• 453 syf.
    ·Beğendi·7/10
    Selam ola size akşamdan kalma ay haleleri ve dışarda ayaza gark olan kar taneleri .. İşte bir incelemeyle daha sizlerle beraberiz .. Bugün işe gitmediğim için kaleme alayım dedim bu incelemeyi .. Çok uzatmak niyetinde değilim .. Niçin bu kitaba inceleme yazıyorum önce onu bir açıklayayım .. Arkadaşım bu kitap "AZMANİSTAN" tarihi okuyacaksan çok güzel ama YETERSİZ bir kaynak .. Yani şu açıdan yetersiz ; tarih anlatımında unutulan pek çok nokta var ..Kısmi olarak yanlı bir anlatım söz konusu .. Ben bunlar unutulmasın diyerek vurdum sazın bağrına tezeneyi .. Üstünkörü bir araştırma yapıp- pekte araştırma yapmadım ama- sizler için derledim gerekenleri.. O yüzden şimdi şurda anlatacaklarımın kitapla HİÇ AMA HİÇ İLGİSİ YOK ! Dolayısıyla spoiler da yok ! Bununla beraber kitabın da nesnel ve TARAFSIZ bir Amerika tarihi ile alakası yok ..

    Hiç tarih sevmeyenler için kısa ve uygulamalı bir drama sahnesinden sizlere kitabın konusunu açmam gerekirse .. Sayın cevizkabuğu, bu insanlığa illallah dedirten , orayı burayı sömürüp bir zaman sonra gözünü anavatana çeviren ingilizler kendi aralarında da didişip düzen -nizam - dirlik komayınca kendi memleketlerinde ,napalım napalım diyorlar .. Biniyorlar gemilere alıyorlar soluğu Amerika'da .. Pek tabii sadece onlar değil .. Sadece onlar olur mu ? Çinlinin, Caponun , Fransızın falan başı kabak değil ya ! Onlar da parsayı bölüşelim diyerekten atlayıp geliyorlar kıtaya .. İlk zamanlar herşey çok güzel tabii.. Tüm kaynaklar bakir .. Bolluk bereket topraktan fışkırıyor falan fistan gülistan .. Sonra sonra aslen doğalarında olan aç gözlülükten dolayı bu milletler topluluğu ikiye ayrılıp vuruşmaya başlıyorlar kendi aralarında .. Senin anlayacağın Kuzey Tellioğulları , Güney ise Seferoğulları .. Amerika YEŞİL VADİ .. Al sana Amerikan iç savaşı cicim=)) Burdan start alan macera ile kıta içinde önce kendilerinin sonrada yerlilerin çanına ot tıkıyorlar .. İşte burda devreye ben giriyorum işi gücü OLMAYAN bir kardeşiniz olarak.. Şu anlatacaklarımın kitapta esamesi dahi yok .. Yahu arkadaş bu kadar yamukluk yapmışsın tarih boyunca, kanunsuzluğun , eşkiyalığın ve dünyanın jandarmasıyım diyip her türlü haksızlığın sözlük karşılığı olmuşsun , katliam denince adı seninle beraber anılır olmuş ; hadi bir, üç, beş olsa diyeceğim ki tamam .. Kaç üç kaç beş ?!?! Sadece yerlilere yapılanları LÜTFEN anlatıp geçmiş kitap ..

    Bakın bu kitabı okurken bilip de aklınızın bir köşesinde olması gereken bir kaç tarihi olayı YER isimleri ile ben iliştireyim şuraya ...

    TEXAS , ARIZONA, NEW MEXICO , KALİFORNİYA , NEVADA , UTAH, WYOMING 1848' de Meksikadan ZORLA ALINDI ! (dedelerimin kanını yerde kor muyum ulan ben !! ) Hawai de sonradan topraklara katılan zorla alınmış bir bölge..

    ŞİLİ : "ULUSAL KAYNAKLARI MİLLİLEŞTİRME" politikası yürüten Salvador Allende' nin katli .. Seçimle başa gelen Allende'yi içerdeki işbirlikçilerinin yarattığı kaosla yıldırmaya çalışan CIA' in faşist diktatör Pinochet 'ye el vermesi sonucu 30 bin muhalif stadyumlarda infaz edilerek öldürüldü ..

    FİLİPİNLER : 1890 larda İspanya'yla savaşan Filipinler'e , AZMANİSTAN sözde yardım ederek , kendilerine bağımlı hale getirip sömürgeleştirmeye kalktı .. Filipinlilerin ulusal kahramanı Emilio Aguinaldo olayın iç yüzünü anladı ve direndi.. Sonuç : Tuzağa düşürülen 15bin Filipinli öldürüldü .. Bugün AZMANİSTAN' ın bölgede pek çok askeri üssü var ..

    KÜBA ,: İspanya ile Küba'nın savaştığı bir dönemde AZMANİSTAN benim gemimi batırdın diyip İspanya' ya savaş ilan etti.. Sonrasında İspanya'yı yenip her ne akla hizmet ise Küba'yı işgal etti?!?!? Faşist ve AZMANİSTAN yanlısı generaller sultasında idare edilen Küba 'da bu devir Castro gelene dek devam etti .. Baktılar ki baş edemiyorlar bu kez ambargo yoluyla yola getirmeye çalıştılar .. Che'nin falan öldürülmesini bilmem anlatmaya gerek var mı ?!? Domuzlar Körfezi harekatı falan ..

    PANAMA : Kolombiya'dan kopardıkları Panama topraklarında kukla ve AZMANİSTAN yanlısı bir devlet kurdurdular .. Bu devlet de Panama Kanalı'nın işletilmesini AZMANİSTAN'a verdi .. Ülkedeki gençler ayaklandı .. İsyanlar kanla bastırıldı .. Daha sonra tekrarı yaşanmasın diyerek AZMANİSTAN tarafından bölgeye paralı asker yetiştirilmek üzere bir okul açıldı .. Mezunları bu ve benzeri olayları bastırmak üzere bolca kullanıldı .. 1989' da CIA ajanı ve Panama Başkanı Noriega, Amerika’nın emirlerine karşı çıkmaya kalkışıp uyuşturucu ticaretinin kantarının topuzunu tam ayarlayamayınca ülkesi AZMANİSTAN tarafından işgal edildi. Noriega tutuklandı. 3 bin Panamalı sivil öldürüldü.

    NİKARAGUA 'nın ulusal servetleri yani madenleri ve ormanları AZMANİSTAN tarafından sömürülmekteydi .. Bu işe bir dur diyen çıktı .. İsmi Augusto Cesar Sandino idi .. Küçük çaplı başlattığı gerilla hareketi çok etkili oldu .. Hareketin hem kendisi , hem de harekete gelen yardımlar çığ gibi büyüdü. Halk tarafından benimsendi .. Buna müteakip AZMANİSTAN bölgeden çekilmek zorunda kaldı ama kahpeliğin bini bir para ..Sonrasında evinde pusu kurdukları Sandino'yu öldürdüler.. Kim ya da niye diye sorma caniko ! Sonuç : Nikaragualılar bugün halen daha mücadeleye devam ediyorlar ..

    SALVADOR ve HONDURAS da üç aşağı beş yukarı aynı senaryolar.. Diktatörlere karşı ayaklananların üzerine ,hakimiyet sözü verilen diktatörlerce hep ordu sürüldü .. Bu arada 1977' de El Salvador’daki askeri yönetime yeşil ışık yakan AZMANİSTAN 70 bin Salvadorlu'nun ölümüne sebep oldu..

    VENEZUELA : Sömürü düzeninden hakkını almış ve almaya devam etmiş bir başka latin Amerika ülkesi .. İsmi , Maracaibo Gölü civarında selden korunmak amacıyla sütunlar üzerine ve dolayısıyla su üstünde inşa edilmiş evleri Venedik'e benzeten ve zamanında ülkeye gelen conquistadorlar tarafından verilmiş.. Küçük Venedik demek .. Conquistadorlar kim dersen , onlar da eski zamanın AZMANİSTAN halkını sömüren İspanyol fetihciler .. İşbu ülkede de AZMANİSTAN rahat durmamış Chavez' i devirmeye kalkmıştır ..

    İRAN : Esasen bu leş kargalarına ve kurdukları "Yağma Hasan böreklerinin" ikram edildiği talan düzenine en iyi ve istikrarlı bir şekilde direnen ülkelerden biriydi .. 1950 lerde petrolü MİLLİLEŞTİRMEK isteyen Musaddık darbe ile indirildi..Yerine arabacı Pehlevi geldi .. AZMANİSTAN kısa periyotta kazanır gibi görünse de Pehlevi'nin yerine darbe sonucu gelen mollalar ile ölümcül bir düşman yaratmış oldu .. Ha yalnız AZMANİSTAN' ı arkasına alan Pehlevi , ingiltere , fransa ve AZMANİSTAN ile petrol antlaşmaları yapıp MİLLİLEŞTİRİLMESİNE müsade edilmemiş zenginlikleri satıp savarak AZMANİSTAN'a borcunu ödedi ..

    KONGO : Öncesini Karanlığın Yüreği kitabına yaptığım incelemede ( #28491745 ) zaten anlatmıştım .. 1960 ' da demokratik bir seçimle başkan seçildiğinde Patrice Lumumba, AZMANİSTAN ile ilişkileri gözden geçirmeye karar verdi.. AZMANİSTAN şirketlerinin ülkeyi sömürmesine razı olmadı .. Bilin bakalım ne oldu ? Yine kiralık ve satılık yerli işbirlikçiler vasıtası ile ülkede karışıklık çıkarıldı .. Sonrasında General Mobutu'nun darbesi ile alaşağı edilip öldürüldü ..

    JAPONYA : ATOM BOMBASI ATTILAR GARDAAAŞ !! Daha nossun ?

    GUEATEMALA : 1950'de milliyetçilik programı izleyen Arbenz, Guatemala Başkanı seçildi. Arbenz, o zamanki Amerikan Dışişleri Bakanı John Foster Dulles ve kardeşi CIA Başkanı Allen Dulles’ın büyük miktarda kişisel yatırım yapmış oldukları United Fruit Company’yi MİLLİLEŞTİRMİŞTİ. Akçeli işler sakata binmişti sizin anlayacağınız .. Ne oldu diye sorma .. Diktatörün ismi Guatemala Silahlı Kuvvetler Başkanı Castillo Armas.. Ölü sayısı : 200 BİN sivil Guatemalalı..

