Semrâ Sultân, bir alıntı ekledi.
 19 May 01:56 · Kitabı okudu · 9/10 puan

OSMAN GAZİ
Altı asır boyunca üç kıta yedi iklime yayılacak büyük bir dünya devleti ve medeniyetinin temelini 1299 yılında Söğüt'te atan Osmanlıların atası Osman Gazi yirmi altı yıl hükümdarlik etmiştir. Çocukluğu ve ilk gençlik yılları babası Ertuğrul Bey'in yanında geçen Osman Gazi, Orta Asya'daki Türk boylarının geleneğini sürdüren ailesinin eğitim ve milli kültürü ile beslendi. Hayatı akınlarla ve fetihlerle geçen Osman Gazi düşmanlarına bile iyi muamele eder, adalet yolundan ayrılmazdı. Bu yüzden düşmanları dahi onu severler ve sayarlardı. Vefatı esnasında Orhan Gazi'ye ve onun nezdinde kendisinden sonra gelecek bütün idarecilere tarihe altın harflerle geçecek şu unutulmaz nasihati yapıyordu.

"Ey oğul! Benim soyumdan her kim ki doğru yoldan geri kalır, adaletten ayrılırsa mahşer gününde Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) şefaatinden mahrum kalsın!"

Osmanlıların Atası Osman Gazi, Özcan F. KoçoğluOsmanlıların Atası Osman Gazi, Özcan F. Koçoğlu
nejla güldalı, bir alıntı ekledi.
18 May 12:49 · Kitabı okuyor

Tespit 1)
Atatürk dedi ki:
“Efendiler! Avrupa’nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve medenileşmesine karşılık, Osmanlı tam tersine gerilemiş ve düşüş vadisine yuvarlanmıştır. Vaziyeti düzeltmek için mutlaka Avrupa’dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa’nın emellerine göre yapmak, bütün dersleri Avrupa’dan almak gibi birtakım zihniyetler belirdi. Halbuki, hangi istiklal vardır ki ecnebilerin nasihatleriyle, ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin?.. Tarih böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir!” (6 Mart 1922 TBMM)
Tespit 2)
Tarih: 18 Kasım 2006.
AKP İzmir İl Gençlik Kolları’nın düzenlediği “Avrupa Birliği ve Türkiye İlişkilerinin Toplumsal Etkileri” başlıklı toplantının konuğu Liberal Düşünce Topluluğu Başkanı Prof. Dr. Atilla Yayla idi. Şunu dedi:
“Kemalizm ilerlemeden çok gerilemeye tekabül eder. İleride bizlere, ‘neden her yerde bu adamın (Atatürk’ün) heykelleri, fotoğrafları var’ diye soracaklar.”
Bu konuşmadan bir gün sonra…
Hürriyet gazetesi yazarı Emin Çölaşan telefonla ulaştığı Prof. Yayla’ya şu soruyu yöneltti: “Siz Liberal Düşünce Topluluğu’nun başındasınız. Bugüne kadar AB’den kaç para aldınız?”
Prof. Yayla şu yanıtı verdi: “Her şeyimiz yasaldır. İki adet ifade özgürlüğü projesi için AB’den 450 bin euro aldık. Ne var bunda…” (22 Kasım 2006, Hürriyet)
Tespit 3)
Yıl, 2012. AKP hükümetinin Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı Mehdi Eker’e, Fransa Hükümeti tarafından “Tarım Alanında Şövalye Liyakat Nişanı” (Chevalier dans I’Ordre du Merite Agricole) verildi. Bakan Eker, Şövalye Liyakat Nişanı’nı Pariste düzenlenen törenle Fransa Tarım Bakanı Stephane Le Foll’ün elinden aldı.
Bakan Eker yaptığı konuşmada, 1883’ten bu yana verilen şövalye liyakat nişanının ilk kez bir Türk Bakana verildiğini hatırlatarak, “Şövalye Liyakat Nişanını, dostluğumuzun her gün geliştiği bir ülkenin bakanından almaktan onur duyuyorum” dedi.
Dış Ticaret Müsteşarlığı verilerine göre; Türkiye, 2010-2012 yılları arasında ilk kez Fransa’dan 250 milyon dolar tutarında canlı hayvan ve et ithalatı yaparak, bu ülkenin 2008 yılından bu yana tarımda yaşadığı krizi atlatmasına yardımcı olmuştu.

