• Hepimizin bir uzun hikâyesi vardır. Bazı benzerlikleri dışında her biri kendine özgüdür üstelik. Mustafa Kutlu birbirine tam olarak benzemez hikâyelerimizin esrarlı âlemine dalmış bir yazar. Modern bir anlayışla yazdığı klasik öyküleriyle edebiyatımızda hak ettiği bir yere sahiptir. Hem de çokça yıllardan beri. Uzun Hikâye adlı eseri onun önemli eserlerinden birisidir.

    Dünya penceresinden bakıp geçiyoruz ya hani. Pek çoğumuz hiç bakmamışa dönüyoruz ya sonradan. Yazarlar ve şairler -elbette kalıcı işler başaran herkes- bu hazin sondan sıyrılabiliyorlar. Baktıkları yerden neler gördüklerini aktararak, onları daha kalıcı hâle getirebiliyorlar. Aslında aktardıkları manzara dış âlemden çok kendi iç âlemlerini yansıtmaktadır. Bu anlamda yazarlar romanlarda veya hikâyelerde başkalarının hayatlarını anlatıyormuş izlenimi verseler de çoğu kez kendi hayatlarından yola çıkıyorlar. Mustafa Kutlu da Uzun Hikâye’de kendi uzun hikâyesini anlatmış bizlere. Yüz sayfayı aşkın bu eser, yazarın çocukluk ve ilk gençlik yıllarına ışık tutan bir otobiyografik roman olmaya da adaydır.

    Uzun Hikâye’de Bulgaristan muhaciri olan Ali’nin ve oğlunun öyküsü anlatılmaktadır. Eser birinci tekil şahıs ağzından kaleme alınmıştır. Küçük bir çocuğun gözünden bakıyor yazar olaylara, kişilere ve toplumsal her türlü duruma. Yazarın bu tercihinde çocukların gözlerinin, doğal olarak kalplerinin yetişkinlere oranla temizliği, katışıksızlığı etkili olmuştur, diyebiliriz. Olgunluk çağını yaşayan bir yazar için çocuk gözüyle bakmak her ne kadar zor bir tecrübe olsa da daha sağlıklı sonuçlara varılacaktır bu meşakkatli tercihin sonunda.

    İnsan ruhunun derinliklerinde sayısız efsun saklıdır. Her eser bu derinliklere seyr-ü sefer düzenlemez. Bazı yazarlar suyun yüzeyinde dolanırlarken bazı yazarlar diplere dalmayı göze alırlar. Uzun Hikâye’de Mustafa Kutlu, fotoğraflar ve anılar yardımıyla başkahramanın ruhsal derinliklerine iner. Yetişkin her bireyin olumlu ya da olumsuz özelliklerinin temelinde çocukluk yılları yatmaktadır. Korkularımız, çatışmalarımız, keşiflerimiz, zenginliklerimiz ve yoksunluklarımız o güzelim yıllarımızda oluşmuştur. Bedensel olarak büyümelerimiz sona erdiğinde karakterlerimiz de şekillenmiştir çoktan. Uzun Hikâye’de başkahraman bazen neşeyle bazen hüzünle izler çocukluk anılarını. Yaşadığı ve anımsadığı her anda kendini bulur, kendini tanır. Okur da onunla birliktedir. Bu buluşlar ve tanıyışlar esnasında.

    Anadolu, bereketli toprakların, gönlü geniş insanların, türkülerin ve efsanelerin diyarı. Hangi yazar yüzünü ona dönse mutlaka birçok zenginlikle karşılaşacaktır. Günümüzde bir parça değişse bile -ki değişim onun da hakkı ve kaderidir- çoğu coğrafyaya oranla bakirdir. Bundan kırk kırk beş yıl öncesini düşününüz. O yıllara, o yılların Anadolu’suna dönmek mümkün müdür? Ne yazık ki, belki de iyi ki dönemeyiz. Mustafa Kutlu Uzun Hikâye’de bizleri o yıllara doğru, o yılların Anadolu’suna doğru bir yolculuğa çıkarıyor.  Gördüklerimiz kimi zaman tebessüm etmemize, kimi zaman kederlenmemize yol açıyor. Annesini yitirmiş, kendisini babası olsa da yarım yamalak kala kalmış hisseden bir çocuğun gözüyle baktığımızdan olacak kederi ve neşeyi harmanlayabilmemiz. Çocukların dünyalarında neşe ve keder barışmış vaziyettedir çoğu kez. Gözleri ıslak bir çocuğun, kalbi bir parça sahipsiz kalmış bir çocuğun gülebilmesindeki kerameti algılayabiliyoruz Uzun Hikâye’de.

