• — Ben şahsen asıl olarak okula ya da okula gidilmesine karşı çıkmıyorum. Çünkü öyle kabaca bir okul, mektep karşıtlığı değil anlatmak istediğim. Böyle birşey bizi devasa ilmi mirasımızı reddetmeye ve terke kadar götürür. Oysa bazı alim sahabeler -Allah onlardan razı olsun- dahi medreselerde yetişmişlerdir. Medreseler de okul gibi o dönemlerin eğitim kurumlarıdır. Onlardan sonraki nesillerde ortaya çıkan ve her biri yüksek zeka ve dirayet sahibi ulema, ilim insanlarımız hatta İman ve şecaat timsali Müslüman Komutanlar dahi mektep ve medreselerde yetiştiler.
  • Sahabeler tarafından Hz. Peygamber (s.a.s) Efendimize "Ya Rasûlallah! En hayırlı adam kimdir?" diye sorulduğunda "Sizin en hayırlınız görüldüğünde Allah'ı hatırlatan adamdır."(İbni Mace, Zühd,4.) diye buyurmuştur.
  • Sabah namazında, Rabbinin huzuruna çıkan bir insan, hayalen Asr-ı Saadet'e gitse, önünde Allah Resulü (sav), sağında Hz. Ebubekir, solunda Hz. Ömer (ra) ve diğer sahabeler olduğu halde, namaz kıldığını düşünse, bu sırada meleklerin de orada hazır bulunarak o hâli seyrettiklerini hayal etse, o namazın zevki ve lezzeti, elbette dünyalara değişilmez.
  • Mısırlı işadamı Salah Mustafa Atiyye Ziraat Mühendisi olduktan sonra tavuk çiftliği kurarak bugün Mısır halkının umudu oldu.

