• 412 syf.
    ·17 günde·Beğendi·9/10
    Merhabalar. Birazdan Yüzüklerin Efendisi serisinin okumuş olduğum 2. kitabını -İki Kule'yi- inceleyeceğim. Ama ondan önce söylemek istediğim birkaç şey var.

    Hepimiz biliyoruz ki 2001 yılının Aralık ayından bu tarihe kadar dünyanın en çok izlenen ve hasılat yapılan, 17 farklı dalda oscar ödülü olan film serisinin uyarlandığı kitaplar bunlar. Bazı kısımlar filmde daha güzel ele alınırken - savaş sahneleri, karşılıklı diologlar vs.- bazı kısımlar ise kitapta çok iyi anlatılmış. - kitabın temelini oluşturan ırkların özellikleri, birçok ayrıntı gibi -

    Lakin taktir edersiniz ki bir kitabın verdiği haz ile filmin verdiği tat bir olamaz. Kitabı okurken hayal gücü devreye girerken , filmi sadece, herhangi bir zihin sörfü yapmadan izleyebiliyorsunuz. Bu yüzden filmi izlemek daha güzel gibi zannedilse da asıl güzel olan tüm bu olayların sizin hayal gücünüze göre şekillenmesidir.

    Velhasıl kelam buradan Yüzük serisinin hayran kitlesine sesleniyorum kesinlikle kitabı okuyun okumamazlık etmeyin zira Yüzüklerin Efendisi serisi bize sadece fantastik bir şeyler anlatmakta kalmıyor bizi Orta Dünya'nın içine alıyor; Birçok dil, ırk, lehçe, kültür ile tanıştırıyor. Ve ne kadar kurgusal birtakım şeyler olsa da genel kültürüm geniştir diyen birinin bunlardan haberdar olmaması ihtimalsiz.


    ORTA DÜNYA NEDİR?
    Hobbitinden tut Entine kadar çeşit çeşit ırka yaşam kaynaklığı yapan, J. R. R. Tolkien'in kurguladığı hayali bir kıtadır.

    Evet konumuza dönebiliriz. Kitabımızın adı İki Kule.

    "Kimde Mordor ile Isengard'ın ordularına karşı koyacak güç var? Sauron ile Saruman'a, iki kulenin birleşmesinin kudretine kim dayanır?"

    İşte İki Kule ismi buradan geliyor.

    Sauron ve Barad-dûr
    ile
    Saruman ve Orthanc.

    İki Kule'de olaylar çok güzel oluşturulmuş, olay örgüsüne hayran kaldım. Yüzük Kardeşliğindeki birlikteliğin aksine ki zaten öyle olmak zorunda zira kardeşlik bozulunca herkes bir tarafa savruldu;

    Gandalf, yüzyıllar öncesinde yaşayan tamahkar cücelerin uyandırdığı gölge ile aleve yani Balrog'a karşı 'YOU SHALL NOT PASS' gibi efsane sözlerle karşı koyarken kadim dünyanın pis iblisi ile birlikte bir çukura düştü.

    Boromir, Merry ve Pippin'i kollarken hain bir ork tarafından öldürüldü. Ve Merry ve Pippin kaçırıldı.

    Aragorn, Gimli, Legolas sonradan bu iki bucukluğu aramak üzere yola koyuldu.

    Onun öncesinde ise Sam ile Frodo nehir kıyısında gruptan ayrılan diğer isimlerdi.
    #38689741

    Yani bu kitapta kardeşlik namına pek bir şey kalmadı kimsenin kimseden haberi yoktu hatta birbirini öldü zannediyorlardı.

    Nereden başlayacağımı bilemedim o yüzden kitabın sıralayışına göre yapacağım bölümlere yorumlarımı.

    Kitabın girişinde, Gondor'un 26. Vekilharcı Denethor'un oğlu Boromir malesef aramızdan ayrılıyor.

    Ölümünden dakikalar önce Frodo, Yüzük'ün akibetini düşünmek üzere gruptan ayrıldığı sırada arkasından gidip Yüzük'ü ona vermesi için birtakım şeyler söylüyor ki en başından beri aklı fikri Yüzükte olan biriydi Boromir.

    #38687892

    Bu sayede, Yüzük'ün kendisi dönek olduğu gibi etkisi altına aldığı insanları da döndüren bir güce sahip olduğunu anlamıştık. Boromir, kaçan Frodo'nun arkasından yaptığına karşı derin bir hüzün duyarken kaldıkları nehir dibini orklar basıyor ve Boromir orada Merry ve Pippin'i korumak üzere kahramanca can veriyor.

    Öldükten sonra o hengamede Gimli, Legolas, Aragorn üçlüsünün, Boromir'i orada bir başına, orklara yem olarak bırakmayıp bir kayığa bağlayarak akıp giden Rauros şelalesinin bağrına bırakmaları beni derinden etkiledi ve üçlünün bu hareketi ayakta alkışlanacak türdendi.


    Aragorn:

    "Ey Boromir!
    Yüksek surlardan bakıyorum
    batıya, uzaklara,
    Ama kimsenin yaşamadığı
    boş topraklardan
    çıkıp gelmiyorsun bu yana."


    Legolas:

    "Nerede Dürüst Boromir?
    Geciktikçe keder basıyor insana."
    "Sorma bana nerede diye
    Ey Boromir!
    ağlaşan martılarla
    çıkıp gelmiyorsun bu yana."

    Şeklinde ağıt bile yaktılar. :((


    Lakin Legolas'ın "keder basıyor insana" dizesini söylemesini garipsemedim değil çünkü o bir elf. :))


    Bu olayların sonucunda üçlünün önünde 2 seçenek koyuldu.

    + Ya Merry ile Pippin'i kaçıran orkları izlemek.

    + Ya da Sam ile Frodo'nun izini sürmek.

    Lakin Aragorn'un kararı birinci seçenekten yanaydı çünkü Yüzük ve Yüzük Taşıyıcısının kaderi artık onun ellerinde değildi. O böyle düşünüyordu.

    Merry ve Pippin'i kaçıran orklar , onlardan birinin değerli bir şey taşıdığını - Tek Yüzükten bahsediyorum ama Yüzük Frodo ile birlikte gitti - düşündüğünden onları canlı olarak Saruman'a doğru götürüyorlardı. Lakin karşılaştıkları Uruk hai'lar ile aralarında çıkan tartışmalar vs. onları yavaşlattı ve dinlenmek için durdukları bir akşam Eomer'in önderliğindeki Rohan Süvarileri tarafından baskına uğradılar o sırada Merry ve Pippin karışıklıktan faydalanarak Fargorn Ormanı'na doğru kaçtı. Ve orada ormandaki ağaçlara bekçilik etmesi için yaratılan Entlerin başı Agaçsakal ile karşılaştılar. Ağaçsakal entlerin en yaşlısı, güneşin altında Orta Dünya' da yaşayan en yaşlı canlıdır. #39303824 Ağaçsakal onları ilk başta ork sansa da sonradan Shire'ın Hobbitlerinden olduklarına ikna oldu ve onları öldürmedi, onlara karın tokluğu için Ent suyu içirdi ve Merry ile Pippin sonraki hayatlarına Shire'ın en uzun Hobbitleri olarak devam etti. Çünkü Ent suyunda canlıların boyunu uzatan bir sihir vardı.