    Yoksulluk eskiden utanılacak bir hâl değildi. Yamalı giyinmekten, eski kıyafetlerinden, fazlaca zengin olmayan sofralarından ötürü komşusundan utanma gereği hissetmezdi insanlar. Tüketim çılgınlığına kapıldığımızdan beri yoksulluktan utanır olduk. Uzun Hikâye yoksulluğun utanılmadığı, paylaşıldığı yılları anlatıyor. İnsanlar yoksuldu yoksul olmasına ya, yoksulların haklarını savunduğunu iddia eden sosyalizmden de öcüden korkar gibi korkuyorlardı. Bulgaristan muhaciri Ali’nin adını Sosyalist Ali’ye çıkarmaları, bu anışı bir uzak durma sebebi olarak göstermeleri sosyalizme olan örfi tepkileriydi. Aykırı düşünceler, aslında bıktıkları bir özellikleri olan yoksulluğu hedef alsa ne fayda halk yoksulluğu ile barışıktı. Birine sosyalist demek onlara göre küfürden ağır bir söylemdi. Yazar bu zıtlığı üzerine basarak işler eserinde. Muhafazakâr bir halkın din ve geleneklerine düşman gördüğü bir fikri bağrına basmaması da anlaşılır oluyor onlardaki bu mesafeli duruşa tanık olunduğunda.

    Horasan dervişlerinin, Anadolu erenlerinin genlerimize yansıyan hoşgörüsü Mustafa Kutlu’nun dünya görüşünü şekillendiren en önemli etkenlerden birisidir. Edebiyatımızda birçok yazar ve şair ideolojik dogmalardan kendisini soyutlayamazken, farklı düşünen kimselere sofiyane bir eda ile bakamazken Mustafa Kutlu insanların dünya görüşlerine saygılı olmayı başarabilmiştir. Entelektüel bir kafa yapısına sahip olan her kalem ehli gibi onun da bir dünya görüşü olacaktır kuşkusuz fakat bu dünya görüşüyle okuru boğmayacak kadar sanatkârane bir duruşa sahiptir. Uzun Hikâye’de hissedilen dünya görüşünün ve düşünüş tarzının keskin olmayışı, can yakmak kastında olmayışındandır. Annesiz kalmış bir çocuğun duyarlılıklarla inşa edilmiş dünyasında soluklanmak düşer payımıza bu yüzden. Sonluluğumuzu, zamanın keşmekeşi karşısındaki acizliğimizi anımsamamızdaki kazanımlarımız önemlidir bu eserde.

    Uzun Hikâye’nin çatısı, ‘vagondan bir ev’in çatısıdır aynı zamanda. Mütevazı fakat kuşatmacı ve korumacı bir çatıdır bu. Karanlıktan, fırtınadan korkan küçük bir çocuk için çok anlam ifade eder. Önünde oyunlar oynamak da çabasıdır bu zenginliğin. Yoksulluk ve yoksulluk acısı mı, çoğu kez ümitleri olan bir çocuğun gönlüne giremez bile bunlar. Oyunlar, hayaller, sevinçler, çocuksu hüzünler ve hüsnü zanlar eserin zenginliğini oluşturur. Uzun Hikâye vagondan bir evin sakini olan yoksul bir çocuğun düş zenginliğini anlatması yönüyle zıtlıkların, aynı zamanda da şaşırtıcılıkların varlığını ispatlar.

    Eserde çocuk gözü hâkimse de içiçe girmiş ve derin bir yapı da söz konusu. Sırtını kadim Anadolu hikâyeciliğine yaslayan Mustafa Kutlu, birçok öyküyü bir arada vererek monotonluktan uzaklaşma becerisini sağlıyor. Eserde zaman kavramı tam olarak belirtilmemiştir. Bununla birlikte televizyon ve buzdolabının yaygınlaşmadığı, insanların yazlık sinemalarda ve gezici lunaparklarda eğlenme imkânı buldukları yıllardaki kasaba hayatı ele alınıyor. Birçok kasabada yaşamak zorunda kalan baba ve oğul birçok öyküye de tanıklık ederler.

