• ....
    Ben odada otururken
    Güzin'in de oturduğu odalar vardı
    Kendisine ait bir yatağı
    Kendi uykuları vardı

    Salah Birsel
  • 416 syf.
    ·3 günde·Puan vermedi
    Belki de bunu baş­latmak için en doğru nokta, bazen bizim için kabul etmesi zor olan şeyler yapmış olan ama güçlü bir düzen ve din ku­rarak dehasını kanıtlayan karmaşık, tutkulu bir adamı, Hz. Muhammed'in kendisini anlamaktır; sonuçta unutulmaması gereken bir şey vardır ki Batılı mitlerin aksine, Hz. Muham­med dinini kılıç gücüne değil, barış ve uzlaşma kavramlarını vurgulayan "İslam" anlayışına dayandırmıştır.
    Bu kitabı okurken aklıma Dinler Tarihi Prof. Dr. Kadir Albayrak Hocam geldi (Ilk Karen Armstrong kitabınıda onun sayesinde Tanrının Tarihini okumuştum). O da ders anlatırken karşısında ki ogrenci onu anlattığı dinden zanneder bu kadar objektif bir ders anlatır iyi biliyorum bazı öğrencilerin dersde hangi dine inanıyorsunuz sorusu sorduklarını ve o da cevap olarak gülerek arayıstayım dediğini Karen Armstrong objektif olmasada objektif bir kitap kaleme almış.
    Kitabın için kaynak gosterimi batılı yazarların sözleri konusunda biraz az olsa da ve 3. el kaynaklardan başvurmuş olması zorlaştırdı. Bizim islami kaynaklara gelince Kur'an kerimden sonra Ishak ve Taberi'yi çokca yararlanılmış fakat Ibni Ishak ya da daha fazla önemli IBNI Hişam ve Ibni Sa'd'a yer vermemiş bu kitabın eksilerinden birisi. Ama peygamberimiz hakkında yazılan batılı kaynaklar içerisinde en iyilerinden birisi diyebiliriz. Bir çok kişinin aktardığı rivayetlerde kaynak göstermemiş bu durum kitaba zarar verecek bir durum değil. Uslubu bilimsel eser olmasına ragmen akıcı ve düzenli ve dogru sekilde okuru sıkmayan betimlemelere yer vermiş.

    Kitabın içeriğinde ise yazar tartışmalı gelen rivayetlere yer vermiş ve kendine yakın gelen rivayeti söylemekten sakındaysa da anlatımın içeriğinde anlayabiliyorsunuz. Garanik hadisesi ve onun üzerine yazılmış olan Salman Rusdi Şeytanın Ayetleri kitabına islam dünyasının tepkisinin uzerinden yapılan batılıların elestirini elstirmis. Kitabı ve kitapla ilgili kitabı yazmamın nedeni, Batılı insanların çoğunun İslamiyet ile ilgili bilgilerinin büyük ölçüde Rüşdi'nin kita­bına dayanmasıydı. Hz.Muhammed'in gerçek hayat öyküsünün de okurlara sunulması gerektiğine, çünkü dünya tarihi boyunca gelmiş geçmiş en önemli insanlardan biri ol­duğuna inanıyordum. Çoğu kişi benim gibi kafir bir kadının sevgili peygamberleri hakkında yazma cüretini göstermesi karşısında Müslümanların sert tepki vereceğine inandığından, kitabım için bir yayıncı bulmam çok zor oldu ve çoğunluk bu kitap yayımlandığı takdirde, benim Rüşdi'nin kategorisine sokulacağımı söylüyordu. Ama o zor dönemde Müslümanla­rın kitabıma gösterdikleri yakın ilgi beni çok etkiledi. Müs­lümanlar ve ciddi İslamcılar, sorun çıkarmaya çalışan kaçık bir rahibeden fazlası olduğuma inanarak beni ciddiye alan ilk insanlar oldular. Sonraki on yıl boyunca, Batı'daki özgün
    İslamiyet korkusu yatışmaya başladı. Eski önyargılar zaman zaman hala ortaya çıkıyordu, ancak insanlar Müslümanlara karşı giderek daha hoşgörülü olmaya başladılar.

