• Ve şimdi bir de sözünü etmiş olduğum şu nadir durumlara bakalım, bugün filozoflar ve bilginler arasında bulunan son idealistlere: yoksa bunlar mı çileci idealin aradığımız muhalifleri, onun karşı-idealistleri? Nitekim onlar öyle olduklarına inanıyorlar, bu “inançsızlar” (bunların topu inançsızdır zira); bu idealin muhalifi olmak, görünüşe bakılırsa onların en son inanç kırıntısı, öylesine ciddiler bu noktada, öylesine tutkulu oluverir sözleri, tavırları: - bu yüzden gerçek olması mı gerekiyor inandıklarının?.. Biz “bilenler”, her tür inançlıya karşı düpedüz şüpheciyizdir; şüphemiz bize giderek, vaktiyle varılmış bir sonucun tersine bir sonuca varmayı öğretmiştir: bir inancın kuvvetinin çok belirgin olduğu her yerde, inanılan şeyin kanıtlanabilirliğinin belirli ölçüde yetersizliğine, hatta olanaksızlığına hükmetmeyi öğretmiştir. Biz de yadsımıyoruz inancın “mutlu kıldığını”: tam da bu yüzden inancın bir şeyi kanıtladığını yadsıyoruz, - mutlu kılan bir inanç, inanılan şeye karşı şüphe uyandırır, “hakikat’’i temellendirmez, belirli bir olasılığı - yanılgı olasılığını - temellendirir. Peki burada durum neyi göstermektedir? - Bugünün bu reddedenleri ve aykırıları, bu Bir-Tek-Şeyde, düşünsel temizlik taleplerinde mutlak olanlar, zamanımızın şanı şerefi olan bu sert, kesin, ölçülü, kahraman tinler, tüm bu soluk benizli ateistler, Deccallar, ahlaksızlar, nihilistler; zihnin (Geist) bu kuşkucuları, yargıdan kaçınanları, didinenileri (ki bu sonuncusu, hangi bağlamda olursa olsun, istisnasız hepsi için geçerlidir), düşünsel vicdanın bugün yalnızca onlarda bulunduğu ve somutlaştığı bu son bilgi idealistleri, - bunlar, bu “hür, çok hür tinler” çileci idealden olabildiğince kopmuş olduklarını sanıyorlar gerçekten de: ama ben açıklayayım onlara kendilerinin göremediğini - kendileri onun fazla yakınında duruyorlar çünkü - bu ideal onların da idealidir, onlar kendileri, belki de yalnızca onlar temsil ediyor o ideali bugün, o idealin en tinselleşmiş ürünleri, onlar; onun en ön saftaki savaşçı ve keşif alayı, onun en sinsi, en nazik, en akla hayale gelmez baştan çıkarma biçimidir onlar: - eğer ben bir bilmece çözücü isem, o zaman onu şu cümleyle olmak isterim!.. Özgür tinler olmaktan daha çok uzak bunlar: hâlâ hakikate inanıyorlar çünkü... Haçlılar Doğu’da o yenilmez Haşhaşin tarikatı{10} ile, en alt seviyedekilerinin, hiçbir keşiş tarikatının ulaşamadığı kadar itaat içinde yaşayan o par excellence (olağanüstü) özgür tinliler tarikatı ile karşılaştıklarında, her nasıl olduysa, yalnızca en üst seviyedekilerin ortak sırrı olarak saklı tutulan o simgeyi ve sabıkalı sözü de sezinlediler: “Hiçbir şey gerçek değildir; her şey mubahtır”... Zihin (Geist) özgürlüğü buydu işte, hakikate olan inanca bile son verilmişti bununla... Bir Avrupalı, Hıristiyan bir özgür kafa (Freigeist) bu cümlenin ve onun labirenti andıran sonuçlarının içine dalıp da yolunu kaybetmiş midir ki hiç şimdiye dek? Bu mağaranın Minotauros’unu bilir mi kendi deneyimiyle?. Şüpheliyim bundan, dahası biliyorum ki öyle değil: - hiçbir şey, bu Bir-Tek-Şey’de mutlak olanlara, bu sözde “özgür tinliler”e bu anlamda bir özgürlükten ve serbestiden daha yabancı değildir, başka hiçbir bakımdan bu bakımdan olduğu kadar sıkı sıkıya bağımlı değildirler, tam da hakikate inanç konusunda, başka kimsenin olmadığı kadar sarsılmaz ve mutlaktırlar. Ben, belki fazla yakından tanıyorum bütün bunları: böylesi bir inancın zorunlu kıldığı o saygıdeğer filozof ölçülülüğünü, sonunda “Hayır’’ı da “Evet”i yasakladığı kadar katı bir şekilde kendine yasaklayan o zihinsel Stoisizm’i, olgusal olanın, factum brutum’un (kaba olgu) karşısında hareketsiz kalma arzusunu, bugün Fransız biliminin Alman