    İnatçı bulduğu oğluna “keşke annene benzeseydin,” diyen bir baba var Uzun Hikâye’de. Onun bu arzusunda yitirilmiş bir eşe duyulan özlem yatmaktadır. Zaaflarını belli etmekten hoşlanmayan baba; bir yadigâr, bir emanet olarak görmektedir evladını. Bununla birlikte bir çocuğu tek başına yetiştirmekten duyulan endişe ve şaşkınlık hissi onu çeşitli bunalımlara iter. Tam da içinden geldiği gibi sevemediği, gereken terbiyeyi verememekten korktuğu oğlu onun için hem bir hazinedir hem de bütün gücünü sergileyebileceği, bazen de hayat karşısında rakipmiş hissi uyandıran tarifi zor bir varlıktır. Sıcak davranmak ya da otoriter olmak arasında mekik dokuyan bir baba uzun yıllar sonra oğlu tarafından anlaşılabilecek mi acaba?

    Münevver Hanım ve Ali Bey arasındaki aşk Uzun Hikâye’nin önemli temalarından birisi. Münevver’in ailesinin bu evliliğe karşı çıkmaları, bu karşı çıkışa rağmen gerçekleşen evlilik, ufak tefek problemlere inat devam eden sevgi, bu evlilikten doğan çocuğun duygusal gelişimini şekillendiren en önemli etken olacaktır. Çocuk annesinin cenazesinden döndüklerinde babasını ilk defa ağlarken görür. Ali Bey mızıka çalarken aynı zamanda ağalamaktadır. Yazar böylelikle müzik ve acıyı birleştirmiş olur.

    Uzun Hikâye’de başkahraman, “nereliyim acaba? Bunu kendime de sorar, bir cevap bulamam,” der. Çeşitli zorunluluklardan ötürü o kasabadan bu kasabaya göç etmek zorunda kalan bir baba ve oğulun yaşadıkları; okurun his ve fikir dünyasında da daimi bir yolculuk fikrini canlandırır. Kuzey Yarımküre ile Güney Yarımküre arasında kalan, göçmen kuşların uğrak yeri olan bir coğrafyanın çocuklarıyız hepimiz. Mevsim dönüşlerinde sürü sürü üzerlerimizden uçup giden kırlangıçlar ve leylekler, halk şairlerinin ulaklık vazifesi yüklediği, zaman zaman da sevdiklerinin yerine vasfettikleri turnalar… Bize göç fikrini onlar mı aşıladılar acaba? “Geçti dost kervanı eyleme beni” derken maddi olmasa gerek şairin sözünü ettiği göç. Mustafa Kutlu’nun bir yazar olarak aklının sık sık göç kavramına takılması bizden bir hâldir. Hiçbir yere ait olamamak hissi, konargöçer tabiatımız, yazarın çocukluk anıları Uzun Hikâye’nin kahramanlarına gidivereceklermiş, burada da kalmayacaklarmış duygusunu yaşatıyor.

    Babalar ve oğulları arasındaki bağ, anneler ve oğulları arasındaki bağdan birçok özelliği itibariyle ayrılır. Oğulların annelerine duydukları sevgi “ana gibi yar olmaz” tespitiyle dile getirilmiştir. Bu tespiti annesindeki vefayı başkalarında bulamayan bir oğul mu yaptı, yoksa oğluna serzenişte bulunan bir ana mı? Bilinmez. Bilinen bir gerçek vardır ki oğullar annelerinden şefkat, özveri, sevecenlik ve düzgün ahlak umarlar. Anneler ise çoğu kez tahmin edilemeyecek kadar cömerttirler bu alışverişte. Uzun Hikâye’de erken kaybedilen bir anne motifi var. Bu motif hikâye kahramanını yaşıtlarından daha içli, daha kederli kılmıştır. Annenin ebediyete göçü, onu seven babayı da etkiler. Birçok farklı olayla da perçinlenen hüzün hâli eserin tümünü kapsar.

    Edebiyat, insanı ve toplumu yansıtan en parıltılı aynalardan birisidir. Özellikle olaya dayalı metinleri okurken biz okurlar sadece bir olayın akıp gidişini seyretmeyiz. Aynı zamanda bambaşka yerlerdeki, bambaşka zaman dilimlerindeki hayatlara da şahitlik etmiş oluruz. Uzun Hikâye, yakın Türkiye tarihinin gündelik hayatına açılan bir kapı gibi gelecektir okuyuculara. Kasabaların dingin fakat sancılı vakitlerini, bir çocuk duyarlılığının, bir delikanlı uçarılığının penceresinden görmek ayrıcalığına kavuşabilmek olacaktır...

