• "Esas anlaşma, tabi eşitliği ortadan kaldırmak şöyle dursun, tam tersine, tabiatın insanlar arasına koyabildiği maddi eşitsizlik yerine, manevi ve meşru bir eşitlik koyar. İnsanlar kuvvetçe, zekaca eşit olmasalar da, anlaşma ve hak yoluyla eşit olurlar."
  • 136 syf.
    ·6 günde·9/10
    Rousseau'yu oldum olası sevmişimdir. Kendisi bir filozof olmaktan çok adeta hikaye anlatıcısı gibidir. Herhangi bir filozofun eseri düşünüldüğünde ilk akla gelenlerden biri metnin aşırı yoğunluğu ve ağırlığıdır. Rousseau'da bu durum farklı. Kendisi çok samimi bir dille ifade ettiği düşüncelerini adeta bir keşif süreciymiş gibi anlatır. Okurunu kendisinin çıkacağı düşünce keşfine davet eder. Bu keşiflerin ucu kimi zaman ilk insanlara dek giderken (İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı), kimi zaman da modern toplumun düzenine gider.

    Toplum Sözleşmesi denildiğinde isim olarak bildiğim ama içerik olarak bihaber olsam da ağır, kalın ve nitelikli bir eser beklentisi içine giriyordum. Halbuki bu istemsizce içine girmiş olduğum beklentilerin ikisi hakkında yanıldığımı eseri okuduğumda çok iyi anladım. Toplum Sözleşmesi genel olarak, haklı ve doğru bir toplumun temellerinin atılmasını amaçlar. Aynı zamanda bu eser maalesef tamamlanamamış daha kapsamlı başka bir eserin yalnızca bir kısmını oluşturur. Rousseau bu yapıtları tamamlayabilseydi şayet modern düzen hakkında bu denli nitelikli olan yalnızca tek bir eserle yetinmeyecektik adeta. Rousseau ilk olarak modern toplumlardaki insanların köleleşmesini inceler. Ama bunun nasıl olduğunu değil bunu yasallaştıran ilkeler ile ilgilenir bu eserde Rousseau. Konunun kökenlerine bu eserinde değil de İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı'nda bolca değinecektir. Zaten bu açıdan bakıldığında da Toplum Sözleşmesi'ni İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı'ndan sonra okumak gerektiğini düşünüyorum.

    Rousseau, aileleri ve devletleri olgusal olarak karşılaştırır. Ebeveynlerin çocuklarına gösterdiği sevgisi, onlar için ortaya koyduğu özeni adeta karşılamaktadır. Yani elde edilen ve devam ettirilen sevgi, özen için gösterilen çabayı bilfiil karşılıksızlaştırır. Buradaki ifadeden kastım kasıtlı bir çıkar görülmemesidir. Bir dersimizde bunun çok benzeri bir konuda, sevgi duymanın da bir çıkar olup olmayacağı konusunda uzun bir tartışmaya girmiştik. Bu durumda sevgi kasıtlı olmaktan çıkmakta, kasıtsız, amacı kurulmadan, adeta olgunun sonunda açığa çıkan bir duygu haline gelmektedir. Yani bizim sevgiyi de salt bir çıkar olarak göremememizin ana sebeplerinden birisi zannımca sevginin bu kasıtsız açığa çıkışında yatmaktadır. Fakat bu durum devlette ise farklılaşarak devlet başkanın bizatihi kendisinde yine kendi halkına beslemediği bu sevginin yerini bir hükmetme zevki alır. Buna sevgi bile demez Rousseau, sadece zevk der. Bir ebeveyn en baştan sevgi duyma amacıyla çocuğunun başını okşamaz, sevgi adeta en başta açığa çıkan bir durum değildir. Bir amaç içerisinde olma sevgi duyma yetisi ile alakalı değildir. Fakat devlet başkanının bu hükmetme zevki devleti bir noktadan sonra salt bu zevki hissetmek için her şeyi meşrulaştıran bir sistemler bütünü haline getirir.

