• Şiirsel-Roman türünün dünya edebiyatındaki başyapıtı
    Yevgeni Onegin.
    Rus edebiyatı'nın kurucusu ve en önemli şairlerinden biri olan Puşkin, sürgün yıllarında edebi doygunluk anlamında hayatının en verimli çağını yaşadığı dönemde 8 yıl süren bir zaman içerisinde yazmış Yevgeni Onegin'i.
    Eser, toplam "Onegin kıtası" olarak da adlandırılan 366 şiir kıtasından oluşmakta, 14 dizeden oluşan her bir Onegin Kıtası'nın kendine özgü "abab cc dd effe gg"biçiminde bir uyak düzeni var.

    Kitap kurgusal olarak ise 4 ana karakter üzerinde işleniyor.
    Eski bir serseri ve yen bir asilzade olan yüksek toplumdan ve onun getirmiş olduğu buhranlıktan sıkılarak şehri terkeden, amcasından kalan bir miras ile şehir dışında bir konağa yerleşen kitaba da adını veren Yevgeni Onegin.
    Onegin'in şair arkadaşı Lenski,
    Lenski'nin sözlüsü Olga,
    Ve Olga'nın kız kardeşi Tatyana.

    Bu 4 ana karakterin birbirleriyle olan ilişkileri,içerisinde bulundukları aşk çemberi kitabın genel portresini çiziyor. Okuduğu Kitaplarda ki karakterleri gerçek hayatta bulabileceğini sanan saf ve tertemiz biri olan Tatyana'nın Onegin'e olan aşkı ve Onegin'in bu aşka karşılıksız kalması ve daha üstüne de Lenski'nin sözlüsü Olga'ya ilgi duyması Lenski'yi aşağılaması ve bunun sonucu ikili arasında(Onegin-Lenski) bir düello yapılması ve sonrasında gelişen olaylar kitabın olaylar desenini oluşturuyor.

    Kitabın genel teması aşk üzerine olmasına karşın Puşkin dönemin Rusyasınıda olabildiğince güzel bir şekilde betimliyor. Moskava'nın yüksek sosyete toplumunu topa tutması,taşra ve kent yaşamı arasındaki farkları,köylü ve şehir insan tiplemelerini katarak dev bir ayna eşliğinde okuyucuya aktarıyor.
    Ayrica Puşkin Yevgeni Onegin için Dönemin Rusya'sı hakkında bir "Rus Ansiklopedisi" niteliği taşıdığını da ifade ediyor.

    Genel olarak şiir türünün başka bir dile çevirisinin zor olması, Yevgeni Onegin'de çeviri bakımından(manzum olması, uyak düzeni) epey zahmetli bir eser olmasından dolayı kitap içerisinde bazı yerlerde duygu yükünü ister istemez alamıyorsunuz. Ana dilinde okuyabilseydim eminim ki duygusal anlamda kitapta kendimi çok daha fazla bulabilirdim.
    Ama yine de kesinlikle okunması gereken bir başyapıt olduğunu düşünüyorum, özellikle de Şiirsel-Roman türü eserleri okumayı seviyorsanız başucu kitabınız dahi olabilir.

    Kitabı okuduktan sonra 1999 yapımı "Onegin" filmini de izlemenizi tavsiye ederim,okuduğunuz sayfaları görsel olarak kafanızda daha net yerleştirebilirsiniz.

    Sabahattin Ali'nin kayıp kitaplarının izinde etkinliği kapsamında okuduğum Yevgeni Onegini'yi tüm kitapseverlere tavsiye ederim,En kısa sürede okumanız dileğiyle.

    Son olarak kitap da en çok benimsediğim ve kendimden bir parça gördüğüm Tatyana'nın Onegin'e yazmış olduğu mektubun bir kısmını paylaşmadan edemeyeceğim, keyifli okumalar...