    VİETNAM : Çekik gözlü bu kahraman insanlar tokatı bastı AZMANİSTAN 'ın yüzüne ama bilanço çok ağırdı : 4 MİLYON ÖLÜ .. Ayrıca AZMANİSTAN, My Lai köyünde mart 68' de gerçekleştirdiği katliamda silahsız 400 sivili çoluk , çocuk , kadın demeksizin katletti .. Cesetlerini dahi parcaladılar ..

    Afganistan : USAME BİN LADİN ve saz arkadaşlarını Sovyetler'e karşı savaşsın diye eğittiler .. 3 - 4 MİLYAR DOLAR yardım yaptılar .. Sonra kendi elleriyle düzenledikleri 11 Eylül olaylarını bu herifin üzerine yıkıp Afganistan'ı işgal ettiler .. Yine kendi elleriyle şimdiki İŞİD denen maymunlar sürüsünün ataları olan Taliban denilen tiplemeleri yarattılar ..

    Daha tonla var da , son bir tane daha yazayım haydi .. Bunlar övünmeyi çok seven insanlar biliyorsunuz .. sentrıl intelicıns ejınsi dedikleri , güneş gözlüklü zibidi ajanların olduğu bir istihbarat birimleri var .. Sözde uçan kuştan haberleri var bunların ..İşte , sözde bu zırtoların raporları doğrultusunda AZMANİSTAN ,1998' de Sudan'da bir silah fabrikası bombaladığını açıkladı .. Bombardıman sonrasında fabrikanın bir ASPİRİN FABRİKASI olduğu ortaya çıktı ..

    Bizim liberal bülbüllerin anlata anlata bitiremediği özgürlükler ülkesi AZMANİSTAN işte budur esasen .. Bu saydıklarım işin siyasi kısmının sadece küçük bir bölümü.. IMF , Dünya Bankası gibi kurumları , küreselleşme diye yutturulan azgın kapitalizmi , doymak bilmez kürsel şirketleri , GDO lu gıdaları falan başımıza musallat eden hep bu manyaklar .. Kitabın kapağında kızılderili emmiyi gördüğümde ben bunları da okucam diyerek sevinip almıştım .. Ben yandım sen yanma caniko !

    Ha bu arada bu AZMANİSTAN' ın yaptığı hiç mi iyi birşey yok ? Oktay Sinanoğlu cevap versin ..

    "Dünyaya demokrasi , insan hakları , hoşgörü diyen batının kendisi bu kelimelerin baş harfini dahi bilmez .BATININ TARİHİ KATLİAMLARLA DOLUDUR . AMERİKA İKİ ÖNEMLİ ŞEY ÜRETİR : FİLMLER VE SİLAH! İkisi de dünyayı fethetmek için kullanılır ...

    - ÖRTMENİM ! ÖRTMENİM ! ÖRTMENİM !
    - Efendim Tuco Herrera ?
    - Bir üçüncüsü daha var örtmenim !
    - Neymiş o ?
    - DEATH METAL !!


    Eh tatlı ekşi bizim bağın KORUĞU , YAVUZ HIRSIZ AZMANİSTAN' a da TOKATI , AZMANİSTAN'ın bağrından kopan , sizin bitli deyip burun kıvırdığınız bizim tayfa atar ancak!!

    AL SANA AMERİKA !!!
    LONG LIVE DEATH METAL !! FORZA İŞSİZLİK !!

    https://www.youtube.com/watch?v=WAjiigDftE8

    Haaa bir de bunların YANLIŞ BİLİNEN bir Boston çay partisi olayı var .. Onu da yeterince alkol aldığım bir gün buraya ekleyip ,sizlere anlatıcam KİKİRİKLER ..
  • 243 syf.
    İnsan, insan olabilmek için de yine bir insana ihtiyaç duyar, toplumsal bir varlık olarak. Tıpkı yazarın da baba olduktan sonra hayatın farklı boyutuna geçtiğinden, olgunlaşmaya başladığından söz ettiği gibi. Bir insanın sorumluluklarını almaya başlamak, onu yetiştirmeye başlamanın da ilk adımlarıdır.
    Çocuklar ilk adımlarını düşe kalka atmayı öğrenirken birden koşmaya başlamasını arzularız. Biran önce ve herkesten fazla matematik öğrensin yabancı dil öğrensin de onun başarılarıyla mutlu olalım isteriz eksikliklerimizi tamamlamak istercesine. Bu hatada, başarı düzeyini arttırmak hatta öğrenci sorumluluğunu üstünden atmaya çalışan eğiticilerin de büyük bir payı vardır. Çoğu veli de bu açmazın içine düşer, öğretmenin direktifleri doğrultusunda.. Her ikisi de ister ki öğrenci başarılı olsun aynı zamanda robot gibi yerinde otursun, mümkün olduğunca konuşmasın, sormasın hep çiçek olsun kaktüs olup rahatsızlık vermesin. Oysa çocuklar ya da gençler, fikirlerini, edindiği bilgileri sorgulayıp tartışmadığı sürece gelişme imkânını elde edemeyecek, sadece verilenle yetinmeyi ezberlemeyi öğrenecektir.
    Başkalarına tabi yetişen öğrenci modeli kendi mesleğini seçemez dahası yeteneğini keşfetmek gibi bir farkındalığa sahip olamaz. Gelecekleri hakkında da onları tanıdığını iddia eden günün popüler mesleklerini tercih eden ebeveyn ya da rehber öğretmenler karar verici olur. İşte mutsuz verimsiz sadece günü kotarma peşinde olan, çalışan modelleri de böylesi yanlış tercihler sonrası ortaya çıkmaktadır.
    Yazar yol göstericiliğini tecrübelerinden çıkarımlar ve örnek hikâyelerle süsleyip anlatımına canlılık katmış. İlgi çekici olanlara değinmekte fayda görüyorum. Öğretmenin sıkıcı olması birçok öğrencinin derse odaklanamaması dersin içine girememesinde olumsuz etkendir. Öğretmenin heyecandan uzak aynı ses tonuyla dersi okuyarak bitirmesi zamanla öğrenciyi o dersten ve konudan uzaklaştıracaktır. Öğrenciyle aktif yapılmayan söz hakkı verilmeyen ders sadece öğretmenin zamanını doldurup görevini tamamladığı hissi yaşamasına yarar. Yazar ne kadar ilgi çekici olduğunuzu denetlemek için de küçük bir testle yine kendinizin kontrolü yapmanız gerektiğini, basit bir ses kaydıyla fark edebileceğinizi söylüyor. Bu konu temelde önemlidir çünkü öğrenci derse odaklanıp katılmadıktan sonra öğretmeye çalıştığınız hiçbir şey kazanım haline gelmeyecektir.
    Yine ilerleyen sayfalarda rastladığım bizzat tanık da olduğum, ‘bir linç takımına katılmak’ diye nitelendirilen öğretmen odalarında rastlanan kulis olayı. Bir dönem vekil öğretmenlik yaparken her gün bir öğrenci masaya yatırılır; olumsuz görülen bütün özellikleri, tembel yaramaz, dersin akışını bozuyor diyerek gündeme oturtulur, nöbetçi öğretmen de koridorda bahçede de yaramazlık ettiğini söyler ona şahitlik ederdi. O çocuk öyle kabul edilip neden ya da ne yapılabilir gibi çözümün peşine pek düşülmezdi. Yazar da basit ama insan hayatında fark yaratabilecek ‘yankı’ hikâyesinden bahsediyor. Yankıyı “hayatın kendisi” olarak nitelendiriyor. Eğer daha fazla sevgi istersen daha fazla sevgi ver, daha fazla nezaket ve anlayış istersen daha fazla nezaket ve anlayış göster. Aslında hayatın düsturu olmalı, çünkü hayat verdiklerinizi bir şekilde size döndürüyor. Bunu da kendini doğrulayan kehanet varsayımıyla bağdaştırıyor. Tıpkı büyüklerimizin dediği gibi: “Bir insana kırk defa deli dersen deli olur.”
    Çocuklara olumsuz şeyleri söyleyip eleştirel yaklaşmaktansa ‘gelecek sefer’ kelimesiyle başlayıp devamında pozitif bir alana sürüklemeliyiz. Bu yaklaşım hem suçlama ifadelerinden uzaklaşıp kendini değersiz hissettirmeyecek hem de negatif davranışları ortadan kaldırmasına yardımcı olacaktır. Verilen cezalar yapılan hatanın bedelini ödemiş hissi yaratır ki bu da o davranışta hiçbir şekilde olumlu değişim getirmez. Çünkü ödediği bedel aynı hatayı tekrarlama isteği uyandıran bir kısırdöngü halini alır.
    Daha iyi ve doğruyu elde ederek doyuma ulaşan, bir hayata sahip olmak da sürekli öğrenme sonucu gerçekleşebilecek bir kazanımdır. Yazarın da vurguladığı gibi öğrenmenin yaşı yoktur; öğrenmek ve gelişmek en büyük zenginliktir. Yarattığınız farkla bunu daha çok hissederek yaşayacaksınız. Yaş haddine takılmadan öğrenmeyi, gelişmeyi hayat felsefesi edinen insanlar aynı zamanda bu zenginlikten payını alanlardır.
    Yazarın öğretmenlere önemli vurgularından biri de öğrencilere öğretmeyi hedeflediği ders konusunu hazırlarken öncelikle kendisinin bu konunun önemini kavraması ve hayata geçirmede örnekler verebilmesi gerektiğidir. Aksi takdirde hedeflenen kazanımların hiçbiri gerçek anlamda kazanılmayacaktır. Aslında öğrenci de kendini önemli hissetmek, öğretmeni tarafından takdir edilmek, varlığının farkına varıldığını bilmek ister. Her birinin farklı değerler taşıyan birbirinden apayrı acı ya da tatlı birçok hikâyesi vardır. Sizin tavrınız, bu hikâyenin bir parçası olmanızı sağlayacak ya da hep dışında bırakacaktır. Tıpkı yazarın hatırlattığı kırlangıç hikâyesindeki gibi.
    Hayatta tek başına gösterilen çabayla, hiçbir şeyin değişmeyeceğine inanmanın bir acizlik olduğunu düşünüyorum. Kendi yaşamımdan bir örnek vermek isterim. İş dolayısıyla bir dönem bulunduğum kırsal alanda öğrendiklerimi paylaştığım anneler ve derslerine destek olduğum birkaç öğrenciyle yaşadığım manevi doyum pek az şeyde hissedebileceğim türdendi. Çünkü yaptığınız iyilik ya da gösterdiğiniz fayda bir başkasında çoğalıp zincirleme bir etki yaratabilirsiniz, kurtarılan her bir denizyıldızı hikâyesi örneğindeki gibi. Öğretmenin görevi de öğrenciyi kaybetmek değil kazanmaktır. Herkesin ayrı bir değer taşıdığına ayrı bir dünya olduğuna inanmasıdır.
    Öğretmen öğrencinin psikolojik durumunu hissedebildiği gibi, öğrenciler de aynı şekilde bunun farkına varabilir. Öğretmenin mutsuz ya da gergin halini hissedip olumsuz bir şekilde etkilenebilir. Sınıfta bulunan birçok öğrencinin o günkü ruh haline zarar verebileceği gerçeğini hatırlayıp gülümseme gibi pozitif etkisi olan mimik ve jestlerini öğrencilerinden esirgememelidir. Hata yaptığında özür dilemeyi ya da yapılan basit de olsa güzel bir davranış için teşekkür etmeyi bilmelidir. Sadece başarı değil gayret göstermek de takdir edilmelidir ki öğrenci o sınıfa korku ve kaygıyla girmesin. Korkunun başarının önünde daima önemli bir engel olduğu unutulmamalıdır.
    Yazar hayatında olumlu değişimle fark yaratmayı esas alan kişisel eğitim kitabı tarzında aynı zamanda kutsal bir amaca hizmet eden değerli bir eser ortaya çıkarmış. Hayat uzun bir yolsa, öğretmen olma yolunda da tecrübelerden, hikâyelerden ders çıkarılarak oluşturulan rehber niteliğindeki bu eser, insan yetiştiren herkesin okuması hatta yetinmeyip notlar da alması gereken bir kitap..
  • "Bir yapı çıldırabilir mi?"