    Diyerek yazma sebebini ve onunla ilgili önyargılarını anlatmıştır.

    Ebrehe ve fil vakası olayında ilk önce az tutulan hastalık rivayetini vermiş sonra çok bilinenen ebabil kuşları rivayetini vermiştir.
    Rahip Bahire olayına değinmesi beni şaşırtmadı.

    Gençlik yılları ve güvenirliği konusuna değinilmiş ve Hacer-ül Esved olayinda ki hakemliğini de ornek göstermiş.

    Ilk vahiyle ilgili cesitli rivayetlere yer vermiştir.
    ... ..
    ..... .....

    Kitabı okuyun
  • 382 syf.
    ·10/10
    -Atatürk'e, düşmanlarından bir bayan, bir yabancı gazetede ''sokak çocuğu ve zalim'' diye yazılar yazmak küçüklüğünü göstermişti. Bir gün Yat Kulüp'te Atatürk, arkadaşlarına bu yazıdan söz ederek demiştir ki :
    ''Benim için 'sokak çocuğu ' diye yazmış... Ben pek küçük yaşta yatılı bir öğrenci olarak okullara girmedim. İdadi'den Harp Okulu'na, oradan da orduya hizmete gittim. Sorarım sizlere, benim sokakta oynamaya vaktim mi vardı ? Bana 'zalim' diyormuş... Ben eğer bu vatana ihanet eden birkaç adamı mahkemeye vererek, kanun çerçevesinde bu adamların cezalarını bulmalarını sağladımsa, bunun sebebi Türk milletine duyduğum sevginin onlara duyduğum sevgiden daha daha büyük olmasıdır... Bu nedenle Türk milletine onların zararlı vücutlarını feda ettim...'' demiştir.
    ...
    Kitabın incelemesine geçmeden önce bu güzel ve anlamlı anıyı paylaşmak istedim.Tek Adam Şevket Süreyya Aydemir’in uzun bir araştırma sonucunda 1963-1965 yılları arasında kaleme aldığı dünyada Atatürk üzerine yazılmış en iyi ilk biyografilerden birisidir.Serinin ilkinde Mustafa Kemal Atatürk’ün özel hayatıyla merak edilenler yerine daha ziyade öğrencilik ve askerlik hayatına değinmektedir.İlk cildinde Atatürk’ün doğumundan çocukluk yıllarına ve ilk gençlik yılları olan 1919 yılına kadar olan süreyi kapsıyor.Kitap sayesinde doğru bildiklerimin yanlış olduğunu kitap sayesinde görmüş oldum.Mustafa Kemal’in fikirlerinin oluşmasında yaşadığı olaylar ve dönemin koşullarının etkili olduğunu bilmekle beraber yakın arkadaşlarının onun gibi idealist ve ileri görüşlü olmadığını da görmekteyiz.Ali Rıza Bey’in yaşadığı maddi zorluklar erken yaşta hayata veda etmesi,Mustafa’nın üvey babasıyı kabul etmemesi,okul hayatı,ilk tayin yeri olan Şam’da yaptığı cesur çalışmaları,asker hayatının en zorlu kişisel mücadelesini Enver Paşa ile yaşamıştır.Enver Paşa Mustafa Kemal’in Çanakkale’deki büyük başarısına rağmen ismini gölgede bırakmaya çalışmıştır.Siyasi ve askeri mevzulardan uzak tutabilmek içinde uzak yerlere tayin edilmiştir.İlk görev yeri olan Şam’dan kaçıp selanik ordusuna inkılaplar başlatmak istemesiyle önceden ne kadar cesur olduğunu göstermişti.Kesinlik tavsiye ederim okuyun ve okutup.Atamızı daha iyi anlamak için daha fazla okuyup çalışmalıyız.Sonsuz minnetle...
    Keyifli Okumalar Dilerim
  • 179 syf.
    Ülkemizin en karışık yıllarıdır belki de; 70-80 yılları arası. Hatta tüm dünyayı kasıp kavuran ve 68 kuşağı adıyla dünyaca tanınan gençlik hareketlerinin ülkemizdeki en önemli temsilcileridir: Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan.