bilimi karşısında bir tür ahlaksal üstünlük elde etmeye çalıştığı o “petit faits” (küçük olgular) yazgıcılığını (benim deyişimle: ce petit faitalisme [bu küçük olguculuğu]{12}), yorumdan (zor kullanmaktan, yamayıp düzeltmekten, kısaltmaktan, atlayıp geçmekten, içini doldurmaktan, uydurmaktan, çarpıtmaktan ve tüm yorumlamaların özüne ait daha başka ne varsa hepsinden) tümden kaçınmayı - genel olarak ele alınırsa, herhangi bir duyusallığın reddi ne kadar erdemin çileciliğinin bir ifadesi ise bu da o kadar aynı çileciliğin ifadesidir (aslında duyusallığı reddetmenin bir başka biçimidir yalnızca). Ona, o mutlak hakikat istencine zorlayan ise, çileci idealin kendisine duyulan inançtır, bu inancın bilincine varılmayan buyruğu olarak da olsa, şu konuda yanılgıya düşmemek gerekir, - bu, metafizik bir değere, kendi başına hakikatin değerine duyulan inançtır; o değer ki, yalnızca bu ideal ile garantilenir ve onaylanır (bu idealle yükselir ve düşer). Kesin bir yargıyla söylenirse: “önkoşulsuz” bilim yoktur, böylesi bir bilim düşüncesi düşünülemez, mantığa aykırıdır: önce hep bir felsefe, bir “inanç” var olmalıdır ki, ondan hareketle bilim bir yön, bir anlam, bir sınır, bir yöntem, bir var olma hakkı kazansın. (Bunun tersi anlayışta olan, örneğin felsefeyi “kesin bilimsel temeller üzerine” oturtmaya kalkan, yalnızca felsefeyi değil hakikatin kendisini de başaşağı etmek zorundadır önce: böylesine saygıdeğer iki bayana karşı{13} yapılabilecek en büyük hakaret!) Evet, buna şüphe yok - ve bu vesileyle sözü “Şen Bilim”e bırakıyorum; bkz. beşinci kitap, sayfa 263 - “doğrucu olan kişi, bilime inancın şart koştuğu o cüretkâr ve sonul anlamda doğrucu olan kişi yaşamın, doğanın ve tarihin dünyasından başka bir dünyayı evetler böylece; ve bu “başka dünya”yı evetlediği ölçüde de, nasıl? o dünyanın karşılığını, bu dünyayı, bizim dünyamızı - reddetmek zorunda kalmaz mı?.. Bilime inancımızı, metafizik bir inanç temellendiriyor daha hâlâ, - biz bugünün bilenleri, biz tanrısızlar ve anti-metafizikçiler, bizler de ateşimizi hâlâ bin yıllık bir inancın, Platon’un da inancı olan o Hıristiyan inancının, Tanrı’nın hakikat olduğu, hakikatin tanrısal olduğu inancının tutuşturmuş olduğu yangından alıyoruz... Ama ya inanılırlığını gitgide daha çok yitiriyorsa bu, ya tanrısal olan şeylerin tümünün de yanılgıdan, körlükten, yalandan başka bir şey olmadıkları çıkıyorsa ortaya, - ya Tanrı’nın kendisinin, bizim en uzun sürmüş yalanımız olduğu çıkıyorsa ortaya?” - - Burada durmak ve uzun uzun düşünmek gerekir. Bilimin kendisinin bir gerekçeye ihtiyacı var bundan böyle (bununla, bilim için böyle bir gerekçenin var olduğu söylenmiş olmuyor elbet). Bu bağlamda, en eski ve en yeni felsefeleri gözden geçirin: hepsinde, önce hakikat istencinin kendisini gerekçelendirmeye ne ölçüde ihtiyaç olduğu bilinci eksiktir, her felsefenin bu noktada bir gediği vardır - neden böyle bu? Çünkü tüm felsefe çileci idealin hâkimiyeti altındaydı şimdiye dek, çünkü hakikat varoluş olarak, Tanrı olarak, en yüksek merci olarak koyutlandı, çünkü hakikatin sorunsallaştırılmasına izin yoktu. Anlıyor musunuz bu “izni”? - Çileci idealin Tanrı’sına olan inancın reddedildiği andan başlayarak yeni bir sorun ortaya çıkıyor: hakikatin değeri sorunu. - Hakikat istencinin bir eleştiriye gereksinimi var - biz de kendi ödevimizi belirlemiş oluyoruz böylece -, hakikatin değeri, deneme amacıyla, bir kere sorgulanacak... (Bu söylenenlerin fazla kısa tutulmuş olduğunu düşünene “Şen Bilim”in “Biz de ne ölçüde hâlâ sofuyuz” başlıklı bölümünü okumasını öneririm; sayfa 260 vd’nda, daha da iyisi sözü edilen eserin beşinci kitabının tümünü, aynı şekilde “Tan Kızıllığı”nın önsözünü okumasını öneririm.)