    Bir başkası mı? Hayır, hiç kimseye dünyada
    Adanmayacak hiçbir zaman yüreğim!
    Ya verilmiştir hüküm en yüksek bir kurulda...
    Ya da istemi göklerin: ben seninim;
    Tüm yaşamım benim seninle tam zamanında
    Bir karşılaşmanın güvencesi oldu;
    Biliyorum, sen gönderildin bana Tanrı tarafından,
    Ölünceye dek sen benim koruyucumsun...
    (Sayfa:141, Tatyana'nın Onegin'e Mektubu)
  • Ve sonsuza dek mutlu yaşadılar.
    Bu cümlenin içinde kaçınılmaz bir gerçek gizlidir. Çünkü en sonunda kayıp vardır.
  • "Az önce, başka şeyler vardı, insanlar ve satın aldıkları mezarlar vardı. Ama bırakın da zamanın kumaşından keseyim şu dakikayı. Başkaları sayfalar arasında bir çiçek bırakırlar, aşkın kendilerine dokunup geçtiği bir gezintiyi kapatırlar oraya. Ben de geziyorum, ama bir Tanrı okşuyor beni. Yaşam kısadır ve insanın zamanını yitirmesi günahtır. Canlı bir insanım, öyle derler. Ama canlı olmak da insanın canlılıkta kendini yitirdiği ölçüde gene zamanını yitirmesidir. Bugün bir duruştur ve yüreğim kendi kendini karşılamaya gidiyor. Gırtlağıma gene bir iç sıkıntısı sarılıyorsa, bu ele gelmez anın parmaklarım arasında cıva incileri gibi kayıp gittiğini duyduğum içindir. Dünyaya sırt çevirmek isteyenleri bırakın. Benim yakındığım yok, öyle ya, kendi doğuşumu görmekteyim. Şu saatte, tüm ülkem bu dünya. Bu güneş ve bu gölgeler, bu sıcak ve havanın derinliklerinden gelen bu soğuk: her şey gökyüzünün tüm doluluğunu, acıma duyguma doğru boşalttığı bu pencerede yazılı olduğuna göre, ölen bir şey var mı, yok mu, insanlar acı çekiyorlar mı, çekmiyorlar mı diye düşünmem gerekir mi? Şunu söyleyebilirim, az sonra da söyleyeceğim: önemli olan insanca ve basit olmak. Hayır, gerçek olmaktır önemli olan, hepsi girer bunun içine, insanlık da, basitlik de. Ve ben dünya olduğum zaman değil de ne zaman daha gerçek olurum? Daha ben istemeden yerine getirilmiş her şeyim. Ölümsüzlük şuracıkta, bense onu umut ediyordum. Mutlu olmak değil artık dileğim, yalnızca bilinçli olmak."
  • 2000 yılında yetişkin nüfusun en zengin %1’lik bölümü dünyadaki zenginlerin %40’ına sahipken, en zengin %10’luk kısım dünyadaki toptan mal varlığının %85’ini elinde bulunduruyordu. Söz konusu nüfusun daha fakir olan yarısı küresel varlıkların sadece %1’ine  sahipti.

    Katar'da kişi başına düşen gelir en fakir ülke olan Zimbabve' dekinin 428 katıdır.

    Hayatta kalmak ve  kabul edilebilir bir yaşam sürmek için gerekenlerin gittikçe zor bulunur ve zor ulaşılır olması bunları tedarik edenler ile terkedilmiş muhtaçlar arasında gırtlak gırtlağa mücadeleye yol açacağından Rocard ve arkadaşları eşitsizlik uçurumunun derinleşmesinin başlıca kurbanının demokrasi olacağı konusunda bizi uyarıyor.

    Daily Telegraph’ın editör yardımcısı Jeremy Warner, “ABD'de en zengin %10’un ortalama geliri en fakir %10’unkinin şu anda 14 katıdır” itirafında bulunuyor ekliyor: “Artan gelir eşitsizliği sosyal açıdan istenmeyen bir durum olsa da eğer herkes zenginleşiyorsa sorun yaratmayabilir. Ancak ekonomik gelişmenin nimetleri zaten yüksek gelirli olan nispeten az sayıda kişiye gidiyorsa, ki esasen bugün olan da budur, bir sorun olacağı barizdir.