    Keyifli okumalar...
  • ''Kendine yeter bir yalnızlıktır olgunluk.Gençlik ise ne kendi bedenine sahiptir ne de dış dünyaya.''
  • Mustafa ÖZTÜRK
    Yaş kemale erdikçe insan ister istemez hayatı başa sarmak, özellikle de çocukluk çağlarındaki doyumsuz neşe ve mutluluğu yeniden yaşamak ister. Hemen her yetişkin insanda mevcut olduğunu düşündüğüm bu istek ve arzunun önemli bir sebebi, yaş ilerledikçe hayattaki zevkler ve lezzetlerin gitgide azalıp bayatsıdığını fark etmek, hemen her tatta kekremsilik hisseder hâle gelmektir. Bir diğer önemli sebep ise olgunluk çağlarından itibaren hem zamanın eskisinden daha hızlı akıp gittiğini düşünmek hem de her yeni günü bir öncekinin tekrarı gibi vehmetmektir. Aslında bu bir vehim olmaktan çok, olgunluk ve yaşlılık çağlarına özgü bir gerçekliktir. Çünkü olgunluk, hele de yaşlılık çağlarında insanın algı ve idrak kadrajına yeni denebilecek türden şeyler pek girmez. Tabiatıyla her yeni gün bir öncekinin sanki aynısıymış gibi yaşanır ve bu durum zaman akıp gittikçe hayata karşı bıkkınlık duygusunu canlandırır.

    ***

    Ne var ki ölüm modernitenin de etkisiyle çok daha soğuk yüzlü göründüğünden, nice insan hayattan nasibini yeterince almış, hatta yaşamaktan yorulup usanmış olsa dahi, “Artık bu kadarı kâfi; göçüp gitme vakti geldi” demek yerine olanca bezginlik ve bitkinliğine rağmen yine de kenarından köşesinden hayata tutunmaya çalışır. Kimi yaşlı insanların bir ayak çukurda olduğu halde mal mülk, bağ bahçe gibi dünyevi metalar ile tûl-i emellere ram olması herhalde ölümü biraz daha öteleme arzusundandır. Ölümü öteleme arzusu ise uhrevî âlemin bilinmezlerle dolu bir âlem gibi tasavvur edilmesiyle alakalı olmalıdır. Bu noktada, ahiret gününe iman dilde kalan değil de gönülden kopan bir iman olsa, “ölümden köşe bucak kaçılmaz, dünyaya bu kadar ram olunmazdı” demenin yanlış bir tespit sayılmayacağı umulur.

    Her neyse, “geçmiş zaman olur ki hayâli cihan değer” sözünü kimi zaman yürek burkucu bir serzenişe dönüştüren şey nedir, diye sorulsa, benim bu soruya vereceğim cevap, “çocukluk çağına özlem” şeklinde olur. Çünkü çocukluk, tıpkı benim çocukluğum gibi travmatik geçse dahi yine de hayâli cihan değer bir çağdır. Dahası çocukluk, annemizin elinden bir dilim yağlı ekmeği kapar kapmaz sabahtan akşama kadar eve barka adım atmadığımız, hayattan memattan yana hemen hiçbir endişe ve kaygı taşımadığımız, ayrıca hem zamanın nasıl akıp gittiğini anlayamadığımız hem de “Zaman niçin böyle sakız gibi uzuyor da hemencecik büyüyemiyoruz?” diye düşünmekten kendimizi alamadığımız ve fakat her şeye rağmen küçücük mutluluklarla mest olduğumuz çağlardır.

    Çocukluk çağlarındaki hayat algısı, “Allah dünyayı sanki çocuklar katıksız mutluluk içinde gülüp oynasın diye yaratmış” gibi çok naif bir düşünceyi akla getirecek kadar saf ve berraktır. Aslında saflık ve berraklık çocukluktaki hayat algısından ziyade, bizatihi çocukluğa özgü masumluktandır. Masumiyet ne kadar fazlaysa mutluluk da o kadar saf ve katıksızdır. Çocukluk çağı sona erdikten sonra masumiyet biteviye azalır ve zaman ilerledikçe insan hayat kavgasında binbir çeşit kire bulaşır. Kimi insan az kimi insan çok bulaşır ama sonuçta herkes bulaşır. Hayat kire bulaştığı, insan insana kir bulaştırdığı nispette hem mutluluk azalır hem de dert ve keder çoğalır. Bu yüzden, benim yetişkinlik ve olgunluk çağlarımla ilgili olarak, “geçmiş zaman olur ki hayâli cihan değer” denebilecek bir anı/hatıra galerim maalesef yoktur. Hayatımın gençlik sonrasına ait hatıraların hemen hepsi insan kirine bulaşmanın gam yüküyle doludur. Bende epey bir kir/pas bırakan bazı kimseler var ki bunlar can bedenden çıkıncaya değin nefretle anılıp kendilerine taalluk eden hak-hukukun asla helal edilmemesi lazım gelen insanlar sınıfına mensuptur. Hâl böyleyken, “ve-lemen sabera ve ğafera” (Şûrâ 42/43) fehvasınca sabretmek ve affetmek esas olmalıdır. Fakat bunu başarabilmek, yani sinede biriken nefreti sabırla bastırıp diri bir vicdanla affedici olabilmek hakikaten çok zordur.