  • "Bir psikiyatrist der ki;Bize hiç bir zaman gerçek hastalar gelmez.Gercek hastaların,hasta ettikleri gelir"
  • Kusursuz bir çember ancak zihnimizde vardır. Gerçek dünya da yalnızca kusurlu örneklerini görürüz..
  • Kablosuz iletişim, türbin motorları, helikopterler, florasan ve neon lambalar, torpidolar ve hatta X-ray ile ilgili buluşları var. Yaklaşık 700 patente sahip Tesla'nın birçok buluşu da Thomas Edison tarafından çalındığı söyleniyor. Peki Tesla'nın yıllar önceden kalan, gizli bir röportajının olduğunu biliyor muydunuz? İşte bu röportaj.
    Gazeteci: Bay Tesla, sizin için kozmik süreçlere karışan biri diyorlar. Sahiden siz kimsiniz?
    Tesla: Bu doğru bir soru, tüm sorularına cevap vermeye çalışacağım.
    Gazeteci: Bazıları sizin Hırvat olduğunuzu söylüyorlar. Küçük bir köyde doğmuşsunuz, öyle mi?
    Tesla: Evet, tümü doğru. Aslen Sırpım. Ancak Hırvatistan benim anavatanım, bundan gurur duyuyorum.
    Gazeteci: Fütüristler, 20. yy'ın sizin başınızın üstünde doğduğunu söylüyorlar. Manyetik alanı kutsuyor, indüksiyon motoruna ilahiler söylüyorlar. Sizin buluşunuz olan alternatif akım, bugün fizik ve kimyayı dünyanın yarısına hakim kılabilir. Endüstri sizi en büyük hayırsever ilan etmek üzere. Tesla laboratuvarında ilk defa atomu kırabildiniz. Deprem titreşimlerine sebep olabilen bir cihaz yaptınız. Siyah kozmik ışınları keşfettiniz. Beş elementin sırrını araştıran Empedokles gibi, varlığın sırlarına vakıf oldunuz. Birçok kişi için ilahi bir figür gibisiniz.
    Tesla: Evet, bu anlattıklarınızın bazıları en önemli buluşlarımdan birkaçı. Ancak ben yenilmiş bir adamım. Yapabileceğim en büyük şeyleri yapamadım.
    Gazeteci: Bunlar nelerdir, bay Tesla?
    Tesla: Tüm dünyayı aydınlatmak istedim. Dünya'nın Güneş gibi parlaması için yeterli miktarda enerji mevcut. İstediğimi yapmama izin verselerdi, tıpkı Satürn'ün etrafındaki halka gibi Dünya'nın da ekvator kısmında da ışıktan bir halka olacaktı. İnsanoğlu buna hazır değil. Colorado Springs'de yaptığım çalışmada dünyayı elektriğe batırdım. Ayrıca insanlara pozitif zihinsel enerji sunabiliriz. Bach ve Mozart gibi büyük müzisyenler veya büyük şairler geldi geçti. Dünya'nın iç kısmında barışın, neşenin ve sevginin enerjisi var. Dünya tarafından büyütülmüş bir çiçek aldığımda veya topraktan çıkana yiyeceklerde, orayı bir kişinin vatanı yapan her şey vardır. Yıllarımı, bu enerjinin insanları nasıl etkilediğini araştırmakla geçirdim. Gülün güzelliği ve kokusu ilaç olarak ve güneş ışınları yiyecek olarak kullanılabilir. Yaşam sonsuz sayıda biçime sahiptir ve bilim insanının amacı bunları her maddede bulmaktır. Burada üç esas nokta var. Benim yaptığım sadece araştırmak. Bunları bulamayacağımı biliyorum ancak yine de araştırmaktan vazgeçmeyeceğim.
