• Sevmek yüreği genişleten bir duygudur. Sevgi daha sonra o genişliğe dahi sığmaya bilir. Sevginin boyutu ölçüsü açısı çapı yoktur. Pazarlığı hesabı yoktur. Gerçek sevgiyi taşıyacak günümüzde nadir yüreklerin kaldığına inanıyorum. Diğerleri biraz yapmacık hani, bir hayal dünyasında heveslere çekilen ve daha bir iki çekimde yorulup bırakılan, sonun da soğuk dibe batan kürekler gibi..

    Sevmek yüreği genişleten bir duyguydu sımsıcaktı
    Giriş kapısı samimiyet, sadakat ve biraz arzuydu
    Sonra bu zamanla silindi ve kayboldu
    Arzular büyüdükçe samimiyet yoldan çıktı
    Sadakat bütün ışıkları ihlal etti
    Masadan hızla itilen aşk cam kırıklarıyla doldu
    Tıpkı dibe batan kürekler gibi sevmek, sevilmek
    Bir boşlukta soğuktan hasta oldu.
  • Çaresizlik çok kötü, çaresizliğe muhtaç bırakılmak ise insanlık dışı!
    Çünkü çaresizlik karşısında yapılan her seçim "kötünün iyisi" dahi olsa bu onu "iyi" yapmaz. Kabul görülen "iyi'ye" alıştıramaz.

    Kitabı okurken, iki düşünce arasında mekik dokuyup durdum.

    Sevmek iyi mi, yoksa kötü mü?

    Dostoyevski'nin beni sürüklediği ilk düşünce;
    Sevmekten, ölmek  suç değil.
    Sevildiği için ölmek ise sevenin suçu. Bazen ağır gelir sevilmek, sevenin taşıdığı yükün altında sevilen can verir.
    Ya da
    Sevmek de suç değil, sevilmekte. Seven, sevdiği için memnun.
    Sevilen ise bu kadar çok sevildiğine şaşkın o yüzden yaptıklarında bir mantık aramak doğru değil. Bundan şikayet etse, korksa, üzülse, tiksinse, nefret dahi etse siz hep bardağın dolu tarafından bakın çünkü sınırlarını zorlayacak kadar çok sevmişsinizdir. Ve verdiği her tepki size karşı bir hayranlık beslediğini gösterir.
    Sevin, insanı insan yapan sevgisidir. Karşılıksız bile olsa körü körüne bağlanıp yine de sevin, hep sevin. Ağlarken sevin, gülerken sevin, inanırken
    Sevin, bir ömür sevin. Sevmekten zarar gelmez.

    (Bu arada, sevgi de mantık yoktu öyle değil mi?)

    İkinci düşünce ise;
    Amannn, aşk-meşk, sevgi ne bunlar? Ben bu dünyaya bir kere geldim bir daha gelmeyeceğim. Bu su götürmez bir gerçek. Ne diye birini bu kadar çok seveyim ki hem bu kendime yaptığım bir haksızlık olmuş olmaz mı? İnsanın benliğini unutmasının ne gibi bir avuntusu olabilir. Onu anımsadığım her saati her anı başka şekilde değerlendirebilirim ve bundan dolu dolu şeyler de çıkarabilirim. Yaşayıp mutlu olmam için birini sevmeye ihtiyacım yok, bi ölümlüye bu kadar bağlanmak beni aptal yapmaz mı? Yapar tabi. Aptal değilim, olamam.
    Biri tarafından  sevilmek de istemem. Aptal olmayı reddettiğim gibi, aptal biriyle muhatap olmayı da reddederim.


    Ah, Dostoyevski ah;
    Kafam karmakarışık. Kitaplarındaki tılsım o kadar kuvvetli ki, birbirinden tamamıyla ayrı iki düşünceye, körü körüne, ayrı ayır bağlanıyor insan. Duygudan duyguya sürüklüyor. Tam bir fikri benimsemişken, savunduğun fikri beklemediğin anda yerden yere vurabiliyor. Biz Okuyucular ise aklımızla dalge geçildiği için kızarıp bozarıyor haliyle. Kim ne derse desin İnsanüstü bir varlık.

    Kitap çok güzel, hatta bittiği için üzüldüm bile diyebilirim. Okuyucuya kesinlikle bir şey katacağına inanıyorum ve tavsiye de ediyorum. Okuyacak olan arkadaşlara şimdiden keyifli okumalar diliyorum.
  • Çünkü aşk hak edilmemiş bir armağandır; hak etmeden sevilmek, gerçek aşkın eksiksiz kanıtıdır.
    Milan Kundera
    Can Yayınları
  • Pek beklentim olmadan başladığım bu kitabın konusunu dahi bilmediğimi söyleyerek yorumuma geçiyorum.

    Konusu uzayla alakalıymış. O yüzden ilk etapta biraz çekindim. Ama sonra önyargımı kırıp okumaya devam ettim. Ve zaten kitap gerçek anlamda aktı gitti.

