• 194 syf.
    ·Puan vermedi
    Elızabeth Bathory Macar asıllı seri katil.
    Báthory, kendinden "Kanlı Kontes" olarak bahsettirmiştir. Kocası öldükten sonra büyücülükle uğraşmaya başlamıştır. At ve türevleri hayvanların kurban edildiği ayinlere katıldığı da söylenmektedir.

    40 yaşına geldiğinde, yaşlanıp güzelliğini kaybedeceği telaşına düşen "Kanlı Kontes", bir gün hizmetkarı olan genç bir kızın saçlarını tararken canını acıtması üzerine ona öyle bir tokat atmıştır ki, genç kızın yüzünden düşen bir damla kan Kontes'in ellerine dökülmüştür. Kontes bu kanla, kızın gençliğini ve güzelliğini aldığını zannetmiş ve uşağına emir vererek kızın bütün kanını bir küvete doldurtup "Kan Banyosu”yapmıştır.

    Sonrasında iyice yoldan çıkan Kontes, 612 bakire kızı kaçırtıp, bu kızlara tepesinden asılı bir kafeste, işkence çektirmiş; kafesten akan kanlarla ise duş almıştır.

    Sizlere öncelikle Bathory hakkında bilgi vermek istedim.Kitabı bitirdiğimde yaptığım araştırma okurken hissettiğim duygularla eş değer oldu.” Yok artık”dediğim satırlar beni şok etmeye devam etti.Yazarımız konuyu bizlere tam dozunda aktarmış.Gerçek bir seri katilin hikayesini yazmak kolay olmasa gerek.Konu bütünlüğü,geçişler yerli yerindeydi.Güzelliğine saplantılı bir kadın ve ona bu uğurda yardım eden diğer kişiler.Korku demek ki neler yaptırmış.Jonathan’ın kontesi mutlu etmek adına civar köylerden bakire kız getirerek Dorathan’ın yardımıyla öldürülüp kontesin kanlarını kullanması inanın akıllara zarar.Ne eşi Frenk ne çocukları kontes için değer taşımıyor.Hatta eşinden ayrı kendine özel siyahlarla bezenmiş bir yatak odası yaptrmış(ruh hastası)Onun için tek değerli kendisi ve güzelliğini korumak için kendince düşündüğü bakire kızların kanları.Kitabı bitirdim ve ellerime baktım sanki kan varmış gibi.Artık nasıl bir ruha büründüysem.Ve beklediğim son kötülükler cezasız kalmaz.Hücrede kendi başına ölen Bathory layığından bulmuşsun..
  • 408 syf.
    ·Beğendi·10/10
    ‘Boynu Bükük Öldüler’: İlk Yılmaz Güney Romanı

    Ulaş Başar Gezgin


    Yılmaz Güney, görsel sanat araçlarının sözel sanat araçları üstündeki yengisinin bir simgesi olarak görülebilir belki. Çoğunluk onu sinemacı olarak tanırken, o, aynı zamanda edebiyat tarihine girmiş ve girmeye devam edecek bir romancı ve öykücü. Yılmaz Güney’in 1971’de yayınlanan ilk romanı ‘Boynu Bükük Öldüler’, filmleriyle koşut giden bir anlatım ve olay örgüsüne dayanıyor. Ancak, sinema dili sıklıkla olayları gösterir ve anlatmaz. Anlatmaz anlatmasına ama gerekirse anlatabilirdi de. Olaylar bir anlatıcının ağzından aktarılabilir; fakat bu, genellikle göstermesi beklenen filmsel anlatının hantallaşıp ağırlaşmasına yol açar. Romanın ise gösterme şansı yoktur; yalnızca anlatma olanağı sözkonusudur. Bunun için iyi bir film anlatıcısı ile iyi bir romancı nadiren aynı kişilikte birleşir. Yılmaz Güney bu açıdan özel bir konuma sahip.

    Kitaba yazdığı önsözde Fethi Naci, dengeli bir yorumda bulunuyor. Ustanın ilk romanının eksik yönlerini de dile getiriyor; fakat güçlü yanlarının ağır bastığını söylüyor. Onda bir Yaşar Kemal tadı buluyor. Gerçekten de hem anlatımda hem de geniş dağarcıklı yerel dil kullanımında bu tat içkin durumda. Kimi köy romanlarında görülen karikatür düzeyinde yüzeysel kişiliklerin Güney’de görülmediğini söylüyor, ki bu, yerinde bir yorum. Güney romancılığı, sinemacılığının izleklerine ve anlatım/gösterim araçlarına fazlasıyla benzer izlekler ve araçlar kullanıyor. Ancak başta belirttiğimiz gibi, film anlatıcılarında olmayan roman dili ve anlatım güzellikleriyle Güney’cil sinema dilinden olumlu anlamda ayrılıyor; hatta bu dili çeşitlendirip geliştiriyor da diyebiliriz.

    Önsözde ilk romanların özyaşamöykülerinden izler taşıdığını söylüyor Fethi Naci. Orhan Kemal için de geçerli olan bu durumu ‘Boynu Bükük Öldüler’de de bir ölçüde hissediyoruz. Başkişimiz Halil, Güney gibi Siverek doğumlu. Çocukken ailecek Adana’nın bir köyüne göçmek zorunda kalırlar. Halil, Türkçe’yi sonradan öğrenir. 3 yıl askerlikten sonra köye döner. Annesinin kemikleri bile kalmaz daha sonra, çünkü tarlaya çevrilmiştir mezarlık. Boynu büküklerin ölülerine sahip çıkmaya bile hakları yoktur. Topraksız köylü olarak zaten hayata geriden atılmak zorunda kalmıştır Halil. Üstüne de küçükken yetimlik ve öksüzlük binmiştir. Halil, anasız babasızken yanlarına aldıkları için ağalara minnet duymaktadır.

    Köyün öğretmeni, imamın oğludur; Köy Enstitüsü’nde okumuş, köyüne dönmüştür. Köyde pantolon giyen tek kişidir. Aynı zamanda romandaki tek iyi insandır belki de. Köylü çocuklarıyla ağa çocukları aynı okulda okumaktadır. Öğretmenle ağalardan biri arasında tartışma çıkar; zaten konumları düşünüldüğünde çıkmaması beklenemezdi. “Biz çok okumuş adam gördük çook. Önümüzde el uvalayan, boyun büken çook okumuş adam gördük. Hem de ne mühendisler, ne avukatlar, ne doktorlar gördük. Benim param var, param. Bu para bende oldukça daha çok okumuş adam boyun eğer bana.” der ağa (s.137) ve bu, romanı özetleyen cümlelerden biri gibidir. Yenice Köyü, ağalık zulmünün hüküm sürdüğü, dayağın ve köleliğin sıradanlaştığı, birbirini ezmenin geçer akçe sayıldığı bir insanlık cehennemi olarak resmedilir. Ağalığın pedagojisi köyün en ufak kovuğuna kadar sinmiştir: “Köylü kısmını küçükken döveceksin ki dayağa alışsın. Kötü söz söyleyeceksin ki kötü söze alışsın.” der ağa (s.130). Halil’in minnetine karşı kötülüklerin daha baskın çıkması er ya da geç kaçınılmaz olacaktır.