    Bu soruyu bir saat önce sormuştum. Yaz alacakaranlığı, Büyük Alan'dan yavaş yavaş çekiliyordu; çekilirken de sütunlarda, kemerlerde oyalanan son güneş kırıntılarını siliyor, kaygan taşlarda gittikçe genişleyen kara gölgeler bırakıyordu.

    Alacakaranlığın, her şeyi olduğundan biraz daha değişik, abartmalı, bazen de olağandışı gösterdiğini, ”zaman” duygusunu sallantıda bıraktığını bilirim. Yine de sordum:

    ”Bir mimari çıldırabilir mi?”

    Son aylarda -ya da yıllarda sürekli bir bezginlik içindeydik. Hiçbir şey eskisi gibi olamayacakmış gibi, düzelmeyecekmiş gibi, önceleri katlandığımız, sonraları boyun eğdiğimiz şu bezginlik bile aynı kalmayacakmış gibi. Konuşmalarımız da umutsuzluk üstüneydi hep. Arasıra bir çıkış yapıyorduk belki ama onun parlaklığı da kapkara gökte bir iz bırakmıyordu tabii. Sürencemedeydik.

    Ben de kendi adıma değişmiştim, seziyordum: bedenime ihtiyar bir erkek yerleşmişti, pantolonum boşalmış kalçalarımdan sarkıyordu. Yazmak bile istemiyordum. Eski kendime dönmek için bir dönüş yolculuğu gerekiyordu. Eski bir öykümde bıraktığım ayakizlerini sürüyerek bu kente geldim. Bu sabah.

    lrmaklarının ağızları ve kaynakları başka başka ülkelerde yatan, yüzyıllardır surlarla daha da daha da sıkıştırılmış, kendi içine kapanmış bu küçük ülkenin bu ihtiyar kentini boydan boya dolaştım sayılır. Sabahtan beri.

    Toprak da sınır tanımadan öte ülkelere uzanıyordu. Bağrından fışkıran Flaman ressamlarının renkleri kadar sıcaktı, kanlıcanlıydı.

    Bitişik ülkenin başladığı sınır köyünde ağaçlı bir yolda yürüdüm. Kolalı dantel perdelerin arasına özenle yerleştirilmiş saksıların sayısı, evde yaşayanların varsıllığı konusunda bilgi veriyordu yoldan geçenlere. Koyu, uysal bir yerelcilik geleneğiyle, surlarda bir gedik bulur bulmaz başka kara parçalarına akan, oralarda egemenlik kuran saldırgan sömürgecilik geleneği içiçeydi burada. Aksayan, ters düşen hiçbir şey yoktu. İki dil, iki ayrı düşünce, iki ayrı tutum içiçeydi. Blucin satan en ünlü mağazanın yöneticisi de Türktü, yapma gölde su bisikleti kiralayan işletmeci de. Merhabalaştık.

    Bir zaman yazdığım öykünün bilmediğim kenti, gerçek kente tıpatıp uyuyordu. Şöyle bir sonuca vardım: demek bütün ihtiyar kentlerde en az bir kere yaşayabiliyordunuz, düşte ya da gerçekten. Gerçeğe edebiyat önünde ikincilik yakıştırmamakta kararlıydım. Her şeyi alacakaranlığa bıraktım: alacakaranlığın tanıdığı yanılsama payından yararlanmak. Büyük Alan’ı o saatte görmek istedim.

    Alacakanlıkta alan, bir tiyatro sahnesini andırıyordu. Belki de kusursuz bir mimari birim oluşturmak için özenle düzenlendiğinden, o yılın o Temmuz akşamüstünde bile kurulduğu çağda yaşıyordu.

    Sıralanış düzeni asla şaşmayan yapay, kaygan taşlarda yankılanan ayak seslerimden ürkerek, ezberini unutmuş bir oyuncu acemiliğiyle alana çıktım. Oteki oyuncular -yani turistler, turist rehberleri uluslararası işadamlarından oluşan koro, sahnedeki yerini çoktan almıştı. Sezdiğim kadarıyla beklenen bir şey vardı ya da biri. Alanı bir bekleyişin tedirgin suskunluğa sarmıştı çünkü.

    Şimdilik bir kahveye iliştim, daha doğrusu eski bir hana. Bir Brabant dükünün gelip geçene açık tuttuğu bir konaklama merkezine. Akdeniz'den, doğu ülkelerinden kehribar, bira, buğday ya da kürk yüklü gemilerle limana yanaşan, Cenova kadifesi, Venedik brokarı, Tolfa şapıyla limandan ayrılan yorgun tayfalara belki.

    Serin akşam rüzgârıda, soluma düşen eski ekmek halinin çatısında dalgalanan renk renk geleneksel lonca bayraklarıyla irkildim. Dokuz meslek örgütü. Alınabilecek her hakkın yüzyıl süreyle ertelendiği bir ülkedeydim. Gerçi alan, çiçek ve nem kokuyordu ama dinçliğin ve varsıllığın son duvarındaki çatlaklardan öykümdeki veba ve tecim kokusu duyulabiliyordu, sızabiliyordu. Ezilme, sindirilme kokusu. Ve sınıf çatışması.
    O sırada gördüm Kule'yi:

    "Bir mimari çıldırabilir mi. "

    Onu gördüğüm anda da nicedir aradığımın, uğrunda kıvrandığımın, kaçtığımın, bir yüz değil, bir imge ya da bir ses değil, eski bir metnin açıklanması da değil, yeni bir özsu, dağlayıcı ve ondurucu ılık ama harlı, vazgeçilmez bir özsu olduğunu anladım. Kule'nin gözlerinin içine bakabilmek, ona sırılsıklam âşık olabilmek için hanın üst katına çıktım. Aşkı çoktandır unutmuştum. Unutmuştuk.

    Karanlık bastırmıştı. Yine de alanın ışıkları yanmamıştı

    -Tam zamanında geldiniz, dedi ihtiyar garson. Ne içerdiniz?

    -Burada ne içilir. Ne içiliyordu yani?

    -Geleneksel bir bira. Ama acı. Yabancılar sevmiyorlar, bizim gençler denemediler bile. İsterseniz... Tam zamanında demiştim, birazdan ses ve ışık gösterisi başlayacak da.

    Toprak bir kupada getirdiği bira köpüksüz. Ahır kokuyor, tezek kokuyor. Demin merdivenlerden çıkarken doldurulmuş bir ata rastlamıştım. Eyeri, süslemeleri üstündeydi. Bey'in atıyımş.

    Birdenbire, yumuşatılmış bir Ortaçağ ışığı aydınlattı alanı. Kapanıklığı ve gururuyla ürküntü veren bir koro yükseldi.

    Bitişik masalardaki gençler, gülüşmeyi sürdürüyorlar. Alt kattaki işadamları, birer viski daha söylüyorlar. Birdenbire hepsi, bir kentle birlikte büyüyen, açılan artık onu kendi bedeninden sayan, araştırmaya hiç kalkışmayan kentliler olmakta birleştiler. Bu, onların, Avrupa’nın ortak geçmişi. O yüzden de hiçbiri karşısında yükselen, aydınlanan, özel sesini kazanan bu metni çözümlemeye kalkışmıyor.

    Işık, Kule’nin giriş katını yakaladı. Tam orada olması gereken kapı azıcık yana çekilmiş. İki yanındaki pencere sayısı (on iki ya da on üç) birbirini tutmuyor. Yine de bezeklerde bir simetri gözetilmiş. Bir bütünün parçaları gibiler. Daha.

    -Ne oldu bu çocuğa bir türlü anlayamıyorum. Ailede namaz kılan da yok ki gördü, öğrendi diyelim.

    Üstüne varmazsan geçer canım. Bu yaşlarda olur.

    -Bari insan içine çıksa. Bütün gün sandık odasında. Kapanıyor. Dua ezberliyor. Şaşırdım. Azarladım olmadı, tatlılıkla anlattım...

    Önce hizmetçiyle sıkıfıkı olmasını önleyeceksin. Kırmadan.

    Annesi ile eski okul arkadaşı Leyla hanımın konuşmalarını sandık odasından doğru dürüst duyamıyor. Zaten odanın loşlugunda da içlerinde ne olduğunu kestiremediği denkler, bohçalar, sandıklar var. Reçel, turşu kavanozları, küpler. Ayağı kırıldığı için gözden düşmüş bir koltuk, sırı sökülmüş bir konsol aynası, yaz günlerinin bahçe koltukları, Avrupa'dan getirtilme, hiç kullanılmamış bir hamur kesme aleti, bir pasta kalıbı. Taş plaklar: Beethoven’in 5. Senfonisi, Hafız Burhan’ın Kuş Sesleri, Nâzım’ın Salkım Söğüt'ü. Annesiyle Leyla hanım, Fransızca biliyorlar. Biri, leylak rengi keten etek-ceket giyiyorsa, beyaz eldivenliyse, öteki beyaz keten etek-ceket giyiyor, leylak eldivenli.