    ABD deki milyarderlerin sayısı 2007'ye kadarki 25 yılda 40 katına çıkarken, en zengin 400 Amerika'nın toplam varlığı 169 milyar dolardan bir buçuk trilyon dolara yükseldi. 2007'den sonra ekonomik krizi ve artan işsizliği takip eden kredi çöküşü yıllarında bu eğilim katlanarak arttı; kırbaç, beklendiği ve söylendiği gibi herkese eşit darbeler indirmek yerine seçimlerinde son derece acımasız ve ısrarcı oldu: 2011'de ABD deki milyarderlerin sayısı tarihi bir rekora imza atarak 1210’a çıktı ve bunların 2007 yılında  üç buçuk trilyon dolar olan toplam varlıkları 2010'da  dört buçuk trilyon dolara yükseldi.

    Uluslararası Çalışma Örgütü 3 milyar kişinin günlük 2 ABD doları olarak belirlenen yoksulluk sınırının altında yaşadığını belirtmektedir.

    Günümüzde nüfusun en zengin %20’si üretilen malların %90’ını tüketirken en yoksul %20’lik kesimde bu oran %1’dir. Ayrıca dünyanın en zengin 20 insanının en yoksul bir milyar insanla eşit kaynaklara sahip olduğu tahmin ediliyor.

        Dünyanın hemen her yerinde eşitsizlik hızlı bir şekilde büyüyor; zenginler, özellikle de çok zengin olanlar varlıklarına varlık katarken; fakirler, özellikle de çok fakir olanlar daha da fakirleşiyor.

        1979 yılında Carnegie’de yapılan bir çalışma çocukların geleceklerinin kendi akılları, yetenekleri, çabaları ya da hırsları ile değil, büyük ölçüde sosyal çevreleri ile doğdukları coğrafi konumla ve ailelerinin toplumdaki yeri ile belirlendiğini açıkça gözler önüne sermiştir. Büyük bir şirket avukatının oğlunun kendisini 40 yaşından önce ülkesinin en zengin%10’una dahil edebilecek bir maaş alma ihtimali, ara sıra iş bulabilen kıdemsiz bir çalışanın oğlununkinden 27 kat fazladır. Bunlardan ikincisinin ortalama bir gelir elde edebilme şansı bile sadece 8 de 1 dir.

    Kongre Bütçe Dairesi’nin yaptığı bir çalışma Amerikalıların en zengin %1’inin varlığının toplam 16,8 trilyon dolara ulaşarak nüfusun alttta kalan %90’ ınun toplamı varlığını 2 trilyon geride bıraktığını ortaya koymuştur.

    Dünya nüfusunun en fakir %10’u sık sık aç kalıyor. En zengin %10 ise ailelerinin geçmişinde herhangi bir açlık anı hatırlamıyor. En fakir %10 çocukları için en temel eğitimi bile zar zor sağlarken, en zengin %10 çocuklarının sadece kendi düzeyindekilerle ve hatta daha üsttekilerle kaynaşabilmesi için gerekli okul ücretlerini ödemeye hazır; çünkü çocuklarının diğer çocuklarla kaynaşmasından korkar hale geldiler. En fakir %10 neredeyse sürekli hiçbir sosyal güvenliğin ve işsizlik geliriinin olmadığı yerlerde yaşıyor, en zengin %10 ise işsizlik geliri ile yaşamaya çalıştıklarını hayal bile edilmiyor. En fakir %10 şehirde günlük işler bulabilirsen ya da kırsal alanlarda çiftçilik yaparken, en zengin %10’un aylık maaşı garanti altında. Bunların da üstünde, zenginlerin zengini olanlar varlıklarının ürettiği faiz dururken maaşla geçinmeye tenezzül bile etmiyor.

    Aynı zamanda, Steward Lansey, “Eşitsizlik: ekonomik sorunlarımızın esas nedeni” başlıklı son demecinde Stiglitz ve Dorling’in görüşlerini destekleyerek, zenginlerin daha da zenginleşerek topluma katkı sağladıkları yönündeki zorlama dogmanın hiçbir ahlaki tutarlılığı bulunmayan kısıtlı bir yalandan başka bir şey olmadığını belirtiyor.

    Son 30 yılda aldığımız temel ders toplumun en zengin üyelerinin pastadan gittikçe daha büyük pay almasına izin veren bir modelin önünde sonunda kendi kendini yok edeceğidir. Öyleyse görünüyor ki bu dersi almak için daha gidecek çok yolumuz var.