    Anlatının omurgası, ağalarla köle köylülerin çözülmez çelişkileri üzerinden gelişecek; ağaların genç kızlara ilişmesiyle doruğuna varacaktır. Bu cehennemden kurtulmanın tek yolu, kimilerinin yaptığı gibi büyükşehire (Adana’ya) göçmek olacaktır. Roman, bizi Adnan Menderes döneminde ABD’den getirtilen tarım makinelerinin gelişinden önceki son yıllara götürür: Arabacılar, at arabaları, öküz arabasıyla yolculuklar, makine yokluğunda karın tokluğuna aşırı çalıştırılan köle köylüler... Makineleşme de er ya da geç şehre göçü tetikleyecektir.

    Yenice Köyü, köylü erkekler için bir cehennemse, kızlar ve kadınlar için bin katı daha beter bir cehennemdir. Hem erkekler hem kadınlar muhafazakar değerlerle kuşatılmış durumdadırlar. Azime gibi kişiliklerde bu değerlerin kadınlar tarafından da içselleştirildiğini görüyoruz. Romandaki kadınlar erkeklerden daha erkekçi değer yargılarına sahiptir. “Elalem ne der” düşüncesiyle hayatlar kolay kolay ve hızla karartılır... Kadına şiddet sıradan bir olaydır ve elbette erkeklerin okuma şansının çok çok düşük olduğu bu köyde (ağa çocukları dışında bir tek Remzi’nin okuma şansı olur), kız çocuklarının okuması zaten söz konusu bile değildir. Sınıfsal çatışma, cinsiyet rolleri ve kültürel çatışmalarla binbir boyut alır; ama ağa-köle köylü diyalektiği, özünde değişmez. Kitabın sonundaki horoz kavgası bölümü ise, Güney tarafından, bir maç anlatır gibi heyecanlı bir biçemle ve sınıf çatışmasına gönderme yaparak verilir. Bu bölüm, hem romanın son kilometre taşı olarak hem de bağımsız bir öykü olarak okunmaya değer.

    Güney’in bir yazısında ‘komünizm propagandası’ yaptığı iddiasıyla atıldığı hapiste 1961’de 24 yaşındayken, 16 ay gibi bir sürede yazdığı kitap, 1963’teki yayıncı arayışından başlarsak ancak 8 yıl sonra gün yüzü görebiliyor. “Zaten ünlü bir sinemacı; illa ki bastırır” gibi bir durum söz konusu olmamış. Bazen, piyasa dalkavukları yerine, özgür sanat için direnen sanatsal kişiliklerin değerini geç anlıyoruz; özellikle de öldükten sonra. Yaşarken sevgimizi saygımızı esirgemesek ne olurdu...

    Yılmaz Güney romancılığı, yoksulluğu okurun gözüne gözüne batırarak onu sıkan, hatta yumruğunu sıktırmak yerine moralini bozan, onu güçsüz hissettiren bir drama dizisine de toplumsal gerçekçi şovlara da hiç mi benzemiyor. Kişiliklerinin iç dünyasına giriyor; dışarıdan gözlemlenip kağıda dökülen, yazar ne isterse onu yapan yazınsal kuklalar değil onlar. Ama işi yine de zor Yılmaz Güney’in; çünkü romancı olarak tanınmak, sinemacı olarak tanınmaktan çok daha zor. Herkes film izleyebilir, okuması yazması olmayanlar bile; ama romana geldiğimizde, okur-yazarların içinde bile küçük bir azınlık okur romanları. Onlar da onbinlerce yüzbinlerce roman arasından nasıl bulacak Yılmaz Güney’i... Yine de Güney romancılığı, siyasal bilincin daha yüksek olduğu 70’lerde örgün eğitim düzeyi düşük olanların evlerine girebiliyordu.[ Örneğin bkz. https://vimeo.com/179968190 ] Yüksek eğitim düzeyi ve ilgi gerektiren romanın ezilenlerin evine girebiliyor olması... İşte Yılmaz Güney romancılığının başarısının bir ölçütü de bu olmalı.

    Kaynak: Gezgin, U. B. (2017). Anlatıbilim Açısından Roman, Öykü ve Masal İncelemeleri (2000-2017) [Novel, Story and Fairy Tale Analyses through Narratology].

    ANLATIBİLİM AÇISINDAN ROMAN, ÖYKÜ VE MASAL İNCELEMELERİ (2000-2017)

    Prof.Dr. Ulaş Başar Gezgin

    Yazında Ezilenler ve Ezilenlerin Yazını
    1. Marksist Açıdan Türk Romanı.
    2. Sovyet Türkologlarının Gözüyle Türk Yazını.
    3. Yaşar Kemal’i Yaşar Kemal Yapan 6 Özellik.
    4. ‘Boynu Bükük Öldüler’: İlk Yılmaz Güney Romanı.
    5. Yıllar Sonra Yeniden Genç Gorki ve Arabesk.
    6. İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu?
    7. Bulgaristan Hatırası Bir Marksist Türkolog: İbrahim Tatarlı

    Sabahattin Ali Yazını
    8. Anlatıbilim Açısından Kürk Mantolu Madonna.
    9. Merhum Marko Paşa’nın Size Çok Selamı Var.
    10. ‘Değirmen’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    11. ‘Kağnı’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    12. ‘Yeni Dünya’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    13. ‘Sırça Köşk’te Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    14. ‘Ses’te ve ‘Esirler’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.

    Gülmece ve Hiciv Anlatıları
    15. Muzaffer İzgü Öykücülüğü: Azrail’den Bir Namussuz’a.
    16. Gülmece yazarı olarak Hasan Hüseyin: ‘Made in Turkey’.
    17. ‘Bay Düdük’ (1958).
    18. Bir Heccav Olarak Ümit Yaşar Oğuzcan.

    Çokkültürlü Yazın Çokkültürlü Toplum
    19. Türk Yazınında ‘Etnik Öteki’ İmgesinin Açımlanmasına Giriş Olarak Hüseyin Rahmi Yazını ve “Yankesiciler” Adlı Öykü.
    20. Çokkültürlü Toplum Çokkültürlü Öykü: Sait Faik Öykücülüğünde Ermeni İmgesi.
    21. Saroyan Öykücülüğü ve Yetmiş Bin Süryani.

    Masallar ve Efsaneler
    22. Eskimeyen Bir Yazın Evreni: 30 Yıl Sonra Yeniden Behrengi.
    23. Ferçler ve Zebler: ‘Binbir Gece Masalları’ Üstüne Bir İçerik Çözümlemesi Denemesi
    24. ‘Masalın Aslı’.
    25. ‘Vietnam Efsaneleri/ Vietnam Söylenceleri’.
    26. Tibet Masalları.

    Vietnam ve Tayland Yazını
    27. ‘Direnme Savaşı’: Direnenlerin Tarafından Vietnam-Amerikan Savaşı.
    28. ‘Şafakta Kazandık Zaferi’.
    29. Bir Vietnam-Amerikan Savaşı Romanı: Gök Cephesi
    30. Siyam Romancılığı Bağlamında Romanda Gerçeklik Sorunu.
    31. Siyamlı Romancı Siburapha’nın Yaşamı.
    32. Siyamlı Şair Sunthorn Phu’nun 'Phra Abhai Mani' Adlı Yapıtındaki Anlatının Özeti ve Değiniler.