    Uyum, umurunda değil çocuğun. Hiç olmayacak. Küçük yaşında, bu yerleşik keşmekeşi içine çekerek namaz kılıyor. Kule’sine ikisinin de bilmediği yabancı bir dilde seslenmek hoşuna gidiyor.

    Günde beş kere, hiç sektirmeden Kule’siyle buluşuyor:

    Kıble aslında Kule midir?

    Kule, loş bir ışıkta, bakanların seyrine katlanıyordu. Dimdik. Gözyaşartıcı görkemini gözler önüne sermekten utanmayacak kadar sabırlıydı. Ama geçit vermiyordu. Gizemli, acılı bir metin oluyordu yükseldikçe. Burcunda durup saldırı ya da savunma komutu verilebilecek bir hisar değildi. Yoksul, dindar halklara şaşırtmaca vermede kullanılan barok bir baskı aracı bir kilise de değildi. Kişiye hangi suçla suçlandığını bir türlü söylemeyen, ulaşılmaz bir şato da değildi. Bürolar barındıran bir gökdelen de değildi. Kapkara bir gecenin ucunda görünen bir masal ışığıydı. Yükseltisi, bir o kadar derinlikten serpiliyordu, çağlardır tortulanmış koyu bir acıdan besleniyordu. Korodaki mezosoprano ses, ağıtıyla besliyordu onu. Başka seslerle içiçe geçerek, kendi başına sarmallar çizerek doruğa ulaşıyordu.

    Sesin ışığını duyuyordum. Karasevdalı bir bestecinin her sabah penceresinden baktığında gördüğü Kule’ydi o. Bir sigara yakar, bir konyak içer, kara güne coşkuyla girer. Mozart.

    Bir bira daha lütfen.

    -Kule'yi beğendiniz, diye gülümsüyor ihtiyar garson. Gözlerinizi ondan ayırmıyorsunuz.

    Kavruk bir adam, elleri küçücük.

    Ne biliyorsunuz Kule hakkında?

    Söylentiler çeşitli. Gösteri birazdan bitiyor, masanıza ilişir, bildiklerimi anlatırım.

    Hadi kalk, Fatma hanıma gidiyoruz.

    Fatma hanım, birkaç gündür temizliğe gelmiyor. Annesi, soğuk, resmi bir ilgiyle hizmetçisini merak ediyor.

    Feriköy pazarının cıvıltısı geride kaldı. Fatma hanımın gecekondusunun önüne terlikler; pabuçlar dizilmiş. Radyosunun üstünde işlemeli bir örtü; zengin evlerin armağan ettiği yırtık yüzlü koltuklarda da işlemeli örtüler var. Her şey bembeyaz. Lekesiz ölü bir beyazlıkta tutarlılığını bulmuş.

    Sen namazını kılıver, diyor Fatma hanım kaçamak bir gülümsemeyle. Ben çayı demleyeyim. Dur dur, şimdi getiriyorum seccadeyi.

    Ama bu evde kaçacağı, yalnız kalabileceği, acı çekeceği bir sandıkodası yok ki. Burada her yer sandıkodası. (O günden sonra bir daha namaz kılmayacak.)

    Geceleri, Şişli Camii'nin ışıl ışıl mahyalarını gözlüyor. Minare. Kule değil, çünkü buyurgan, görev sıralıyor, tapınılmayı istiyor.

    Fatma hanım, annesinden aldığı parayı alnına sürerek, ”İki cihan da aziz ol" diyerek son belirsizlikleri de siliyor. Kule, bir başkaldırıdır.

    Kule, son bir çiğ kırmızı ışıkla aydınlanıyor. Ses susuyor. Karanlık. Alan yavaş yavaş boşalıyor.

    İhtiyar garson bir bira daha getirdi. Birazdan masaları toplayacak.

    -Üç gün sonra geleneksel Ortaçağ şenliği var, diyor. Bakın bakın, şövalyeler, leydiler, rahibeler, papazlar gelmeye başladılar bile. Prova yapacaklar. Size bir sır vereceğim. Kulenin mimarı Jan Van Ruysbroeck’in intihar ettiğini hepimiz biliriz ama turistlere pek söylemeyiz. Koruyucusu olan Kral'ın Kule’yi beğenmediğini öğrenince ta tepeden atlamış. Dikkat etmişseniz, mimari son katlarda iyice çılgınlaşıyor. Bilmem ondan mı? Rehberler, gotik tarzın bir örneği diyorlar. Kimilerine göre de ilk asimetrik barok mimari örneği. Hangisine inanacaksınız? Bana kalırsa, o kadar çok onarım gördü ki iyice sapıttı bu Kule. Genç mimarlar çalıştı onarımında. Herkes kendinden bir şeyler ekledi. Benim gençliğimde de karmakarışıktı doğrusu ama şimdi içinden çıkılmaz hale geldi. Artık hiçbir pencere birbirini tutmuyor.

    Sizin asıl işiniz ne? Garsonluk dışında yani?

    Eskiden yazardım. İhtiyar bir adam olmadan önce. Oldukça ünlüydüm de. Sonra baktım, altmış sekiz küsur yılı yazı yazarak tüketmek olanaksız. Garsonluk yapıyorum işte. Geleneksel şenlikte palyaço kılığında olacağım. Kalın lütfen. Size de bir kılık ayarlarız. Bir ömre bir tek yaşamın az geldiğini bilirsiniz, bir yazarsanız.

    - İşin ilginç yanı sizi öykümden tanımam

    - Ne yapıyordum öykünüzde?

    Vakanüvislik ile remilcilik arası bir şey. Yine böyleydiniz. Sizinle konuşurken gerçek acıyı hiç tatmadığımı düşündüm. Benim ülkemde acı, kemerlerle, kubbelerle örtülür, korunur, toplumsallaştırılır. Bireysel, sivri acı yok gibidir. Öğreniyoruz Acemilik sancısı.

    Cevizlik’teki küçük kilisenin alçacık kulesi. Sıcak bir yazın son günleri. Moda iskelesine vapurlar daha seyrek uğruyor artık. Çarşı esnafı küçük lambalarını gittikçe daha erken saatlerde yakıyor. Akşam inerken sebzelere serpilen su, yıkanmış taşların buğusuna karışıyor. Her yer deniz. Yakında kış gelecek. Oysa yaz dendi mi hep o: Ada’da, keskin akasya kokusu, Boğaz’da, denizli ıhlamur kokusu, arnavut ciğeri, rakı, balık kokusu. Ev hiçbir şey kokmuyor. Ev, yalnızlık demek. Kış demek.

    Kış gecelerinde Kule’sini bulmaya çalışıyor: Yol öyle uzak ki. Ama Cevizlik'teki Kule, her keresinde, çanlarıyla eğilip yanaklarından öpüyor onu.

    Yanımızdan Malboro Sigaralı bir şövalye geçiyor.

    İhtiyar garson, bardakları topluyor bir yandan.

    -Şenliğe geleceksiniz değil mi? İsterseniz size bir garson önlüğü ayarlarım.

    Pörsümüş, ihtiyar kadın kahkahalarıyla sarsılıyor. Buradan nereye gidebilirim? Gece daha bitmedi.

    -Bir tek yer var bence. Bütün gece açıktır. Bir bar. Az ötede. Kime sorsanız gösterir. La Derniére Hallucination.

    Tomris Uyar - Yaza Yolculuk
  • Teyzemizin Kayseri İli Yahyalı ilçesinde olduğunu öğrenince bana da yakın olunca ve 1K Kayseri okuma grubumuzun da teyzemizi davet etme düşüncesini öğrenince gidip kendisini hem ziyaret hem de okuma grubumuza kitaplar ve sohbet etmesi hakkında davet etmek istedim biraz uğraş sonucu kendisine ulaştım ve bu sabah saaat 10:00 gibi yola çıktım yolda teyzemizi aradım ve telefonu eşi açtı ve ben teyzemizi ziyaret etmek istediğimizi söyleyince afife teyzemize verdi telefonu ve teyzemiz yolu tarif etti ve yolculuk başladı zor olsa da bulduk.
    İlçeye 1km uzaklıkta küçük bir dağın eteğinde çiftliği ve küçük bir de evi var orda ikamet ediyor.
    Araba ile vardık ilk gözüme çarpan ağaçlar sonrası kazlar,tavuklar,güvercinler oldu sonra biraz ilerleyince pembe boyalı iki katlı küçük şirin bir ev sonra yavaşça kapıya yaklaştım ve ben daha kapıyı çalmadan teyzemiz kapıyı açtı ve hoşgeldiniz çocuğum dedi ve kucakladı sarıldı buyrun şöyle üst kata geçin dedi ve ben çıktım üst kata kapıyı aç ve içeri çocuğum geliyorum ben dedi. Girdim içeri tek göz bir oda salon da diyebiliriz çoğu yer kitap misafirler için 3 adet kanepe ve teyzemizin sandelyesi ve birde soba neyse teyzemiz geldi tekrardan kucakladı.
    TEYZEMİZ: Hoşgeldin

    BEN: Hoşbuldum teyze.Nasılsınız iyimisiniz.

    TEYZEMİZ: sağol evladım sen nasılsın

    BEN: Çok şükür dedim ve konuyu açtım teyze ben kitap okuyan gençler ,abi, abla,kardeşlerimiz adına hem sizi ziyaret etmek istedim hemde 1 veya 2 en fazla 3 ay arayla kayseride toplanıp önceden belirlenen kitabı okuyup bir araya gelip hem o kitap hakkında tartışma fikir yürütme kendi fikirlerimizi beyan ediyoruz ve sizi de 5.si olacak olan kitap seçme ve kitap hakkındaki düşüncelerimizi tartışmaya açtığımız buluşmaya davet etmek için geldim.