Saklı Seçilmişler, Soner Yalçın (Sayfa 224 - Kırmızı Kedi Yayınevi)Saklı Seçilmişler, Soner Yalçın (Sayfa 224 - Kırmızı Kedi Yayınevi)
Semrâ Sultân, bir alıntı ekledi.
15 May 11:56 · Kitabı okudu · 9/10 puan

Osman Bey yaklaşık olarak 1258 yılında Söğüt'te doğar. Çocukluğu ve ilk gençlik yılları, babası Ertuğrul Bey'in yanında geçmiştir. Temel eğitim ve öğretimi ondan almıştır. Orta Asya'daki Türk Boylarının geleneğini sürdüren ailesinin eğitimi ve Milli kültürü ile beslenir. Okuyup yazma bilmemesine rağmen çeşitli konularda söz sahibi bir bilgili olmamasına rağmen... Akından akına koşan Aşiret arkadaşlarının arasında kudret ve yeteneğinin üstünlüğü ile sivrilir.

Osmanlıların Atası Osman Gazi, Özcan F. Koçoğlu (Sayfa 6)Osmanlıların Atası Osman Gazi, Özcan F. Koçoğlu (Sayfa 6)
Hatice Kübra Şahin, bir alıntı ekledi.
10 May 20:21

"Yalnız, içe kapanık bir hayat sürdüğüm bir yıl boyunca insanın kaderi, geleceği, ruhun ölümsüzlüğü ile ilgili tüm soyut düşünceler zihnimi meşgul etmiş; zayıf, çocuksu zekam, tecrübesizliğin verdiği azimle insan zekasının erişebileceği en yüksek seviyede ifadelendirilen, ancak çözülmesi bu seviyenin bile ötesinde olan bu sorunları çözmeye çalışmıştı. Bana öyle geliyor ki, insan zekası, gelişim sürecinde, her farklı bireyde, bütün kuşaklar boyunca yetişirken izlediği yolun aynısını izler; farklı felsefi kuramlara temel teşkil eden fikirler insan aklının yadsınamaz parçalarıdır; fakat her insan felsefi kuramların varlığını öğrenmeden önce, bunların az ya da çok bilincine varmalıdır."

Gençlik Yılları, Lev Nikolayeviç TolstoyGençlik Yılları, Lev Nikolayeviç Tolstoy
Hatice Kübra Şahin, bir alıntı ekledi.
10 May 20:17

"Ama bence bir insanın durumuyla ahlaki faaliyetleri arasındaki uyumsuzluk, samimiyetinin en kesin kanıtıdır."

Gençlik Yılları, Lev Nikolayeviç TolstoyGençlik Yılları, Lev Nikolayeviç Tolstoy

Gençlik, Anılar, Dayak...
Biraz kafamızı dağıtalım mi? Gündem karışık, insanlar stresli, ekonomi.... seçimler...vatan haini!... “şu”cu-“bu”cu... ohooo say say bitmez! İşte bunlardan sebep, nasılsa iş olacağına varır deyip olacağına varmışlardan söz edelim biraz. Son zamanlarda çok güzel öykü denemeleri okuduk sitede ya hep hüzünlendik, bakalım gülümseyebilecek miyiz?

Siz hiç dayak yediniz mi? Ben gençliğimde meraklıydım kavga döğüş işlerine. Boşuna demezler ne gelirse meraktan diye, hakikaten öyledir, iyi bilirim! Şimdi yaşımızı biraz alıp, göbeği büyütüp, birtarafımızı kaldırıp bir tekme atamayacak duruma gelince, “ aklı başında insan kavga mı edermiş? Her bir şey konuşa konuşa çözülmeli“ deyip bıraktık bu işleri... Tabii canııım olgunluk, modernlik başka!