    Türkiye Yazını, Türkçe Yazın
    33. Öykücü Yönüyle Ahmet Cemal’i Anarak.
    34. Torik Akını: Az, Öz, Akıcı, Okunası
    35. İstanbul Öyküleri.
    36. Onyıllar Sonra ‘Vatandaş’ı Yeniden Okumak
    37. Ölü Çiçekler Müzesi’nde Gezinti.
    38. ‘Uzaklara Mektuplar’.
    39. Ali Rıza Arıcan Öykücülüğü
    40. Puslu Kentin Mavisi: Modern Çin’den Öyküler.

    Taylan Kara Yazını
    41. Poe’nun Kuzgunu: Derinden ve Uzun...
    42. ‘Böyle de Buyurabilirdi Zerdüşt’: Hiççi Bir Başarı Öyküsü.
    43.‘Vasatlığa Giriş Dersleri’: Yine de İnsana Dair.
    44. Vasat Edebiyatı 101: Mizahla Polemik Arasında.

    Ütopya Anlatıları
    45. Uzaklaşan Ütopya ve Distopyalaşan Dünya.
    46. Devrim Öncesi Edebiyatında Ütopya: Kızıl Yıldız (1908) Örneği.

    İranlı Öykücüler
    47. İranlı Öykücüler: Hem Yakın Hem Yakın (1-4).
    48. Çağdaş İran Yazınının Öncüsü Sâdık Hidâyet (1-4).

    Avrupa Yazını
    49. Fransız Yazınında Bir ‘Muhalif Yazar Miti’ni Sorgulamak: Marguerite Duras.
    50. (Ölüm Yıldönümünde) Jose Saramago’yu Anarak...
    51. Bilişsel Bilimlere İlişkin Bir Roman: ‘Düşünce Balonları’

    Diğer Yazılar
    52. Darüşşafaka ve İmkansız Hayatlar.
    53. Endonezya’dan Bir Öykü: ‘Kral, Cadı ve Papaz’.
    54. Azerbaycan’dan Bir Öykücü: Anar.
    55. ‘En-Dor’a Giden Yol’.
    56. İki Çocuk Öyküsü: ‘Başka Karıncalar Diyarı’ ve ‘Yerle Gök Arasında’
    57. Defterde Kalan Borges (1899-1986) Dipçeleri.
    58. Latin Amerika’nın Çatık Kaşları: Bir Cehennem Ağacı Olarak Muz Ağacı.
    59. Başka Dünyalar Açısından Nobel Yazın Ödülü’ne İlişkin Değiniler.

    Gezgin Yazını
    60. Ulaş Başar Gezgin’le Yeni Romanı Üzerine (Söyleşi).
    61. Babasız Bir Roman Kişiliği Yaratmak (Söyleşi).
  • 191 syf.
    ·7 günde·Beğendi·9/10
    Mevcut hükümleriyle İslam dini eski roma hukukuyla yeni medeni kanunlarimizin ekserisinden daha insanıdır cünkü bizim kanunlarimizda kadınla beraber ihtiyarlık çağına gelmis analarla babalar ekseriyetle ihmal edilmektedir....
  • Suçu gelin etmişler de kimse dönüp bakmamış ve suç samur kürkü olmuş da kimse alıp giymemiş hiç kimse suça sahip çıkmasa da bizler diyoruz ki suçlu kim?
  • 383 syf.
    "Sanatta devrimci tavır, hayatı değiştirme tavrıdır. Kitaplarımız, bize ün sağlamaktan yada kalıcı olmaktan önce, toplumu devrim yönünde etkilemek içindir. Hayatı değiştirme amacına yönelmemiş bir sanat, insanın bilinçlenmesine ve birleşmesine yardım edemez."

    Tırpan'ın Ön Söz'ünün ilk paragrafı bu şekildedir. Fakir Baykurt'u tanıyanlar için bu birkaç cümle onun bütün eserlerini okuma isteğini doğurur. Tanımayanlar için en azından merak uyandıracak bir şeyler yazmak da tanıyanların önemli bir ödevidir. Sanatta devrimci tavır salt okumalar yapmakla elde edilemez. Bu eserledeki düşünceleri yaymakla, başkalarına bu eserleri okutmakla ve başkalarından bu devrimci düşünceleri duymakla elde edilir. En önemli olan durum ise metinlerde işlenen sömürü durumunu ortadan kaldırmak için yazarın açtığı yolda yürüyebilmek ve o yola yoldaşlar bulmaktadır.

    Tırpan'ın daha önce okuduğum Fakir Baykurt eserlerinden ayrılan çok önemli bir yönü var: Diğer eserleri genel bir güçlü-zayıf ilişkisini ele alırken bu eser Anadolu kadınının değişmez denilen yazgısını ele almıştır. Bu açıdan çok ama çok önemli bir kitaptır. Fakir Baykurt'un kısasa kısas dediği romandır bu.


    Bertolt Brecht'in dediği gibi:

    Ya hep beraber ya da hiçbirimiz.
    Kurtulmak yok tek başına
    Yumruktan ve zincirden.
    Ya hep beraber ya da hiçbirimiz.


    Ya hep beraber ya hiçbirimiz..

    Brecht'in bu sözlerini bu eserde çocuk gelinlerin, kadınların dayanışmasını ele alarak işliyor Fakir Baykurt. Hiçbir yerli yazar bu kadar keskin bir kız kardeşlik duygusunu bir romanda işlememiştir kanaatimce.

    Şimdi Ön Söz'ün ikinci paragrafını yazmanın zamanı geldi.

    " Bakıyorum, bazı arkadaşlar, kendini asan kızların öyküsünü yazıyorlar. Kızı, istemediği birine vermiş oluyorlar. Kurtulamayınca asıyor o da kendini. Eski öyküler de böyleydi. Ve hep böyle gidiyor. Bence bu, sanatta devrimci bir tavır olamaz. Bir ulusun da bu kızlar gibi davrandığını düşünelim, ne olur sonuç? Böyle olsak biz Ulusal Kurtuluş Savaşına giremezdik. Vietnam halkı, saldırgan Amerika'ya direnemezdi.."

    Kendini asan kızların öyküsünü yazmak, yeni kızların kendilerini asmalarına vesile olmak değil midir? Geçen günlerde Mehtap Ceyran'ın Mevsim Yas kitabını okudum. Batman'da bir dönem arka arkaya intihar eden genç kızların öyküsünü de işlemişti yazar. Erkek egemenliğine daha fazla katlanamayan, baba dayağını daha fazla yemek istemeyen, annelerinin bu erkek egemenliğine olan boyun eğişlerini daha fazla görmek istemeyen genç kızların peş peşe intihar edişlerini yazmıştı sayfalarına..

    Medea mitosundan yola çıkarak "Kuma" konusunu işleyen Güngör Dilmen Anadolu Kadınının bin yıllık suskunluğunu işlemişti. Üstüne kuma getirilecek olan Zehra bu düzene bir dur demek adına bizi bir beklenti içine sokacaktı.