    Rousseau daha sonrasında güç-hak ilişkisini inceler. Güçlü olana boyun eğmek bir ödev ahlakı olamaz ona göre. İnsan boyun eğmeye zorlanıyorsa şayet boyun eğmek zorunda değildir. Ama daha sonrasında güçlü haklı ise o zaman güçlü olmaya bakılması gerektiğinden söz eder. Buraya birazdan tekrar döneceğiz çünkü bu noktada Rousseau çelişkili gibi gözükse de kendini bütüncül olarak destekleyen bir olgular sisteminden bahseder. Fakat güçlünün yok olmasıyla ortadan kalkacak olana halen daha hak diyip diyemeyeceğimizi de sorar. Demek ki hak, ona hükmeden gibi kabul edilenler yok olsa dahi ortadan kalkmayan, yok olmayan bir olgudur. Ortadan kaldırılamaz olandır. Son zamanlarda sıkça duyduğum bir sözü anımsattı bu da bana. Hak alınmaz, diye bir söz. Evet hak alınmaz, verilemez de. Hak zaten en başından beri vardır, yasa koyucunun yaptığı iş bu hakkı bulmaktır, yoktan var etmek değil. Haklar insan çeşitliliği arttıkça kendi kendilerini siyaset ve ahlak felsefesi açısından adeta türetmekte, hak koruyucularının ve yasa koyucuların yaptığı iş de bunları keşfetmeyi kendilerine ilke edinmektir.

    Rousseau mükemmel bir benzetme yapar. Başkasının kölesi olmak, topluma dinginlik, huzur veriyormuş gibi gözükse bile bu köleliğe değer mi? İnsanın zindanda da sessizlik, dinginlik içinde yaşadığından bahseder ama bu orayı özlenir, aranır bir yer yapmaya yeter mi diye sorar. Hayır. Köle mutluluğu dediğimiz bir kavram var. Eğer bir insan köleliğini yaptığı kişiyi tatmin ederse mutlu olur bu olguya göre. Dolayısıyla burada da başkalarına bağlanan bir mutluluk duygulanımı görüyoruz. Duygulanımlar insanın içinden geldiği için, bu tüm duygulanımların tek tek bütünü toplum sözleşmesini oluşturmaktadır, bir tek uğruna hissedilen duygulanımlar değil. Başka bir deyişle, eğer siz toplumdaki belirli bir kesimden iseniz, salt bu kesimin mutluluğu ile toplumun bütünü huzura kavuşamaz. Toplum sözleşmesi olarak anılan düzen öyle üst düzey bir düzendir ki toplumun her kesimi başka herhangi bir kesimden kendini gerek maddi gerekse de manevi olarak soyutlamaz. Bunun aksinin yaşandığı yüzyılların sonucunu Rousseau belki de göremedi ama o ana kadar yaşanmış olan yaşanmaması gereken şeyleri çok nitelikli olarak izah edebildi.

    Savaşa yol açan insanlar arasındaki ilişkiler değil, olaylar arasındaki ilişkidir. Burada o, "olaylar" kelimesi ile mülkiyeti kastetmiştir. Gerçekten de öyle, dünya savaşlarında gereksiz yere ölen milyonlarca insanı düşününce, mikro açıdan, yani bizzat bir askerin açısından başka hiç kimse ile hiçbir sorunlu ilişkisi yoktu. Sorunlu ilişkiler devletlerin birbirleri ile olanlardı ve bu makro sorunlu ilişkiler bütünü, adeta mikro ilişkiciklere mal ediliyordu. Ki zaten insanlık da bu anlayıştan yıllardır çıkamadı, çıkamıyor da. Doğal yaşam halinde nasıl savaş çıkmıyorsa, her şeyin yasa gücüne bağlı olduğu toplumda da savaş olamaz ona göre. Zaten üstte bahsettiğim gibi savaşlar da insanla insan arasında değil, devletle devlet arasında olmaktadır. Bu durumda insanlar da birbirlerine insan olarak değil, asker olarak; yurdun üyesi olarak değil, koruyucuları olarak saldırır. Özleri birbirinden ayrı olan şeyler arasında hiçbir gerçek ilişki kurulamaz Rousseau'ya göre. Buradan hareketle de insan-asker kavramının ilişkisizliğinden bahsedebiliriz. Önceki çağlarda iki devlet aralarında savaş kararı almışsa bu kadar önceden her iki devlete de bildirilirdi. Bu ön uyarı devletlerden çok insanları uyarmak için idi. O yüzden tarihte insanları, uyrukları da öldürüp hapsedenler Rousseau'ya göre haydutturlar, hükümdar değil.