Bizim çocukluğumuzda ve gençliğimizde dayak çok normal bir şeydi. Hele hele anne terliği, baba şamarı, komşu tepiği ve öğretmen haydarı çok çok olağandı. Kimse bunları büyütmez, gurur meselesi yapmazdı. Bilmezdi zaten. Kızım beş altı yaşlarındayken beni çok kızdırdığı bir vakit şakacıktan “kız döverim seni” dedim, fıkara bilmiyor ki, “hadi döv hadi döv” diye ısrar etmeye başladı, sonra da babam beni dövmüyor diye annesine şikayet edip ağlamaya başladı. Etme gurban olduğum dayak çok kötü bir şey ben sana hiç kıyabilirmiyim ağlama dediğimdeyse kapak geldi “ iyi de, kötüyse niye bana öyle dedin” deyip daha çok ağlamaya başladı... Nazlı kız babası olmak zor iş vessalam... Çeşitli şaklabanlıklarla olayı unutturacağım diye göbeğim çatladı ya başardım sonunda. Çatlamış göbeğime poposunu dayayıp koynumda uyudu o gece kurban olduğum...

Ne diyordum, haa dayak mevzu.. Sevimsiz ve şiddek dolu mu? Yok ya hu bunun çok çeşit spor dalı da var ya ben 14-15 yaşlarında sarmışım bu konuya. Doksanlı yılların başı, civa gibiyiz, amelelik marabalık yapmaktan kas yapmışız da tekniğimiz yok. Kung-fu, karate çok moda o zaman. 1984 yapımı Karate Kit filmini izlemeyeniniz var mı, biz onlarca kez izlerdik. Vhs video kaset kiralayan yerlerden filmi kiralar, kimin evi müsaitse arkadaşlarla beraber izlerdik. Bir seferinde film kiralamaya ben gittim de “abi bir döğüş filmi ver” dediğimde, abi bana “ konulu mu olsun!” demişti... Her yerim sivilceli ergen ben, kıpkırmızı olmuştum da “yok yav ondan değil güzel abim, Bruce Lee, Van Damme ya da Jet Li olacak” larla derdimi anlatabilmiştim.( Bizde o konulu filmleri fırlama bir arkadaşımız alırdı. Fırlama dediysek hakiki ya hu. Çoçuk doğduğunda evin yirmi metre ilerisinde ağlamasından bulunmuş diyen de var, doğum anında fırlayıp kafayı duvara çarpmasından sebep hafif arıza olduğunu diyen de. Hiç bilemedim hangisi doğru, arızalığı kesin ama.) Film izledikten sonra her döğüş haraketini denediğimizden, hayyyytt naralarıyla uçan tekmelere kalktığımızdan, kesin bir aksilik çıkar, ya evden kovulur ya birinin çanağı çatlar ya da birisi tatlı pekmezi akıtırdı. İlkemiz “her şey spor için” tabi de büyüklere anlatamıyoruz bunu, bir de insan ilkeli olmalı felan derler hep, büyükler anlaşılmazlar zaten...

Baktık filmlerle olmuyor, karadüzen figürlerle kim kime ne yapıyor belli değil. Kung fu hareketiyle başlayan müsabakamız güreşe dönüp küfürlerle son buluyor. Çözüm; çekirge olmaya karar verdik ve ucuz yollu iyi bir kurs aramaya başladık. İnşaatlarda çalıştığımızdan bir demirci ustasıyla tanıştık, adamın kendi kursu var kuşağında da üç “dan” ı. Kaçar mı yav anlaştık tabi. Başladık kursa. Arkadaş o kadar koşuyoruz o kadar demirleri kaldırıp indiriyoruz ki, o kadar işi inşaatta yapsak çift yövmiye alırız. Biz adama bir de üste para veriyoruz. Bizim bacaklar kollar kalas gibi olmuş, onların esnemesi kolay mı? Anam anam o nasıl acılar, o nasıl cığlıklar. Bir gün hoca bana bağdaş kurdurtup dizlerimin üstüne çıkıp yaylandı ki bacaklar yere yapışa, esneye. Oyyyy anam oyy aklım çıkaydı ya la... Bir sene devam ettik kursa, yalandan kuşaklar felan aldık da sonradan öğrendik kursun lisansı yokmuş, aldığımız kuşakların da hükmü, canı sağolsun...