    Kadınlar ona şöyle diyeceklerdi:

    "Bugün bir şeyler olacak öyleyse. Bin, bin yıldır Anadolu kadınının sustuğu çığlık belki senin yüreğinden fışkırır."

    Zehra bir şeyi başardı. Erkek egemenliğinin kadınları cinsel bir obje olarak ele almasına seyirci olmadı. Ama Zehra bu düzeni değiştirmek adına değil kendini kurtarmak adına bir eylemde bulundu. O yüzden Anadolu kadınının sustuğu çığlık Zehra'nın yüreğinde fışkırmadı. O çığlık sonuna kadar Fakir Baykurt'un Tırpan eserindeki 13 yaşındaki çocuk gelin olan Dürü'nün yüreğinde fışkırdı. Öyle bir çığlık ki duyması gereken kadınların, çocuk gelinlerin unutamayacağı türden bir çığlık oldu.

    Şimdi Ön Söz'ün son kısmına gelelim:

    "Hem ne suçu var da kızlar kendilerini asıyorlar? Suçlu kim? Suçlu, bu duruma düşen kızlar mı? Vietnam halkı mı? Ezilen Üçüncü Dünya halkları mı? Bu nokta iyi hesaplanmalı, suçlu kim ise, öldürücü gücümüz onun, onların üstüne yönelmelidir. Tırpan'ı bu düşünceyle yazdım..."

    Bu düşünceyle yazılan bir eser ne kadar etkili sonuçlar yaratır bir düşünsenize? Keşke bir imkanımız olsa da tüm köylü kızlara bu eseri okutabilsek. Değişmez denilen kara yazının kimin kaleminden çıktığını gösterebilsek. Yoksulların, genç kızların birleşmesi gerektiğini öğretebilsek. Ayrı düşen her genç kızın varsıllara yem düşeceğini anlatabilsek. Bu düzene karşı yürütülecek tek mücadelenin kolektif bir mücadele olduğunu ve bu mücadelede genç kızların intiharı diye bir şeyin söz konusu olmadığının altını çizebilir hale gelebilsek...

    Büyük devrimcilerimiz var bizim. Köy Enstitülerini kuran aydın kişiler gibi. İsmail Hakkı Tonguç gibi. Tonguç Canlandırılacak Köy adlı eserinde şöyle bir cümle geçmektedir.

    "Köy hastalıklı ise memleket de hastalıklı demektir."

    Memleket hastalıklı lakin köyden uzakta olanlar bu hastalık onlara sirayet etmesin diye koca koca gökdelenler diktiler. Geniş sınırlar çizdiler. Güvenlik önlemlerini arttırdılar. Kendilerine Özel korumalar sağladılar. Saraylar yaptılar. Zırhlı araçlar temin ettiler. Ama yine de kendilerini bu hastalıktan kurtaramayacaklar, seçim günlerinde en hastalıklı köylere gidecekler, sanayileşme uğraşlarını devam ettirmek için bu hastalığı kendi hastalıkları olarak görecekler. Ama bu hastalığın ezelden beri devam ettiğini bilecek ve işlerine geldiği için devam ettirmeye de istekli olacaklardır.


    Fakir Baykurt'un her eserinde üzerinde durduğu cahillik konusu köylerde dermanı olmayan bir hastalık şeklinde vücut bulmuştur. Çünkü köy çocukları şehirli ağalara köle olmak için yetiştirildiğinden bu cahilliğin kökünü kazımak pek de kolay olmayacaktır. 1970 yılında Fakir Baykurt'un yazdığı kitaplar hangi olayları aktarıyorsa günümüzde de benzer olaylar gelişmeye devam ediyor.

    Fakir Baykurt köy çocukları okusun diye okullar açılsın diye diretiyor tek çarenin zihinleri aydınlatmak olduğunu savunuyordu. Şimdi ise nicelik olarak fazla olan okulların niteliksiz eğitimleri ile yetiştirdikleri cahil nesillerin nasıl düzeltileceğini konuşuyoruz. Şartlar değişiyor, insanlık gelişiyor, teknoloji ilerliyor ona göre de otorite cahilliği çağa uyarlıyor. Ne kadar acı, ne kadar üzüntü verici bir durum bu. Fakir Baykurt köylü kız çocuklarının okutulması, erken evlendirilmemesi için mücadele eden bir kişiydi. Şimdi sözde zorunlu eğitim ile çoğu yerde okuma yazma sorunumuz sona erdi. Lakin Anadolu kadınları ve kızları için değişen ne oldu diye sorarsak cevabın çok a şey olduğunu görürüz.

    Her okur Fakir Baykurt eserlerinde ısrarla üzerinde durulan bir konuyu görecektir. "Cinler" "Cinci Hocalar" vs. Orta sınıf insanlar için bu durum okunup geçilen bir bölümdür. Ama bu durumu yaşayan, duyan, iliklerine kadar hisseden deliren veya delirtilen köylü insanlar için hiç de okunup geçilecek bir mesele değildir. Daha birkaç ay önce köye gittiğim bir hafta sonu bize gelen bir misafirin anlattığı içine cin kaçan kız hikayesini dinledim. Şu tiyatro o kadar iyi işliyor ki yıllardır yaptığım okumalar, savunduğum düşünceleri bir kenara bırakıp hikayeyi sonuna kadar dinlemiş olduğumu fark ettim. O kadar inanılan bir dava ki köy yerlerinden söküp atmanın kolay olacağını sanmıyorum. Tabii cinler tarafından hamile kalan kız çocuklarının aslında bir akrabasi tarafından tecavüze uğradığını da sonradan öğrendik, erkekler tarafından dayak yiye yiye delirtilen kadınların içine kaçan cinler tarafından delirmiş olduğunu söyleyenleri sonradan okuduk. Yapılan ahlaksızlıkları örtmek adına cahil bir ortamda ele geçirilen en büyük fırsat cinler bunlardan kolay kolay vazgeçer mi yurdum insanı?



    Romanın ana mekanı Ankara'ya yakın Gökçimen köyüdür. Köyün en önemli özelliği genç kızlarının çok güzel oluşudur. Ve bu güzel kızlar bir bir varsıl erkekler tarafından genç yaşta elde edilmeye çalışılıyor. Musdu denilen 50-60 yaşları arasında bir zenginin 13 yaşındaki Dürü 'yü elde etme hikayesinin etrafında gelişir kitap.

    Gelenek diye asırlardır hem toplumsal hem dinsel desteklerle bu millete yutturulan bir konuyu işler yazar. Kız çocuğunun bedeni gelişim sürecine başladığı vakit bir mal olarak alışverişe konu olmasını. Yani 13 yaşındaki Dürü ve onun gibi olan Anadolu kızlarının evlilik yazgısını işler yazarımız.

    Kitabın farklı yerlerinde imam nikahlı çocuk evlilikleri onaylayan dini buyrukları kullanan kişiler yer alır. Örnek vermek gerekirse:

    "Hazreti Peygamberimizin kadim
    lafı: "Kız kısmı on üçünde çocuk doğurur!"


    "Oğlu olan everecek, kızı olan gelin edecek! Bu dünya böyle!.."
    dedi İt Omar'ınki. "Allah'ın buyruğu böyle!.."