    ***

    Kuşkusuz ben de bazı insanlara kir bulaştırmışımdır. Bu yüzden, Hz. Yûsuf’un dediği gibi, kendi nefsimi temize çıkarmıyorum. Fakat şundan kesinlikle eminim ki geçmişte az çok hukukum bulunan insanlarda benim bıraktığım kir, onların bende bıraktığı kirden çok daha azdır. Çünkü ben fıtrat olarak fazlaca duygusal ve saf bir insanımdır; muhasebecilikten pek anlamadığım için koltuk değneği veya yürüyen merdiven işlevi görecek şekilde kullanılmaya müsait bir tarafım da vardır. Hâsıl-ı kelam, elli küsur yıllık hayat maceramda birçok vefasız ve hayırsıza ait olanca kirin üstüme başıma bulaştığına defalarca şahit olmuş ve bunun acısını derinden yaşamışımdır. “Geçmiş zaman olur ki hayâli cihan değer” sözü sırf çocukluk çağı için geçerlidir, deyişim işte bundandır. Çünkü yetişkin insan oldukça kirli bir varlıktır. Bu sebeple, mümkün mertebe kire bulaşmamış bir insan olmak ve temiz kalmaya çalışmak azmine sahip herkes çocukluk çağındaki saflığını aramaktan ve ne kadar çok gadre, nankörlüğe uğramış olursa olsun bu saflığın peşinde koşmaktan asla vazgeçmemek zorundadır. En azından “geçmiş zaman olur ki hayâli cihan değer” sözünün başka insanlarla yaşadıklarımızda değil de sırf kendi iç dünyamızda az çok karşılık bulması için çocukluk çağındaki saflığa özlem duymak ve onu yeniden yakalamaya çalışmak lazımdır.
  • Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu
    Sen, beni asla, asla tanımayan, bir su birikintisinin yanından geçercesine yanımdan geçip giden, bir taşa basarcasına üstüme basan, hep, ama hep yoluna devam eden ve beni sonsuz bir bekleyiş içerisinde bırakan sen, kimsin ki benim için?
    Platonik ve saplantılı bir aşk hikâyesi tanımım doğru mu bilmiyorum sonuçta aşk hikayesi olması için karşılıklı olması gerekir fakat okuyacağınız böyle bir hikâye değil.Bir çocuğun, çocukluk,gençlik ve olgunluk çağında bile hala devam eden platonik aşkı...En sonunda bir mektupla itirafını içeren bir kitap.Her insanın yaşamında olmuştur böyle aşkları bu kadar saplantılı olmasa da...Acaba itiraf edermiydik bunca yıl saklanmış duyguları gün yüzüne çıkarırmıydık?kendinize bunun gibi onlarca soru sorduracak bir kitaplasınız...
    Tanınmış roman yazarı R. üç günlük gezi sonrası Viyana’ya döndüğünde birikmiş mektuplarına göz atar, birkaçını açar; tanımadığı el yazısıyla yazılan kalınca mektubu ayırır. Mektup yaklaşık yirmi beş otuz sayfa civarındadır. Zarfın içinde herhangi bir not, üzerinde adres bilgisi yoktur. Mektup “ Beni hiç tanımamış olan sana,” hitabıyla başlar. Yazarla birlikte merak içinde okumaya başlarız. Yazarın gözü oluruz. Okuduğumuz metnin bir mektup olması anlatıcı kahramanla aramıza mesafe koymamızı sağlar. Kadının çocuğu bir gün önce ölmüştür. Grip salgını nedeniyle muhtemelen kendisi de ölecektir. Onu yaşama bağlayan en önemli şey, sevgi ve şefkat nesnesi artık olmadığından geriye yalnızca yazara olan aşkı kalmıştır. Bu aşkı büyük bir tutkuyla deneyimlemiştir. Ancak bunun dile getirilmesi gerekir. Çünkü yazar bu durumun hiçbir zaman farkında olmamıştır. Yaşarsa mektubu yırtıp atacak, öleceği kesinleşirse bir şekilde yazara ulaştıracaktır.
    Samimi, açık, duygu yoğunluklu bir mektuptur bu. Ölüm öncesi bir tür arınmadır.
    Bir solukta keyifle okuyacağınız bir kitap...
    Kitapla kalın sevgiler...
    Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu
    Stefan Zweig
    Çeviri: Burcu Uzunoğlu
    Panama yayınları
  • Mustafa ÖZTÜRK
    Hüzün acıyı bal eyler gibi yaşamak zorunda kalmanın damlamaz ve ıslatmaz gözyaşlarıdır.