    Gazeteci: Bunlar nelerdir?
    Tesla: Birinci mesele yiyecek. Aç bir dünyayı beslemek için ne kadar yıldız veya Dünya enerjisi gerekir? Bir diğeri kötülüğün ve acının gücünü yok etmektir. Bu, uzayın derinliklerinde bir salgın olarak görülür. Üçüncüsü de evrende aşırı ışık var mıdır? Tüm astronomik yasaların ortadan kalktığı ve matematiksel denklemlerin işe yaramadığı, değişime uğramayan bir yıldız keşfettim. Bu yıldız bu galakside. Boyutu bir elma kadar, ağırlığı ise tüm Güneş Sistemi'miz kadar. Biliyorum, yer çekimi kanunları uçmak için aşılması gereken bir şey, ancak ben bireylerin fiziksel olarak uçmasını değil, bilinçleriyle bir yerden bir yere gitmesini araştırıyorum. Havadaki enerjiyi uyandırmaya çalışıyorum. Bu gezegende boş bir alan yok. Boş olarak düşünülen alan sadece maddenin farklı bir tezahürü.
    Gazeteci: Her gün evinizin penceresine kuşların geldiği söyleniyor.
    Tesla: İnsan kuşlara karşı duygusal olmalı. Onlar gerçeğin habercisidirler.
    Gazeteci: Smiljan'daki o günlerden beri uçmayı bırakmadınız.
    Tesla: Çocukken çatıdan uçmak istedim ve düştüm. Hesaplamaları yanlış yapmışım. Unutma, gençlik yaşamdaki en önemli kanattır!
    Gazeteci: Hiç evlendiniz mi?
    Tesla: Hayır.
    Gazeteci: Rölativite teorisine saldırdığınız için hayranlarınız şikayet ediyor. Eğer enerji her yerde ise nerede bu göremediklerimiz?
    Tesla: İlk önce enerji, sonra madde oluşuyor. Evren ışık olarak bildiğimiz özgün ve ebedi enerjiden doğdu. Madde sonsuz ışık formlarının bir tezahürüdür. Evrenin dört temel yasası var. Birincisi, matematiksel bir ölçünün olması. İkincisi karanlığın içinde yayılıyor olması. Üçüncüsü ışığın bir ışınsal maddeye dönüşmesi. Dördüncüsü başı ve sonu olmaması. Yaratılış sonsuzdur.
    Gazeteci: Ancak bu teoriye karşı ders vermiyorsunuz, neden?
    Tesla: Unutmayın, sonsuzluğu anlayamamamızın nedeni evrenin kavisli yapıda olması değil, insan zihnidir. Ben ışığın bir parçasıyım. Evren tıpkı bir senfoni gibi, düzenli ve harmonik. Einstein bu sesi duysaydı rölativite teorisini yaratmazdı. O, sadece kaosun habercisi.
    Gazeteci: Bay Tesla, bir ses mi duyuyorsunuz?
    Tesla: Her zaman duydum. Benim manevi kulağım gökyüzü kadar büyük. Einstein bir kısmı çok iyi olan birçok iş yaptı. Ona garezim yok. Yalnız “eter"in olmadığını düşünmesi büyük bir hata.
    Gazeteci: Gençliğinizde sık sık hasta olduğunuz söyleniyor, bu doğru mu?
    Tesla: Evet sık sık yaşam gücümün düştüğü doğru. Bazen insanın acı çekmesi gerekebilir. Küçükken koleraya yakalanmıştım. Babam teknoloji üzerinde çalışmalar yapmama izin verince geçti. Bir kişinin zihin gücünü asla küçümsemeyin.
    Gazeteci: Bay Tesla, bu bir oyun mu? Bana zihin gücünden bahsediyorsunuz...
    Tesla: Evet bir oyun, ben oynadım ve elektrikle çözdüm. Unutma, Nikola Tesla yıldırım hakkındaki gerçekleri keşfeden ilk kişi.