    "Hazreti Peygamberimiz, on üçüne basan kız ya erde, ya evde buyurmamış mı? Bu on beşinde filan."

    Ya da atalar sözüne gelirsek:

    "Zaten ne demişler, kız evladı on üçüne bastı mı, ya erdedir, ya evde.."

    Ne değişti? Hâlâ 13 yaşındaki kız çocuğu çocuk doğurur diyenler var.

    https://youtu.be/hVK7Q48PKrs

    https://youtu.be/5eLwYu-0Guc

    Ne değişti? Erkek kendi ihtiyaçlarına göre kadın bedenini dizayn etmeye devam ediyor mu etmiyor mu? Ne değişti din, kitap, peygamber diyerek çocuk bedenleri istismara uğramaya devam ediyor mu etmiyor mu? Böyle din buyrukları kullanılarak kaç tane genç kız yaşarken ölüme sürüklendi? Ben kız çocuklarının istismarına yol açan herhangi bir dini öğretiyi kabul etmiyorum. Bilimin bu kadar geliştiği bir çağda çocukluk dönemlerinin, kişilik gelişimlerinin kritik dönemlerinin ortaya çıkarıldığı bu çağda 13 yaşına basan kız çocuğunu hâlâ kadın olarak gören ve onu cinsel bir obje olarak görmekte ısrarcı davranan dini alet ederek istismar boyutuna varan bu görüşlerin tümünü reddediyorum.

    Fakir Baykurt bu eserinde gösterdiği kurtuluş yolu dolayısıyla eleştiri almıştır. Çünkü bu yol diğer yazarların yazdıklarının aksine o genç kızlar için kurtuluş umudu taşıyan bir yoldu. Bu yolda intihar yok demiştik. Dürü istemediği birine varmak yerine intiharı da düşündü elbet bu yerlere kadar götürür bizi yazar. Sonrasında metindeki kilit kurtarıcı yaşlı Uluguş çıkacak devrimci sanatı icra etmeye başlayacaktır. Kız çocuğunun kaderini kuşağı para dolu göbekli ağalara değil kendi elleriyle belirlemeleri için yönetmen koltuğuna oturacaktır. İşte Uluguş kitabın sonuna dogru yaklaşık üç sayfalık öyle bir söylev çekecek ki Dürü'ye finalde yaptırmak istediğinin son hazırlığını tamamlamış olacaktır. Sizi bu söylevden biraz uzun olan şu parçayı okumaya davet ediyorum. Kitabın gerisini ve Uluguşun başlattığı direniş mücadelesini okumak için de Tırpan eserini bir an önce edinmenizi tavsiye ederim. Fakir Baykurt'un olduğu yerde umut var, mücadele var, eğitim var, kız çocuklarının yaşaması var... Kendilerini asarak ya da erken evlendirilerek öldürülüşü ise asla yok ...

    "Dürü'm, göküşüm, dorumumm, yanığım, anam! Seni görünce benim kanlarım ılıyor derim sana. Sen bir zaman tutturdun kendimi asacağım! Sen kendinii asacaksın da ne olacak derim sana! İyi işit bu sözümü, iyi belle, gün kalmıyor Dürü'cüğüm derim sana! Karakızın Haçça astı da nee oldu, Koca Korkmaz'ın Ümmü astı da ne oldu? Kendini asan kız yelleree, sellere karışıp gidiyor derim sana: Hayın düşmanlar da
    bildiklerinden kalmıyorlar derim sana. Ovadan esen, gökten yağan, yerden
    biten akılları onlar toplamış da bize topraklı tahıllar mı kalmış derim sanaa! Biz kendimizi asacağımıza, onlara birer iş yapalım, şu dünyada işlerinin iyisine benzesin derim sana. Bizim elimiz taş tutmayı, demir tutmayı, tüfek tutmayı bilmez mi derim sana! Sen şimdi gözel Dürü'mm, ama gönüllü, ama gönülsüz, varıp gideceksin o deşilesiye! Gitmesenn de götürecekler! Bu dağların içinde çaresizsin. Elin kolun kısa; evlerin köylerin içinden köleden ayırdın yok. Bu yüzden zorlan götüreceklerr seni derim sana. Gideceksin de nasıl duracaksın o zindankalenin içinde derim sana. Bir gün değil, beş gün değil, on beş gün değil! Koca bir ömrü nasıl kömür edeceksin derim sana. Nasıl gireceksin o deşilesinin koynuna da, sabahlaraca kalacaksın derim sana. Takma damaklı ağzıyla, o fişek kapçıklarıyla seni öptüğü zaman, senin gözel dilini ağzının içine aldığı zaman, iğrenmeden, kusmadan, kabaran gönlünü nasıl bastıracaksın, kendini nasıl susturacaksın derim sana. Sen bir çiğdem çiçeği idin! Taşların dibinde bitmiş idin! Seni tutup kopardılar! Koparıp bu zindana getirdiler! Bu deşilesinin eline verdiler! Bu deşilesi seni koklamağa mehel mi derim sana! Bu dünyada hangi kız kocasız kalmış da sen kalacaktın hey Dürü'm? Bu herkesin dengini bulabileceği kadar geniş dünyada sen de bir dengine varaydın da, dengin kör, topal olaydı! Malı davarı, parası, naylon yağmurluğu olmayaydı! Evinde hasırı çulu olmayaydı! İki el bir baş için değil mi? Sırt sırta verirdiniz! Gün kazanır gün yerdiniz! Ne yapacaksın bu deşilesinin ateş düşesi konağında? Köpek yeyesi malının sana ne faydası var, senin kanın ona kaynamadıktan sonra? Bacadan eniyor ayvanın dalı, gözel ne yapacaksın bu kadar malı, işte görünüyor dünyanın hali... derim sana! Seni getirip bu deşilesiyle kul ettiler. Senin ömrün kömür oldu. Senden arkada daha ne kızlar var! Onların da olacağı sen gibi! Çevremizi çaresizlik çevirmiş! Zalim varsıllar altınla, urbayla bağlamış elimizi kolumuzu. Belki onların olacağı senden bin beter. Sen kendini düşündün, meramına erdin, eermedin.İnsan bu dünyada bir kendini mi düşünür? Senin ömrün zindan! Senin ömrün işte bu Topak Soyulcan! Senin ömrün körüğün önünde kömür! Senden sonra küçük bacın Evşen var. Sarı'nın Sultan var. Hasibe var. Zakey var. Naciye var. Keziban var. Onlar serçe sürüsü gibi senin için çırpındı. Sen onları düşünmeyecek misin derim sana! Onlar varsıllığına güveniyorsa, biz de yoksulluğumuza güvenelim. Onlar açıkgöz de biz kör müyüz gııı, derim sana!"