    Geçmişte kalan ve bir daha aynıyla yaşanmayacak olan birçok şeyi derinden özletip hatırlatan, yine geçmişteki pek çok yaşanmışlığın asla yeniden yaşanmayacağını bilmenize rağmen nafile yere geri çağırmanıza sebep olan bir garip duygudur hüzün.

    Beklenmedik bir an ve zamanda kapınızı çalmasında sakınca olmayan, hatta size derinlik katan ama içinizde yuva yaptığı takdirde kanamamakla birlikte kabuk bağlamaz bir yara hâlini alan ve nihayet misafir gibi geldiği gözleriniz ve yüzlerinizdeki derin çizgilerin tapusuna da el koyan bir duygudur hüzün.

    Onca yıllık hayatta yaşanan sayısız acıların ve hatırı sayılır kayıpların yekvücut olup gözünüze ve yüzünüzdeki derin çizgilere gelip yerleşmesi ve bir daha da geri gitmemesidir hüzün...

    Kur’an’da “Ben üzüntümü ve hüznümü sırf Allah’a arz ediyorum” (Yûsuf 12/86) diyen Hz. Ya’kûb’tur hüzün.

    “Senetü’l-Hüzün”de hem biricik Hatice’sinin kaybına yanan hem de amcası Ebû Tâlib’e şehadet getirmeden göçüp gitti diye hayıflanan Rasûlullah’tır hüzün. Bu yüzden hüzün aynı zamanda “Hazret-i Hüzün”dür.

    Gençlik çağlarımızda Ahmet Özhan’dan dinlediğimiz bir şarkıda, “hüzün zaman zaman deli dalgalarla gelir, gönlümün kıyısına vurur” diye anlatılan duygudur hüzün…

    Evet, hüzün gönlün kıyısına vurur ama yaş kemale erdikçe daha bir şiddetli vurur. Çünkü olgunluk çağlarında hayat ileriye değil de geriye bakarak yaşandığından hüzün artık daimî yoldaş olur. Bu çağlarda hüzün gelir baş köşeye kurulur ve yürek de yoruldukça yorulur…
  • ... üç ahlâkî prensip üzerindedir:

    1- Kimseden para, hediye, yardım kabul etmemek ve zekât almamak...

    2- Hiçbir âlime sual sormamak ve kimseyle dinî münakaşaya girişmemek...

    3- Daima mücerret (bekâr) kalmak ve dünyaya hiçbir alâka göstermemek, dünya kadrosunda hiçbir şeye kapılmamak...

    Birinci prensip hakkında, derin bir takdir hissinden başka söylenebilecek bir nokta yoktur. Bediüzzaman Hazretleri en küçük yaştan en büyüğüne kadar bu ulvî prensibe sadık kalmışlardır.

    İkinci prensip ise bizzat kendi ilk hâllerine muhalefet ve kendi kendilerini tenkid manasınadır ki, her şeye rağmen olgunluk çığırlarına kadar devam etmiştir.

    Üçüncü maddeye gelince, dinin en büyük sünnet müessesesi olan evlenme esasına riayetsizliğin ne nispette tecviz olunabileceği başlıbaşına bir meseledir. Dünyaya alâkaları ve politikaya kapılmaları ise yine gençlik devreleri boyunca sürmüştür.
  • 1873 de doğup, 1960 da 87 yaşında vefat eden Bediüzzaman'ın hayatını 17 yıllık çocukluk devresi bir yana, otuzbeşer senelik iki büyük devreye ayırabiliriz.

    Şöyle:

    1873 — 1890 = 17 sene
    1890 — 1925 = 35 sene
    1925 — 1960 = 35 sene

    Çocukluğunu takip eden son iki devre onun gençlik ve olgunluk çığırlarını çerçeveler.