    Kölelik ve hak kelimelerinin zaten en başta çelişmeli kelimeler olduğunu, birinin bulunduğu yerde ötekinin bulunmayacağından söz eder. Toplumun üyelerinden her biri bütün haklarıyla kendini "bir" olan topluma adarsa şayet durum herkes için "bir" haline gelir. Böyle bir "bir"lik olunca da bunu başkalarının zararına çevirmekte de kimsenin bir çıkarı olamaz zaten en baştan. Çünkü "bir" olmaklığın bozulması bu "bir"i oluşturanların tamamını etkilemektedir. Bu açıdan aristokrasi ve burjuvazinin yanlışlığını görüyoruz aslında. Toplumda belirli seçkin bir kesimin çıkarı için toplumun geri kalanının tamamı adeta feda edilmektedir her defasında. Bu da zaten bu anlayışa hakim toplumların baştan "bir" olamadıklarının bir göstergesidir. Rousseau'nun toplumunda her kesimden insan diğerinin kötü yola düşmesinden çıkar sağlamaz, çünkü bu bütünlüğü yok eder. Bu açıdan bakıldığında da kendini topluma bağlayan kişi aslında kendini bilfiil hiç kimseye bağlamamış olur. İşte tam da burada ilk başta bahsettiğimiz güçlü olmaya bakılmalı sözünün asıl anlamı da ortaya çıkmaktadır. Bu bağlamda güçlü olmak da zaten "bir" olmaklıkla açığa çıkmaktadır. Burada bir de Rousseau'nun Toplum Sözleşmesi olgusunun bir tür özet cümlesini de paylaşmak istiyorum:

    "Her birimiz bütün varlığımızı ve bütün gücümüzü bir arada genel istemin buyruğuna verir ve her üyeyi bütünün bölünmez bir parçası kabul ederiz."

    İşte Rousseau tam da bu tüzel bütünlüğü kasteder. Bu tüzel bütünlük de zorunlu bir yasa değildir. En baştan bir gönül işidir. Bütünün birliğinin devamı bireylerin de devamı anlamına gelmektedir. Doğal yaşamdan toplumsal yaşama geçiş insanda çok önemli bir değişiklik yapar. Davranışındaki içgüdünün yerine adaleti koyar, böylece daha önce yoksun olduğu değer ölçüsünü verir ona. Rousseau toplumunda bir "ilk oturma hakkı"ndan söz eder. Bir kişi ilk nereye yerleştiyse orada kalmalı, daha fazlasını talep etmemelidir. Toplum ve genel irade de aynı zamanda kişilerin mallarını kabul etmekle onların, bu malları yasal bir biçimde ellerinde tutmalarını sağlıyor. Zorbalıkla ele geçirme diye bir mevzu da kalmıyor.

    Yeri gelmişken belirtelim. Rousseau bu eserinde sonradan doğası bozulmuş olan insanın, girebileceği muhtemel en iyi halinin bir tablosunu çizmektedir bize. Çünkü ona göre insanlar ilk başta barış halinde yaşarlarken yanlış bir gelişim sergileyip bugünkü hallerine gelmişlerdir. İşte onun Toplum Sözleşmesi de tam da burada başlar. Bu geri döndürülemez yanlış gelişimi ne denli daha az zararlı hale gelebileceğini tasarlar Rousseau. Bu yanlış yola neden ve nasıl girildiğinden de incelememin başında bahsettiğim gibi İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kökeni adlı eserinde izah eder. O esere ayrı bir inceleme yapmak istediğim için pek ayrıntıya girmeyeceğim. Rousseau'ya göre bu sözleşme doğal eşitliği ortadan kaldırmaz, aksine maddesel eşitsizlik yerine manevi ve haklı bir eşitlik getirir. İnsanlar da güç ve zeka bakımından olmasalar da sözleşme ve hak-hukuk yoluyla eşit olurlar.