    Kitap tam bir çekişme içeriyor. Rekabet var. Kim kimi yenecek, neler olacak diye okurken kitap bitiveriyor zaten. Akıcılığına diyecek tek kelimem yok. Kitap çok sadece bir anlatımla su gibi akıyor.

    Kurgusunu da çok beğendim. Zaten işin içinde NASA olduğunda otomatik olarak gözümde birkaç sıfır önde başlıyor. Kitabın ilerleyişi de güzeldi. İşi farklı boyutlara taşıması da ikinci kitabı okuma kararı vermeme sebep oldu.

    Kitabın yorumunu bilerek sonraya bıraktım. Çünkü sindirdikten sonra hala beğenir miyim diye düşündüm. Ve evet hala beğeniyorum.

    Karakterler çok güzeldi. Kendi hallerindelerdi. Hepsinin bir hedefi vardı. Nedenleri vardı. Yaptıklarının sonuçlarıyla yüzleşirken çok doğallardı. Cass, Hanna, Mitsuko, Emilio, Anton, Boris, Luka... İsim olarak hafızamda kalmayacak olsalar bile yaptıklarıyla kesinlikle aklımda kalacaklarına eminim.

    Cass, ana karakterimize fazla ısınamadım aslında. Beni pek kendisine çekemedi. Ama Luka gerçekten ilginç bir karakterdi. Çözülmesi zor bir denklem gibi. Konusu sarmasaydı bile sırf onun nedenlerini öğrenmek için bile okumaya devam edebilirdim.

    Biraz duygu eksikti açıkçası. Aşk kısmını yazar gösterdi ama vermedi. Sinyali aldım ama ikinci kitapta o sinyalin yanlış olduğunu öğrenmekten de biraz korkuyorum. Çünkü yazar aşkı kıyıda joker kartı olarak tutacak gibime geliyor. Hani sanki tam konu sıkıcı bir hal aldığında ortaya atacakmış gibi. Öyle hissettim. Umarım öyle olmaz. Eğer istediğimi yapmış olsaydı tam puan verebilirdim. Üzgünüm Heather, eğer ikinci kitaba o gösterdiğini yapmazsan sana sıfır bile verebilirim. Çok ciddiyim.

    Kitap güzeldi. Benim gibi hiçbir şey okumak istemediğiniz zamanlardaysanız şans verebilirsiniz. Genç kurgu ama uzay temalı olduğu için genel olarak herkese önerebilirim.
  • Bronz Atlı aklımda yer eden kitaplardan oldu.
    823 sayfa gözünüzü korkutmasın, bir çırpıda bitiveriyor.
    Kitap iki kısımdan oluşuyor ve çok akıcı ilerliyor.
    Elinizden bırakmak istemeyeceksiniz :)
    Olaylar 1941 yılında Rusya da geçiyor. Almanya’nın Leningrad’a açtığı savaş sonrası insanların yaşadıkları açlık, sefalet, soğuk ve her gün yağan bombalar :)
    Açlıktan ölenler…
    Soğuktan donarak ölenler, hastalığa yakalananlar ve bombalar sonucu ölenler…
    Cesetler sokaklarda öylece kalıyor…
    Komşularını, yakınlarını, ailelerini göz göre göre kaybedenlerin acısı ve çaresizliği.
    Ve tüm bu savaşın ortasında filizlenen aşk.
    Öyle bir aşk ki o zorluklara rağmen kendini değil de karşısındakini düşündürebiliyor…
    Önce can değil önce canan dedirtebiliyor…
    Ancak bu aşk imkansızlıklarla dolu…
    Birde sinir bozucu yan karakterlerimiz vardı tabi…
    Çok akıcı bir anlatım…
    Okurken içim parçalandı, o insanların yaşadıkları duyguları resmen hissettirdi yazar bana..
    Üşüdüm….
    Acıktım…
    Korktum…
    Çaresizlik yaşadım..
    Sadece aşk romanı diyemeyiz bu kitaba…
    Tarih, Siyası entrikalar ve savaşın gerçek yüzü….
    Çarpıcı bir sonla bitiyor…
    2. Kitabına ara vermeden başlamak isteyeceksiniz…
    Okumayanlar kesinlikle okumalısınız…
  • İlk görüşte aşk kitaplarda mümkün olabilir ama gerçek hayatta..."
    Stephen King
  • Böylesine uydurma bir kitap olamaz ikincisinin de basildigina inanamiyorum. Ne kadar yazik ulkemde satilan kitaplara bak ??! Tarih deseniz tarihi roman degil ama Mihrimah Sultan ve Mimar Sinan gibi gercek kişlerden bahsediyor. Hayal ürünü olupta insanlara atfedilmiş dunya uzerindeki tek kitap galiba :) zaman kaybı