    Gazeteci: Kuşkusuz okuyucularımız mizahı seviyor, yalnız bilim ile bazı kişisel görüşlerinizi karıştırıyor gibisiniz.
    Tesla: Bay Smith, insanlar fazla ciddiler. Bir Çin atasözü der ki, “Fazla ciddiyet yaşamı kısaltır".
    Gazeteci: Felsefenizi duyduklarında buna bayılacaklar.
    Tesla: Hayat bir ritimdir. Her şey birbiri ile derin ve mükemmel bir ilişki içindedir. İnsan, güneş, yıldızlar… Bilgi içinde yaşadığımız evrenin bize sunduğu bir şeydir.
    Gazeteci: Bir Budist rahibin veya Taoist birinin sözleri gibi söylediğiniz şeyler.
    Tesla: Evet! Bu gibi öğretilerin içinde evrenin bazı sırları gizli. Hakikat daima insanoğlunu büyülemiştir.
    Gazeteci: Peki sizin için elektrik neyi ifade ediyor?
    Tesla: Her şey elektriktir. İlk önce ışık, evreni temsil eden sonsuz biçim! Siyah ise ışığın gerçek yüzü. Tabi ki biz bunu göremiyoruz.
    Gazeteci: Bay Tesla, elektriği fazla abartmıyormusunuz?
    Tesla: Ben elektriğim, isterseniz elektriğin insan kılığına bürünmüş şekliyim diyebilirim. Siz de öylesiniz, henüz fark etmemişsiniz.
    Gazeteci: Peki bir milyon volt eletriği geçirebilir misiniz?
    Tesla: İnsan bedeni büyük miktarda enerjiden meydana gelmiştir. Beynimiz baştan sona elektrikle çalışıyor. Günün birinde bunun gerçekleştiğini göreceğiz.

    Gazeteci: Otel yönetimi yaşadığınız bu otel odasında hava şimşekliyken sürekli biriyle konuştuğunuzu söylüyorlar doğru mu?
    Tesla: Evet, şimşekler ve yıldırımlarla konuşuyorum.
    Gazeteci: Nasıl yani?
    Tesla: Çoğunlukla ana dilimde konuşurum.
    Gazeteci: Okuyucularımız bu sözlerinizi duyunca çok şaşıracaklar.
    Tesla: Şimşek ve yıldırımlar doğanın en güçlü ve parlak güçleri. O kadar şiirseller ki.
    Gazeteci: Peki madde nedir?
    Tesla: Bak, nasıl da gözlerin parladı. Benim bilmek istediğim şey yıldızlar söndüklerinde ne olduğu. Bir yıldız söndükten sonra oluşan şey ne. İşte o zaman maddeyi ve evrenin sırlarını anlamaya başlayabileğiz.
    Gazeteci: Peki ya sonra ne olacak.
    Tesla: Tanrı bize gülecek ve bizi tutuklatacak (Tesla bunları söylerken gülüyor..).
    Gazeteci: Bu anlattıklarınız yazılarınızda “kozmik acı" diye sıklıkla bahsettiğinizin tam tersi değil mi?
    Tesla: Hayır, çünkü biz hala Dünya'da yaşıyoruz. Birçok insanın farkında olmadığı bir hastalığı var. Bu nedenle birçok başka hastalık, acı, kötülük, sefalet ve savaşlar var. Bu hastalık tamamen tedavi edilebilir gibi değil, ancak farkında olmak yaşadığımız kötülükleri kontrol altına alabilmemizi sağlar. Yakın hissettiğim insanların acılarını bazen bedenimde hissediyorum. Bunun temel nedeni vücutlarımızın benzer maddeden yapılmış olması ve ruhlarımızın birbiri ile ilişkili olması. Bir yıldızın yok olmasının görüntüsü, bizi hayal edebileceğimizden daha çok etkiliyor. Dünyadaki yaratıklar arasındaki ilişkiler farkında olduğumuzdan bile fazla. Daha iyi bir gelecek için öğrenmemiz gereken çok şey var.