    Entler uyanarak gerçeğin farkına vardıklarından Saruman'a düşmanlık besliyorlardı ve bu hareketlerinde haklıydılar çünkü İsengard'ın önünde uzanan Forgorn Ormanına ait ağaçları yakıp biçen biriydi. Entler de artık savaşa gitmeye karar verdi. Isengarda doğru yol aldılar Merry ile Pippin ile birlikte.

    #39047734
    #39047974

    Entlerin Isengard'a doğru savaşa gitmesi o sırada gerçekleşmiş Miğferdibi kuşatması bakımından çok güzel hamle olmuştu çünkü her şey su altında kalınca, etraftaki her iğrenç yaratık öldü ve Ortanc kulesinde mahsur kalan Saruman'ın asası ve taşıdığı küre dışında pek bir vasfı kalmadı.

    Miğferdibi kuşatması demişken Aragorn, Gimli ve Legolas ; iki küçük hobbitin izini sürerken süvariyle birlikte orkları yok edip dönen Eomer'e karşılaşıp arkadaşlarının da öldüğü fikrine kapıldılar çünkü Eomer kimseyi sağ komadık leşleri yığıp bir güzel yaktık diyince daha elem dolu bir halde Eomer'in ayrılırken onlara verdiği Külteri ve Tiz atlarıyla dumanı tüten ork leşlerine doğru sürdüler.

    #38768667
    #38834652

    Fakat orada Hobbitlerle ilgili bir şeye ratlayamadılar fakat bir adamla karşılaştılar ve yaşlı ak adam Yüzük Kardeşliğinde Balrog ile çukura düşen Gandalf'tan başkası değildi.

    #38836904

    Gandalf onlara Merry ve Pippin Entler ile birlikte olduğunu söyleyip, Rohandaki savaşa, doğru gitmelerini Rohan'ın kralı Theoden'in işleri rast gitmediğini söylüyor ve Edoras'a doğru yola düşüyorlar.


    Üçlü Gandalf'a düştüğü zamandan birşeyler sorunca ;

    "Uzun süre düştüm," dedi sonunda yavaş yavaş, sanki geçmişi güçlükle hatırlayabiliyormuş gibi. "Uzun süre düştüm, o da benimle düştü. Ateşi etrafımdaydı. Yarımıştım. Sonra derin bir suya daldık, her yer karanlıktı. Ölümün gelgiti kadar soğuktu. Neredeyse yüreğimi dondurdu. Yine de, bir dibi var, ışığın ve bilginin ötesinde," dedi Gandalf. Sonunda oraya vardım, taşın en uç kaynağına. O hala benimleydi. Ateşi sönmüştü ama artık balçık gibi bir şey, insanı boğarak öldüren yılanlardan daha güçlü bir şey olmuştu. Zamanın hesabının tutulmadığı yerde, yaşayan toprağın çok altında dövüştük. Durmadan kenetlendi bana ve durmadan biçtim onu, sonunda karanlık, tünellere kaçıncaya kadar. O tüneller Durin'in halkı tarafından yaratılmamışlardı. Cücelerin en derin mağaralarının çok çok altında, dünya isimsiz şeyler tarafından kemirilir. Ben orada yürüdüm ama günün ışığını karartmak için onların haberlerini verecek değilim. O çaresizlik anında düşmanım tek çarem idi, onu izledim, peşini bırakmadım. Böylece beni Khazaddûm'un gizli yollarına getirdi: hepsini çok iyi biliyordu. Durmadan yukarıya çıktık, ta ki Sonsuz Merdiven'e varıncaya kadar. Binlerce kesintisiz sarmal basamakla, sonunda Gümüşçatal'ın zirvesi olan canlı Zirakzigil kayasından oyulmuş Durin Kulesi'ne çıkıncaya kadar, en alttaki
    zindandan en yüksekteki uca kadar gidiyor. Orada, Celebdil'de yalnız bir pencere vardı karlar içinde; tam önünde de dar bir aralık, dünyanın pusları üzerinde baş döndüren bir kartal yuvası vardı. Güneş burada şiddetle parlıyordu ama altındaki her şey buluta sarınmıştı. Buradan dışarı fırladı ve ben tam arkasından giderken yepyeni bir alevle parladı. Görecek kimse yoktu ama belki de sonraki asırlarda Zirve Savaşı'nın şarkıları söylenir. Gandalf aniden güldü. "Ama şarkıda ne diyecekler? Uzaktan bakanlar dağın tepesini bir fırtına aldı zannetmişlerdir. Gökgürültüsünü duymuşlar ve Celebdil'e yıldırım düştü de ateşten bir sürü dile bölünerek geri sıçradı demişlerdir. Bu yetmez mi? Etrafımızda koca bir duman yükseldi, buhar. Buz, yağmur gibi düşüyordu. Düşmanımı aşağıya attım; bu yüksek yerden düşerken dağın bir yanına çarptı ve ölürken düştüğü yeri de parçaladı. Sonra beni karanlık aldı; düşünceden ve zamandan ayrıldım ve anlatmayacağım uzak yollarda dolandım .Çıplak olarak yollandım geriye kısa bir süre için, görevim tamamlanıncaya kadar. Ve dağın tepesinde çıplak olarak yattım. Arkadaki kule un ufak oldu, pencere de yok olmuştu; harap olan merdiven yarımış ve kırılmış taşlarla boğuldu. Tek başımaydım, unutulmuştum dünyanın sert boynuzu üzerinde, kaçacak bir yerim olmaksızın yatıyordum. Orada, yıldızlar üzerimden dönüp geçerken yukarı bakarak yattım; her günüm yeryüzündeki bir ömüre denkti. Kulaklanma yavaş yavaş bütün toprakların bir araya toplanmış cılız söylentileri geldi; Filiz verenlerle ölenler; şarkı ile ağıt ve haddinden fazla yüklenmiş taşın bitmek tükenmek bilmeyen yavaş homurtusu. Sonunda Yelhükümdarı Gevaihir tekrar buldu beni; alıp götürdü."

    şeklinde başından geçenleri anlattıktan sonra Aragorn; Külteri , Legolas; Tiz ve Gandalf ile Gimli ise Gölgeyele ile yola koyuldular.

    Gölgeyele, Yılkının başı, atların efendisidir, At Beyi Rohan Kralı Theoden bile daha iyisini görmemiştir.

    Theoden'in Konağına geldiklerinde Gandalf, Saruman'ın ajanı Grima Soluncanfil'in Kral Theoden'i etkisi altına aldığını görünce pek şaşırmamış Grima'nım icabına bakıp Theoden'i saran o kötü tılsımdan azad ettikten sonra öyle şöyle bir şeyler olunca Miğferdibi'ne doğru gidip kuşatmayı başlatmış bulundular.

    Theoden, yıllardır onu var duygularını sömüren Grima'yı öldürmek yerine gitmesine izin vermişti.