    61 Anayasasının getirdiği özgürlükler 72 muhtirasiyla baltalanmis ve her tarafta sıkıyönetim idareleri ve mahkemeleri hüküm sürmektedir. Ülke yönetimi kesmekesli ve siyasal tikanmalar halka aşırı vergi, hukuksal adaletsizlikler, ekonomik ve sosyal gerileme veya duraklama şeklinde yansimaktadir.

    Dönemin atmosferi bu şekildeyken bu şartlara karşı özellikle gençler arasında bu duruma karşı bir baş kaldırı gelişir. Seslerini ve halkın sesini duyurma.. Ülkemizin soğuk savaş yıllarında ABD'nin yanlı tutum alması neticesinde Deniz ve arkadaşlarının kurtuluş formülleri ülke çapında bir kara propaganda ile 'dinsizlik', 'hainlik', 'anarşi', 'devlete baskaldirma' şeklinde duyurulur. Halbuki onlar da vatanlarini ve milletlerini seviyorlardi. Onlar 'sol'dan seviyorlardi, diğerleri 'sağ'dan...

    Ben her ne kadar bu işlerle çok içli dişli bir aile veya cevrem olmamasina rağmen daha çok sağ cenahta büyüdüm. İlgimi çekmedigi yani bu konularda daha çok duydugumla yetindigim zamanlarda Deniz ve arkadaşları kötü komünist anarsistler olarak aklımda yer etmişti. Ancak büyüyünce ve bu konularda on yargilarimi bertaraf edip olaylara objektif yaklaşmaya calismaya başlayınca; yukarıda özet geçmeye çalıştığım atmosferde ülkeleri için en iyisini isteyen bir gençlik görüyorum. Her geçen gün ABD'nin elinde daha bir 'piyon' haline gelen Türkiye'yi bu bataktan tekrar her açıdan tam bağımsız bir hale getirme niyeti görüyorum bu gençlikte. Her yaptıkları ve olayların akabinde silaha sarilmalari gibi durumların hepsini onaylayip onaylamama meselesi değil bu.

    Kitapta özellikle ipe gideceklerini bile Deniz ve arkadaşlarının dik duruşlari, davalarına adanmisliklari ve son sözlerinde dahi 'Tam bağımsız Türkiye!" diye haykirislari, önyargılarini kenara bırakmış sadece ama sadece insanlığıni kusanmis zihinler için birer acı aynı zamanda birer gurur ve ibret anıdir. Bir idam mahkumunun son sözleri duyabileceğiniz en samimi sozlerdir; bu dünyada duyabileceğiniz.

    Kitabın ikinci bölümü olarak niteleyebilecegimiz safhasında hukukçuların ağzından alınan kararın çok ağır ve hukuksuz olduğu sonucu ortaya çıkıyor.

    O dönemlere çok vakıf biri değilim. Yukarıda degindigim hususlarda yanlışlar veya eksiklikler olabilir.
  • 352 syf.
    ·Beğendi
    Kitapların önsöz kısmında genelde yazarları üç aşağı beş yukarı (Nerede dünyaya geldi? Hangi okuldan mezun oldu? vb.) tanıtan bilgileri muhakkak görürüz ve okuruz ama sizce bu yazarı tanıma adına ne kadar yeterli oluyordur diye hiç düşündünüz mü?