    The Spirit Level: Why More Equal Societies almost Always Do Better (Örnek Seviye: Daha Eşit Toplumlar Neden Her Zaman Daha İyi İşler) adlı aydınlatıcı çalışmanın yazarları Richard Wilkinson ve Kate Pickett, Dorling’in kitabına ortaklaşa yazdıkları önsözde “nadir yeteneklerin topunun geri kalanına fayda sağladığı gerekçesiyle zenginlere astronomik maaşlar ve primler ödemenin haklı olduğu” inanışının düpedüz yalan olduğunu belirtiyor. Günahı boynumuza, itidalle ve nihayetinde, canımız pahasına yuttuğumuz bir yalan…

    Bireylere değer vermemizin nedenlerinden biri tümünün aynı olması değil, hepsinin farklı olmasıdır. Bence eğer bunu yapabilecek potansiyelleri varsa çocuklarımızın uzamasına, bazılarının uzayarak diğerlerini geçmesine izin vermeliyiz. Çünkü hem kişinin kendi çıkarı hem de bütün olarak toplumun menfaati için her bir vatandaşımızın potansiyelini tam olarak kullanabileceği bir toplum  yaratmalıyız.

    Thatcher tıpkı boylarımız gibi farklı yeteneklerimizin de doğuştan kaynaklandığını açıkça kabul ederek insanda kaderin hükmünü değiştirebilecek kudret olmadığını veya çok az olduğunu ima ediyor.

    Çoğumuz çoğu zaman isteyerek (bazen neşeyle, bazen isteksizce, sövüp sayarak veya öfkeden dişlerimizi gıcırdatarak) bize sunulana kucak açıyoruz ve hayat boyu görevimiz olan,  elimizden gelenin en iyisini yapmayı terk ediyoruz. Peki, yolumuzu değiştirmek için düşüncemizi; gerçeği değiştirmek içinse yolumuzu değiştirmek yeterli mi?

    İstekayı tutanın bilardo masasında canı nereye isterse gönderdiği bilardo topları değiliz; deyim yerindeyse, özgür olmak için yaratılmışız ve seçim yapmanın zahmetlerinden kendimizi ne kadar kurtarmak istersek isteyelim, önümüzde daima, gidebileceğimiz birden fazla yol olacak.

    Atalarımız tarafından alınan ve uygulanan kararlardan mıdır bilinmez, 21 yüzyılın başında dünyamız beraberlik ve dostça işbirliği şöyle dursun, barış içinde yaşamaya bile elverişli değil.

    Yaygın bir şekilde “bariz” olduğu ( kanıt gerektirmediği) düşünülen,  burada daha yakından incelenmek üzere  seçilmiş üstü kapalı varsayımlardan birkaçı aşağıda sıralanmıştır;

    İnsanların bir arada yaşamasından kaynaklanan tüm sorunların (ve her bir sorunun) üstesinden gelmenin ve bunları çözebilmenin tek yolu ekonomik büyümedir.

    Sürekli artan tüketim ya da daha doğru bir ifade ile yeni tüketim nesnelerinin dolaşımını hızlandırmak insanın mutluluk arayışına tatmin etmenin belki de tek, muhtemelen esas ve en etkili yoludur.

    İnsanların eşit olmaması doğaldır ve insan hayatındaki olasılıkları kaçınılmazlıklara göre düzenlemek hepimiz için faydalıdır; yaşamın kaideleri  ile oynamak herkese zarar getirir

    Rekabet (iki yönüyle: hak edenlerin yükselmesi ve hak etmeyenlerin elenmesi/alçalması) hem sosyal adaletin hem de sosyal düzenin sağlanması için aynı anda gerekli ve yeterli koşuldur.


    Ekonomik Büyüme


    Seçmenlerin diğer kriterleri ve tercihleri ne olursa olsun, seçimleri belirleyen şey diğer etkenlerden ziyade, “ekonomik büyümenin” varlığı ya da yokluğudur.