    Miğferdibi Kuşatması; diğer olaylara göre daha soluk bir şekilde anlatılmış, betimlemenin kralı olan Tolkien'in mesela entler olsun veya ilk kitapta elf diyarında geçenler olsun verdiği fazla ayrıntıdan dolayı biraz sıkılmıştım şimdi de bu kısım benim okuduğum versiyona göre sadece 52 sayfa sürmesine çok şaşırdım çünkü filmde ise yaklaşık bir saate yakındı. Belki de filminde asıl sahneler olarak gösterilen bu savaş kısımları Tolkien'in pek ilgi gösterdiği, önem verdiği durumlar değildi. Neyse devam edelim.

    Kitapta, filmdeki gibi gelen giden yok yani o muhteşem fon müziği nizami bir asillik abidesi elf taburu gelmiyor, doğal olarak Haldir'de Miğferdibi'nde ölmüyor. Zaten kaç asırlık kaptan gül gibi Haldir'in bu şekilde ölmesi saçma olurdu.

    Bu arada hep merak ettiğim bir konu hakkında araştırma yapma vaktim oldu ve sonunda kendime cevap buldum. Elflerin biyolojik olarak ölümsüz olduğunu, onları öldürecek tek şeyin ise savaş var keder olduğunu öğrendim. Ne kadar da zarifler Allah'ım, kederden ölebiliyorlar. :(

    Savasta 300 Rohanlı 1000 Uruk- hai'ye karşı mücadele ediyor. Uruk hai (ork- goblin kırması) ırka verilen ad. Silmarillion'da Melkor elfleri kaçırıp kaçırıp, işkence ile orklara dönüştürüyormuş. Ama ben bir türlü anlayamıyorum, bu kadar zarif, asil, güzel varlıklar nasıl olur da bu biçim yabani yaratıklara dönüşebiliyorlar?

    Yine orklar kadar kötü, tehlikeli olan goblinler ise tekrardan orklar ile birlikte tüm iyi ırkların düşmanı bir ırk. Kötücül ruhlar var zararlı yaratıklar olarak geçiyor sözcüklerde. İşte bu meret iki ırkın melezlemesi sonucu olarak oluşmuş bu Uruk- Hai'lar.

    Bu ırk Saruman tarafından tekrar tekrar tekrarlanarak oluştu, Saruman kendine ait melez ırkı oldu.

    Orklara göre zırhları daha kalın, kalkanları daha geniş ve güneşe karşı daha dayanıklılar. Yani orclar gibi ışıktan çekinmezler.

    Ve söylenenlere göre LOTR serisinde Türkleri temsil eden ırkmış. Turkey ( turkay) diye Uruk Hai (urukhay) diye okunup; serisinin en agresif, yabani, ırkının birde üzerine egoları eklenince Türkler temsili demişler.

    Bu son bilgi ile Uruk abilerimizi rahat bırakalım.

    1000'e 300 savaşı kaybetmek üzere olan Rohanlıların imdadına Gandalf ile ErkenBrand ve askerleri 1000 kişilik ordusuyla geliyor ve Uruk- hai 'lar püskürtülüyor. Bu arada filmde Batı Ağıl Muhafızı ErkenBrand yerine Eomer geliyor ve iyi ki o gelmiş yoksa o "Rohirrim" diyişindeki güzelliği nerde görür, duyardık daha.

    Miğferdibi Kuşatması , bitikten sonra Entlerin hallettiği İsengard'a yollanan Aragorn, Gandalf, Gimli, Legolas, Theoden ve adamları yolda kendi aralarında güzel bir şölen veren Merry ile Pippin ile karşılaştılar. İki tarafta karşılaşmalarına çok sevinmiş şekilde Hobbitleri de önlerine atarak Saruman'ın kulesi Orthanc'a doğru yol aldılar.

    Orthanc'ın önünde Gandalf, Saruman'a seslenip Grima'nın ortaya çıktığını görünce sinirlenmişti, Theoden ise şaşırmıştı hatta "Ben bu sesi tanıyorum ve tanıdığım güne lanet olsun." gibi birşeyler söylemişti. Daha dün sağ koluyken kralın arkasında Rohan'ı asıl yöneten oyken şimdi lanetlerin üzerine gönderildiği biri olmak Grima'yı üzmüş olmalı :(

    Bir süre sonra ne kadar kötü de olsa benim en sevdiğim karakter Saruman geldi, rahatsız edilmesinin sebebini sorup Theoden'e dostluk çağrısı yapmıştı.

    Saruman'ın "Ben diyorum ki Theoden Kral, barış yapıp dost olalım mı, sen ve ben? " sorusuna Theoden'in "We shall have peace" ile başlayan cevabını yılın kapağı seçtiğimi belirtmek isterim.

    "Barış yapacağız, dedi Theoden sonunda boğuk bir sesle, kendini zorlayarak. "Evet, barış yapacağız," dedi bu kez berrak bir sesle, "barış yapacağız, sen ve senin bütün yaptıkların ve bizi teslim etmeye çalıştığın karanlık efendinin bütün yaptıkları yok olduktan sonra. Sen bir yalancısın Saruman ve insanların yüreklerini çürüten birisin. Bana elini uzatıyorsun ama ben yalnızca Mordor'un pençesinin bir parmağını görüyorum. Kıyıcı ve soğuk! Senin benimle yaptığın cenk hakça olsaydı bile ki değildi, çünkü on kere daha akıllı olsaydın bile beni ve benim olanı kendi çıkarın için dilediğin biçimde yönetmeye hiç hakkın yok öyle olsaydı bile Batıağılı'ndaki meşalelere ve orada ölmüş yatan çocuklara ne demeli?PENCERENE KURULAN BİR DARAĞACINDAN SALLANIP DA KARGALARIN EĞLENCESİ OLDUĞUN ZAMAN, SENİNLE VE ORTANC İLE BARIŞ YAPACAĞIM."

    https://youtu.be/haRu8ujpsp4

    Daha sonra Saruman'ın ona gerçek yüzünü söyleyenlere karşı bir takım hakaretlerini geçtikten sonra Gandalf,
    "İyi bak, ben senin arkadan vurduğun Boz Gandalf değilim. Ben, ölümden geri dönen Ak Gandalf'ım. Senin artık hiç rengin yok; seni hem nizamımızdan hem de Divan'dan atıyorum." diyerek asasını kırdı ve Saruman tamamen etkisiz hale getirildi şimdilik ilerde ne olur bilmiyorum.


    VE ŞİMDİ FRODO, SAM VE SEVGİLİ GOLLUM'UN YAŞADIKLARINI SON BÖLÜME KATARAK EN GÜZEL ŞEYİ YAPAN TOLKİEN'E TEŞEKKÜRLERİMİ SUNUYORUM

    ve Sam'i övmeye başlıyorum.

    Bahçıvan Sam, Cesur Sam, Canım Sam ya da sadece Sam.

    Bu kadar sadık, merhametli, Frodo'yu tıpkı babası gibi seven, koruyan; güvenin, sevginin, dostluğun temsili biri asla olamaz. Tolkien'e göre de bu hikayenin asıl kahramanı Samwise Gamgee'dir. Filminde seslendirmesi olsun karaktere uygunluğu en başından beri en sevdiğim karakterlerden ikincisi oldu benim için.