    Ve kapanış alıntısı:

    "Haksızlık haksızlıktır kızım. İsterse baban olsun, yapanı ezeceksin!"
  • BEHZAT BUTAK, TÜRK TİYATROSUNUN KİLOMETRE TAŞLARINDAN BİRİYDİ
    Behzat Hâki Butak (1891-1963)

    – Neden yüz veriyorsunuz bu çurçurlara?.. Bizim çektiğimizin on binde birini mi çektiler?.. Hayta sürüsü bunlar, serseri bunlar!.. Biz getirdik Türk tiyatrosunu bu duruma!.. Biz taşıdık o kötü günlerinden bu güzel günlerine!.. Bunlar hazıra kondular!.. Gece demedik gündüz demedik, varlık demedik yokluk demedik, soğuk demedik sıcak demedik, sırtımızda dekor taşıdık!.. Tiyatronun hamallığını biz yaptık, bunlar hazıra kondular! Ölü maskı almaya meraklıydı, ölen oyuncuların masklarını. Dünyaya kazık kakacaktı sanki. – Ben alacağım bütün bunların masklarını, elimle teker teker! derdi gençleri göstererek. İşte yerden bitme yuvarlak bir gövde. İşte koca bir göbek. İşte beyaz saçları ensesini, kulaklarını aşmış, her zaman bastonlu, her zaman burnu havada ve çekik iki göz. Şirin, sevimli bir yüz... Zeki ve kurnaz. Herkes ona, “Baba” derdi. Herhalde tiyatronun en yaşlısı, en eskisi olduğundan. En eskiydi eskiliğine tiyatroda gerçekten. Fransızların, Comédie-Française’cilerin “doyen” [duayen] dedikleri gibi. Büyük bir aktör olduğunu söylerler hep, ama pek büyük. Belki ben tüm rollerini göremedim. Gördüklerimin birkaçının dışında, efsaneleştirdikleri kadar büyüklüğünü göremedim, nedense. Belki özel, ayrıca bir sevgim saygım olmadığından ona. Ona sevgi duymayışım ilk tiyatro yıllarına rastlar. Tiyatronun “İskelet”i olduğum yıllara. Genç düşmanı oluşundan, mask alma merakından veya genç kızlara fazla yüz verip delikanlıları hor görüşünden, durmadan iğneleyişinden. Yeniyi, yeniliği itişinden. Oysa onu sevmeyen yok gibidir tiyatroda, tiyatro çevresinde. Tiyatroda ve tiyatronun dışında. Molière adaptasyonlarını iyi oynadığını söylerler. Ben göremedim. Göç’teki [“Kaptan”] rolü, Yarasa’daki “Froş”, Vişne Bahçesi’ndeki “uşak” unutamadıklarımdır. Aramızda yaş duvarları, sevgisizlik duvarları olmasına rağmen, son zamanlarında benden iltifatlarını esirgememişti. “Beyefendi” olmuştum onun için. Birkaç kez konuşmalarımız, tartışmalarımız olmuştu. Sanat üzerine. Yaşından ötürü olsa gerek, yeni akımın karşısındaydı. Şiirde de, resimde de, heykelde de... Tarihe bağlıydı, bağlıdan çok, saplıydı. Eskiye merakı, eski kuşakların etkisiydi belki onu böyle yapan. Yeniye kapalıydı, belki de inadına öyle görünmek istiyordu yeni kuşaklara karşı. Kendi sanat kuşağı hayrandır ona. Yirmi beş yıl önceki ters sertliği kalmamıştı herhalde, bu kuşak da hayran ona. Belki özel ilişkiler, tartışmalar bizi karşı karşıya etmiştir. Eski para merakının, tarih merakının, yazı merakının dışında, sanatını temelli bir kültürün, bir fikrin üzerine oturttuğunu sanmam. Kendi kendini yetiştirmiş değerlerdendi sanıyorum. Örneğin, Ataç gibi... Oyunlarını, yarattığı tipleri uzun araştırmalar, incelemeler sonunda sahneye çıkarırdı. Ya o güne kadar tanıdığı tiplerden kazançlanır ya da yaşayan birini araştırır, ne yapar eder onu bulur tiyatrolaştırırdı. İnandırıcı, gerçek kişi olarak. İster hamal, ister uşak, ister kapıcı, ama yaşayan bir kişi olarak. Yani yalancı olmayan kişiler. İnsan olan kişiler. Senin benim gibi. Evet, Behzat Baba’ların sanatçı kuşağı şikâyet etmeyen, soğuğa, yorgunluğa, açlığa karşı koyan, bu işin elbette yükünü kahrını çekmiş, direnmiş fedai bir kuşaktır. Ama o kuşaktan sonra gelen kuşak da az çekmedi. Onlardan sonrakiler ve bizler. Onlar tiyatronun krallarıydı, onlar tiyatronun papazlarıydı. Bu yaşantıları içinde bir aşama peşindeydiler, çok da nankörlükle karşılaşıyorlardı. Hırslı bir kuşaktı onlarınki. Kendilerinden sonra gelenlere pek de nefes aldırmak istemeyen bir kuşak. (Yalnız biri hep ayrılıyor onlardan. Yalnız biri. Muhsin Ertuğrul, yeniye, yenilere, hep yenilere açıktı. Daima yeniyi ve yenileri getirmek istiyordu tiyatroya!.. O kuşak zaman zaman eski kokar, bitpazarı gibi. O kuşakta “eski”, Muhsin Ertuğrul’da “yeni” yansır.) Hani sandalda giden filozof sorar sandalcıya: – Felsefe bilir misin? – Bilmem. – Öyleyse hayatının yarısı bitti demektir. Birden fırtına patlar denizde, sandalcı sorar: – Sen yüzme bilir misin? – Bilmem. – Öyleyse hayatın bitti demektir. Onların kimi filozof, kimi sandalcıydı. Oysa hem filozof hem sandalcı olmak gerekti. İşte Muhsin o kuşakta bu. Hem felsefe hem de yüzme öğretti. Behzat Butak, benim bildiğim kadarı, Türk tiyatrosunun kilometre taşlarından biri, köprü başlarından biriydi. Ama yeni yollar, yeni köprüler yapılırken kilometre taşları da köprü başları da değişecek. 1891’de doğmuş, 1963’te öldü. Yani 72 yaşında. Alaycı, küçümseyen, gençliği tepeden tırnağa süzen yüzün de maskı alındı mı acaba?..