    Bu toplumda çıkarlar arasında da bir ortaklık vardır. Bunlar birbirinden ayrı çıkarlar dahi olsa eninde sonunda birleştikleri ortak bir noktada mevcuttur. Bu da genel istem kavramını meydana getirmektedir. En temel çıkar bütünlüğün devamının sağlanması olarak kalmaktadır. Dolayısıyla her türlü bireysel gibi gözüken çıkar da bir noktada mutlaka ortak çıkara ulaşacaktır. Basit bir örnek verecek olursak, bir kişi fizikten hoşlanıyorsa bu ona bir haz verecek ama eninde sonunda topluma, devlete faydalı olacaktır. Ya da bir çiftçi ektiği ile kendi karnını doyuracak ama gelişerek toplumun bütününe de yarar sağlayacaktır. Genel istemin kendini dile getirebilmesi için de ayrı ayrı birleşmeler olmamalıdır. Her yurttaş kendi görüşüne göre fikrini söyleyebilmelidir. Şayet ille de parça parça birleşmeler olursa da bu defa da birleşmelerin sayısı artırılmalıdır. Toplumdaki birleşmeler sadece çok az sayıda sınırlı kalırsa eğer tıpkı aristokrat sınıfı gibi bir birleşmenin oluşup toplumun geri kalan kısmını birleşmeye fırsat bile vermeden kullanması içten bile değildir. Yetki verme genel istemin yönetimi altında olunca da bu elbette ki egemenlik halini alacaktır. Bu sistemde herkes başkalarına sunduğu koşullara ister istemez kendisi de uyar. Bu açıdan herkes kendi için istemeyeceği şeyi başkası için en baştan isteyemez. Bu adeta çıkar ile adaletin uyuşmasıdır Rousseau'ya göre.

    Egemenlik işlemi de dolayısıyla ast-üst ilişkisini değil, bütünün tüm üyelerinin birbirleriyle yaptığı bir sözleşmedir. Temeli toplum anlaşmasıdır. Ayrıca bu sözleşmede, kabul edilmesi bakımından bireylerin haklarından vazgeçme söz konusu değildir. Onlar vazgeçme yerine değiş tokuş yapmışlardır, çünkü durumları öncekinden de iyi olmuştur adeta. Toplum sözleşmesinin bir amacı da sözleşmeyi yapanların korunmasıdır bu yüzden de. Adaletin uygulanabilirliği için de ilk başta karşılıklı olarak kabul edilmesi gerektiğinden söz eder Rousseau. Yasama ile yönetme farkı önemlidir. Yasacıyı makineyi bulan, icat eden bir mühendis, yöneticiyi ise yalnızca onu kurup işleten olarak görür Rousseau. Dolayısıyla hükümet, makinenin mucidi olan egemen varlık ile karıştırılmamalıdır. Aynı zamanda Rousseau aristokrasiyi toplum kurumlarının yarattığı eşitsizliğin, doğal eşitsizliğe üstün gelmesiyle açığa çıkan bir durum olarak ifade eder. Bu fark oldukça önemli. Burada kurumların yaşattığı eşitsizliğin ne olduğunu az çok tahmin edebiliriz; zenginlik. Doğal eşitsizlik ise yaş ve tecrübe olarak örneklendirilebilir. Böylece kendisinin ifadesiyle babanın varı yoğu oğula geçti, böylece bu aileleri soylulaştırıp yönetimi de babadan oğula geçer bir hale getirdi. Bu noktada Rousseau üç çeşit aristokrasiden de söz eder: Doğal aristokrasi; ki bu basit halklar içindir, seçime bağlı aristokrasi ve soydan gelme aristokrasi.

    Sonsuza kadar sürecek bir devlet yoktur. Şayet böyle olmasaydı ütopyaların imkansızlığı da söz konusu olmazdı. En iyi ihtimalle bir devlet diğerlerinden daha geç ölür, ama her devlet eninde sonunda ölecektir Rousseau'ya göre. Politik bütün, adeta doğduğu anda bir anlamda ölmeye başlayan bir insan bedeni gibidir. İyi bir devlette işler parayla dönmez. Mesela parayla asker tutulmaz, paralı bir temsilci olunamaz. O devlette yurttaşlar ödevlerinden kurtulmak için değil, onu bizatihi kendileri yapmak için para verirler. Rousseau temsili demokrasinin de bir yönünden söz eder. İnsanlar temsili demokraside ancak bu temsilcileri seçerken özgürlerdir. Bu kısa süren özgürlük anlarını insanlar o kadar kötüye kullanırlar ki onu böyle yitirmeyi de adeta hak ederler zaten Rousseau'ya göre. Çünkü bir temsilci ne kadar nitelikli olursa olsun bütünün tüm ayrıntılarını temsil edemeyecektir. Mutlaka bir eksiklik olacak, unutulan ya da göz ardı edilen bir kesim mutlaka olacaktır. Ayrıca yürütme gücünü elinde tutanlar halkın efendileri değil, görevlileridir. Bu ayrım çok önemli, bu görevi kendilerine hükümdarlık anlamı gibi mal eden kimi liderler oldukça dünyada en iyi yönetim, toplum düzeni bile hiçbir işe yaramaz hale gelecektir.