    Böyle bir soruyu kendime yönelterek ve nasıl yazarları daha iyi tanıyabilirim düşüncesiyle bu işin uzmanı olarak sıkça adını duyduğumuz Stefan Zweig'ın bir biyografisini okumak istedim. "Kendileriyle Savaşanlar" başlığı altında Nietzsche'nin adını görür görmez de Zweig'ın üç Alman yazarını tanıttığı bu kitabını okumaya karar verdim.

    Biyografik kitapların nasıl inceleneceğini düşünürseniz bunu spoilersız yapamayacağımı da tahmin edersiniz sanırım. Onların hayatlarını kendi kafama göre yorumlayamayacağıma göre kitaptan aldığım notları burada yazacağım uyarısını yaparak Zweig'ın da yaptığı sıralamaya uyarak Hölderlin'in hayat hikayesiyle başlamak istiyorum.

    Hölderlin'in çocukluğu ona hayata karşı sertliği ögretecek bir babası olmadığından, şefkatli annesi ve ona dindarlığı öğreten büyükannesinin yanında cennette zaman geçirir gibi geçer. Ne yazık ki 14 yaşında manastıra verilir. 14 yıl boyunca özgür olan bu ruh, duvarların ardında bu baskıcı insan topluluğunun içinde hapis kalır. Hölderlin'in annesi ve büyükannesi onun bir rahip olacağını umuyorlardı ama onun uçucu, hayalperest yaradılışı buna uygun değildi. O uslu bir hayat değil, şairane bir kader yaşamak ister. Onu seven iki kadına rahip olmak istemediğini bir mektubunda onları kırmadan söyler.

    "İnanın bana," der saygılı bir dille "benim yaptığım işte en az vaazlar kadar insanlara hizmet edebilir."

    Bu satırlarda bile şairin, sevdiği insanları koca bir on yıl boyunca mazeretlerle oyaladığını, onları avuttuğunu ve en büyük arzularını yerine getiremediği, papaz olamadığı için onlardan şükranla beraber özür dilediğini görebiliyoruz.

    Hölderlin, yaşadığı dönemde, değeri anlaşılmayan şairler arasında kalacaktır. Yazdığı binlerce sayfa eserler, yarım yüzyıl boyunca kütüphane raflarında tozlanmaya bırakıldı. Bütün bir kuşak bu en saf çocuğunun kahramanlık dolu mesajından mahrum kaldı. Ama yeni bir kuşak geldi ve nihayet toprağı kazıp onu karanlıktan çıkardı.

    Zweig Heinrich von Kleist'ı tanımlarken onu anlatılamaz bir insan olarak "kendi kuşağından gölgemsi bir geçiş yapar gibi geçti" tabirini kullanıyor. Kleist'ın askeri okul yılları Hölderlin'in manastır yılları gibiydi derken iki yazarın da alın yazısının "yalnızlık" çatısı altında birleştigini vurguluyor. Kleist'ın her zaman yollarda geçen vatansız bir hayatı olmuş. Her zaman gergin bir ruha sahip olan Kleist'ın hastalığı ne etindeydi ne de kanında, ruhunda mayalanıyordu der Zweig. Kendisiyle davacı olarak ebedi bir dava yürüttüğünü vurgularken, birkaç arkadaşına yazdığı mektupları baz alarak, onun içinde eşcinsellik taşıdığını öne sürüyor.

    Zweig cinsellikte Kleist'ın hiçbir zaman bir avcı değil, bir av olduğunu, sanatın ise onun için şeytan çıkarmak anlamına geldiğini anlatırken, onun bir haz düşkünü değil, tam tersine kendi tutkularının acı çekeni olduğunu belirtmiş.

    Goethe ise Kleist'ı tanımlarken "bu güzel niyetli bedenin yakalandığı çaresiz hastalık aşırı gücün ta kendisiydi demiştir. Aşırı tutku, aşırı ahlâk, aşırı dinginsizlik ve aşırı disiplin gibi..Kleist'ın şeytanı (yani huzursuzluğu) ölçüsüzlük değil aşırılıktı. Kleist'ın doğasında kontrolsüzlük ve fanatiklik vardır.