    Akşam, 23.7.1968, s. 5
  • TIMARHANE BANA NEYZEN TEVFİK’İ TANITTI


    Neyzen Tevfik (1879-1953) Onu tanımayan yoktur sanırım o kuşakta ve bizim kuşakta. Yeni kuşak merak sarsa, belki biraz tanıyabilir onun kişiliğini şiirlerinden... Görmek mümkündü onu Beyoğlu’nda, Havuzlu Beyazıt Meydanı’nda, Küllük Kahvesinde, Kumkapı’da, Samatya’da... İstanbul’un her yerinde, her semtinde, hemen her meyhanesinde. Ya yarı sallanır, ya tam sallanır durumda, ister cebinde para olsun, ister meteliği olmasın, ceplerinde defteri, kurşun kalemi, neyleriyle, nısfiyeleriyle... Onunla ilk Özcan Meyhanesi’nde karşılaşmıştım uzaktan uzağa. Beş kuruşa, yedi buçuk kuruşaydı o zamanlar rakının tek kadehi. On kuruşa kulplu bardaklı bira ve çeşitli mezeler... Bursa Sokağı’na yakın sokaklardan birindeydi Özcan Meyhanesi. Sanatçılar çıkardı o günlerde oraya. Ve sanatçıları sevenler. Oraya, Degüstasyon’a, Fişer’e, Çiçek Pasajı’na, Tuna Birahanesi’ne. Bilinen yerlerdi sanatçıların çıktığı yerler... Meyhaneler, kahveler, pastaneler, Nisuaz, Petrograd, Moskova ve Viyana kahveleri... Benim onu asıl tanımam kahvelerde, meyhanelerde olmadı. Benim onu asıl tanımam, Bakırköy Akıl Hastanesi’nde olmuştu: İnsan haysiyetini boğazlayarak, kışın soğuk bir gününde, dilim bağlı, dört duvar arasına koydular beni. En uysal delilerin koğuşuydu bu. Her adam kendi dünyasını yaşıyordu. Birkaçı sobanın çevresinde halkalanmışlar, birkaçı pencerelerden dışarıyı seyrediyordu. Biri parke taşlarını sayıyordu. Bir başkası bir köşeye büzülmüş, sigarasını avucunun içinde saklayarak içiyordu. Üçü beşi ellerini arkasına bağlamış, üçü beşi sıralar üstünde ayakta, başlarını havaya sallayarak mırıldanıyorlardı. Çoğu yalınayaktı. Zaman zaman susan, zaman zaman yumruklarını başına ve bacaklarına çarparak dövünen, acı acı uluyan biri çevremde üçgenler dörtgenler çizerek çömeliyor, kalkıyor, gene dolaşıyordu. İki Yahudi hasta, el ele, birbirlerinden hiç ayrılmıyorlardı. Burada da imtiyaz vardı. Her sınıftan, her işten, her çeşit insan yan yana yaşıyorduk. Ama pistonlulara ayrı davranış... Çoğunun üstü başı yırtıktı. Yatağına uzanmış biri kitap okuyordu. Saçları ensesini aşmış ressam, sayfaları yırtarcasına desenler çiziyordu. Şahlanan at resimleri. Kaptan yere çökmüştü. Gözlerini yere eğdi, tükürdü. Balgamında gemiler gözlüyor, söyleniyordu:

    – Gelecek pazara!.. Kızım, karım, bana bir bavul getirecekler, temiz çamaşırlar, tertemiz, pazara!..

    Ve şoför:
    – Bekle!.. Zor gelecek!.. Gelir inşallah!.. diye alay ediyordu. Kaptan boyuna tükürüğüne bakıyor:

    – Pazara!.. diyordu, gemi yanaşacak, rıhtımda karım, nurtopu çocuklarım!.. Ben köşkte, kaptan köşkünde!.. Vapur bir daha ötmeyecek!..

