• “Fa­kat ta­rih­te gö­rün­tü­ler hep si­yah-be­yaz değildir. Mil­let­le­rin her ça­tış­ma­sın­da bü­tün alçak­lar bir ta­raf­ta, bü­tün kah­ra­man­lar di­ğer taraf­ta de­ğil­dir.”
  • “Os­man­lı Türk­le­ri­nin XIV. Yüz­yı­lın son­la­rın­da ve XV. Yüz­yıl­da Ba­tı’­ya doğ­ru atı­lış­la­rı, ta­ri­hi açı­dan söy­le­mek ge­re­kir­se, Mo­ğol is­ti­lâ­sı­nın bir yan ürünüy­dü. Os­man­lı­la­rın Kons­tan­ti­no­po­lis’i fet­hi (1453), Ba­tı­lı mil­let­le­ri Mo­ğol­la­rın iki yüz­yıl ön­ce Ki­ev’i yağ­ma­la­ma­la­rın­dan da­ha çok et­ki­le­miş­ti.

    Mo­ğol at­lı­la­rı Vi­ya­na ka­pı­la­rı­nın ya­kı­nı­na ka­dar gel­miş ol­ma­la­rı­na rağ­men ora­da uzun sü­re kal­ma­mış­lar­dı; fa­kat Os­man­lı Türk­le­ri­nin Vi­ya­na’­yı teh­di­di XVII. Yüz­yı­lın so­nu­na ka­dar sür­müş­tü. Yâ­ni Mo­ğol sal­dı­rı­sı­nın art­çı te­sir­le­ri, do­lay­lı şe­kil­de Ba­tı Av­ru­pa’­yı Rus­ya’­yı tâ­ciz et­tik­le­ri ka­dar uzun sü­re teh­dit et­miş­ti.

    Şim­di İs­tan­bul ola­rak bi­li­nen Kons­tan­ti­no­po­lis’in hâ­lâ Türk­le­rin elin­de ol­du­ğu­nu ha­tır­la­mak ge­re­kir. As­lı­na ba­kı­lır­sa, ka­de­rin ga­rip bir cil­ve­si ola­rak, İs­tan­bul bu­gün Ba­tı dün­ya­sı­nın ka­le­si gibi dü­şü­nü­lür­ken “Kut­sal Mos­ko­va” bir­çok Ba­tı­lı için kâ­fir­le­rin baş­ken­ti ve iğ­renç Do­ğu’­nun ka­le­si ol­muş­tur.”
  • “Rus­ya’­da Al­tın Or­du’­nun yı­kıl­ma­sın­dan son­ra da­ha uzun sü­re silinmeyen ya­ra iz­le­ri bı­rak­ma­sı­na rağ­men, Mo­ğol ida­re­si böy­le­ce son bul­du. Ta­biî olarak Mo­ğol­la­ra kar­şı mü­ca­de­le­le­rin­de Rus­la­rın Mo­ğol si­ya­se­ti­nin ve Mo­ğol­la­rın hü­kü­met ve ida­re sis­te­mi­nin bir­çok özel­lik­le­ri­ni be­nim­se­me­le­ri ka­çı­nıl­maz­dı. Ay­nı za­man­da Rus­ya’­nın acı tec­rü­be­le­ri, hal­kı­nı güç­lendir­miş ve ge­le­cek­te baş­la­rı­na ge­le­cek da­ha baş­ka be­la­lar kar­şı­sın­da ha­yat­ta ka­la­bil­me­le­ri için da­ha sağ­lam bir ko­ru­ma ge­tir­miş­ti.”
  • “Mo­ğol dö­ne­mi, Rus­ya ta­ri­hi­nin bü­tün sey­ri boyun­ca en önem­li de­vir­le­rin­den bi­ri­dir. Mo­ğol­lar, Rus­ya’­nın ta­ma­mı­na bir yüz­yıl ka­dar hâ­kim oldular ve XIV. Yüz­yı­lın or­ta­la­rın­da Ba­tı Rusya’daki gü­cü da­ğıl­dık­tan son­ra bi­le, Do­ğu Rus­ya üzerin­de –da­ha ha­fif bir şe­kil­de ol­mak­la beraber– kont­rol­le­ri­ni bir yüz­yıl da­ha sürdürdüler. Bu, bü­tün ül­ke­nin, özel­lik­le de Do­ğu Rus­ya’­nın tüm si­ya­sî ve sos­yal ya­pı­sın­da kök­lü de­ği­şik­lik­le­rin ol­du­ğu bir dö­nem­dir. Mo­ğol istilası, do­lay­sız ve do­lay­lı ola­rak Ki­yef ça­ğı­nın hür si­ya­sî mü­es­se­se­le­ri­nin çö­kü­şü­ne ve is­tib­dat ile top­rak kö­le­li­ği­nin doğ­ma­sı­na kat­kı­da bulunmuş­tu.”
  • “Drang nach Os­ten: Do­ğu’­ya Doğ­ru Ham­le; Alman­la­r’ın Do­ğu’­ya doğ­ru ya­yıl­ma si­ya­set­le­ri­nin ifa­de­si.”
  • İhtiyar padişah ilk defa darbeci bir fırkayla karşı karşıyaydı. Osmanlı İmparatorluğu’nda 17. asırdan beri darbe yapan çoktu. Hatta Fatih Sultan Mehmed’in birinci defa tahttan inişi, Yavuz Sultan Selim’in babası II. Bayezid’i tahttan inmeye zorlaması gibi olaylar da bu darbe geleneğinin içinde yer alır ve yeniçerilere dayanır.