    TEYZEMİZ: Ne güzel bir düşünce evladım böyle gençlerin olduğunu ve kitap okuduklarını toplanıp kendi aralarında okudukları kitaplar hakkında düşünce paylaşmaları çok güzel tabi ben sosyal medya aracılığı ile böyle okurar olduğunu pek bilmem ama yaptığınız şey çok güzel buraya gelen bir sürü arkdaşlar oluyor geçen yine geldier onlar da Kayseriden geldi okuma grupları varmış öğretmen,doktor,öğrenci her meslekten varlardı sizin de böyle birşey yapmanız beni duygulandırdı.Katılmak isterdim şayet şimdi bizim hayvanlarımız var dün aradılar bugünden için geleceğini söylediler yayladan geliyorlar onun telaşı var evladım dedi bu günden sonra çok zor. Benim kayseri ye gitmem 2 saat gelmem de 2 saat sürecek size orda 2 saat de konuşsam toplam 6 saat olur bundan 15 gün önce olmuş olsa idi inan gelirdim evladım ama bu günden onra anca Nisan ayında olur.Şubat ayında TEDx den konuşma yapmam için çağırdılar eşimden zorda olsa izin aldım gerçekten size Nisan ayı olur anca o vakitte müsait olurum

    BEN: Teyze sen yeter ki gelmek iste araba ile gelirim alırım götürür getiririm ben arkadaşlar için geldim yanınıza aramızda olmanızı yarım saat dahi olsa konuşmanız yeterli dedim ama...

    TEYZEMİZ: Evladım gerçekten çok mutlu olurdum gelebilseydim ama Nisan ayına kadar olmaz evladım ...

    BEN:Peki teyze biz gelsek arkadaşlarımızın haberi yok ama konuşsam servis ayarlasak misafir olarak gelsek...

    TEYZEMİZ: Elbette evladım çok mutlu olurum ama 11:00-02:00 arası müsait olurum sende köyde büyümüşsün anlarsın azçok gelmenizi elbette isterim numaramı vereyim gelirseniz ararsınız beni ...