        Doğru dürüst tatmin edici ve onurlu (kısacası yaşamaya değer) bir hayat sürme ihtimalinizin resmi “ekonomik büyüme” rakamlarına bağlı olduğu yönündeki, son zamanlarda iyice yaygınlaşıp yerleşik hale gelen kanı göz önüne alındığında Yukarıdaki ifadeye şaşırmamak gerekir.

    Keynes’e göre “para hırsı ahlaksızlıktır,  tefecilik suçtur ve para tiksindiricidir... Bir kez daha amaçları araçların üzerine taşıyacağız ve iyi olanı faydalı olana tercih edeceğiz.”

    Evrensel refah için çalıştığı hayal edilen “piyasaların görünmez eli” (devletin serbestleştirme politikasının daha önce özgürlüğü ve hareketini kısıtlamak için taktığı yasal kelepçelerini çıkardığı el) gerçekten görünmez olabilir; ancak bu elin kime ait olduğuna ve komutlarını kimden aldığına şüphe yok. Bankalar ve para akışı üzerindeki “düzenlemelerin kaldırılmas”ı zenginlerin istedikleri gibi hareket etmelerine, sömürmek için en uygun, en iyi ve en çok kar getiren alanları arayıp bulmalarına ve böylece servetlerine servet katmalarına olanak tanıyor; bununla birlikte, işgücü piyasalarındaki “düzenlemelerin kaldırılması” ise fakirlerin bu nemalanmaları takip etmesine ve sermaye sahiplerinin (borsa dileğiyle yatırımcıların) hareketlerinin durdurulması bir yana, en azından yavaşlatılmasına bile fırsat vermiyor; bu nedenle fakirleri daha da fakirleştireceği kesin. Gelir seviyelerine indirilen darbeyi ek olarak iş bulma ve yaşamlarını sürdürebilme şansları da servet peşinde koşan sermayedarların keyfine kalmış durumda. Artan rekabetin neden olduğu istikrarsızlık, akut ruhsal rahatsızlıklar sürekli endişe ve kronik mutsuzluk ise, kısa süren güvenli dönemlerde bile fakirlerin yakasını bırakmıyor.

    Gün ışığına çıkarmak yerine saklıyorlar. İstatistiklerin gizlemeye çalıştığı en önemli gerçek “toplam varlıktaki” artışın derinleşen sosyal eşitsizliğe paralel giderek, sosyal piramidin üstü ile altının varoluşsal güvenliği ve genel refahı arasındaki kapatılmaz farklı daha da genişlettiğidir.

    Aslında 2007'deki kredi çöküşünden bu yana ABD'de Gayri Safi Milli Hasıla’daki artışın  neredeyse tamamını, %90'ından fazlasını, Amerika'nın en zengin %1’i kaptı.

    julie Kollewe’nin yakın tarihli hesaplamalarına göre, uçurumun genişlemesi ve “ekonomik büyüme” den aslan payını alan  mültimilyarderler grubunun arayı gittikçe açması  hızlanarak ve önlenemez bir biçimde devam ediyor. Dünyanın en zengin sadece 10 kişisinin varlığı 2,7 trilyon dolara ulaşarak büyüklükte dünya beşincisi olan Fransız ekonomisini neredeyse yakaladı. Bu kişiler arasında yer alan, Indıtex’in kurucusu ve Zara mağazalarının sahibi Amancio Ortega 2011 Ekim’inden bu yana sadece 12 ayda servetini 18 milyar dolar (günde ortalama 66 milyon dolar) ekledi. İngiltere'deki yüksek ücret komisyonu tarafından açıklanan resmi verilere göre ülkedeki üst düzey yöneticilerin kazançları son 30 yılda 40 katına çıkarken ülkedeki ortalama maaşlar sadece 3 katına çıkıp şu anki 25.900 pound seviyesinde durdu. Yüksek Ücret Komisyonu Genel Başkanı Deborah Hargreaves şöyle diyor: “İngiltere'de iş dünyasının zirvesinde kriz var ve bu durum ekonomiyi kemiriyor. Üst düzey yöneticilerin maaşlarının Kapalı kapılar ardında belirlenmesi ve şirketin başarısını yansıtmaması büyük bir eşitsizliği tetikleyerek  toplumun üst tabakasından yayılan derin bir rahatsızlık yaratıyor.” Benzeri görülmemiş bir tasarruf döneminde toplumun yüzlü 0,1’lik  kesimine ait servetin inanılmaz derecede artması geriye kalan 99,9 un yarasına tuz basmak dan başka bir şey değildir.