    Kleist'ı tanıyan hiç kimse onu tümüyle terk etmedi ama kimse de sonuna kadar yanında kalmadı. Göçebe hayatı yaşayan Kleist oyunları yayından kaldırılınca otuz yıl sonra hayatındaki tek ve gerçek evine gider. Ama ailesinin yanında geçirdiği o uğursuz günü anlatırken, o günü yaşamaktansa on kere ölmeyi tercih edeceğini yazacaktır. Daha sonraları yaralı ruhunu tanımlarken şu cümleler ağzından dökülecektir.

    “Ruhum öylesine yaralı ki”, “hani neredeyse burnumu pencereden çıkarsam, yüzüme vuran gün ışığı bana acı verecek.”

    Herkes Kleist'ın ölümden ve çöküşten sadece bir adım uzakta olduğunu hissediyordu. Beklenen oldu ve Kleist hayatına kafasına sıktığı bir kurşunla son verdi.

    Dikkatimi çeken bir noktayı sizlerle paylaşmadan edemeyeceğim Zweig Kant'ın bütün Alman şairlerinin en büyük düşmanı olduğunu hem Hölderlin'i hem de Kleist'ı anlatırken vurgulamış. Neden olarak da şu cümleleri yazmıştır.

    Kant –burada kesinlikle kişisel bir kanaatimi dile getiriyorum– düşüncelerinin şekillendirici ustalığıyla istila ettiği klasik çağın saf verimliliğini inanılmaz derecede tıkamış, bütün sanatçılardaki şehveti, yaşama coşkusunu, hayal gücünün serbestçe akışını estetiksel bir eleştiri anlayışına saptırarak ebedi bir kırılmaya neden olmuştur. Kendisine yönelen bütün şairlerin saf şairliklerini ilelebet tıkamıştır.


    Ve Nietzsche;
    En acılı çaresizlik içindeyken bile tehlikeli yaşamını, düzenli bir yaşamla değiştirmek istemez diyor Zweig onun için. Nietzsche soru sormanın hazzından ve hırsından zevk aldığı için asla tatmin olamamıştır. Onun için hep bir sonraki soru, ateşli denemeler ve maceralar vardır. O hep daha fazlasını ister. Diğer filozofların bilgide aradığı şey ruh için güvenli bir yer, bir koruma duvarı, Nietzsche"nin nefret ettiği şeydir.

    Zweig'a göre şimdiye kadar hiç bir psikolojik dahi Nietzsche kadar etik istikrara ve karaktere aynı anda sahip olamamıştır.

    Dürüstlük, hakikilik ve saflık tam da karşı ahlakçı Nietzsche de olan erdemler arasındadır. Onun için tek emir "Saf olmaktır."

    Nietzsche de diğer üç yazar gibi hayatı boyunca yalnızdır. Onbeş yıl boyunca pansiyon odalarında kalır. Bir farkla, onun yalnızlığı bütün dünyayı örter, bir uçtan bir uca bütün hayatını kaplar. Hastadır da aynı zamanda migreni ve mide kasılmaları hayatı boyunca onu perhiz yapmaya mecbur bırakır. Et yemekleri onun için tehlikelidir. Sigara ya da içkiden uzak durur. Almanya'nın havası ona iyi gelmez, kendini ilk kez bir güney ülkesi olan Italya'dayken iyi hissetse de şu sözleri onun hiçbir zaman acısız bir yaşamı olmadığını tasdik eder cinstendir.

    “Hayatımın her döneminde muazzam bir acı hep benimleydi.”


    Diğer insanlar kendilerini unuturlar, çünkü sohbetler ve işler, oyunlar ve ilgisizlik akıllarını başka yöne çeker, çünkü şarap ve umursamazlık yüzünden zihinleri körelir. Ama Nietzsche gibi biri, böyle dâhi bir teşhisçi, psikolog olarak kendi acılarından ayrıca meraklı bir zevk almanın, kendini “kendi deney hayvanı” olarak kullanmanın cazibesinden bir türlü kurtulamaz.

