüman gibi İlmihal bilgilerini, Rasûlullah’ın hayatını, inanç esaslarını öğrenen Diyamandi, farkında olmadan içindeki aşk ile mü’min olmuştur. İslam’a duyduğu sevgi gün geçtikçe artmakta, bir taraftan tıpkı Farsça edebi metinler gibi aruz kalıpları ile rubailer, gazeller yazmaya çalışmaktadır. Ancak toplum, okul, arkadaş ve aile çevresinde halen Hıristiyan olarak tanınmaktadır.

    Arapça metinlerle birlikte hadis-i şerif ve bazı ayetleri de ezberlemeye başlar. Yazdığı beyitler, edebiyat hocasının gözünü doldurur. Hocası bir şiirini şu mısralarla övecektir: “Aferin yavrum güzel, hem de pek güzel. Aferin yavrum güzel gerçekten çok güzel… Manevi sûrî füyuzun berter etsin Lemyezel (Allah Manevi sevinç ve ilhamlarını artırsın.)”

    GENÇ BİR AVUKAT

    Liseyi birincilikle bitiren Diyamandi, Arapça ve Farsça hocalarından özel dersler de alır. Üniversite tahsili için İstanbul’a hareket eder. İstanbul’da Hukuk mektebine giren Yamandi Molla, fakülteyi bitirdikten sonra devlet kademesinde görev alır. Bu esnada özel hocalardan edebiyat ve İslamî ilimler okumaya devam eder. Kendi ifadesine göre artık hidayet bulmuş, lisana dökemese bile kalpten Kelime-i Şehadeti çoktan kabul etmiş ve gizli Müslüman olarak yaşamaya başlamıştır. Meşhur mevlevi dedelerinden Ahmed Remzi Dede’den Mesnevî okur. Mesnevi ve şerhlerini (açıklamalarını) kısa sürede okur. Bir yandan devlet kademesinde görevine devam ederken diğer yandan şiir çalışmaları sürmekte, Ankara Radyosunda çeşitli Mevlevi büyüklerinin hayatını anlatan sohbet programı yapmaktadır. Bu programlar, devrin gazete yazarları ve ediplerinin dikkâtini çeker. Kısa sürede edebiyat ve ilim çevrelerinde yer edinir.

    AŞIKLAR KÂBESİ

    Mevlevîler arasında Konya; Aşıklar Kâbesidir. Yaman Dede de kırklı yıllarda sık sık Konya’ya sefer eder. Şeb-i Arus törenlerinin özel davetlilerindendir artık. Biri İstanbul’a gelse ve “Ben Konya’dan geliyorum” dese Yaman Dede “Demek Sultanımızın şehrindesiniz” der; alır, yedirir, içirir ikram eder!… Konya ve Mevlânâ onun için özel aşk bestesinin vazgeçilmez iki notasıdır.

    MÜSLÜMANLIĞINI İLANI

    1942 yılından itibaren, başta azınlıklara mensup kız ve erkek liseleri olmak üzere çeşitli okullarda Türk Edebiyatı ve Farsça okutan Yaman Dede, devlet hizmetinden ayrılmış, eğitimciliğin yanı sıra serbest avukatlık yapmaya başlamıştır. Anadolu’nun çeşitli vilayetlerinde Mevlana konulu konferanslar verir. Ancak halen gizli bir mümindir. Namazını en kuytu semtlerin küçük mescitlerinde kılmakta, Ramazanda gizli oruçlar tutmaktadır. Kızı ve eşi inancından habersizdir. “Tam kırk yıl bazen sahursuz bazen iftarsız oruçlar tuttum, ama ailem bunu hiç bilmedi!..” der hatıratında. Avukatlıktan çok zamanını lise derslerine, gençliğin manevi aşkı tanımasına ayırmaktadır. 15 Şubat 1942 de ismini değiştirir ve Mehmet Abdülkadir KEÇEOĞLU adını alarak nüfus idaresine ismini ve yeni dini İslam’ı tescil ettirir. Bu sırada 55 yaşındadır. Kırk yıldır sakladığı yeni kimliğini kuşanmış, ama o saatten sonra da aile içi sancı başlamıştır.