    Sam Gamgee, 6 Nisan'da dünyaya gelmiş Shire'ın Hobbitlerinden biri. Çocuklarından birine ileride Frodo adını verecek olan Sam, Çıkın Çıkmazı'nda aile yadigarı meslek olan bahçıvanlık yapıyordu. Elfleri de çok severdi. Bilbo ona hep hikaye anlatırmış. Ama ne yazık ki o da Frodo ile birlikte bu yolculuğa başlamak zorunda bırakıldı Gandalf tarafından.

    Evet yolda Yüzüğün peşinde olan Gollum ile karşılaştıkları andan beri Sam asla güvenmemişti ona. Çünkü iki de bir kıymetliyi çaldıklarını, onu ona geri vermeleri gerektiğini, söylüyordu ama Frodo onu öldürme fikrine hiçbir zaman yanaşmadı çünkü Gandalf'ın Gollum hakkında söylediği bazı şeyler hep aklındaydı.

    Gollum, Yüzük'ün korkunç çağrısını hissediyordu ve Sam de bunun farkındaydı. Frodo'ya hiçbir şekilde yakınlaşmasına, dokunmasına izin vermiyordu hatta Gollum'a güveni o kadar azdı ki Frodo uyurken başında nöbet tutuyordu.

    Kara Kapılardan normal yollardan geçemeyeceklerini anlayınca Gollum'un onları götürdüğü gizemli yollardan birinde ilerlerken bir sürpriz oldu ve Ithilien kolcuları tarafından görüldü Frodo ile Sam ama Gollum onlara gözükmeden çoktan kaçmıştı.

    Ithilien kolcularının başında ise Gondor Reis-i Faramir vardı. Faramir Denethor'un oğlu, Boromir'in erkek kardeşi. Faramir, Frodo'ya çok fazla soru sordu, Frodo ise çok fazla şey öğrenmiş oldu Anduin nehrinden gittikleri vakitten beri.

    #39868348
    #39871700
    #39878970


    Faramir, birçok yiğitçe laflar söyledi, Frodo ile Sam'a iyi baktı ve onları azad etti daha sonra askerlerinden biri Gollum'u yakalayınca onu sorgulamaya başladı. Ama Frodo'nun istegi üzerine onu da öldürmeyip sağ bıraktı.

    Faramir ile yollarını ayırdıktan sonra Frodo ile Sam'in bir dialogu benim için en güzel, anlamlı dialogdu.

    "Burada hiç olmamalıydık, yola çıkmadan önce bu konuda daha fazla şey öğrenmeliydik. Ama sanırım bu hep böyle olur. Eski masallardaki ve şarkılardaki bütün o kahramanlıklar Bay Frodo. Maceralar yani, öyle derdim adlarına. Hep bunların, o masalların mükemmel kişilerinin çıkıp aradığı şeyler olduğunu düşünürdüm, çünkü onlar macera isterlerdi, çünkü maceralar heyecan verici, yaşam ise biraz sıkıcıydı; bunu spor olsun diye yapıyorlardı falan filan. Fakat gerçekten önemli olan öykülerde, ya da akılda kalan öykülerde böyle olmuyor.
    Kahramanlar sanki bu olayların içine düşüyorlar yani yolları onları o tarafa götürüyor da denebilir. Ama galiba onların da, bizim gibi bir sürü seçenekleri oluyordu ellerinde, geriye dön- mek gibi; sadece onlar geri dönmüyordu. Eğer dönüyorlardıysa bile bizim bundan haberimiz olmuyordu çünkü dönenler un- utuluyordu. Biz sadece yollarına devam edenlerden haberdar oluyorduk ve dikkatini çekerim, hepsi de mutlu bir sona varmıyordu-en azından öyküdeki veya öykü dışındakilerin mutlu son dedikleri bir sona varmıyorlardı. Yani memleketine dönüp de, her şeyi bıraktığı gibi olmasa bile yolunda bulması gibi - yaşlı Bay Bilbo gibi yani. Fakat mutlu sonlu öyküler en iyileri sayılmazlar her zaman, gerçi içinde bulunulacak en iyi öyküler sayılabilirler aslında! Acaba biz ne
    tür bir öykünün içine düştük?"

    "Kim bilir," dedi Frodo. "Ben bilmiyorum. Gerçek öykülerin adeti de budur işte. Hoşuna giden bir tane öykü seç. Dinlediğin öykünün nasıl bir öykü olduğunu, yani sonunun mutlu mu, mutsuz mu olduğunu bilebilirsin veya tahmin edebilirsin ama içindeki kişiler bunu bilmezler. Sen onların
    biliyor olmasını istemezsin zaten."

    "Öyle beyim, elbette istenmez. Acaba neden bunu daha önce düşünemedim beyim! Vay canına, düşününce, biz de hala aynı öykünün içindeyiz! Öykü devam ediyor. Büyük öyküler hiç bitmez mi acaba?"

    "Hayır, onlar hiçbir zaman öykü olarak bitmez," dedi Frodo. "Fakat onların içindeki kahramanlar gelir, rolleri bitince giderler. Bizim bölümümüz de bir zaman sonra bitecek ya da kısa bir süre sonra.''

    "O zaman biraz dinlenip, biraz da uyuyabiliriz," dedi Sam. Acı acı güldü. "Tam da bunu kastediyorum Bay Frodo. Yani bildiğimiz, basit bir istirahati, bir uykuyu ve sonra bahçedeki sabah işlerini yapmak için de uyanmayı kastediyorum. Korkarım benim bütün ümidim hep bundan ibaret olmuştur. Bütün o büyük önemli planlar benim gibilere göre değil. Yine de merak ediyorum acaba bizi şarkılara veya öykülere katacaklar mı di- ye? Şimdi öykünün birindeyiz elbette ama ben şunu kastediyorum: Yani sözlere dökecekler mi, anlarsınız ya, hani yıllar, yıllar sonra ocak başında anlatılan veya kırmızı siyah harfleri olan kocaman bir kitaptan okunan bir öyküdeki sözlere. Ve insanlar şöyle diyecekler: Hadi bize Frodo ile Yüzük'ü anlatın!' Onlar da şöyle diyecekler: 'Evet, bu benim de en sevdiğim öykülerden biri. Frodo çok cesurmuş, öyle değil mi baba?'
    'Evet, oğlum, hobbitlerin en meşhuru, bu da kolay bir şey değil."

    Hiç kolay değil," dedi Frodo ve uzun uzun, içinden gelerek güldü. Öyle bir ses, Sauron Orta Dünya'ya geldiğinden beri bu yerlerde hiç duyulmamıştı. Sam'e aniden sanki bütün kayalar dinliyorlarmış, uzun kayalar da üzerlerine eğilmiş gibi geldi. Fakat Frodo onlara kulak asmadı; yine güldü. "Hey gidi Sam," dedi, "seni duymak, sanki öykü yazılmış gibi mutlu etti beni. Ama en önemli karakterlerden birini unuttun. Aslan yürekli Samwise. 'Ben daha çok Sam'i dinlemek istiyorum baba.
    Neden onun konuşmalarını daha çok katmamışlar baba? Ben en çok onu seviyorum, beni o güldürüyor. Üstelik Sam olmasaymış Frodo pek uzağa gidemezmiş, değil mi baba?'"