    Hastalığının artıları da yok değildir. Askerlikten muaf olmasını ve bilime geri dönebilmesini hastalığa borçludur, bu bilimde ve filolojide bir yerde takılıp kalmamasını hastalığa borçludur; hastalık onu Basel
    Üniversitesi’nden “emekliliğe” sevk etmiş, böylece de dünyaya açılmasını, kendi içine geri dönmesini sağlamıştır. Nietzsche, “kendime yaptığım en büyük iyilik” dediği “kitaptan kurtulmayı” hasta gözlerine borçludur.

    Kendini kazandıkça dünyayı kaybetmiştir Nıetzsche, o ne kadar uzağa gittiyse çevresindeki “çöl” de o kadar büyümüştür.

    Her yeni kitap ona bir arkadaşa mal olur, her eser bir ilişkiye. Yavaş yavaş onun yaptıklarına gösterilen son cılız ilgi de kaybolup gitmiştir: Önce filologları kaybeder, sonra Wagner’i ve entelektüel çevresini ve en son olarak da gençlik arkadaşlarını. Eserleri artık Almanya’da bir yayıncı bulamaz, yirmi yıllık çalışmasının ürünleri altmış dört zentner ağırlığında ciltlenmemiş bir yığın olarak bodrum katında durmaktadır, artık kitaplarını bastırabilmek için zor bela biriktirebildiği ve hediye gelen paraları kullanmak zorundadır.

    Nietzsche’nin çöküşü bir tür ışık ölümüdür, zihnin kendi alevleri altında kömürleşmesidir.

    Nietzsche’nin gerçek eylemini en iyi ifade eden, yine onun en iyi okuru Jakop Bruckhardt olmuştur. O zeki, bilge adam çok net vurgulamıştır: Dünyadaki bağımsızlıktır o, dünyanın bağımsızlığı değil. Çünkü bağımsızlık her zaman sadece bireyin içinde var olur, kişinin içinde; onu kitlelerle çoğaltmak imkânsızdır, o kitaplardan ve eğitimden doğup büyümez: “Kahraman dönemler yoktur, kahraman insanlar vardır.”

    Nietzsche’nin nihai anlamı her zaman özgürlük olmuştur, hayatının anlamı ve çöküşünün anlamı budur:

    Buraya kadar okuyan arkadaşlara gerçekten teşekkür etmem gerekiyor. Farkındayım uzun bir inceleme oldu ama bu üç Alman yazarını birkaç cümleyle geçiştiremezdim. Herkese keyifli okumalar diliyorum.
  • 1724 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    (Les Misèrables) Victor Hugo'nun 1845 ile 1962 yılları arasında yazmış olduğu ve üstelik ana vatanı Fransa’dan imparatorluk rejimine karşı çıkıp cumhuriyetçi tutumu yüzünden sürgün yıllarında kaleme aldığı ölümsüz eser. Restorasyon dönemi, Temmuz Devrimi, Burjuva krallığı, Waterloo savaşı ve 1832-1834 Paris işçi ayaklanmaları romanın tarihi arka planını oluşturmakta. 19. Yüzyıl romanlarında görünen toplumsal gerçekliğe bağlılık Hugo’nun Sefillerinde de mevcut. Romanı okurken kesinlikle 19. Yüzyıl Paris’inin bu denli detaylı anlatımına hayran kalacaksınız. Paris’in arka sokaklarının ve varoşların korkunç yaşamına değinip, aynı zamanda burjuva evlerini ve mahallelerini de ayrıntılı olarak tasvir ederek, iki sınıf arasındaki keskin ayrımı detaylı biçimde ortaya koyuyor.