  • Eğer devletin fazladan bir-iki yıl eğitim yapmak gibi imkânı bolsa (!) Ve illa da her ülkeden bir-iki yıl daha çok okunacak deniyorsa, hazırlık yılında, her öğrenci, seçeceği meslek ne olursa olsun, matematik, bilgisayar kullanımı ve yazılımını öğrenmelidir. İşte o zaman her ülkenin gerisinde değil önünde oluruz. Çünkü öğretilen İngilizce sadece züppelik, "rock and roll"culuk dilidir. Gerçek bilim dili matematiktir.
  • Şöyle bir bilimsel gerçek de var.
    “En sıkıntılı döneminde daha çok güler insanlar.”
  • Düşünen kadınları seviyorum. Üreten kadınları seviyorum. Bir duyguyu iyice ifade edebilmek ya da hakkını verebilmek için tüm benliğini ortaya koyan kadınları da seviyorum. Sanırım ben kadını hem anne haliyle, hem sevgili/eş haliyle, hem bilim kadını haliyle, hem de sanatçı haliyle çok seviyorum. Ya da genel olarak “kadınları, kadınlığı seviyorum” mu demeliydim, bir ifade yetmezliği çekiyorum şu an. Ne desem sanki eksik kalacak kadınlara olan sevgimi, saygımı anlatmaya. Bu hissi oluşturan sadece Tomris Uyar mı peki, hayır. Ama belki yaşanmışlıkla ve kitabın adının yakın zamanda beni de kapsar hale geleceğinden ruhumda oluşan “bir gruba aitlik” duygusuyla alakalıdır; bu hissin içimde kemikleşmiş olduğunu yazarın “Otuzların Kadını” adlı kitabını okurken fark ettim.

    Kitabı hediye olarak alan arkadaşım “Bu kadın sana hitap ediyor sanki. Hiç okumadım ama öyle hissediyorum. Tam senin kriterlerine göre” dedi ve evet tam bana göre. Aslında olay kitaptan ziyade yazarla alakalı; kullandığı üslupla, bilinç bütünlüğüyle, Türkçe’ye olan düşkünlüğüyle, tespit ve hani o “hissettiğim şeyi anlatmaya kelimeler yetmiyor” dediğimiz hisleri kelimelere dökebilme yeteneğiyle..

    İnternette biraz araştırdığınızda, Tomris Uyar için şöyle ifadeler okuyabilirsiniz: “Kimisinin göğe bakmak istediği kişi; Cemal Süreya’nın sevdiceği, Turgut Uyar’ın karısı ve Edip Cansever’in yarası”; “Edebiyat dünyasının sahip olunamayan kadını”; “Bir kadın ve ona aşık üç büyük şair”.. Peki Tomris Uyar bu mudur? Ya da arzulanan, sevilen bir kadın sadece bu kadar mıdır? Yıllarını verdiği, ürettiği ve fikrimce oldukça yetenekli olduğu öykücülüğünün hakkı neden verilmiyor? Niye yaşadığı aşklar ve “aşık olunası adamları kendine aşık eden kadın” imajı, onun yazarlık yeteneklerini bir güneş tutulması gibi engelliyor? Kitabı okuduktan, hatta 2 kez okuduktan sonra, altını çizdiğim birçok sözcük ve paragrafla birlikte Tomris UYAR’ın “paylaşılamayan kadın”dan çok daha fazlası olduğuna inanıyorum.

    Kitap bir öykü kitabı. Birbiriyle bir şekilde bağlantılı öykülerden ve biyografik ögelerden oluşuyor. “Otuzların Kadını” denirken aslında Tomris Uyar, annesinden bahsetmiş. Tabi bazı öykülerinde, kendisini ve başkalarını da bu ifadenin kapsamına almış. Ancak kitabın son sayfasındaki şu ifade, öykülerin amacının bir şekilde annesini anlatmak olduğunu gösteriyor: “”…Öyle bir öykü yazmaya çalıştığımdan söz etmiştim ya sana. Öyküleri birbirine teğet geçecek, aynı zamanda odaktaki bir portreye de girip çıkacak biçimde yazmanın güçlüklerinden…” Odaktaki portre, annesinin portresini ifade ediyor; hem asli hem mecazi anlamıyla..