    – Bir sigara versene!.. dedi terzi. Şoför seslendi:
    – Bekle, hele vapur, gelsin karısı bavulunu getirsin, kaptan bize paket paket sigaralar ikram edecek!.. Yalan mı kaptan?.. Bir deli acı acı söylendi: – İskeleyi, vapuru unutmaya bak, beklediğin gelmeyecek denizden!.. – Dilim kopsun!.. – Havada bulut, unut unut!.. Haline köpekler acısın!.. – Halimize!.. – Çok şükür ben terziyim... Elime bir makas vermişler, kes babam kes!.. Fabrika dokudu ben kestim, ben giydirdim eşi dostu... Çoğu da veresiye!.. Ama şimdi bir hırka bile vermiyorlar sırtıma!.. Üşüyorum, üşüyorum!.. Yanıma geldi, sigara içiyordum. – Bir sigara versene, içim ısınsın, dedi. – Başka sigaram yok, dedim. En değerli şey sigaradır burada. Kimse kimseye izmarit bile veremez. Kuru ağaç yaprakları tütündür, gazete parçaları kâğıt. Sarıp sarıp içerler. Eğer yazdan yaprak toplamamışlarsa izmarit için kavgalar çıkar, önlenmese cinayet olur. Terzi yalvarıyordu: – Allahım, büyük Allahım, büyüklüğüne sığınıyorum, bana bir tek sigara gönder!.. – Yalvarma, rahatsız olur!.. Dövünen adam acı acı uludu, dövündü, dörtgenler çizdi durdu. Şoför homurdandı: – Susturun şunu be, içimi parçalıyor!.. Bu hikâye böylece sürebilir. Bir roman olabilir. Gene böyle bir günde, hastalar akşam saat altı sularında yataklarına yatırılmıştı. Söz dinleyen uysal hastalar. Kimsesizler, itilip kakılmışlar, hor görülmüşler, çıldırmışlar, yalnızlar. Gece yarısını çoktan geçmişti zaman... – Oh!.. of!.. Sesleri çınladı önce avluda, sonra koğuşta... Bitmez tükenmez “Of’lar, oh’lar ve ah’lar”... Gelen Neyzen’di. Zil zurnaydı, yıkılmış haldeydi. – Üstat geldi!.. dedi hastabakıcılardan biri. Üstü başı berbattı. Düşe kalka gelmişti, belli... – Kim getirdi seni üstat, buraya? dedi nöbetçi doktor. – Kim mi getirdi beni?.. Kendim geldim, tıpış tıpış, ayaklarımla!.. Benim haysiyetimle oynadılar mı, kalkar gelirim buraya!.. Haysiyetli insanlar arasına!.. Burası benim evim!.. Evim burası!.. Evim!.. Üstünü başını temizlediler, yıkadılar, temiz pijama giydirdiler. O hâlâ “oh!..” çekiyordu. Koğuşta bölme bölme, sonradan bölünmüş birkaç oda vardı. Bu odaların birinde yanındaki karyola boştu. Oraya yatırdılar onu. Duvarın tahta bölümüne birkaç çivi çaktım, defterini kalemini sicimle astım. Neylerini nisfiyesini yerleştirdim, kendine gelince çok sevinmişti buna... – Sen kimsin? dedi bana, necisin? Söyledim, anlattım... – Âlâ, âlâ... Demek sen Abidin Dino’nun arkadaşısın! Çok severim, çok severim onları. Severim, severim, severim... Bir sözü tutturdu mu, tutturur da tuttururdu... İğneler, ilaçlar, kusmalar, zor uyuttuk onu o gece. Sabah erken uyanmıştı, durmadan “of” çekiyordu. – Fahrettin Kerim gelince gelsin beni görsün, dedi. Fahrettin Kerim başhekimiydi hastanenin. Gerçekten de gelip görmüştü viziteden önce onu. Hatırını, isteklerini sormuştu. İyi bir çorba istiyordu önce, sonra söğüş, bir tavuk, sütlaç mahallebi ve komposto... İkinci Harbin ortalarıydı. Alman orduları zaferden zafere koşuyordu. Nedense Hitler’e tutkundu üstat o sıralar... Ama Alman orduları kuşatılıp geriledikçe, o da gerilemeye, Hitler sevgisi erimeye başlamıştı. Bir şeyi tutturdu mu tutturur, ertesi günü de yüz seksen derece dönüverirdi... Nedeni yoktu bunun, öyle işte... Haftada iki gün ziyaret günüydü hastanenin. Ama bizim için böyle bir şey bahis konusu değildi. Abidin Dino’lar, Arif Dino’lar, Asaf Halet Çelebi’ler, Sait Faik’ler vb. isteklerince ziyaretimize gelir, isteklerince otururlardı. Abidin Dino her gelişinde, onun karakalem portrelerini çizerdi. Konuşarak, kahkahalar atarak çizer, çizer, çizerdi. Hayranlığı vardı bu başa... S.E.S. dergisi çıkıyordu o zaman. Orda yazıyorduk yazılarımızı... Orda yayımlıyordu o günlerin önde gidenleri... “Bulunmaz bir yüz!” diyordu Abidin, “ne kadar çizsem doyamıyorum...” Ve çizmekten yorulmaz, S.E.S.’te yayımlardı bu çizgilerini... Ara sıra sinirlenirdi en olmayacak şeye. Kıvır kıvır beyaz saçlı, lahana yüzlü, harita yüzlü Neyzen Tevfik yarı homurdanır, yarı susar, yemekleri beğenmez, küfreder, aklına estikçe de neyini veya nısfıyesini üflerdi... – Getirin elbisemi; çıkar, kaçarım burdan da ha!.. Kimse beni tutamaz!.. Bu dünyadan da kaçarım ha!.. Adam gibi eşit davranın insanlara!.. Bu gözdağını sık sık tekrarlardı... Bir gün tıp öğrencileri gelmişti hastaneye. Koğuş koğuş gezdiriliyorlardı. Bir sirkteymiş gibi eğleniyorlardı hastaları seyrederek... Öyle ya, kimi: – Çörçil’le randevum var yarın, uçağı hâlâ hazırlayamadılar mı? Adam bekler mi beni? Çörçil bu! Londra’da buluşup Rozvelt’e gideceğiz. Waşhington’a! Özel kalem müdürüm de hep gecikir!.. Kovacağım onu bugün de gecikirse! diyor, kimi İsmet Paşa’ya, kimi Stalin’e, kimi Hitler’e sövüp sayıyordu. Görülecek, zevk alınacak şeylerdi herhalde bu görünüş onlar için. Etüt yapıyorlardı... Bu arada üç güzel kız gelmişti bizim odaya. Birbirinden güzel üç kız. İçlerinden biri üstada: – Bize bir şey çalar mısın? dedi. – Ben hırsız mıyım kızım? – Hayır, ney demek istiyorum. – Ben çalgıcı mıyım?.. Ney çalınmaz, üflenir. Beni çalgıcı mı sandınız? – Hayır ama... – Hayırı bayırı yok!.. Ben, benim gönlüm isteyince üflerim. Birbirlerinden üç güzel kız fena bozulmuşlardı. Onların bu haline üzüldü mü ne: – Ver şunu! dedi bana birden. – Neyi mi, nısfiyeyi mi? dedim. – Nısfıyeyi, dedi. Sonra üç güzeli yataklarımıza oturttu, başladı üflemeye. Uzun uzun, çok uzun uzun... Önce kızlardan biri başladı ağlamaya, sonra ikincisi, sonra üçü birden... Sessiz sessiz ağlıyorlardı. Ne dokunmuştu onlara böyle?.. Yaşlı bir üstadın tımarhanede oluşu mu?.. Böyle büyük bir adamın bu hallere düşüşü mü?.. Ses’ti... Sonra birden ayırdı nısfiyeyi ağzından: Mehlika Sultan’a âşık yedi genç Gece şehrin kapısından çıktı Mehlika Sultan’a âşık yedi genç Kara sevdalı birer âşıktı... – Neden kendinden değil de Yahya Kemal’den? dedim. – Her şey, hepsi benden mi olsun? dedi, biraz da Yahya Kemal’i hatırlayalım. Benim şiirler ağır gelir bu genç güzel kızlara. Bu okuduğum tam onlar için. Hafif, nahif, güzel, tatlı. Üç güzel çok istediler kendinden okuması için. Ama Neyzen uzun uzun baktı kızlara, uzun uzun süzdü onları, tepeden tırnağa kadar, okumadı... Kızlar Neyzen’in elini öpmek için eğildiler: – Ben hoca mıyım, papaz mıyım?.. dedi, çekti öptürmedi elini üç güzele. Sen ne papazsın, ne hoca; sen, bir daha hiç gelmeyeceklerden’din... O bir filmde de oynadı. Bir frak giydirmişlerdi ona... Çok yakışmıştı siyahlar, o güzel başa... Bir konser veriyordu anıma göre. Ama pek beceremediğini sevemediğini söylemişti bu işi... Gönlünce yaşamalıydı o, dörtgenler, çizgiler içine girmeden, dilediği gibi. Hiç kimseye boyun eğmeden. Ve sonra aylar, aylar geçti aradan... Çiçek Pasajı’nda karşılaştık. Sev-İç Birahanesi’nde. İyice hoştu başı. Dilediği gibi içiyordu, dilediği gibi konuşuyordu. Bana çok kızgındı. Onu o tarihlerde Bakırköyü’nde bırakıp, ondan önce çıktığım için hastaneden... Evet, dilediği gibi konuşuyordu. Onun dediklerinin birini söyleseydi başka biri götürürlerdi. O zamanlar götürmek âdeti boldu. Ama ona kimse dokunmazdı. Dokunulmazlığı vardı sanki denilebilir. Bir çeşit gelenek dışı... Bir arife günü ona Küllük’te rastlamıştım. Oturttu beni yanına. Üst üste çay içtik. Bir değil, üç beş bardak. “Bu keser,” dedi. “İçki isteğini keser...” Sonra fakir çocuklarını toplamaya başladı yanına. Çay ikram etti onlara. Bir iki derken, çocuklar top top olmuş birikmişti çevremizde. İki sıra yaptı onları okul çocukları gibi. Kimi yalınayak, kiminin üstü başı yırtık pırtık... – Haydi, dedi, şimdi Mahmut Paşa’ya. – Ne olacak? – Param var bu gün. Bu yetimler de sevinsin, yarın bayram, giydireceğiz bunları... Giydirdi o gün o fakir fukara çocuklarını. Sonra gene meyhaneye. Rakıdan önce bir fincan zeytinyağı. Rakı çabuk çarpmasın diye. “Kızdım,” deyip, kızına kızdığını anlatmıştın bana bir gün. Doğru muydu bilmem... Evde temizlik yapılıyormuş Pendik’te, tahta siliniyormuş... – Baba basma! demiş. Vay sen misin söyleyen!.. – Nasıl dersin, demişsin, sen babana, basma diye! Benim ayaklarımda ne var? – Çamur var! dememişlerdir sana. Ama sen kızmışsın bir kere. Ötesi bahane. Vurmuş kapıyı çıkmışsın. Aylarca içmişsin hırsından... Hepsi bahane. Nedeni bu değildi elbet... Evden çıkmak, kaçmak, içmek istiyordu canın. Ve arşınlamak her yeri... Sesinle doldurmak... Ama bir türlü bulamıyordun istediğini. Ve gece gündüz içmek, içmek, içmek... Ve bulamadan öldün. İnanıyorum. Ve ağlayan o üç kız geliyor gözlerimin önüne. Fakir fukara çocukları ve o günkü deliler.

    Akşam, 7.7.1968, s. 5