    Yollarına devam ettikleri sırada son olarak Gollum'un hainliğine uğradılar ve Shelob'un ininde Frodo öldü daha doğrusu Sam öyle zannetti ki, çok büyük acılar çektikten sonra yolculuğun asıl amacını, yüzügün yok edilmesi görevini yerine getirme kararı aldı ve yüzügü Frodo'nun boynundan aldı. Daha sonra Frodo'nun ölmediğini ve orklar tarafından mahkum edildiğini gördüğü sırada kitabımız bitmiş bulundu.

    Sam'in, Frodo'nun öldüğü zaman söylediği bu sözler #39956132 beni çok etkiledi ve "Sizin için yüzüğü taşıyamam Bay Frodo ama sizi taşıyabilirim." sözleri aklıma geldi ve manik depresif moddan çıkmam zaman aldı.

    Kısacası kitap böyleydi, güzeldi hatta serinin ilk kitabından daha güzeldi bana daha farklı duygular yaşattı.

    Sevgi, sadakat, kötülük, acı, şehvet, dostluk, aşk, her türlü duygu ile birlikte böylesi güzel bir bütün oluşturabilen Tolkien'e ,bu kitabı okumamda emeği geçen ve buraya kadar sıkılmadan okuyan herkese teşekkür eder iyi akşamlar dilerim.
  • 137 syf.
    ·4 günde·8/10
    İncelemeye başlamadan önce biraz duraksıyor ve soluklanıyorum çünkü konu Hasan Ali Toptaş. Merak etmeyin inceleme bir Hasan Ali güzellemesi olmayacak,dürüst cümleler kuracağım ama gerçekler güzellemeleri geride bırakacak denli etkileyiciyse benim yapacak bir şeyim kalmıyor,yine Toptaş’ı seveceğiz güzel okurlar.

    Ölü Zaman Gezginleri içerisinde on altı öykü barındırıyor ve iki bölümden oluşuyor. İlk bölüm kitabın ve aynı zamanda kitaptaki bir öykünün adı olan Ölü Zaman Gezginleri,ikinci bölüm ise Yoklar Fısıltısı. İlk bölümdeki öyküleri okuduktan sonra ikinci kısımdaki öyküleri okumak bana çok daha kolay geldi. Hasan Ali’yi ilk defa okumuyorum,yazarın okuduğum üçüncü kitabı ama bu kitap -öykü derlemesi olduğundan belki de- yazarla tanışma kitabı olmuş,aslında güzel olmuş. Toptaş’a dair fikir edinmek ve tarzını,üslubunu kavrayabilmek için doğru bir tercih. Alışkın olduğumuz zaman ve mekan kaymalarını bolca görüyoruz öykülerin içinde. İlk defa okuyan birinde mutlaka birkaç cümle sonra başa dönme isteği oluyor,kim,nerede,ne zaman sorularına cevap aramak için bir büyüteçle ve analiz defteriyle sayfalara geri dönesiniz geliyor,biliyorum ve diyorum ki işte Hasan Ali Toptaş. Her bir öyküde bu hisleri tekrar tekrar yaşadım. Başlangıçta belirttiğim,ikinci kısmı birinci kısma nazaran daha kolay bulmamın sebebi biraz daha olay odaklı öykülerin burada toplanmış olmasıydı. Bir de kolay dediğime bakmayın bahsettiğim kolaylık elinize büyüteç almadan da okuyabilirsiniz kolaylığı.

    Okurların bir kısmını zorlayan zaman,mekan atlayışları bana inanılmaz keyif veriyor,kendimi rüya görüyor gibi hissediyorum her sayfada. Bilirsiniz,rüyalarda odak noktası biz oluruz ve biz sabit kalırken etrafımızdakiler değişir,mekan değişir,kişiler değişir ve zaman... Kitaba adını veren ölü zaman. Kimi zaman yıllar,asırlar saniye gibi geçerken kimi zaman saniyenin duruşunun uzunluğundan saatte akrep ve yelkovanın varlığını bize unutturan zaman. Öykülerden birinde geçtiği gibi parmak uçlarıyla dirsekler arasındaki mesafe kadar olan zaman,yoran,öldüren ve düşündüren zaman.

    On altı öykü arasında en sevdiklerime geldi sıra, hepsini tek tek hatırımda tutmak istesem de şu dakika aklıma ilk gelen Yabu’nun öyküsü oluyor. Hem trenler hem karlı dağları bol bol kullanan yazara teşekkür edesim geliyor Çift Çizgi ve Karanlık Beyaz öykülerini okurken ve ince ince yağan kar beni yeniden Kars’a götürüyor. Ben orada kalıyorum,sonra hoş bir tesadüf karşılıyor,Şükrü Erbaş’a yazılan bir öykü. Her kitabın bir zamanı olduğunu en iyi burada,bir kitabın sonunda anlıyorum. Kuş Uçar Kanat Ağlar diyordu Erbaş, Herkes Gibi Safa Bey diyordu Toptaş ve ben şimdi ne okusam da bu öykülerin yükünü hafifletsem diye düşünüyordum.