    Toplumda yeni bir yasa konulma zorunluluğu doğarsa da bu zorunluluğu herkes hissetmelidir. Başkalarının koyduğu yasaları bizlerin ihtiyacına göre denk gelip gelmemesi adeta şans işi haline gelmiştir modern çağda. İşte Rousseau'nun toplumu bu işi asla şansa bırakmaz. Modern çağda iş öyle bir noktaya gelir ki, bir raddeden sonra verilen oylar devlet bekası ya da genel istenç için değil, şu adam ya da şu parti için söz konusu olmaya başlar.

    Son olarak Rousseau'nun derin tarih bilgisinden de bahsetmeden geçemeyeceğim. Rousseau eserinde Roma İmparatorluğu'ndan birçok ayrıntılı örnekler verir. Ona göre Roma İmparatorluğu toplum sözleşmesine bazı açılardan en çok yaklaşabilmiş devlettir. Rousseau eserinde son olarak din konusuna da değinir. Dinlere saygının çok önemli olduğunu belirtmenin yanında egemen varlığın yurttaşların yalnızca yaşamdaki halleriyle ilgilendiğini söyler. Egemen varlık bile olsa insanların dinsel inancına karışamaz der. Bu ayrım zannımca günümüzde de çok önemli. Din, anlamı itibariyle hayatı anlamlandıran, hakikatleri açıklama iddiasıyla ortaya çıkan inanç sistemidir. Fakat felsefeyi bir dini ya da aşkın varlığı, yaratıcıyı (nasıl isimlendirirseniz) kanıtlama ya da çürütme adına araç olarak kullanma baştan mantıksal olarak pek akılcı gelmiyor bana. Kanıtlama dediğimiz olgu bu dünya olgularında gerçekleşen, bizatihi bu dünyaya bağlı olan bir durumdur. Fakat Tanrı kavramı aşkındır, bu kanıtlama olması ya da çürütme olması yönünde gerçekleşmez. Din zaten yapısı itibariyle kayıtsız şartsız bir teslim olma durumudur. Mantıklı olması da gerekmez, ama mantıklı ise bu inanmayı güçlü hale de getirebilir. Bu yüzden kişilerin neye inanılması ya da inanılmaması gerektiğini tartışmak zaten baştan anlamsız hale gelir. İnanç kişide başlar, bitecekse de kişide biter. Bu açıdan bir dinin ilkelerinin kanıtlanması da o inanan kişiden zaten istenemeyecektir, felsefe onun kendisi dışındaki tezleri tartışır. Dinin kendisini değil, onun evrene ya da topluma ilişkin söylemlerini, gerçekten de bu böyle midir diyerek tartışır felsefe. Çünkü toplum ve evren felsefenin konusu olduğu için bu açıdan ona söz hakkı doğmaktadır. Bu açıdan dindeki tutum ile felsefedeki tutum birbirinden farklılaşır. Dine inanan teslim olur, felsefeci ise bu teslim olma dışında sorular sorar. Din yaratıcının varlığını zorunlu kılar, felsefe böyle bir zorunluluğu onaylamaz, tartışır. Kişi inanmak istiyorsa inanır, felsefe buna karışmaz da, fakat inanan kişi ya da din öğretileri kişilere bir zorunluluk tanırsa bu mutlaklaştırmaya karşı çıkar ve bunu sorgular felsefe. Bir örnek verelim, kimi dini perspektiften bakanlar mesela şeriati tartışılamaz bir şey olarak görürler ama felsefe, şeriat toplumu ilgilendirdiği için sorgulamaya başlar. Kişinin kendisinden çıkıp başka olgulara dayandırılan şeyleri tartışır felsefe. Dikkat ediniz, reddetmez ama sorgular ve tartışır. İlkeler bireysel inanç olarak kaldığında sorun yoktur ama kişi veya din o ilkeleri başkalarına adeta olması gerekenmiş gibi lanse etmeye başladığında o zaman felsefeye söz hakkı doğar.