    Zengin olsam ne hayırlar yapardım; fakirlere yardım eder, yetimleri doyurur, gençleri evlendirir, memlekete okul, yol yaptırırdım diye iç geçirenlerin dikkatlice okuması gereken bir hikaye bu. Mesleğimiz ve sınırlı imkanlarımız ile insanlığa nasıl bir katkımız olabilir sorusuna ve kapitalist sistemin çıkmazlarına cevap veren, asrın Yusuf'u bir ziraat mühendisi… Allah rızasını gaye edinerek yola koyulan ve bu yolda elde edilen bir başarının öyküsü…
    Dokuz genç bir araya geldi
    18 Mart 1946 yılında Kahire'nin 120 km uzaklığında Tafahna Al Aşraf köyünde fakir bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi Salah Mustafa Atiyye. Yokluğu had safhada yaşayan, yamalı ve hatta çoğu zaman ödünç elbiseler giyerek okuluna gidip gelen Atiyye en nihayetinde ziraat mühendisi olarak eğitimini tamamladı ve vatani görevini yerine getirmek için askere gitti. Dönüşte askerde tanıştığı 8 arkadaşı ile bir araya geldi Atiyye. Dokuz genç büyük şehirlere gidip kariyer yapmak, doğup büyüdükleri yeri terk etmek yerine, fakirliğin, işsizliğin ve cehaletin kol gezdiği köyleri ve beldelerinde kalıp orayı imar etme kararı aldı Bu dokuz inanmış genç Mısır Dekahliye ilinin Meyyid Ramr Kasabası'na bağlı, Tafahna Al Ashraf Köyü'nde Firavunun sarayında yaşayan Musaları ve Yusufları örnek alarak yola çıktı. Kendilerine düşen sorumluluğun farkında olan bu dokuz ortak, değiştirmek, modern çağın onları hapsettiği prangalardan kurtulmak için yeterli güce sahip olduklarının da farkındaydı.
    Sermaye 250 pound
    Peki bu nasıl olacaktı? Bir yerlerden başlamak icap ediyordu, hem de hiç zaman kaybetmeden. Bulundukları noktadan kutlu yolculuğa 'Bismillah' denilecekti. İmanlı bu dokuz genç hikayeleriyle büyüdükleri tüccar sahabeler gibi büyük bir şevk ve azimle ticari hayata atılma kararına vardılar. Tafhana Al Ashraf'ın kuru topraklarında bir tavuk çiftliği kurmak için işe koyuldular. Fakirliğin ve yoksulluğun zirvesini yaşamış bu gençler, eşlerinin, annelerinin altınlarını, hayvanlarını, evlerini, ellerinde avuçlarında paraya çevirebilecekleri ne varsa tamamını ortaya koydular. Neticede her biri ancak 250 Pound denkleştireabildi…
    Onuncu hisse Allah'ın
    Bir araya getirilebilen sermaye küçük ama onlar için bir servet değerindeydi. Hedeflerini ve projelerini adım adım hayata geçirme sırasıydı artık. Lakin hedefledikleri rakama ulaşmak ve eşit miktarda ortaklık payı dağıtabilmek adına onuncu bir ortağa ihtiyaçları vardı. Bir türlü onuncu ortağı bulamadılar. Projelerini ertelemek ya da rafa kaldırmak üzereyken, projenin fikir babası Salah Mustafa Atiyye müjdeli bir haberle ortaklarının yanına vardı. “Buldum buldum" diyordu Atiyye, “Onuncu ortağı buldum!" Arkadaşları pür dikkat onuncu ortağın adını söylemesini beklerken Atiyye arkadaşlarına gülümseyerek: “Allah" dedi, “Allah bizim onuncu ortağımızdır." Hepsi istisnasız sorgusuz sualsiz sürurla, onuncu ortağı kabul edip yola revan oldular. Firma kuruldu. Allah(cc)'ın hissesi de resmi olarak kayıtlara alındı. Elde edecekleri kârın yüzde 10'u Allah(cc) adına vakfedilecekti. Sene 1974, ziraat mühendisi Salah Atiyye öncülüğünde projenin ilk ayağı olan tavuk çiftliği büyük bir heyecanla kurulup faaliyete açıldı.
    35 yataklı hastane yaptırdılar
    Tam bir yıl sonra, 1975'e gelindiğinde firmaları hayal bile edilemeyen yüksek oranlarda kâr etmeye başladı. Siparişlerin ardı arkası kesilmiyor ve her geçen gün sermayeleri katlanarak büyüyordu. “Kulum bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir zira' yaklaşırım, o bana bir zira' yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. O bana yürüyerek gelirse ben ona koşarak giderim." (Buhari) hadisine mazhar olan bu gençler ilk yılın yüzde 10'luk hissesinin kazancı ile yoksul köylerine 35 yataklı bir hastane vİslami ve pozitif ilimlerin öğretildiği bir ilkokul yaptırdılar. Yoksul köyün çehresini değiştirmiş, burada yaşayanların hayatlarında olumlu gelişmeler ve yeni ivmeler kazandırmıştı bu teşebbüs…
    Okullar camiler ardı ardına açıldı
    Muazzam gelişme karşısında dokuz ortak da hayrete düşmüştü. Atiyye arkadaşlarını topladı ve genel durum değerlendirmesi yaptılar. “Projemiz Allah'ın izni ile bugünkü seviyesine vardı. Bu başarı şüphesiz onuncu ortağımız olan Allah'ü Teala'nındır" diye konuştular. Salah Mustafa Atiyye, “Şüphesiz bu başarı ve bereket onuncu ortağımız olan Allah(cc)'ın lütfu. Bu durumda bize onuncu ortağımızın hissesini yüzde 20'ye çıkarmak düşer" dedi ve tüm ortakların ortak kararı ile Allah'ın hissesi yüzde 20'ye çıkarıldı. Yardım ve vakıf giderlerinin her geçen gün artmasına rağmen teşebbüsleri hayal edilemeyecek düzeyde büyümeyle devam etti. Teşebbüsün mimarları olan ortakların sermayeleri arttıkça Allah(cc)'ın hissesi de arttırılıyordu. 1984'e gelindiğinde onuncu ortak olan Allah'ın (c.c) hisse oranı %50'yi buldu ve elde edilen kazançlar ile kendi köylerinin yanı sıra civar köylere ilkokullar, liseler, öğrenci yurtları, camiler, dini müesseseler, fabrikalar ardı ardına açıldı.