    Arkadaşlar kısaca böyle daha yazacak çok şey vardı ama sıkmak istemedim 2 saat doyumsuz bir sohbet oldu. Hatam yazım yanlışım eksiğim varsa kusura bakmayın.Teyzemiz nisan ayına anca dedi gelireniz buyrun sizleri görmek çok mutlu eder Her insana saygım var okuyan insana saygım var hele de üniverste öğrencisine saygım sonsuz dedi okumak okumak okumak dedi .. ve da neler neler...
  • Deizm tartışmaların odağını Prof.Dr.ihsan Fazlıoğlu’nun açıklamaları ve Konya İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nün raporu oluşturuyor. Öncelikle İstanbul Medeniyet Üniversitesi’nden Prof.İhsan Fazlıoğlu, “15 Temmuz’dan bu yana üniversitedeki odama 17 başörtülü ateist öğrenci geldi” diyerek başörtülü üniversite öğrencileri arasında ateizmin yayıldığına dikkat çekerek meselenin önemine vurgu yapmıştı. Daha sonrasında ise Konya İl Milli Eğitim Müdürlüğü, imam hatiplerde görev yapan 50 din ve meslek dersi öğretmenini bir araya getirip “Gençlik ve İnanç” konulu bir çalıştay düzenlemiş. Bu çalıştayda, hocalara “İmam hatip gençliği ne âlemde” diye sorulmuş. Hocalar da karşılığında şu cevapları vermişler: “Mesela, imam hatiplerdeki din dersi öğretmenlerinin dinî bilgilerinin yetersiz olduğunu, çocukların derslerde sorduğu kimi sorular, donanımsızlık sebebiyle cevapsız kalıyor” demişler. Eğitim kalitesinin düşüklüğünden tutun Milli Eğitim Bakanlığı’nın hazırladığı din dersi kitaplarının yetersizliğine kadar bir yığın konuda şikayetlerini sunmuşlar. Bunlara ilaveten “imam hatiplerdeki din ve bilimin çeliştiği düşüncesini besleyecek bazı dinî anlatımların öğrencilerde inanç problemlerine yol açtığını”, “İslam’ı anlatan kişiler arasında yaşanan tartışmalar ve sunulan dinî bilgilerdeki çelişkiler sebebiyle gençlerin din tasavvuru zedeleniyor” dedikten sonra “Bazı imam hatipli öğrenciler, tüm bunların sonucu olarak deizme kayıyor” tespitini yapmışlar.
    Hem Prof.Dr.İhsan Fazlıoğlu’nun açıklamaları hem Konya İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nün raporu özellikle dindar ailelerin çocukları arsında görülen dinden kopuşun gerçekliğin gösteren bulgulardır. Laik eğitim sisteminde iyi bir din eğitimi alamadıkları ve kafalarındaki sorulara ilişkin doyuru cevap bulamadıkları bir gerçek. İmam Hatiplerde okutulan kitaplardaki dinle ilgili çelişkiler, TV’lere çıkan yerli oryantalist-modernist ilahiyatçıların topluma dinle ilgili yaptıkları tutarsız açıklamalar ve Diyanet İşlerini Başkanlığı’nın halkı din hususunda sağlam ve doğru bilgilendirmemesi gençler dini algısını olumsuz etkiliyor, ve de böylelikle yaraya merhem olmaktan çok, yaraya tuz basılmış olunuyor. Tüm bunları hesaba katarsak her kafadan bir ses işiten ergen ve gençler adeta neye inanacaklarını şaşırmış durumdalar. Sen sağlam arı duru sudan beslemezsen başkaları ona çoktan kirli içirmeye çalışırlar, sonra avucumuzdan sabun gibi kayarlarsa vebali büyük olur.
    Gençlerimize sahip çıkmazsak yarın öbür gün ya şiddeti ilke alarak selefi-cihadcı (radikal) gibi olup herkesi tekfir eder, ya mezhepsiz bir mealci-tarihselci (modern) olup gelmiş geçmiş tüm alimleri beğenmeyip kendini mutlak müçtehit görerek aklına ve çağa uyduramadığı dini hükümleri inkar eder, yada diyalogcu, laik-seküler islamcı (ılımlı) olup dini vicdanına hapsederek dinsizler gibi yaşayıp yaptıklarına takiyye süsü verir. Dini ve geçmişte yaşamış alimleri tenkit etme öyle bir aşamaya gelmiş ki, bugün gelinen noktada çok acı bir tabloya şahit oluyoruz. Kuran’a abdestsiz dokunulabileceğini savunan ilahiyat talebesinin kendi kutsalına saygısı kalmamış, ibadet etmekten ayakları şişen selef alimlerini beğenmeyen ilahiyat talebesi sabah namazına kalkamıyor, ciltler dolusu eserler yazan İmam Buhari’yi, İmam Şafi’yi, İmam Gazali’yi ve daha nicelerini beğenmeyen ilahiyat talebeleri sözüm ona eline bir kitap alıp okumaktan acizler, Osmanlı’yı eleştiren, haremlik-selamlığa dikkat etmeden gittiği kızlı–erkekli sohbet bittikten sonra hocasıyla selfie çektirmek için can atan modern ve ılımlı bayan ilahiyat talebesi yabancı erkek görmesin diye kameraya arkasını dönen Osmanlı kadınını anlayamaz.
    Gündemdeki hararetli tartışmalara yakından bakılırsa, fikriyatı sekülarizm olan deizm dini Emperyalizmin keşif kolu olan Oryantalizm ve Siyonist Vatikan’ın Ilımlı İslam projesiyle beraber yürütülüyor. Buna bir örnek yurt dışından bir örnek de yurt içinden verebiliriz. Yurt dışı örneği RAND Corporation araştırma kuruluşuna ait. 2003 yılında CIA’ye ve Pentagon’a bağlı çalışan araştırma kuruluşu RAND Corporation tarafından hazırlanan ‘Sivil Demokratik İslâm:Ortaklar, Kaynaklar ve Stratejiler’ adlı raporda, ‘Türk İslâm’ı’, ‘Alman İslâm’ı’, ‘Arap İslâm’ı’, ‘Mısır İslâm’ı’, ‘Köktendinciler’, ‘Gelenekçiler’, ‘Modernist Müslümanlar’ ve ‘IIımlı İslâm’ gibi farklı türden islami anlayışları kategorik ayrıştırmaya tabi tutması Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP) bir taktiğidir. Nitekim ABD ve müttefiki olan NATO ülkelerinin işgal ettikleri Ortadoğu haritasında, etnik ve dini (mezhebi) gruplara bölerek yeni uluslar, yeni dinler ve yeni mezhepler inşa edilmesi için bir stratejidir (Yıldırım Canoğlu, 21.Yüzyıl Haçlı Savaşlarında yeni Bir Tuzak:Ilımlı İslâm Cumhuriyeti, Umran Dergisi, Sayı:117, 2004, S:15-25). Yurt içindeki örnekse bizim yerli oryantalistlere ait. Yerli oryantalistlerin yaptığı iki çalışma dikkate şayan biri Diyanet İşleri eski başkanı Ali Bardakoğlu öncülüğünde yönetimi Diyanet tarafından oluşturulan Türkiye Diyanet Vakfı’na bağlı 29 Mayıs Üniversitesi bünyesinde Kur’an Araştırmalar Merkezi (Kuramer)’nin kurulması ve diğeri de Diyanetin Ankara’da organize ettiği “Uluslararası Avrupa Birliği Şûrası”na kendileri gibi oryantalist görüşlüleri çağırıp toplantı yapmaları. KURAMER batılı müsteşrik W. Montgomery WATT’ın yazdığı “Hz.Muhammed Mekke’de” kitabı yayına sunmuş, daha çok müslüman okusun da bu fikirlerden zehirlensin diye! İlginç tarafı çağırdıkları kişi Hamid Ebu Zeyd isimli Mısırlı bir teolog da katılmıştı. Tebliğlerin aynı yıl kitap hâline de getirildiği bu toplantıda Ebu Zeyd’in şu ifadelerine (c.I, s.441-442) dikkat kesilelim: “İlahiyata ve felsefeye başvurarak Kur’an’a, Sünnet’e ve İslâmî düşünceye eleştirel bir şekilde yaklaşmayı düşünmemiz gerekir. Bence sahip olduğumuz Kur’an düşüncesi, Kur’an’ın Allah’ın sözleri olduğudur. Ancak bu yeniden mercek altına alınmalıdır. Biliyoruz ki, bu okunabilir bir metindir. Geometrik işaretler, bilmediğimiz işaretler barındırmaz. Yani yeniden gözden geçirilebilecek bir metindir. Kur’an bir sözlü iletim döneminden seçti. Tarih boyunca simdi okuduğumuz Kur’an gelişti. Hicret’e kadar Kur’an’ın yazılı ve sözlü hâlini kısıtlamaya çalıştılar. Okuduklarımızın Kur’an geleneğine dayandığını söylediler… Daha sonra savunmasını yaparken, sonsuz Kur’an denen kavramı buldular. Bunlara artık bir son verilmeli. Peygamberin kim olduğu, sadece Kur’an’ı alan ve ifşâ eden bir amil mi olduğu sorusu. Ya Peygamber de değildiyse? Gerçekten burada yazan sözlerin Allah’ın sözleri, tarihi anlatan sözler mi olduğu sorusu. Arapça ve Arap kültürüne hitaben. Farz edin ki Peygamber Hintliydi, o zaman Hindistan kültürünün yansımalarını beklerdik…”
    Mısırlı oryantalist Ebu Zeyd’in zihniyetine göre son kitap olan Kuran Kerimin’in Allah’ın kelamı, Allah’ın sözleri olduğu şüpheli, vahyin zamanla değişikliğe uğradığı, içerisinde Arap kültüründen iktibaslar olduğu ve son peygamber Hatemul Enbiya Hz.Muhammed’in (s.a.v.) peygamberliğinin de tartışmaya açık olduğu bildiride anlatılmıştır. İşin vahim olan tarafı bildiriye kulak veren hiçbir ilahiyatçıdan (sözüm ona bunlar halka din anlatacaklar birde) tepki gelmemiştir, neden tepki versinler ki? Kendileri gibi düşünen dine tepeden bakan, dini eleştiren oryantalisti kafalı arkadaşlarını çağırmışlar. Halbuki kainatın ve içindeki herşeyin Yaratıcısı kıyamete kadar Kuran-ı Hakim’i koruyacağını, kendi koruması altında olacağına teminat vermiyor mu? “Şüphesiz Kur’an’ı biz indirdik, onu mutlaka biz koruyacağız.” (Hicr/9) İyice incelendiği zaman Ali Bardakoğlu, Hüseyin Atay, Mehmet Said Hatiboğlu, Hayri Kırbaşoğlu, İlhami Güler, Ankara İlahiyat ekolü ve daha sayamadığım nice aynı görüşte olan ilahiyat akademisyenleri müslümanların geri kalmalarının altında yatan sebebin pörsümüş din olduğu, çağ atlamak için dinin yenilenmesi gerektiği söylemini ağızlarına sakız yapmışlar.
    Ümmetin bugüne kadar ve kıyamete kadar varlığının göstergesi ve aynı zamanda iskeletinin ana omurganı teşkil eden Ehli Sünnet anlayışını gelenekselci olarak yaftalama düşüncesi ilk olarak bu raporlardan çıktı; sonrasında oryantalizmin sözlüğüne geçti, buradan da bizim yerli oryantalistlerin dağarcığına eklendi. Bütün bu projelerin ortak noktaları 1400 yıldır Sahabe, Tabiun ve Tebeuttabiun nesli tarafından bize saf ve duru bir şekilde intikal eden Ehli Sünnet omurgayı çökertmektir, ümmet olarak buna sahip çıkmazsak vebalimiz çok büyük olacaktır. Tek çare, reçete bu yoldur, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat dışındaki tüm dini anlayışlar ve akımlar bidat yollarıdır; Ehl-i Sünnet omurgası dinin saf ve duru hali olup bu bozulmamış, katıksız çizgi Hz.Peygamber Aleyhisselam’dan sonra Sahabe, Tabiun, Tebeuttabiun, Hadis imamları ve Mezhep imamlarının (Allah hepsinden razı olsun) gayretleri ve Allah’ın da inayetiyle bize kadar ulaşmıştır. Kim Peygamberin (a.s.) ve ümmetin ittifak ettiği bu kurtuluş yolundan yüz çevirirse dalalet ve sapıklığa düşeceği ayetle sabittir: “Kim kendisine doğru yol apaçık belli olduktan sonra peygambere karşı gelir, müminlerin yolundan başkasına uyup giderse, onun döndüğü yolda bırakırız, kendisini cehenneme koyarız, ne kötü dönüş yeridir orası” (Nisa/115)
    Hızla artan teknolojik yenilikler ve gelişmeler modern insanı albenisine kaptırmış, aldatıcı büyüsü onu maneviyattan koparmaya başlamıştır. Bahsedilen Modernizme entegre olan kapitalizme tutulmuş, hayatın anlamını yitirmiş, ruhları bunalımda olan genç nihilist kuşaklar başı boşluk içindeler; bu gençlere içi boşaltılmış usulsüz ve ilkesiz liberal din anlayışı altın kase içinde sunulmaktadır.
    Modern ilahiyatçılar ve entelektüeller dini modernitenin kucağına atarak bu çağa yenileyip formatlama peşindeler, modernist zihniyetle dini güncelleyip yaşadıkları laik medeni topluma uyarlama çabasında olduklarını görüyoruz. Esasında deizm, tanrıyı kabul edip sorumluluk hükümlerini içeren dini reddetmedir, yani deistler tanrının varlığını kabul etmekle beraber tanrının kendi köşesine çekilip yarattığı herşeyi başıboş bıraktığını bu yüzden de keyfince hayat süreceklerini, hesap vermeyeceklerini savunurlar. Eski Ortaçağ Avrupası’nda dini temsil eden kilisenin doğmatikliğini reddeden aklı putlaştıran rasyonalizm deizmi, daha da ileri giderek tanrının varlığını da reddeden bilim kutsayan pozitivizm ateizmi doğurmuştur. Genellikle liberalizm ve sekülarizme ilgi duyanlar deizme, sosyalizm ve marksizme ilgi duyanlar ateizme kayma eğilimindedirler.
    Ateistler, tabiatı yaratan bir yaratıcı olduğunu kabul etmediklerinden meyveyi verenin ağaç, dünyaya ısı ve ışık verenin güneş, suyu verenin yağmur vb. doğa olaylarını Allah’ı inkâr ederek açıklarlar.
    Deistlerse, güneşi ve ayı yaratan, gökten yağmur yağdıran vb. güçlerini aşan tabiat olaylarının arkasında İlahi bir gücün olduğunu inkâr etmiyorlar tıpkı Mekke müşrikleri gibi, lakin onların hayatlarını tanzim eden paralarını nasıl harcayacaklarından tutun da yeme içmesine, giyim-kuşamlarının nasıl olacaklarını kadar insanın doğumundan ölümüne kadar hayatının her aşmasına müdahale eden islam dininin hükümlerini kabul etmeyecekleri aşikardır.
    Tekvini (yaratma) konuda değil de teşrii (kanun koyma, düzenleme) hususunda diretecekleri apaçık ortadadır. Deistler yaratıcıya inandıkları halde yaratıcının koyduğu helal ve haram olan hükümlerine inanmayıp sorumluluktan kaçarak kendilerince bir hayat yaşamak istiyorlar. Dinin eğitim, hukuk, siyaset ve ticaret dahil her alanda yaşanmadığı laik-seküler toplumda parçalı bulutlu bir hayat sürdüren kişiliği tam oturmamış muhafazakar bireyler bilgisayar ve cep telefonu vs. birçok teknolojik imkan ve internet ortamındaki bilgi kirliliğine de aldanarak karışık bir kafa yapısıyla herşeyi sorgulaması ve maneviyattan uzaklaşıp ahlaki zaafları olan temsiliyet noktasında iyi örnek olamayan dindarların hayal kırıklığına neden olması bu gençlerin deizme düşme nedenleri arasında olabilir.
    Etkileri ve neticelerini hesaba kattığımız zaman Mealciliği, Kuran tarihselciliğini ve Modern İslamcılığı, İslami Protestanlaştırmayı savunanlarla Ilımlı İslam ve Dinlerarası diyaloğu savunanlar aynı değirmene su taşıyorlar. Çünkü sıraladığımız bu anlayışlar mevcut dini hükümlerin çok zor olduğu için gençlerde dine karşı bir mesafe ve soğumanın olduğunu iddia ederler ve çözüm olarak da dinde kolaylık ve dini hükümleri çağın şartların uydurma adı altında yenileşmeyi savunuyorlar. Mesela Ilımlı İslamcılar ve Dinlerarası diyaloğu savunanlar içkili toplantıda kuran okutuyorlardı, başörtüye füruat diyorlardı, müslüman kadınla hristiyan erkeği evlendirmekte beis görmüyorlardı; yani takiyye adı altında islamın rükunlarını ve hükümlerini hiçe sayıp kolayca inkâr etmiş oluyorlardı.
    Kuran tarihselciliğini savunanlar akıl ve yorumlarıyla faiz, miras, zekât, kadının şahidliği ve hadlerin (hırsızlık yapana ve zina edene uygulanan cezalar) tarihsel olduğunu, o zamanki Arap toplumuna inmiş olup ve onları bağlayacağını yaşadığımız laik medeni topluma uygulanamayacağını söylerler. Bu zihniyet geri kalmamızın sebebi olarak Müslümanları değil de, islamın kendisini görmektedirler. Onlara göre sözkonusu bu geri kalmışlıktan kurtulmak için de çare dini yeniden güncellenmesi olup ancak böyle yaparak batı medeniyeti karşısındaki ezilmişlik psikolojisinden ve yenilmişlik duygusundan kurtulabiliriz iddiasındalar. Bakıldığı zaman meal üzerinden din tasavvuru oluşturmaya çalışan modernist - tarihselcilerin yukarıda sayılan islam hukukunun bazı hükümlerini bu çağa uymadığını söyleyerek çağdaşlık ve medenîlik adı altında inkâr ettiklerini görmekteyiz.
    Unutmayalım ki itikadı bozuk ve inancı zayıf Mealci, İslam Modernizmini ve İslami Yenileşmeyi (İslam Reformizmini) savunan zihniyetin inanç ve amel kopukluğu yaşadığı aşikardır. Eski ilahiyatçılardan aynı zamanda mealci olan küçük yaşlarda hafızlık eğitimi alan Yaşar Nuri Öztürk’ün kendisinin deist olduğunu ballandıra ballandıra anlattığını ve yine Tevbe Suresi’nin son ayetini 19'culuk safsatasına uymadığı için reddeden bilimle de iştigal eden Edip Yüksel’in de deist olduğunu biliyoruz. Nitekim beş vakit namaz kılmadığı kendisine söylendiğinde yüzü kızaran tarihselci İlhami Güler ve abdestsiz namaz kıldırdığını bir marifetmiş gibi pişkin pişkin öğrencilerine anlatan mealci Mehmet Okuyan’ın, İslam bazı hükümlerinin bu çağa uygulanamayacağını söyleyen modernist Hayri kırbasoğlu’nun, Yaşar Nuri Öztürk’ten ve Edip Yüksel’den bir farkı olmasa gerek. Akidesi arızalı ve zayıf olan mealcilerin söylemi istemeden de olsa zamanla deizm ve ateizme kayıyor. Sadece bize Kuran yeter, peygambere, hadislere, sahabeye ve mezheplere ne gerek var diyen zihniyet sünneti inkâr ederek Peygamberi (a.s.) devreden çıkartıp aklınca istediği şekilde islami yorumlayıp anlamaya başlar; aslına bakılırsa mealcilerin söylemi Nüzul-u İsa’yı, Kabir azabı’nı, Miracı, Risaleti, Mucize’yi vb. islam akaidinde semiyyata taaluk eden esasları yada metafizik konularını beş duyu organıyla, aklıyla izah edemediği için inkâr eden rasyonalist deizmle benzerlik taşır, zamanla bu zihniyet Kuran’daki ayetleri de inkâra yeltenir ve sonunda hızını alamadan Allah’ı inkâr etmeye kalkışarak ateist olup çıkar. Allah muhafaza tıpkı islami iyi bilen müftü olmuş, diyanette görevlerde bulunmuş olan ateist Turan Dursun gibi kötü akıbete düçar olarak dinsiz olup çıkabilir.
    Bir toplumun çöküşü aile, din ve ahlakın bozulmasıyla olur. Aile kurumu çökmekte, ahlak zaten dibe vurmuş, ellerinde bir din kaldı bozmadıkları, şimdi ona saldırmaktalar. Maalesef dini bozmak için planlı yapılan projeler medya ve en çok da ilahiyatçılar tarafından destekleniyor. O yüzden itikadı sağlam ilahiyatçıların ya medrese eğitimi aldıkları yada tarikatle bağları oldukları unutulmamalıdır. Aksi durumda olan inancı bozuk itikadı arızalı ilahiyatçılar mal, makam, şan veya şöhret beklentisi uğruna islami anlattıkları için önce takvasını ve samimiyetini, daha sonrada temsil ettiği fikirlerini ve çizgisini terkettiğini müşahede etmekteyiz. Koca koca profesörlerin, yazar yada entellektüellerin elinde elif ba cüzü taşıyan küçük çocuk kadar imanı sağlam değil, makama, paraya ve şöhrete adanmış profesörlerin teslimiyetleri, samimiyetleri ve ihlasları da hakeza içten değil, pazarlıklı… Aradaki fark ne o zaman? Bilgileri o çocuktan belki katmer katmer fazladır, ancak imanları, inançları zayıf; bildikleriyle amel etmediklerinden dolayı dinin bütün konularını tartışmaya açarlar, sonrasında bu malayani ve kişiyi küfre götüren tartışmalar arasında imanları saman alevi gibi tutuşup kaybolur. Melekler gibi Ademe secde edeceği yerde ilk isyan eden iblis vari akıllarıyla Allah’a isyan eden bu zümreler; haşa dinde fazlalık, eksiklik yada yanlışlık mı var ki Allah’a din öğretmeye kalkışıyorlar? Allah azze ve celle Kerim Kitab’ında kendi dinini ikmal edip tamanladığını buyur muyor mu? “İşte bugün sizin dininizi kemâle erdirdim ve üzerinizdeki nimetimi tamamladım. Sizin için din olarak İslâm’ı beğendim.”(Maide/3)
    Aklı tanrılaştıran deizm ve bilimi tanrılaştıran ateizm inkârcılık ve dinsizlik akımlarına karşı mukavemet edebilecek ilim, irfan, tarih, edebiyat, kültür ve gelenekten gelen köklerine bağlı; mayası sağlam, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat akidesini benimsemiş gençlerin yetişmesi elzemdir. Geleneğinden, geçmişinden kopuk bir geleceğin mümkün olmayacağı gözönünde bulundurulursa temas ettiğimiz hususların önemi bir kez daha anlaşılacaktır.
    Miletimizin selameti, ülkenin kurtuluşu din, maneviyat ve ahlak eğitimi almış nesillere bağlıdır. Bu nedenle gençlere din eğitimine ağırlık verilmeli, dini bilgi itikadı sağlam hocalardan öğrenilmeli yada sahih kaynaklara başvurulmalıdır. Yine yetişecek bu gençlere Kuran ve Sünnet merkezli sahih din anlatılırken nasıl bir dil ve üslup kullanılması gerektiği gözden geçirilmelidir.
  • 182 syf.
    ·2 günde·8/10
    Babam ne zaman İsrail'in Filistin'e saldırdığı haberini görse bana şöyle derdi; “Bizim dönemimizde Filistin’e daha bir ayrı önem verilirdi. Şimdikiler hep göstermelik.” Hep itiraz ederdim buna ve “Evet sizin döneminizde önemli olabilir ama bugünün gençleri de o kadar duygusuz değiller.” derdim. Babam da haklıydı, ben de. Bu kitap ile ilgili aldığım bazı notları babamla paylaştığımda ise; “Şimdi inanmışsındır bizim daha çok dava adamı olduğumuza” dedi. Haklıydı evet. O dönemlerde haklı yada haksız her insanın bir davası vardı. Çünkü gençler o zaman şimdiki gibi teknolojik bataklığa saplanmamışlardı. En azından düşünebiliyorlardı ve 'bananeci' değillerdi. İnsanlar doğru ya da yanlış bir amaç güdüyorlardı ve o amaçları için mücadele veriyorlardı. Şimdiki toplumumuz gibi sadece günü kurtarmak için yaşamıyorlardı. Neyse...