    Hasan Ali Toptaş’ın kalemini hiç bırakmaması dileğiyle!
  • V’eda
    Gerçekliğin içinde veya hayalimde bile değilken neredeyim ben? Ne aradığıma dair herhangi bir fikrim yok. Belki de böylesi iyidir derken o kadar uzaklara düşüyorum ki kendimi labirentin en başında buluyorum. İşte öylesine uzak yaşadığım duruma, öylesine uzak şeylere karşı bir ilgi uyanıyor içimde. Dikkatlice sokulup kulak kabartıyorum. Koyu bir sessizlik! Yaşı ne kadar büyük olursa olsun her insan ruhunda bir çocuk taşır, bende ellerinden çok fazla etkilenmiştim, iç güdülerim tarafından yuvaya dönmüş gibi ona doğru çekilmiştim.
    ‘Sen sevgiye açsın’ demişti Eda
    Sen hiç açlık çeken bir çocukla tanıştın mı peki? Onun görünenin ötesinde bir durumu vardır. Ruhu hüzünle yumruklanan bu çocuk en küçük esinti karşısında bile yaprak gibi titreyecektir, hele bir de bu çocuğun elinden oyunlarını, eğlencelerini, güvenini aldıysan. Hayatı örümcek ağlarından başka bir şey olarak algılayamayacak, zaman artık çok çabuk geçtiği için ruhani bir şekilde geçmişte yaşayacak ve gelecek ona bir mezarın içinde unutulup gitmek gibi görünecektir.
    Bana yaşamın bu yüzünü verdiğine göre kendimi ona göre uydurabilir miyim? Dayattığın özel kaygı karşısında sana inanmak deneyimlerin niteliklerinin yerini niceliklere bırakmak anlamına gelmez mi?
    Eda’nın ruhsal bir güzelliği vardı, Ama onu hiç görmemiş olan kendisine nasıl tarif edebilirsin ki? Aldırmazlığın , yüreğin uykusunun ya da ölümcül vazgeçişlerin verdiği bu zehirli esenliğin doğması için düzenlemiş olduğu bir oyundu. Cömert bir şekilde miras olarak bıraktığın iki kişilik yalnızlığa ne demeli? Hiç kimse sana yalnızlığın hüznün yandaşı olduğunu söylemedi mi yoksa? Ya içerde tutsak ettiğin sevgiye aç olan çocuk! Bu açlığın getirdiği bedensel çöküş sende sadece görünenin algılanmasını sağlıyor. Bedenin yargısı, aklın yargısından hiç de aşağı değildir, beden de yok oluş karşısında geriler. Ama bu çocuğun korkusu, onu bu durumlara düşürenlere olan hıncı nasıl görüntüye girer? Açlıktan başı dönen bu çocuk yarattığın hapishanede, göbeğinin üzerinde kendince üççeyrekler ve yarımşar ölçülerle santim santim tüm uzunlukları ölçecektir.
    Bu tepelerin hoş çizgileri, çarpıntılı yürek üzerinde akşamın eli çok daha fazlasını öğretiyor bana. Sarhoş değilim fakat içinde bulunduğum oda giderek küçülüyor, demek beni bırakıp gitmek istiyorsun! Bak işte bu da öbürleri gibi bir karar. Peki nereye gideceksin? Pinpon topu misali aniden değişen duygular içinde sihirli arabadaymış gibi aklın bu dünyada yol alıyor. Ayakuçlarına basarak uzaklaştığın yıkıntıların arasında yeni bir başlangıç filizlendirmemi istiyorsun, iyi de bu devam eden yaşamdaki ayağa kalkmaktan çok ölümün dirilişini kanıtlamaz mı? Daha büyük yaşam bir başka yaşam anlamına gelmez onun için. Dürüst bir tutum olmaz böylesi. Dün, bugün berbat günler. Aslında ölümün yaşatacağı basit bir son; fakat gerçek bir acıya sahip olacağından şüphem yok. Tüm bu son için hazırlıklar yapılırken, senin dünyamı sarsacak planlar yapabileceğini kim düşünürdü ki? Yüreğimde büyük bir boşluk hissediyorum, güç değil! Oda sıcak ve karanlık, her ateş üzerinde bir duman taşır, dört bir yanda kara dumanlar varken görüşü engellenmiş ben yanan bedenimi nasıl kurtaracağım? Bu gidişle yakın bir gelecekte ya öleceğim ya da yaşamaya devam etmek için uygunsuz olacağım. Neydi son iki gece önce kustuğum; kan! Dirhem dirhem bölündüğümü söylememe izin ver. Bunun bayağı mı, tiksindirici mi, hoş mu yoksa üzücü mü olduğunu düşünecek değilim. Kesinlikle söylemeliyim, burada olgu yanılgıları benimsenmiş, değer yargıları bir kenara bırakılmıştır.
    Yeniden boyadım odamın duvarlarını, her yanında ise kısa, küçük notlar. Okudukça sesleri yankılanıyor. Her yerde, aynı güçte ve gece gündüz, umutların içimde yaşadığı ihtimaline yönelsem daha iyi ederdim. Umut dediğime bakmayın her hatırlanan notta bunlarla karşılaşmam gerekirdi, en ufak izlerine bile rastlayamadım oysa. Kocaman bir hayal kırıklığını benimsemek kalıyor geriye. Üstelik bu bir ihtimale karşı çıkar görünen şeyler bir hayal kırıklığının varlığını olanaksız değil, onu yalnız bütün tasarımların ötesinde tehlikeli kılan bir nitelik taşıyor. Bende sadece adı geçen nedenden ötürü böyle bir ihtimale karşı çıkmıştım. Kesintiye uğrayan kısa sürekli uykular ve kesinleşmiş ümitsizliklerle dolu bir odada yalnız başına başka ne yapılırdı ki? Yalnızlığın esir aldığı zamanlarda ne yapılabilir ki? Kalbin konuştuğu tek dil olan sessizlikten başka. Belki dudaklardan dökülemeyenler yakınlaştırır bizi, bak yine gece oldu mesela her yer zifiri karanlık her şey saklanmış ama göremediğim halde sana olan sevgimi saklayamayacaktır. Eda’nın varlığımdan haberi olduğu sürede beni gerçekten işittiğini söyleyemem; çünkü sesimi çıkarmamıştım hiç. İsteyince kalmak iyidir fakat istemeden eksikliği anlayıp kalmak çok daha iyidir. Bu yüzden konuşmamıştım yuvaya kavuşmaktan sessiz ne düşünülebilir ki? Gözyaşları vardı sadece yanaklarından süzülen beni boğamayacak kadar küçük fakat bir o kadar korkutan!
    Kaç yıl olacak, 6 mı? 6 yıllık yitip giden bir ömür. Nasıl olurda az olan kendinden önceki çokluktan daha fazlasını götürebilir ki? Galiba ömür yitirdiğimiz zamandan daha uzun değil, başka bir açıdan yitirebileceğimiz zamanla aynıymış hep, yalnızca o kadar. Başından itibaren hiçbir destek almaksızın izlediğim yol bu değil miydi? O zaman ne olursa olsun onu izlemeye devam edecektim, türlü badireler ve zorluklardan geçerek yuvarlandım belki aşağı ama daha ilk adımdan pes edip geriye dönüp gitseydim asıl o zaman kaybederdim. Uzun mesafeler ardından bir şey elde edememiş olsam da zararı yok dedim. Yolcuysak yolun sonu gelmez, geri dönüp baktığımda ise yalnızca kat edilmiş mesafeler vardı ayaklarımın altında. Boyumdan büyük sevmiştim oysa seni, kaç kulaç attım kıyılarında karşılık vermiş olsan can simidim olabilirdin hâlbuki. Yoruldukça dibe dalıyorum, söylediklerin çınlıyor kulaklarımda, hala aynı tesire sahip sözlerin. Hançer değildi kullandığın evet dilin ve dudaklarındı. Neden kalbinde ölümün tohumlarını yeşertip ağzınla üfledin ki? Umutlarım ve dualarım boşuna, öyle tuhaf ki uykuyla uyanıklık arasından çıkagelmiş gibi.