    Roman kahramanlarının önemli bir kısmı, Hugo’nun yaşam öyküsünde ya da Fransa tarihinde yaşamış kişilerden oluşuyor. Hatta gururlu, isyankâr ve devrimci Marius tipi, yazarın kendi gençliğinin idealize edilmiş biçimi. Hugo, gençlik yıllarından itibaren kendi başından geçen birçok siyasi olayı eserine yansıtmış, âdeta ihtilallerle bezenmiş o çalkantılı, karışık dönemi zengin ve şiirsel bir dille tasvir ederek siyasi bir analiz yapmış.

    Sefiller, Hugo'nun toplumsal felsefesini yansıtır: Hugo'ya göre insanlar temelde eşittirler, yoksullar toplumun önyargıları yüzünden ezilirler.

    Romanın karakterlerinin analizini yaparak spoiler verme niyetine değilim bu yüzden incelemeyi (daha çok roman analizi diyebilirim) burada bitiriyorum... (Belki güncelleme ile detaylı bir karakter analizi yaparım ilerde)

    Not: Kitabı okuduktan sonra filmini de izlemenizi öneririm Tom Hooper’ın yönettiği müzikal (Hugh Jackman, Russell Crowe, Anne Hathaway) gayet başarılı. Keza mümkünse kitabı da iş bankası kültür’den okursanız detaylı bir tat almanız olası… (Biraz detaylandırıldığından mütevellit zaman ve olay anlatımlarından bazı bölümlerde sıkılmanız olası Örn; Waterloo savaşının tüm ayrıntılarına kadar anlatımı).

    ‘’Sefalet, sadece bir sınıfın malı veya kaderi değildir. O, bütün insanlığın ve içinde sefaletin kol gezdiği cemiyetlerin ayıbıdır. Eğer bir evde sefalet varsa, bir aile yoksulluğun, cehaletin, düşkünlüğün korkunç pençelerinde can çekişiyorsa; bundan sırası ile o evin komşuları, o mahallenin sakinleri, o şehrin kalabalıkları, o memleketin devleti sorumludur.’’ ~ Victor Hugo, Sefiller
  • 422 syf.
    ·14 günde·Puan vermedi
    #kitapyorumu
    Ayşe Kulin ~ Hayat Dürbünumde Kırk Sene
    Herkese merhaba arkadaşlar ‍️
    Son hız kitaplara devam ediyorum. Ayşe Kulin'in daha yogun olduğu kitap  küçüklük yıllarını, gençlik yıllarını siyasi düşüncelerini, ergenlik ve evliliğini anlatıyor. Yasaklara ne kadar direndiğini, yasakların onu ne kadar da kamçıladiginı okuyoruz kitapta.

    Ayşe Kulin'in orta okul ve lise yılları kolej de geçmiş yaa okurken ne kadar özendim anlatamam. Ne kadar güzelmiş okul yılları eğlenceler danslar partiler gossip girl edasında satırlar okudum anlatamam. Biz okula gittik geldik şahsen. O zamanın verdiği bir şey mi bu yoksa zamanla sanata, dansa, tiyatroya eğlenceye vaktimiz giderek daha mı azaldı bilmiyorum ama ülkede ne kadar problemde olsa insanlar bir şekilde eğlenmiş sanat getirilmeye çalışılmış.

    Bu arada kitabı okurken dağa doğrusu 1. Kitaptan 3. Kitaba gelene kadar siyasi bir çok farklılık oldu Osmanlı'dancumhuriyet kuruluna kadar geçen o sürede ardından başkanlıklar yapılan seçimler, halkın davranışları, polisler, düşünceleri okuyunca yıl oldu 2018 aslında bazı şeyler dışında pek bir yol kat edilememis bence. Ve katetmek gelişmek için ne kadar bir zaman geçer bilemiyorum.
    Pes pese okuduğum için sanırım zaman dilimlerini içinde kaybolup gittim.
    Sizler kitabı beğendiniz mi?
    Ayşe Kulin'in en sevdiğiniz kitabı hangisi?
    Sevgiler ️