    Küresel eşitsizliğin gelecekti resmi hayli iç karartıcı.  Her şey olduğu gibi kalırsa değişim için neredeyse hiç umut veya ihtimal yok. Gerçekçi bir açıdan bakacak olursak eşitsizlikler sürecek ve ulus devletler bunları meşrulaştırmaya devam edecek gibi görünüyor.

    Ekonomik büyüme çoğumuz için daha iyi bir gelecek vaat etmiyor Bunun yerine, hızla artan sayıda insan için daha derin ve şiddetli eşitsizliğe şu ankinden bile daha istikrarsız koşullara ve dolayısıyla daha fazla çöküşe, hüsrana, hakarete, aşağılanmaya, sosyal bir yaşam için daha fazla mücadele işaret ediyor. Zenginlerin daha da zenginleşmesinin, varlık ve gelir hiyerarşisinde aşağıda kalanlar şöyle dursun sıralamada kendilerinden hemen sonra gelenleri bile faydası yoktur; varlığın yukarıdan aşağıya yayılacağını söyleyen hayali “merdiven” gittikçe tıkanmış bir eleğe aşılmaz bariyeri dönüşüyor.

    Tüm bunlardan çıkarılabilecek sonuç şudur; “Kredi veren ve finansal kuruluşların serbestleştirilmesi ve özelleştirilmesi yüksek kazançlar,  komisyonlar ve primler sağlayarak finans endüstrisinin tepesindekilere kolay para kazandırırken” “ reel ekonomide”  yaşayan ve çalışan, aynı zamanda hayatlarının seyri ekonomideki iniş çıkışlara bağlı olan milyonlarca kredi lehtarının zaten yetersiz olan varlıklarını daha da kurutmaktadır.

    Tek bir ses komutu ile harekete geçen veya 2 parmak hareketi ile resimleri büyüten elektronik aletler gibi, piyasadaki teknoloji ürünleri sevdiğimiz nesnelerden beklediğimiz ancak nadiren,  Belki de hiç alamadığımız her şeyin ete kemiğe bürünmüş halidir.  Bunların en değerli özelliklerinden biri de asla çok uzun süre piyasada kalıp kendilerinden bıktırmamaları ve Başımızdan savdığınızda size musallat olmamalarıdır. Elektronik aletler sevgiye hizmet etmekle kalmazlar;  diğer sevgi nesnelerine gösterilip karşılık bulamayan sevgileri de kabul edecek şekilde tasarlanmışlardır.  Sevgi için en sakıncasız nesneler olan elektronik aletler Aşk ilişkilerinin başlatılmasında ve bitirilmesinde, ister elektronik ister canlı, ister hayvan ister insan olsun, sevgi yönetilen diğer nesnelerin göz ardı edebileceği standartları ve kalıpları belirler.  Tek riskleri elenmek ve reddedilmektedir.

    Sevginin elektroniği uydurulmuş halinin sevgi ile hiçbir ilgisi yoktur;  tüketicilere yönelik teknolojik ürünleri insanların narsisizmini tatmin etme  yemiyle müşterileri yakalar.

    Aldatıcı iddiaların aksine, tükeitici piyasalarının sömürüye açtığı en son alan sevgi değil,  narsisizmdir.

    Gelgelelim,  aynı mesajlar ekranlardan ve hoparlörlerden her gün aralıksız sel olup akmaya devam ediyor.  Mesajlar bazen göze batacak kadar açık,  bazen de zekice gizlenmiş oluyor; fakat ister aklı, ister duyguları, ister bilinçaltındaki arzuları hedeflesinler, her seferinde,  mağazalarda satılan ürünleri satın almanın,  sahiplenmenin ve kullanmanın içine yedirilmiş mutluluğu, vaat ediyor, öneriyor ve ima ediyorlar.

    Mesaj daha açık olamazdı:  Mutluluğa giden yol alışverişten geçer.  Mesaj hem tepedekilere hem de en altta kalanlara,  ayrım yapılmaksızın herkese gönderilir.