    İnsanların arasında seni düşündüğüm zamanlarda halimin gülünçlüğünü görmelisin. Üstelik hoşuna gidip gitmediğini soranlar oluyor kendi aralarında, kulak kabartırken duyduğum bu kelime ‘hoşa gitmek’. Bu sözcükten ölesiye nefret ediyorum Eda ve yalnızca hoşa gitmek, o öyle biri olabilir mi? Eda benim aklımı başımdan alırken sizin sıradanlığınız duyumsallığını kapsamaz ki. Öyle yanarken içten içe anlıyorum her kıvılcım zerresi düştüğü yeri saflaştırıyor, gözlerde biriktirmediğim yaş ile içten yıkanıyor. Giden bir misafir için başka ne yapılabilir ki?
    Neredeyse artık hiçbir şey yemez olmuştum. Ancak hazırlamış olduğum yemeğin yanından geçerken oyalanmak maksadıyla ağzıma bir lokma alıyor, dakikalarca ağzımda tutuyor, düğümlenmiş boğazımdan geçirmek yerine dışarı tükürüp atıyordum. Önceleri bunun sebebinin üzüntü olduğunu düşünürdüm ama bilinçli bir şekilde baktığımda aramıza giren boşluklara alışıvermişliğimi fark ettim. İçerimde başka hiçbir yerlere konamayan anıların kederi narkoz boyutuna ulaşmış, etkisi bir azalıp bir artan hüzün artık tam manasıyla beni saçlarımdan ayak parmaklarıma kadar saran gerçeklik halini almıştı. Boşluk önünde diz çökmekten daha tüyler ürpertici bir görüntü beklenebilir mi?
    Yeniden boşluğa yanıt verirken buldum kendimi ama yanıt vermek ancak sözcüklerin telaffuzuyla mümkün olabilecek bir şey değil mi? Yazma isteğim bu konuda kendini daha fazla öne çıkarıyor, olsa olsa mutluluk neydi sezer gibi olurken sesler duvarlara çarparak yankılanıyor. Tekil düşüncem yok artık, sonsuz sayıda nesneye anlam veren sonsuz sayıda öz.
    Bu düşünceler uyutmuyor beni, her insafsız kalem izi gerçeği bir sonraki kelimeyle daha belirgin hale getiriyor, kalemi tutan ellerimle, zihnimdeki sesler ortak düşman gibi iş birliği ile acı gerçeği bir kez daha seriyor önüme, yazılanların tersinin mümkün olma ihtimaline olan ümidim düş misali uykuyu getiriyor bana. Bu güç bir çaba olacağından bir de uyku gelene kadar saatler ağır çekimle geçeceğinden bir an evvel uyumalıyım. Tüm bu deneyimleri aynı adla karşılamaya hakkım yok.
    Sevgilim sana neşeli bir şeyler söylemek, yazmak isterim fakat aklıma başka doğal bir şey gelmiyor, düşünebilecek en büyük üzüntü yüklerinden başka. Yorgunluklarımla aksaklıklarımın bazı yerlere açıkça yansımış olması çok yazık, çok daha yalın işleyebilir miydim? İşte sürekli içimde fırtınalar koparan, oluk oluk akan duygu da bu zaten. Senden önce feda etmiş olduğum benliğimdeki yaratıcı güçlerle, daha elverişli yaşam koşullarıyla, şimdikinden daha yalın, etkili ve sistemli bir çalışma ortaya çıkarabilirdim Bunu düşünmek, kabullenmek beni kahrediyor; oysa gerçek koşulların bulunmadığını, olmasının da beklenemeyeceğini söyleyen mantık da haklı.
    Bak işte yine uyku tutmadı! Gecenin ilerleyen saatleri ve bulunduğum odayı içimde taşıyorum, eğer dikkat kesilirsem bunu herhangi bir ölçü aleti olmadan kanıtlayabilirim. Dört bir yan sessizliğe bürünmüş halde ve duvardaki saatin sesi, öteden gelen araba sesleri, şayet biraz daha kulak kabartırsam yan odadaki damlayan musluğun sesini bile işitebilirim.
    Ne zaman kapıya yaklaşsam yüce ve ağır duygular uyanıyor içimde. Cenin pozisyonu almış bir şekilde yatağın içinde belli bir noktaya takılmış bakışlarla oracıkta uzanıyorum. Aynaya bakmadan tarif edebileceğim şeyler, dışa çıkık omuzlar, çaresizce birleştirilmiş kollar, nadiren kıpırdattığım ayaklarım, tarif edemeyeceğim bir üşüme... Ansızın düşünüyorum burası, yani içerim aşağıdaki kışsı topraktan daha mı sıcak? Çevremde her şey beyazlara bürünmüş siyah olan tek şey benim kömür kovam. Bir an aklımdan geçen Eda’nın beni anlamasını beklersem kıyamete kadar bekleyeceğim - ki ruh ebedidir-. Bir şeyler yanıyor içimde dumanı tütmeyen ama kor gibi yakan bir şey. İnsan ölçüsünü aşıyor bu, o zaman insanüstü olması gerek. Ama bu ‘o zaman’ fazla mantıksal, tek söyleyeceğim artık benim ölçütümü aştığıdır. Görüyorsun ki uyumsuz bir insan oldum tüm yapabildiğim her şeyi tüketmek, zamanı, neşemi, kendi kendimi...
    Ayağa kalmak isterken nefes almakta güçlük çekiyorum ve çok uzaklardan yankılanan bir ses, sonrası yok.
    Gözlerimi açtığımda halının üzerinde buldum kendimi, bugün üçüncüsü gerçekleşmiş olan aniden gelen titreme krizi ile sandalyeye yığıldığımı göğsümdeki acıyla fark ettim. Allah’ım ne olur bu bir kâbus olsun! Ne kadar zaman geçmişti? Öyle sıcak ki her yanım sırılsıklam, neydi biraz önce yankılanan?
    ‘Sen benim Allah’la imtihanımsın.’ Evet böyle söylemişti.
    Sözlerin hesapsız fakat büyük yapıtlar gibi beklenenden daha fazla anlam taşıyor. Bu tutumun hangi din söylevine giriyor orasını araştıracak değilim.
    Kimselerin hatta en başta senin bile hikâyemize inanmamış olman aşkın hiçbir mevsimin yardımı olmadan gelişip çiçeklenen kutsallığına saygısızlık değil midir? Bizi tam anlamıyla karşı karşıya getiren Salı günü müydü? Ya da ocak ayı mıydı? Öğle saati miydi? Bizi çevreleyen, bize çarpan ya da bizi götüren bu dünyada bu her şeyin başı bu rastlantıdan başka. Ruhlarımızı daha doğmadan birbirine dokunduran Yaradanın elleri değil miydi? Ve senin gazabın değil miydi tüm bu güzelliklerden alıkoyan? Bizi birbirimize yakınlaştıran kadere inat geceler gündüzler boyu tutsak eden. Hayatlarımız anne rahminde başlamadığı gibi mezarda da sona ermez. Nasıl ki gökyüzü, ay, toprak ana bizden önce varsa bizden sonra da var olacaktır. Kargaşadan ilahi denklikten doğan başka her şeyi çürütebilirim. Direncin ve açık görüşlülüğün, umudun ve ölümün birbirlerine karşılıklı bu insanlık dışı oyununda karşılıklı izleyiciler olduk, bak! Tüm engelleri parmağımla izleyecek olsam bundan fazlasını bilemezdim.