    1914 Temmuzu’nda devletler ve milletler çılgınca çığlıklarla yeni pembe ufuklara bakıyordu. Bazıları Avrupa hâkimiyetinin ellerine geçeceğini, bazıları ebedi düşmanlarının bertaraf edileceğini düşünürken Rusya’nın ne olduğunu bilen Ruslarının dahi umut yeşertecek dallara tutunduğu açıktı. Ünlü tarihçi George Vernadsky bile savaşın bitiminden sonra daha demokratik ve gelişime açık bir Rusya’nın doğacağını, bazıları ise gelişen bilim ve sanatın yeni bir dünya ve yeni bir Rusya yaratacağını hesaplıyordu. Bu savaşın her şeyi bitireceğini düşünen Kont Witte gibileriyse, seslerini duyuramadılar. Osmanlı İmparatorluğu istemeden girdiği savaşı 4 yıl sürdürdü, tükendi ve tüketti. Savaş döneminin padişahı 1909’dan beri tahtta olan Sultan V. Mehmed Reşad idi.

    DÜŞEN KILICINI HAVADA KAVRADILAR

    Tahta çıkışını devlette âdet olduğu üzere, dışarılarda olduğu gibi taç giymeyle değil kılıç kuşanma töreniyle yerine getirdi, lakin hükümdarlığına biat merasimi alelacele Harbiye Nezareti’nde olmuştu, bazıları bunu çok uğurlu telakki etmediler. Gençken çok yakışıklı olan fakat bu ileri yaşlarda artık şişman ve hantal bir hale gelen padişahın mutat kılıç kuşanması zor oldu. Kılıcın yere düşmesi bir uğursuzluk addedilir, o sırada yanında bulunan, İttihatçıların ayaklanan Şerif Hüseyin’e karşı tayin ettiği, aynı sülalenin üyesi, son Mekke Emiri Şerif Ali Haydar Paşa aniden müdahale ederek kılıcı kavradı ve kuşattı. Bu tatsızlığı önlediği için Sultan Reşad kendisine çok müteşekkir kalmış.

    TÜRKİYE TARİHİNDE GÖRÜLMEYEN ÖRGÜT

    İhtiyar padişah ilk defa darbeci bir fırkayla karşı karşıyaydı. Osmanlı İmparatorluğu’nda 17. asırdan beri darbe yapan çoktu. Hatta Fatih Sultan Mehmed’in birinci defa tahttan inişi, Yavuz Sultan Selim’in babası II. Bayezid’i tahttan inmeye zorlaması gibi olaylar da bu darbe geleneğinin içinde yer alır ve yeniçerilere dayanır, lakin ilk defadır ki asker-sivil, ciddi olarak örgütlenen ve modern Türkiye tarihinde görülmeyecek derecede üyelerin birbirine bağlı oldukları ve bir şiar etrafında toplandıkları örgütle karşı karşıyaydı.

    SOFRASINDA EN BASİT YEMEKLER

    Hem eski rejimin taraftarları hem de yenileri onu sevimli ve denileni yapan bir amca gibi gördü. Türklerin padişahı çağdaş anayasal monarşilerde görülmeyecek derecede temsili bir görünüm kazanmıştı. Yürütme hükümetin elindeydi ve hükümet 31 Mart’tan sonra belirsiz bir biçimde kabinenin içindekilerden çok dışarıda kalanlar tarafından kontrol ediliyordu. Sultan Mehmed Reşad sarayın israfı(!) sloganlarından dolayı bazen aşırı tasarruf tedbirlerine giriyordu. Veliaht dairesinin sıvaları bile dökülmesine rağmen tamir isteğini “Şimdilik dursun” diye reddetti. Savaş içinde sofrasında en basit yemek yenen saray Dolmabahçe’ydi. Teşrifatta eskiden beri âdet olan etek öpmeyi rahatsız bir şekilde “etme” diye istemediğini belirtirler ama öbür taraftan da saray sofra adabı içinde yemeğin lezzetine aykırı olarak görülen Enver Paşa’nın bamya ile birlikte su içmesini “Enver Paşa dediklerine bakın bamyayı suyla içti” diye tahfif ettiğini başkâtip Ali Fuat (Türkgeldi) hatıratında belirtiyor. 