    Vakıf kurdular
    Salah Mustafa Atiyye yönetim kurulu üyelerini tekrar toplayıp tarihe not edilecek kararını açıkladı: “Hepimizin de şahit olduğu üzere Allah(cc)'ın hissesi arttıkça işletmemiz de büyüyor ve hiç beklenmedik olağanüstü siparişler alıyoruz. Başarının ve büyümenin bizden olmayıp bilakis onuncu ortağımız olan Allah'ın (c.c) lütfu olduğunu biliyoruz. Bu nedenle şirketi beytülmal yapmayı teklif ediyorum." Allah rızasını gaye edinmiş olan gençler yaptıkları istişare sonucunda “beytülmal oluşturma" kararına vardı ve birçok farklı ihtiyacın giderilmesine yönelik vakfın temelleri atılmış oldu. İş kurmak isteyenlere sermaye, ekipman, evlenmek isteyenlere çeyiz, çalışmak isteyenlere iş imkanı oluşturup tüm ihtiyaç sahiplerine yardım ediliyordu.
    Bütün şirket Allah'ın olsun
    Kendi köylerine üniversite kazandırmak için de kollarını sıvayan ortaklar, projenin onayını almak için yetkilmakamlara başvuruda bulundu. Köylerine yeterli ulaşım imkanı olmaması nedeniyle olumsuz cevap alınca oturup uzun istişareler yaptılar. En sonunda ulaşım sorununu devlete hiçbir yük getirmeyecek bir teklifle, demiryolu yapım maliyetini kendi müesseseleri tarafından karşılayarak halledebileceklerine karar verdiler. Proje revize edilerek tekrar başvuruda bulunuldu. Böylece üniversite ile birlikte demiryolu da köye kazandırılmış oldu. Hikayenin sonu bizim için oldukça şaşırtıcı şekilde bitiyor. Salah Atiyye bir kez daha topladı ortakları ve karar aldılar: “Bizzat şahitlik ettik, mülkün de, zaferin de sahibi Allah(cc). Bugünden itibaren tüm hisselerimizi O'na devrediyoruz… Biz O'nun şirketinde, O'nun işçisi oluyoruz. Ya Rabbi, bizleri senden başkasına muhtaç etme."
    Bugün 4 üniversite var
    Bugün köylerine kazandırmış oldukları birçok okul, hastane, cami, hayır kurumları ve fabrikaların haricinde şu an 4 üniversite, öğrenci yurtları ve uzaktan üniversiteye gelen bütün öğrencilere ücretsiz tren bileti hizmetleri bulunuyor. “30.000″ öğrenci başka illerden eğitim için bu köye geliyor…
    Kapitalist düzene meydan okudular
    Allah(cc) ortaklığında yapılan ticaret, içinde bulunduğumuz bu kanlı, acımasız, adaletsiz sistemin göbeğinde mucizeleri mümkün kılıyor. Hayıflanıyoruz ya hani; “İmkanımız yok a'bi, olsa neler yaparız" veya “sistem bu a'bi yapacak hiçbir şey yok, ayak uyduruyoruz" diyerek… Yanılıyoruz. Kuşkusuz bir iman ve cihat azminin önünde hiçbir engel duramıyor… Sahabe ruhuyla adeta ekonomik ve sosyolojik bir devrime vesile olan Salah Atiyye, bu cani kapitalist düzenin kalbine bir ok gibi saplanıyor. Salah Mustafa Atiyye 11 Ocak 2016 tarihinde yalan dünyadan göç etti. Cenaze namazı bir buçuk milyon seveniyle kılındı. Arkasında gerçek değerler bırakarak irtihâl etti ahirete. Sermaye, prestij, makam, mevki eksenli kariyer anlayışının ve kapitalizmin hakim olduğu modern çağımızda, “Mesleğimiz ve imkanlarımızla Allah rızasına nasıl nail olabiliriz?" düşüncesinde olanlara ilham kaynağı olan Salah Mustafa Atiyye'yi rahmetle anıyoruz.
  • 272 syf.
    ·18 günde·Beğendi·9/10
    Yazarın daha önce de birkaç eserini okumuştum. Bunların içinde en cok sevdigim bu kitabı oldu. Tabii digerleri de guzel eserlerdi. Çünkü öyle bir kitap yazmis ki okuyan her genci aşka getirecek şeklinde. Yani bu kitabı okurken " Allah Allah Allah" nidalarıyla cihada gidesim geldi diyebilirim. Bu kitap bana birçok sey kattı. Öncelikle Islam'ın gençlerin omuzunda yukseldigini bu kitap vesilesiyle ogrendim. Ikinci olarak; herkesin hayalinde "biri gibi olmak" dusuncesi vardir. O "biri" dedigimi hepimiz icin degisir. Bu kitaptan sahabeler gibi olabilmeyi, onlar gibi düşünebilmeyi ve bunun için çabalamam gerektigini öğrendim. Sonrasinda en etkilendigim yerlerden ve daha once hic aklima gelmeyen bir yer vardı... "Ramazana gitmek..." Bu yaşıma kadar meğer hep Ramazan bana gelmis, bunu farkettim... Yani yazar; Ramazan'a gitmekle, onun icin hazırlıklı olmamizi söylüyor, diye algıladım ve bu çok hoşuma gitti. Kendime soruyorum, bu zamana kadar neden hiç böyle düşünemedim, diye... Kitapta birçok yerin altını çizdim velhasıl herkese tavsiye edebilecegim güzel eserlerden biri olarak kitaplığımdaki yerini aldi.
  • 191 syf.
    ·3 günde·7/10
    Üç aydan kısa sürede iki dil öğrenip "Resulullah'ın tercümanı " diye anılan , vahiy indiğinde ayetleri kemik parçalarına , tuğlalara , ağaç parçalarına yazarak "vahiy katibi " olan , Kur'an ayetlerini , Cebrail Aleyhisselam ve Resulullah (s.a.v) sonra ilk duyan ve ezberleyen ; Zeyd Bin Sabit radıyallahu anh