    Kitapla alakalı daha fazla şey söylersem, sürprizlerin tamamını kaçırırım diye korkuyorum. Bu sebeple sadece -kendimi tutamayarak- kitabın ilk sayfalarındaki; yazarın bu öyküleri yazmaya başlamadan önce, kendisiyle daha doğrusu yazacağı hikayelerin sıradanlaşmasından duyduğu korkuyla sancılandığı o anı anlatan paragrafı paylaşmak istiyorum. Yazar o an’ı o kadar güzel ifade etmiş ki, onun yaratıcı zekasının özelliklerini, en çok da naifliğini göstermek adına değerli bir alıntı olarak değerlendirmenize sunuyorum:

    “Kağıdı değiştirmemin de yararı olur mu? Hayır. Dosya ya da teksir kağıdı, pelür bile olabilir pekala. Harfler italik olsa? Hayır. Takıldığım nokta, onlar değil : sözcükler. Yıllar yılı renklerini, kokularını, tınılarını değişik bileşimlerde denediğim sözcükler. Otuzların Kadını’yla onun özgünlük alanında bire bir karşı karşıya gelemeyecek kadar aşınmışlar artık. Gerçek bir kişilikten çok, bir yazarın iç dünyasını yansıtmaya yatkınlar. Üstelik kurmacada elimin altında bulmaya alıştığım yöntemler, yordamlar da kayıp gitmiş; çünkü Otuzların Kadını, kurgulanmayı değil, anlatılmayı bekliyor. Yazarın en ufak sürçmesinde, kendi biricikliğinden sıyrılıp onun geçmişte kullandığı sözcük ve imge öbeklerinin arasına karışabilir, sıradanlaşabilir, gerçekliğini yitirebilir. İstanbul’da büyüyüp ölmüş, yabancı dil bilen, eldivenlere ve şapkalara tutkun, Markiz’e, Lebon’a, Park Pastanesi’ne, Belediye Gazinosu’na giden herhangi bir Otuzların Beyoğlulusu, bir nostalji nesnesi olup çıkar, hiç yaşamamış gibi. Tıpkı çok yazıldığı, çok okunduğu ve çok bilindiği için bir zamanlar gerçekten “iliklere işleyen yağmur”un, ya da “bulutların arasından sıyrılan güneş”in artık yazana da, okuyana da, hatta görene de bir şey dememesi gibi. Sonuncu yetkin yorumu, ancak yıllar öncede kalmış ilk acemi yorumunu anımsattığından, gülünesi/acınılası hale gelen bildik bir şarkı gibi ya da. Çok-yazılandan, çok-özlenenden, herhangi bir çok’tan ayırıp nasıl kendi yerine oturtabilirim bu portreyi? Yağmurun iliklerine ilk işlediği günü, güneşin bulutlardan ilk sıyrılışını gören birinin taze izlenimlerini keşfetmem gerek. Ki bu çerçeveden kurtulsun. Freud’cu ya da Bilmemkimci görüşler yüzünden tezelden yazarının geçmişiyle açıklanmasın. Yağmur bir kere daha, gerçekten işleyebilsin iliklere, güneş bir kere daha gerçekten bulutlardan sıyrılsın.”

    Zihnin karmaşasını ama bu karmaşanın nasıl düzene sokulduğunu, toparlandığını görüyor musunuz? Peki hem üretken hem de dile saygı duyan aydın imajıyla Türkçe’nin imkanlarını ne güzel değerlendirildiğini? Ya da neyden korktuğunu, neyden endişelendiğini, kendisini neyin rahatsız ettiğini net olarak tespit edip bunlara çözüm aramasını? Benzetmelerdeki anlaşılırlığı ama hem net hem edebi olabilmesini?

    Düşünün, bu kitap yaklaşık 100 sayfa ve incecik. Normalde bir defa okunması yeterli gelmeliydi. Hele ki böyle anlaşılır bir dille, kendi içindeki tutarlılığıyla, minik öyküler halindeyken. Ama neden öyle olmadı? Neden ben bu kitabı bir daha bir daha okusam da doyamayacakmışım gibi hissediyorum? Belki sebep yeni öğrendiğim kelimelerden, belki Türkçe’yi su haline dönüştürüp kelimelerle akmasını sağlayan yazarlara duyduğum hayranlıktan, belki de bu kadar karmaşa içerisindeki netlikten..

    Bu kitabın en çok nesini sevdin deseniz, kısa bir cevap veremem, size bir “en çok” gösteremem. Ama kitabı, yazar hasebiyle, okumak isteyen herkese gönül rahatlığıyla tavsiye edebilirim. Hele ki beğeni ölçütleriniz benim gibiyse..

    İyi okumalar dilerim.