Bizde mınçıka derler aslı nançuka olan, iki sopanın bir karış zincirle birbirine bağlanmasıyla müteşekkil bir dögüş sporu aleti. Siz bilir misiniz, ben bilmez olaydım!. Biz Bruce Lee izleye izleye bu andırın derdine düştük. Endüstri meslek mobilya bölümünden bir arkadaş ben yaparım dedi. Yaptı getirdi, bir gayret çeviriyoruz. Dizini dirseğini çatlatan mı dersin, kafayı yaran mı dersin, hele o cevirip bacak arasından geçirme haraketi, offfff. İnadım inat televizyonda gördüğüm sesi çıkaracağım çevirerek, bayağı da hızlanmışım son gayretlerle dilim dışarıda çeviriyorum ,sen o zincir bağlantı yerinden çık, sen o odun alnın ortasına daaaaan diye vur... Gözümü açtığımda alnın tam ortasında domates gibi şişlik, hani bildiğimiz kırmızı domates var ya onu morart biraz, haaah, al onu, alnın ortasına koy, o haldeyim işte ....

Efendim büyüklerimiz derlerdi ki dayak atmak için çok dayak yemek gerekir. Dayak yemekten değil de dayak atmak için gerekeni yapmanın icap ettiğini kavradık. Millet ne dayak yedi bu çocuklar dese de siz bakmayın onlara, yediğimiz dayaklar hep staj amaçlı, öğrenme amaçlı, ne dedik; ilkemiz var... Biraz artistlik haraket öğrenmişiz, serde gençlik cahillik diz boyu, ikinci elden uzun paltoları bulup, beyaz uzun atkılarla kombine takımı tamamlamışız. Üç beş vukuat olmuş geçmiş. Bir gece iki düşman grup karşı karşıya geldik sokak kavgasına tutuştuk. Karşımda tıknaz kara bir oğlan var, küçümsedim biraz, şunun kafaya döner tekmeyi yapıştırayım dedim, fırladım döndüm tekme atacağım ya, elin oğlu belimin boşluğuna yumruğu bir koydu arkadaş.... Offf anam anam anam. İnsanın nefesi nasıl kesiliyor, o çizgi filmlerde gördüğün kafanda yıldızlar nasıl dönüyor orda gördüm. Anladım ki bu işlerde artistlik olmayacak, osmanlı tokadı en garantisi... Büyüklerimiz doğruyu söylüyormuş ya hu...

Artistlik olmayacak dedik de, gençlik de başa bela arkadaş, gel de anlat. Sporumuzu geliştirme amaçlı arayışlara başladık. Duyduk ki Balkanlar judo şampiyonu kız bizim ilde judo kursu açmış. Neeeyyy... Genç ergen beyni hemen algılayamıyor tabi... Kız... Judo... Nasıl... Sarılmalı, arkaya geçip puan almalı... İçimizdeki spor aşkından, gözlerimizdeki parıltıynan hemen kursa yazıldık. İlk ders başlamadan salonda hocayı bekliyoruz, baktım kurstakilerin çoğu hamburger bebesi, çoğu da kız. Cennet mi? Yok yok.. Şunlara iki üç hareket gösterelim ders başlamadan deyip bildiğimiz artistlik hareketlere başladık, döner tekmelerle hava atıyoruz ya hoca bizi yukarıdan izliyormuş, ınınınnnn.. Hoca geldi kurs başladı, ısınma haraketlerinden sonra gerçek ders başladı, rakibi sağ koldan kapıp yere yapıştırmaca güzelce gösterildi. Biz kendi aramızda çalışıyorduk ya hocanın da ters bakışlarını sürekli ensemde hissediyordum. Du bakalım başımızı bir gelecek var ya, hayırlısı diyerekten sporu yapmaktayız. ( Arkadaş hoca kadın diye geldik de kadın çelik gibi, hem sert hem soğuk, hele bağırması camları kıracak, göz açamıyoruz, şu ders bir bitse...) Ders bitmedi... Hoca dersin sonuna doğru bizi durdurdu ve karşımıza birer kız sporcu verdi, dediki bunlarla çalışacaksınız. Ya hu hoca etme şimdi bizim elimiz ağır ayarlayamayız bak karışmam felan dediysek de dinlemedi. Rakip koldan tutulup kalçanın yardımıyla havalandırılıp yere serilecek. Peki.. Ben kızı tutuyorum kaba kuvvetle savuruyorum ama kız güvercin gibi taklalar atıp serçenin dala konması gibi mindere konuyor. O beni yere öyle bir yapıştırıyor ki, nasıl anlatmalı, hani taze manda bokunun betona yapışması gibi, öyle şaaaap diye, kemikler kırılasıya, eklemler oynayasıya, her bir organ yer değiştiresiye. Arkadaş düşmenin de tekniği varmış. O gece o salando çarpılmadık minder, oynamadık kemik kalmadı... Anladık ki artistlik yapmayacaksın, bu işlerde bildiğini kendine saklayacaksın...