    CEKETİ ALIP ÇIKMAK

    Üsküdar’daki evinde bir kış gecesi durumu kızı ve eşine açar. Karısı ve kızı o an feryadı basarlar. Haber Patrikhaneye kadar ulaşır. Dönemin Hıristiyan din adamları, ya Hıristiyanlığa dönmesi ya da karısından boşanması konusunda baskı yaparlar. Karısı bu ikilem karşısında kararlı bir tutum sergileyemez. Yaman Dede, zor ama cesur bir karar alır. Evden ayrılacak, yalnız yaşayacaktır. Yerde dizlere kadar kar, havanın keskin ayaz olduğu bir Şubat gecesi ailesini toplar ve: “Aşkımın bedeli bu yaşananlar. Sizler sakın üzülmeyiniz. Aşk, ıstırapsız olmaz. Size acı vermeye hakkım yok. Bu ev ve içindekiler size kalsın. Elveda!..” Ceketini alıp çıkmıştır artık. Üsküdar, Selamsız yokuşundan iskeleye iner. Sabah ezanına kadar o soğukta sokakları ve sahili arşınlar. Sabah karşıda, Karaköy’deki avukatlık bürosuna geçer. Birkaç gece burada yatıp kalkar. Dostlarının, öğrencilerinin evlerine misafir olur bazı geceler. Kendi ifadesi ile özgürdür artık.

    HOCALARIN HOCASI

    Azınlık okulları yanı sıra İstanbul İmam Hatip Okulu ve Yüksek İslam Enstitüsünde de Farsça derslerine girer. Bugün her biri kendi branşında otorite olan Prof. Dr. Hayreddin Karaman, Prof. Dr. Bekir Topaloğlu, Prof. Dr. Emin Işık, İstanbul Eski Müftüsü Selahaddin Kaya, Osman Nuri Topbaş Hoca Efendi gibi pek çok öğrenci Farsça’yı ondan öğrenir. Mevlana’yı onun gözyaşları içinde verdiği derslerden tanırlar. Allah, Rasûlullah, Mevlana, Konya, Aşk deyince hüzün çöken, hemen ağlamaya başlayan ikinci bir kişinin görülmediği bu zatların beyanlarından anlaşılmaktadır.

    Osman Nuri Topbaş Hoca Efendi, Yaman Dede ile ilgili hatırlarını şöyle anlatıyor:

    İLGİNÇ DAVRANIŞLARI

    Çoğunlukla içe dönük bir hayat süren Yaman Dede, çevresi ile haberleşmede daha çok mektubu kullanır. Büyük fikir adamları ve sanatçılarla olduğu kadar, ders verdiği azınlığa mensup öğrenciler, liseli gençlere de mektuplar yazmıştır. Bunlar edebi ölçüde kıymetli nasihat ve söz sanatları yüklü metinlerdir. Her hafta Pazartesi günleri akşam namazları ile Cuma namazlarını Eyüp Sultan’da kılmayı adet edinmiştir. Cumadan sonra “Haftalık haccımı eda ettim” diyecek kadar Eyüp ziyaretine önem verir. Konyalı Dr. Ali Kemal Belviranlı, ahbaplarından birkaç kişi ile Yaman Dedeyi hasta yatağında ziyaret eder. Dedeye, “Yanan Kalbe Devasın Sen” naatını bestelediğini söyler Ali Kemal Bey. Dede pek memnun olur ve misafirler koro halinde bu naatı okurlar. Önce hıçkırıklara boğulan dede, birden yatağından fırlar, cezbeye gelerek, semazenler gibi dönmeye başlar. Eşi Hatice Hanım içeri girerek:

    “Lütfen okumayın… N’olur kesin… Yakında kalp krizi geçirdi. Bu cezbeyi kaldıramaz.” diye rica etmek zorunda kalır. Bir dönem sevgi kavramını kullanan Mason teşkilatına üye olur Yaman Dede. Kendisinden herhangi bir konuda ilmi rapor hazırlaması istenir. O da safça tutar İslamiyet’in üstünlüklerini anlatan bir rapor yazar. Ertesi gün dedeyi locadan ihraç ederler!…

    İKİNCİ EVLİLİĞİ VE VEFATI

    Dostlarının teşvik ve tanıştırması ile ilkokul öğretmenliğinden emekli Hatice Hanım’la hayatını birleştiren Yaman Dede, eski karısı ve kızını zaman zaman telefonla arayarak hediye ve ikramlarda bulunmayı ömür boyu ihmal etmemiştir. 1962 yılına gelindiğinde çok hasta olmasına karşın Acıbadem’deki evinden Bağlarbaşı’ndaki Yüksek İslam Enstitüsüne derslere gelmeye devam eder. O artık paltosu içinde zayıf, ceset gibi solgun, 75 yaşın yorgunluğuyla bedenini sürüyerek yürümektedir. 3 Mayıs 1962 Perşembe günü “Ölüm asûde bir bahardır” diyerek Hakka yürür. Öğrencileri ve yüzlerce seveninin omzunda Karacaahmet Mezarlığına defnedilir.


    http://www.islamveihsan.com/...man-dede-kimdir.html


    *Manevi sûrî füyuzun berter etsin Lemyezel
    Allah Manevi sevinç ve ilhamlarınızı artırsın, daim kılsın inşallah.
  • arabadaydık...

    -”tabiatın güzelliğine bak!” dedim.
    -”ağaçlardan hiçbir şey göremiyorum!” dedi.