    Mehmet Eroğlu’da aslında 1965-80 dönemindeki bir dava için ölüme yürüyen üç dava arkadaşının hikayesini anlatıyor bu eserinde. Anlatırken de olayların gizemi ve psikanaliz tarafı göze çarpıyor. Kendi canını diğer arkadaşlarının canı için feda edebilecek insanlardan, Yahudilerin acımasız işkencelerinden ve bunun psikolojik sorunlarından... Kitapta, 1 Yahudi pilotun 33 Filistinli ile takasından bahsedilmiş. Bu demek oluyor ki onların 1 askeri 33 Müslümanın canından daha değerli kılınmış.

    Yaptığım araştırmalara göre Hamas örgütünün elinde esir olan bir askerin 1000 Filistinli mahkum ile takası söz konusu olmuş. "Vay be!" dedim. "1000=1" Ne eşitlik ama...

    Müslümanlar olarak ne zaman yükselişe geçeceğiz biliyor musunuz? İşte bir canın kıymetini anladığımız, ölüp giden binlerce Müslüman için sadece haberi duyduğumuz anda üzülmeyen ve birlik içinde aynı amacı güden büyük bir topluluk olduğumuz zaman.

    Saygılarımla…
  • 480 syf.
    ·17 günde·Beğendi·6/10
    > İncelememi kaleme aldığım bu günün, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız ve güzel bir tesadüf olmasının vermiş olduğu keyifle başladım incelememe. Evet, gene geldik bir kitabımızın sonuna ve biz gerçek okurlar için sondan sonra olan en güzel kısmına. Güzel kısmına diyorum çünkü her okur okuduğu kitaba dair düşünce ve görüşlerini katarak iyi bir inceleme yapmak ister diye düşünüyor ve bunu her daim fikren destekliyorum.

    > Evet, bugün size güzel bir inceleme yapmak isterdim doğrusu, ama gel gelelim doğruları yazmadan da edemeyeceğim. Bu size burada, kitap hakkında kötü bir inceleme çıkaracağım anlamına da gelmesin lütfen çünkü benim incelemelerimi bilen çoğu arkadaşlarım, her ne kadar kritik etsem de, iyi bir şey çıkaracağımı biliyorlar diye düşünüyorum. Kritikte yapsanız da, iyi bir kritik yapınız arkadaşlar!

    > Elimde şu anda, kendisini çok severek takip ettiğim Türk tarihçi, akademisyen, yazar ve hatta Türk Tarih Kurumu şeref üyesi olan Sn. İlber Ortaylı’nın, Ocak 2018 tarihli birinci baskı “ATATÜRK” eseri duruyor. Çok büyük bir heves ile almıştım ve okumuştum oysa ben bu eseri. Sanırım burada bir hataya düştüğümü, bu sabah Murat Ç ‘nin yine bu kitaba dair şu #26989983 incelemesini okuduktan sonra daha iyi anladım diyebilirim. İncelemede ne diyordu Murat: “Kitabın iki markası vardır; ATATÜRK ve İlber Ortaylı. O yüzden çok satanlar listesinde olması çok doğaldır.” Bu sözüne kesinlikle katılıyor ve kendisini de bir okur olarak doğruluyorum.

    > ATATÜRK’ü size bir okur olarak anlatmaya çalışsam, ne bildiklerim, ne okuduklarım ne de burada sayfalar yeter kendisi hakkında. Zaten bu değil midir, bizi böylesi güzel tasarımlı bir kapakta kitaba çeken??? Evet, kaçınılmaz bir gerçektir ki “Ulu Önder” ‘in ta kendisidir, İlber Hocamızın bu kitabını alıp okumamıza en büyük etken. Ama olmadı be İlber Hocam!!! Beni bu sefer hayal kırıklığına uğrattım resmen. Gerçekten ilk 100 bilemediniz 150 sayfa Atatürk’ü okuyorsunuz ve sonrasında birden o dönemin ufak tefek tarihi alıntıları, anekdotları ve karakterleri ile bulu veriyorsunuz kendinizi. Hocam, biz zaten bunları bir okur olarak biliyoruz ve birçoğumuzda bu tarihi yaşanmışlıkları hatim etti zaten. Ben bir tarihçi olarak sizden daha üst seviyede, daha bir ciddi monografi beklerken, inanın bir nevi biyografi olan bu kitabınız beni şahsen hayal kırıklığına uğrattı.