    Şimdi sayfalar dolusu senle ilgili yazılar arasına biçare yanan dudaklarımı ellerinin üzerine koyarcasına değdirip bekliyorum, ruhumun derinliklerinde yatan tüm erdemleri uyandırmak istercesine – hayali ellerine- kokunu çekerek uzunca bir öpücük bıraktım.
    Sabitlenen notlar arasından kopup düşme eylemini bitiren ‘Başından beri beni güçsüz kılan köken farkımız ve ailen.’ notu. Hangi plana göre yapılmış bir kapı kurtarabilir beni?
    Tam dört yıl sonra yargılandığım sözler tam olarak bunlardı. İşte bir sorun var ve ben bundan asla yok sayarak kaçamadım. Uyuklayan bir dünyayı uyandırıp düşünce için canlı kılma yollarından değil midir bu? Bununla baş edebilmek için bir yöntemim olduğunu iddia edemem. Tek bildiğim başım dik kollarım açık yürümüştüm sana zaten ancak başın dik ise kolların açık olmaz mı? Eğer inkâr edip yadsırsam sana ve diğerine olan yürüyüşümün aksayacağını biliyordum. Yaşamdaki varlık sebebimiz temel olarak bilinen dinden, dilden, sınıftan kaynaklanan aidiyetlerden olabilir mi sence? Sahip olduğumuz bu vasıfların çoğunu kimselerle paylaşamayız, kızımız da olsa annemiz de olsa... Kendimize ait olan kimliğimizin açıkça ortaya konması için sıralayacağımız ölçütlerden pek azı yeterli olacaktır. Çünkü gerekli yetki çerçevesinde en dar koşullara sıkıştıran da onları özgür bırakacak olan da sahip olduğumuz bakış açımız olabilir. Yaşam boyu değişen kişiliğimiz doğduğumuz anda verilen kimliğimizden gelmeyip daha çok yaptığımız seçimlerden ve eylemlerimizin tutarlılığından beslenmez mi? Çıraklık anlayışı beşikte başlar bireysel olmaya giden yol ise bu süreçte yaralar alır ama asla yamalı bohça değildir. Söz konusu olan bu zaruri ihtiyaç münferit bir olaydan çok ağır basan yön olması gerçeğin ta kendisi değil midir?
    Uyuyor, uyanıyor yeniden uyuyorum. Neydi sorun? Söyledikleri çınlıyor ilk andan itibaren, tüm cevaplarım hep aynı nokta da birleşiyor. Neden?
    ‘Bir daha seni yarı yolda bırakmak istemiyorum ama kendime de güvenemiyorum.’ Neden?
    ‘Sen haklıydın senin de dediğin gibi yarına farklı uyanamayacağımı anladım.’ Neden?
    Ne suç işledim böylesi bir ceza için? Neden sana inanmamı isteyip sevmemi beklerken sonrasında ayıplar yükseltiyorsun? Neden ağlarında sevgiyle ölümü bir araya topluyorsun ?
    Kafanın içinde kurguladığın kendin hariç hiç kimsenin bilmediği bir sır! Yine mantığının el verdiği kadar bu sırrı korumak için koyduğun engellerin önünde ki duraksaman artıkça yabancılık da artıyor. Sonu gelmez nöbetlerin yerine özgür bırakmak varken. Peki ya şimdi istemeden sen veya başkası kapı aralığından sana bir şey sorarsa. Ya bunun sonucunda yarattığın bahaneler istemsiz geliştirdiğin savunmalar eyleme döktüğün haksızlıklar… Ve en sonunda baş başa kaldığın iç sesin.
    Kim kendinden kaçabilir ki? Bu oyun ne kadar kuralına uygun oynanırsa oynansın hiçbir baskı olmaksızın kendi içinde yine kendine karşı sırrını gizlemek isteyen biri durumuna düşmez misin? Kendini bu şekilde gözaltında tuttuktan sonra veya tutabilme olanağına sahip olduktan sonra yaratmış olduğun bu duruma güvenmek pek de zor değildir.
    Hala odadayım, doğrusu bulunduğum yer rahat değil, huzur yok. Hiçbir şey değişmiş değil ama sessiz ama gürültülü… Bir deneyimi, bir yazgıyı yaşamak onu tam anlamıyla benimsemektir.
    Eda gitmişti! Her şeyi benden alıp hızla savurarak gitmişti işte, bütün bir yol boyunca sormuştum üstelik. Dışarıdan yeni geldim suratım rüzgârın darbelerini yemiş gibi soğuk ve sıcak, sol elim cebimde istemsiz geriliyor. Ne yaptın be Eda, ne yaptın be canım? Çoktan dağıldı kara bulutların seninle beraber artık içinden fırtına da çakmaz. Neden mi olmuştu bunlar? Komşu kızıyla aynı dili konuştuğumuz halde lehçemiz farklıymış, köken olarak da farklıymışız. Eskimiş şeylerdi hepsi, eskiden beri acıları yaşanmış, unutulmamış şeyler. Yüzyıllardan beri ebedi kanunları anlayamamış, yozlaşmış zihinlerin eserlerine prim vermiş olduk. Ölmüşlerin yaşayanlar için yaptığı mezarlarda zaten hayat yoktur.
    Ben ise hep yaşanası zamanlarda aramıştım seni. Yalana başvurmadıkça benim olmayan kendi koşulumun sınırları içinde hiçbir anlam taşımayan bir umudu araya sokmadıkça... Bundan başka hangi gerçeği tanıyabilirim? Emek verilen şey dayanışma için vardır, boşluğu doldurmak için değil. Burada görmüş olsan bir güzellik yatıyordu kendini uzun uzun aynada seyreden sonsuzluk demek yanlış olmaz ama sonsuzluk dona kalmış zaman değilse bile.
    Güzel günlerimizin anılarıyla uzak kaldığımız zamanı terazi gibi tutuyorum ellerimde, ilkel bir yöntem kabul ediyorum gel gör ki baya yaşlanmışım. Yaşlı insanlar inatçı ve muhafazakâr olmaz mı? Ben de öyleyim işte.
    Genç insanlar için ömürlerinin baharında gözyaşı abes kaçabilir veya o an bulundukları mevsime uygun olmayabilir fakat yaşlılar için durum öyle midir? ‘O zaman yaşlılar gibi ağla dedim,’ kendime madem mevsim kış sonbahardaki yaprağın dökülmesi kadar doğal olacaktır.
    Ruhumdan pek çok parça bıraktım bu satırlarda ama üzülme sen, sevgimizin tohumları içimde yaşayacak ve geleceğimizin tomurcukları benim yüreğimde çiçek açacak. Kimi zaman nefesim olacak ve birlikte yürüyeceğiz bütün mevsimlerde.
    Neden mi yalnız yürüyeceğim?
    Sadece bir hayat kaldı avucunda tutabilecek yüreğimizi. Gerçekler benimsendikten sonra kopamaz insan. Bedel ödemek gerekir bazen. Artık gitme zamanı geldi.
    Söylediklerimin tamamını yapacak ve ruhumu senin ruhunun içine koyacağım. Kalbim eskiden oturduğun güzelliklerin yeriydi, şimdi hüzünlerin son durağı.
    Oturduğum yerden bir yazdıklarımın bütününe bir de duvardaki notlara-ki saatlerce baktığımı bilirim- kayıyor gözlerim, uzunca takılıp kaldıktan sonra varsayımlarda bulunuyorum. Ağlamış olduğuna bahse girerim, canı yanmış mıdır peki? Ya benim gibi hissetmiş olma ihtimalin? Yazılan her bir notu ard arda tahtaya sabitlerken, tahta nasıl iğne uçlarını hissettiyse Eda da yüreğinde öyle hissetti herhalde.