Sonraki Bölümde : Üniversite yılları. O paltoyu az sallasan reislere çarptığı ortamlar, daha neler neler...
....
( Bu kadar okutup da güldüremediysek affınıza sığınırız.. )

Ülker, Gençlik Güzel Şey'i inceledi.
07 May 23:35 · Kitabı okudu · 10/10 puan

çocukluk, gençlik yılları, ilk aşklar, ve muhteşem doğada uzun yürüyüşlere çıkarıyor kitap sizi birbirinden keyifli hikayeler hiç sıkılmadan okunacak kitaplar arasında

Büşra AKTÜRK, Marx ve Oyuncak Bebek'i inceledi.
06 May 12:37 · Kitabı okudu · 4 günde · 8/10 puan

Kitap, İran'da doğup 6 yaşına dek çocukluğunu burada geçiren ama daha sonra anne babasının siyasi duruşu ve İran'daki olaylar nedeniyle Fransa'ya göç etmek durumunda kalan Maryam'ın hayatını üç farklı döneme ayırarak bizlere anlatıyor. Daha doğrusu Maryam bize bunu anlatıyor.
İlk olarak anne karnından başlıyor anlatmaya; anne babasının yaşadıkları, İran'daki çocukluğu, Fransa'ya gidişi, Fransa'da ilk zamanlarda yaşadığı yalnızlık, dilsizlik, yoksulluk... Fransa'adki çocukluk ve gençlik yılları... Çift dilli ve çift kültürlü olmanın zorlukları, kendi içinde yaşadığı çelişkiler ve sorgulamalar.. Son olarak İran kültürü ile, İranlı olmak ile barışması ve çocukluğunu geçirdiği topraklara geri dönüşünü anlatıyor bizlere Maryam.
Zaman zaman duygulanacağınız, okuması keyifli kitap.

Mehmet Y., Sessiz Ev'i inceledi.
05 May 14:46 · Kitabı okudu · 5 günde · 8/10 puan

Sessiz Ev bitti ve böylece Orhan Pamuk'un bütün romanlarını okumuş oldum. Sessiz Ev, Pamuk'un gençlik yılları romanı. yirmili yaşlarının sonlarında yazmış. Zaten sonrasında kat ettiği mesafe görülünce bu romanın ilk dönem romanı olduğu daha iyi anlaşılıyor.

Pamuk, postmodern anlatıyı ta o zamanlarda benimsemiş görünüyor. Bütün bir olaylar örgüsü, farklı kişilerin ağzından anlatılıyor. Babaannelerinin evine ziyarete gelen üç kardeş ile kasabadaki birkaç kişinin öyküsü var kitapta. Pamuk'un sonrasında ortaya çıkacak olan o uzun, upuzun cümleler alışkanlığı bu romanda yok. Daha klasik bir roman gibi.

Hadiseler ta yüzyılın başında başlıyor ve birkaç kuşak devam edip, 12 Eylül öncesine kadar devam ediyor. Bu arada eleştireceğim bir konu şu, roman kahramanlarından ülkücü olanlar, cahil, soyguncu, baskıcı, kaba saba ve nihayetinde katil olarak resmedilirken, devrimci olan ise masum, mazlum ve haklı olarak ortaya konuluyor. Oysa, her iki hareketin içinde de birbirinden farklı karakterde, iyilik ya da kötülükte şahıslar vardı...