    > Kitabınızı okurken, anlattığınız dönemlerin örtüşen hadiselerini, Sn. Turgut Özakman ‘dan okumuş olduğum Şu Çılgın Türkler - Diriliş - Cumhuriyet Türk Mucizesi ve Cumhuriyet Türk Mucizesi - 2. Kitap muhteşem üçlemesi eserlerinde hissederek, yeri geldiğinde de gözyaşlarımı bastırarak okudum be Hocam!!! Daha nice eserler var, belki bir monografi ve biyografi olarak değilse de, kendisini ciddi anlamda ele alan, o mücadele sürecinin öncesini ve sonrasında yaşananları detaylıca anlatan. Bunları ufaktan listeleyecek olursam: Falih Rıfkı Atay - Çankaya: Atatürk Devri Hatıraları, Şevket Süreyya Aydemir - Tek Adam, şu an okumakta olduğum Andrew Mango - Atatürk - Modern Türkiye'nin Kurucusu, Yakup Kadri Karaosmanoğlu – Atatürk, Hıfzı Topuz – Gazi ve Fikriye, Klaus Kreiser – Atatürk, Emre Kongar – Devrim Tarihi ve Toplumbilim Açısından Atatürk, Usta romancı Yılmaz Gürbüz'ün kaleminden 5 cilt olan Mustafa Kemal'in Romanı, Lord Kinross – Atatürk, Norman Itzkowitz , Vamık D. Volkan – Ölümsüz Atatürk, Toktamış Ateş – Benim Atatürk Kitabım, Atilla İlhan – Hangi Atatürk, Taha Akyol – Ama Hangi Atatürk ve İlknur Güntürkün Kalıpçı’dan – Her Yönüyle İnsan Atatürk adlı eserlerdir.

    > İlber Hocam, bu eserler Atatürk’ün kendisi hakkında gerçekten daha geniş ve daha doyurucu bilgiler içermektedir. Ve bu güzide yazarlar konuyu da olması gerektiği gibi kaleme almışlardır. Sizin de şahsen bir Atatürk kitabım olsun hevesi ile bu kitabı kaleme almış olma ihtimalinizi bir okur olarak düşünmek bile istemiyorum. Kitabın sonlarına doğru belki bir umut diye gayretimden ödün vermeden hızlı ve emin bir şekilde okumaya devam ettim, ama karşıma (benim açımdan) güzel bir son bile çıkmadı. Evet, Atatürk’ün elbette fani olduğunu ve öleceğini biliyordum, ama bunu birkaç satıra sığdırdığınıza inanmadım bile. Bakın burada inceleme ve kritiğime, Ulu Önder’in şu sözleri ile devam etmek istiyorum:

    “Sonradan uydurma bir eser meydana getirilerek ertesi gün pişman olmaktansa, hiçbir eser meydana getirmemek, beceriksizliğin itiraf etmek daha iyidir.” (1931)

    > Evet, biraz ağır olduğunun farkındayım, ama ben de Murat kardeşim gibi sizin bu hatanızdan döneceğiniz ümidimi hala kaybetmiş değilim. En azından, bir telafi olarak ileride bir roman niteliğinde eser ile kendinizi belki okurlarınıza karşı affettirebilirsiniz düşüncesindeyim. Siz ki, ne kadar tarihi bir bilgi ile donatılmış kişilik olarak, bu kendi eserinizi bir başkası yazmışçasına elinize alıp baktığınızda, bunu kim böyle kaleme almış arkadaş derdiniz buna eminim.

    > Bunların dışında Kitaba gelecek olursak: kitap, içeriğinde Mustafa Kemal Atatürk hakkında bugüne kadar bizlere öğretilen ve bildiğimiz birçok şeyin aslında yanlış olduğu detayını da biz okurlara gayet yerinde ve olması gerektiği gibi anlatıyor. İlber Hocam, Ulu Önder’i burada ele alırken, gayet akıcı bir üslupta biz okurlara aktarmış ve birçok kaynak sunmayı da ihmal etmemiş. Kendisiyle oturup bir arkadaş ortamındaymış gibi bu konuları konuşmayı çok isterim, ama onun beni, kendi üslubu ile “Hadi oradan cahil sende!” diyerek tersleyeceğine de eminim. :)) İlber Hocam gene karşı tezde bulunacak cahillere hazırlıklı gelmiş ve kitapta konu olan birçok yaşanmışlık, anekdot ve tarihi hadiselere kaynak sunarak ışık tutmuş, kendi engin bilgi ve birikimini de biz okurlarından esirgememiştir. Burada benim deyimimle, gene bir “Son cahil bükücü” ile karşı karşıyayız. Gayet akıcı ve zengin bir Türkçe ile biz okurların rahatlıkla okuyabileceği türden bir eser olduğunu da ifade etmeden geçemeyeceğim. Baskı hatasından kaynaklı (şahsen gördüğüm) bir yer olmuştur ve Kronik Kitap’a da bu hassasiyetlerinden ötürü çok teşekkür ederim. Bizim yaşımız oldu kırk ve deyim yerindeyse yolu yarıladık. Okuduk, okuduk ve elimizden geldiği kadarınca ilgi duyduğumuz konularda, özellikle de ülkemiz tarihi ve Atatürk hakkında aydınlanmaya çalıştık. İşte tam burada, Hocam güzel bir düşünce ile bu eseri biz yetişkinlere değil, gelecek Türk gençliğine armağan etmiş diyebilirim. Kendisi yaşamakta olduğumuz bu 21. yy.da özellikle bilinçli yürütülen çirkin kampanyalar, tahrifatlar ve dijital (sanal) ortamda yer alan bilgi kirliliğinin gençlerimiz üzerinde yürütülmekte olan sinsi ve kindar bir oyun düşünüyor ki ve ben bu konuda da kendisini şahsen çok doğru buluyorum. Daha dün, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız da bile bunu bir kitap platformunda canlı canlı yaşamadık mı? Karşı düşünce resmen kinini, öfkesini ve tarihe olan düşüncelerini biz kendisini seven, anan ve paylaşanlara kusmadılar mı? Edebiyat ve hümanizm adı altında bizleri “ırkçılık ve faşizm” ile suçlamadılar mı? Evet, bunların hepsini tarihte olduğu gibi bugünde görüyoruz ve daha göreceğiz de. Siz genç arkadaşlarım, şayet benim bu incelememi bu noktaya kadar okuma zahmeti gösterdiyseniz, Ulu Önder Atatürk üzerine kolay okunabilir bir kaynak arayışı içindeyseniz, o zaman geçmişe biraz olsun ışık tutmak, aydınlanmak açısından konuya bu kitapla başlamanızda fayda var diyebilirim. Yukarıda bahsettiğim diğer kitapları da ilerleyen zaman dilimlerinde ele almanız daha faydalı olacaktır.

    > Ne demişti Atatürk siz gençler için? “Her şeye rağmen muhakkak bir ışığa doğru yürümekteyiz. Bende bu imanı yaşatan kuvvet, yalnız aziz memleket ve milletimin hakkındaki sonsuz sevgim değil, bugünün karanlıkları, ahlâksızlıkları, şarlatanlıkları içinde sırf vatan ve hakikat aşkıyla ışık serpmeye ve aramaya çalışan bir gençlik görmemdir.”

    > Ya biz bireyler için ne demişti? “Tarih bir milletin neler başarabilme gücünde olduğunu gösteren en doğru bir kılavuzdur.”

    > Bir de bunu eklemeden edemeyeceğim:

    Ey Türk Gençliği!

    Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk Cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir.
    Mevcudiyetinin ve istikbalinin yegâne temeli budur. Bu temel, senin, en kıymetli hazinendir. İstikbalde dahi, seni bu hazineden mahrum etmek isteyecek, dahilî ve haricî bedhahların olacaktır. Bir gün, İstiklâl ve Cumhuriyeti müdafaa mecburiyetine düşersen, vazifeye atılmak için, içinde bulunacağın vaziyetin imkân ve şerâitini düşünmeyeceksin! Bu imkân ve şerâit, çok nâmüsait bir mahiyette tezahür edebilir. İstiklâl ve Cumhuriyetine kastedecek düşmanlar, bütün dünyada emsali görülmemiş bir galibiyetin mümessili olabilirler. Cebren ve hile ile aziz vatanın, bütün kaleleri zaptedilmiş, bütün tersanelerine girilmiş, bütün orduları dağıtılmış ve memleketin her köşesi bilfiil işgal edilmiş olabilir. Bütün bu şerâitten daha elîm ve daha vahim olmak üzere, memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr ü zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir.

    Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerâit içinde dahi, vazifen; Türk İstiklâl ve Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!

    Mustafa Kemal Atatürk
    20 Ekim 1927

    Son olarak:
    Yukarıda da kaleme aldığım üzere, güzide tarihçi yazarımız Sn. İlber Ortaylı, ilk defa kaleme aldığı bir biyografi eserini biz okurlarına sundu. Bu şerefi de, hepimizin bildiği Türkiye Cumhuriyetinin kurucu lideri Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e hitaben kaleme aldı. Kendi tarihi birikim ve kaynak araştırması ile bize Atatürk hakkında bir okunası eser daha kazandırdı. Ben şahsen kritiğimi dile getirsem de, böylesi bir eserin kişisel kütüphanemde olmasından memnunum ve ileride de oğluma bırakacağım tarihi bir kültürel zenginlik olarak görüyorum. Evet, çok zorlamayacak ve kolay algılanabilecek bir kitap olarak Gazi Mustafa Kemal Atatürk eserini siz değerli arkadaşlarıma ve okurlara tavsiye edebilirim. Sizler de benim gibi, kişisel kütüphanenizde bu eser için bir yer ayırınız. İnsanlarımız, Devlet-i 'Aliyye Osmanlıyı ve Atatürk’ü popüler ana medya dizilerinden ve ne oldukları belli olmayan fason tarihçilerden takip ediyorlar. Sonra yanlış bilgi ve çarpıtılmış tarihi gerçekler ile gerek gündelik hayatlarında, gerek sosyal mecralarda konulara müdahil oluyorlar ve bir gün konuya ehli vaki birisine de denk gelince kısadan hisse kaçıyorlar ya da yanlışı yüksek tonda doğruymuşçasına savunuyorlar. Tarihimizi, Osmanlıyı, Atatürk’ü detaylıca ve olması gerektiği gibi okuyup ele alalım. Çünkü: “Büyük devletler kuran atalarımız, büyük ve geniş kapsamlı medeniyetlere de sahip olmuşlardır. Bunu aramak, incelemek, Türklüğe ve cihana bildirmek bir borçtur. Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.” der Atatürk. Evet, bir kitap incelememizin daha sonuna geldik. Herkese şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ Adem YEŞİL ~