    MESNEVİ EĞİTİMİYLE FARSÇA ÖĞRENMİŞTİ
    Kendisi içine kapanık, mütevazı dindar bir hayat sürüyordu. Yabancı dilleri bilmediği, bu konuda fazla okumadığı gerçek ama hiçbir şey bilmediği doğru değil. Osmanlı hükümdarlarının ve saray mensuplarının biyografileri iyi yazılmış değil. O kadar ki bazen kişiliklerinin tersine tasvirler en çok okunan tarih kitaplarında ve tabii bunun ardından gelen okul kitaplarında yer alıyor. Bohupal Maharanası İstanbul’a geldiğinde (Bohupal hükümeti Hindistan Kral Neabeti içinde yarı bağımlı ve kural olarak hep kadın üyelerin yönettiği devletti), Sultan Reşad’ı ziyaret etti, tercümanla görüşüyorlardı. Maharana hareme geçmek ve oradakileri ziyaret etmek isteyince erkek tercümanlar aradan çekildi, padişah refakat ettiği hükümdarla Farsça konuşmaya başladı. Zengin bir Farsçaydı, şehzadeliğinde Mesnevi eğitimiyle öğrenmişti. Hemen hiçbir resmi ve tarihi kaynak bundan söz etmez. Alman imparator ve imparatoriçesini, Avusturya-Macaristan imparator ve imparatoriçesini hep veliahtla karşıladı. Bu uygun bir protokol değildi. İki ihtiyarın yani veliaht Vahideddin Efendi ile bu görevin yerine getirilmesi sarayın eski bir dünyada kaldığının göstergesiydi. Oysa sarayın içinde de yetişen ve gerektiği biçimde yabancı diller öğrenenler de vardı. Tek yenilik Avusturya imparatorluk çiftini kaldırımların iki tarafına sıralanan kız öğrencilerin tezahüratla selamlaması olmuştur.

    KÛT’ÜL AMÂRE GAZİLİK UNVANI

    Padişah gazi unvanını hak etti, çünkü Gelibolu ve Kût’ül Amâre zaferleri onun zamanında kazanıldı. Galiçya’daki kolordumuz kendinden bekleneni fazlasıyla yerine getirdi, hatta buna 1916 yılında Mustafa Kemal Paşa’nın Bitlis ve Muş’u bir müddet için istirdadı da dahildir. Çanakkale şehitleri için yazdığı şiirin onun olmadığı, bir başka şairin kaleme aldığı tekrarlanır. Bunu doğrulayacak edebiyat tarihi bilgisine tarihçilerin hiçbiri sahip değil zaten şiirin padişaha mı ve yoksa meçhul şaire mi ait olduğunu tespit edecek stilistik bilgisine, 20. yüzyıl Türk edebiyatı alanında kimse sahip değil.

    BASTONUNU UNUTTU: EYVAH FELAKET...

    Yaşlı padişah temmuz başında vefat etti. Yerine geçen diğer biraderi VI. Mehmed Vahideddin aynı yılın şubatında ölen sabık padişah II. Abdülhamid’le arası daha iyi olan bir kardeşti. Bazı yönlerini eksik de olsa ondan tebarüz etmişti. İyi hukuk bilirdi, şurası bir gerçektir; savaşın son yılında Almanya ve Avusturya-Macaristan’a yaptığı gezide yaver olarak Mustafa Kemal Paşa’yı seçmişti. Doğrusu uzun gezide ikisi birçok konuda iyi anlaştılar. Vahideddin imparatorluğun son kılıç alayına çıktığı gün şehrin bu tören dolayısıyla bombalanmayacağını umut ettiğini söyledi. Padişah Dolmabahçe’ye geçeceği çatanaya binmesi söz konusu olduğunda “Eyvah felaket” dedi, bastonunu unutmuştu. “Felaket” sözü de bir uğursuzluk alameti sayıldı. Mütareke günleri yakındı, 3.5 ay sonra Mondros Mütarekesi imzalandı ve 1922 Kasımı’nda da tahtını ve memleketi terk etti. Mütareke dönemi boyunca son Osmanlı padişahının gerçek hâkimiyet alanı, Murat Bardakçı’nın “Şahbaba” adlı biyografisinde belirtiği gibi Aksaray ve Bebek karakolları arasındaki İstanbul’du. Tabii ki devletin bakanlıkları, ordusu, dışarıdaki elçilikleri vardı. Başkentte de yabancı elçilikler vardı ama işgal İstanbul’unu yönetenler ön planda işgalcilerin yüksek komiserleriydi ve memleketin her kurumu kontrol altındaydı. Ancak 1919 sonlarından itibaren işgal kuvvetleri bu memleketin idaresini elde tutamayacaklarını anladılar.
    Ilber Ortaylı
  • Batının bir sözü vardır bir Rus'u biraz kazırsan altından bir Tatar çıkar rus ve Tatar Türk Moğol mücadele ve olaylari anlatan biraz rus yanlısı bir kitap okumaya değer