    11 eylül saldırısının ertesi günü George W. Bush’ un, travmadan kurtulup normale dönmeleri için Amerikalılara seslenirken bulabildiği en iyi tavsiye “alışverişe devam edin” olmuştur.

    Beşikten mezara kadar, mağazaları yaşamlarımızın ve ortak yaşamların tüm hastalıklarını ve ıstıraplarını iyileştirecek ya da en azından hafifletecek ilaçlarla dolu eczaneler olarak görmeye alıştırılıp, bu yönde eğitiliyoruz.

    Alışveriş yapmamak,  güncellenmiş versiyonlara sahip olmayan kusurlu tüketiciler için,  değersizliğin ve işe yaramazlığın bir işaretidir, yaşanmamış bir hayatı simgeleyen çirkin ve cerahatli bir lekedir.  Sadece  zevkten yoksulluğun değil, insan haysiyetinden yoksunluğun da lekesidir. Nihayetinde, insanlıktan, kendine ve başkalarına saygı zemininden yoksunluğun lekesidir.

    Zengin ülkelerdeki sosyal eşitsizlik,  eşitsizlik doktrinlerine inancın sürmesi sayesinde hayatta kalabiliyor ve yaşadığımız toplumun ideolojisinin büyük bölümünde yanlışlıklar olabileceğini fark etmek insanları hayrete düşürebiliyor.  Tıpkı kölelik zamanında çiftlik sahibi ailelerin kölelere sahip olmayı doğal gördüğü gibi  ya da kadınlara eskiden oy hakkı verilmemesinin “doğanın bir kanunu” olarak görüldüğü gibi, günümüzdeki çok büyük eşitsizliklerin çoğu da normalliğin fotoğrafı içinde kendine yer buluyor.

    Örneğin,  ortaçağda köylüler kendi yaşam koşulları ile  efendilerininkiler arasında bariz eşitsizlikle genel anlamda barışıktı  ve ne kadar zahmetli,  ne kadar gereksiz olursa olsun kendilerinden beklenen  kölelik hizmetlerine ve angaryalara itiraz etmezlerdi; fakat efendilerin talep baskılarındaki en ufak artış bile,  saldırıya uğrayan mevcut durumun,  diğer bir deyişle “ geleneksel hakların” savunulması için köylülerin ayaklanmasını  ateşleyebilirdi. Bir diğer örnekte, modern fabrikalardaki sendikalı işçiler benzer özellikler gerektiren, aynı sektördeki  başka bir fabrikada çalışan işçilere verilip de  kendilerinden esirgenen zamma tepki olarak ya da beceri bakımından kendilerinden daha aşağıda gördükleri işçilerin maaşları kendilerininkinin  seviyesine çıkarıldığında greve giderlerdi: her iki durumda da itiraz ettikleri ve karşı koydukları “adaletsizlik”, “normal” veya “doğal” olarak görmeye alıştıkları statü hiyerarşisinde istenmeyen bir değişikliktir, nisbi kayıp durumudur.
  • Erken sustu vapurların sireni.
    Artık yolcu almayacak gerçek aşka.
    Giden hiçbir vapur dönmedi;
    Ya gittiği liman yıkıldı bizden habersiz,
    Ya bizim bildiğimiz yer başka.
    Erken sustu vapurların sireni.
    Bir daha gitmeyecek,
    Dümeni dönmeyecek,
    ...asla.!
    Mahmut Akıncı
    Sayfa 64 - Semerci Yayınları
  • "Savaş; ölünce değil, düşmana benzeyince kaybedilir."

    Aliya İzzet Begoviç
  • Geçmişte yaşanmış birçok mistik hikâyeler içinde buluyorsunuz kendinizi. Her mutsuzluğun, her endişenin, her korkunun tek sebebi karanlık. Yapacağınız bu yolculukta işte o sebebi keşfedeceksiniz. Bu yolculuk, mutsuzluğu mutluluğa, endişeyi güvenceye, korkuyu cesarete dönüştürme yolculuğu. Herşeyin gerçek ve kalıcı olanını bulma yolunda ilerleyeceginiz başlangıç noktası: artık yol size ait... okuyun