    Resulullah (s.a.v) 'in Sünneti'ne düşkünlüğü ile tanınan , Medine 'de en son vefat eden sahabi ; Ömer bin Hattab radıyallahu anhın oğlu Abdullah

    Sekiz yüz elli yıl beklenen , Kur'an hafızı , şair , sanaatkar ... Ve Konstantiniye'yi İstanbul olup İslamlaştıran ; Fatih Sultan Mehmet

    Dönemlerinde ki savaşlarıyla , kişilikleri ile örnek almamız gereken sahabeler...

    Müslüman'ın taşıması gereken vasıflara değinilmiş :
    Kulluka istikrarlı olmak , sabırlı , vefayı hak etmek , eğitimli , haya eden , şükreden vs...

    Okurken kıyas yapmamız, kendimizi, davranışlarımızı sorgulamamız gereken bölümler var.

    Kitabın sonu uzun bir Duâ ile bitmiş ,
    Duâ'dan bir cümle ;

    Niyetimi muhafaza et Rabb'im !
    Amin
  • Şehre bakıyorduk denizden. Sisler içindeydi İstanbul... Sisler içinde deniz... Sisler içinde teknemiz. Sultanahmet’in minareleriydi görülen, Ayasofya’nın kubbesi, Topkapı Sarayı’nın kuleleri. Hiç yağmalanmamış, yıkılmamış, kirletilmemiş gibiydi şehir. Bembeyaz bir sisle örtmüştü doğa, ne varsa görüntüyü çirkinleştiren. Güneş doğmadan bir anlığına beliren bir hayal gibi... Büyülü bir bulut gibi... Bir masal imgesi gibi... Yeni kurulmuş bir kent gibi... Taze bir başlangıç gibi.... Genç, umutlu, güzel... Şehre bakıyorduk denizden... Çocukluğumuza bakıyorduk; Balat sokaklarında çığlık çığlığa... Haliç’in sularında kulaç kulaca... Komşu mahallelerin çocuklarıyla yumruk yumruğa... Papazın bahçesinden çalınan erikler, Anemas Zindanı’nda aranan hazine, Tekfur Sarayı’ndaki hayalet, Patrikhane’deki İsa Peygamber, Süleymaniye’de bayram namazı, ayazmadaki kutsal su, yatırlarda uyuyan sahabeler, Eyüp’teki mezarlar, denizden çıkarılan haç... Dar sokaklara yayılan yemek kokuları... Birbirinin külüne muhtaç komşular... İstanbul’a bakıyorduk denizden. Ölülerimizin yüzlerine bakıyorduk... Onların gözlerindeki kendi kederimize. Çaresizliğimize bakıyorduk, avuçlarımızda büyüyen zavallılığa, kanımızda filizlenen korkaklığa... Elimizden alınan hayata bakıyorduk... Güneşli günlerimize, umut dolu sabahlara, eğlenceli bahar akşamlarına... Sönen anılarımıza bakıyorduk, ölen hayallerimize, yıkılan düşlerimize... Sönen anılarımızı, ölen hayallerimizi, yıkılan düşlerimizi yüklenip, yorgun bir şilep gibi bizden uzaklaşan şehrimize... Şehrimizle birlikte yitirdiğimiz kendimize bakıyorduk...” Ahmet Ümit/ İstanbul Hatırası