    Rousseau hakkında son bir yorumda bulunup incelememi sonlandırmak istiyorum. Rousseau bizzat insanlara yasalar vermek için Tanrıların gerekli olduğundan söz eder, çünkü yasacı insandan üstün olmalıdır ona göre. İnsan doğasını bilmesine rağmen onunla ilişiği olmayan üstün bir akıl olması gerekmektedir. Bu açıdan bakıldığında, Rousseau'nun sürekli olarak bahsettiği "egemen varlık" ya da "yasacı" kavramlarının Tanrısal bir bağlantısı da kuruluyor. Bunun iki sebebi var, ya kendisinin de bahsettiği gibi bu düzeni ancak bir Tanrı sağlayabilir ya da bu toplumsal sözleşme insanların uygulayabileceğinden çok daha üstün bir şeydir, bu yüzden de bir ütopya haline gelmektedir.

    Kendisinin demokrasinin belirli uygulanışlarını eleştirdiğinden de söz etmiştik. Ancak ona göre toplum sözleşmesini destekleyen ideal bir demokrasi anlayışı da vardır. O yüzden şunları dile getirir Rousseau:

    "Bir Tanrılar ulusu olsaydı demokrasi ile yönetilirdi. Böylesi olgun bir yönetim insanların harcı değil."

    Ne dersiniz, belki de en baştan beri imkansız olanı belirtmeye çalışıyordu Rousseau. Ya da düşünce keşfinde o denli uzaklara gitti ki insanlıkla bağlantısını kaybetti artık.

    Emin değilim, ama şundan şüphem yok: Her ne şekilde olursa olsun Rousseau'nun sizi çıkaracağı düşünsel keşiften asla pişman olmayacaksınız, bu keşfi kaçırmamanız dileğiyle...
  • Start-up ve Girişim Arasındaki Fark
    Uzaktan bakıldığında ikisi de aynı anlama gelen kelimeler gibi gözükürse de tamamen farklı anlamlara gelmektedir. Start-up, sürdürülebilir ve ölçeklendirilebilir bir iş modeli arayan organizasyona verilen isimdir. Girişim ise aşırı belirsiz koşullar altında insanlar için tasarlanmış, yeni ürün ve hizmetlerin ulaştırılmasıdır. Genel özellikleri birbirine benzese de girişimin aşırı belirsiz olması, ikisini birbirinden ayırır.

    Lean Start-up(Yalın Girişim): Girişimcinin, büyük maliyetli, uzun ar-ge çalışmaları gerektiren süreçlerden kaçınarak meydana getirdiği ürün veya hizmeti küçük müşteri grupları üzerinde deneyerek hızlı manevralar alması durumunu açıklar. Bu testler sırasında girişimin ne zaman hızlanmasını ne zaman hızını durdurması gerektiği ölçülür.

    Social Entrepreneur (Sosyal Girişimci): Kâr etmeyi amaçlayan ama elde ettiği kârı, topluma fayda üretmek için kullanan girişimcidir. Son zamanlarda popüler olan girişim türüdür. Ettikleri karı sosyal sorumluluk projelerinde kullanırlar. Fikirleri topluma fayda üretme esasına dayalıdır.

    Fintech: Finans hizmetlerini, teknoloji ile birleştirerek mobil ödeme, para transferi,gelir gider takibi, kredi ve kitlesel fonlama gibi alanlara hizmet üretir.

    Start-up’ların Bebeği: Ürünler
    start-up yaratıcılık, Kreatif

    Innovation (İnovasyon): İnovasyon ve buluş kelimeleri oldukça karıştırılmaktadır. İkisinin arasındaki temel fark şudur: inovasyon, var olan bir şeye yenilikler getirmektir. Buluş ise sıfırdan keşfetmektir.

    MVP – Minimum Viable Product (Minimum Uygulanabilir Ürün): Girişimcinin zihnindeki ürün veya hizmetin uygulanabilir minimum özelliklerine sahip prototipine verilen isimdir. MVP oluşturulurken 3 aşama kullanılır. Bunlardan ilki öğren metodudur. Varsayımlarla ilgili hipotezler kurup doğru metrikler vererek test edip, sonuçlar elde eder. İkinci metot olan kur ile test edilecek ürün oluşturulur. Son metot olan ölç metoduyla elde edilen sonuçlar incelenir. Devam veya pivot kararları alınır.

    Pivot: İş modelinin geliştirilerek farklı bir hale getirilmesi olarak ele alınabilir. Birçok girişim ilk haliyle istediği sonuçları alamayabilir. Bu nedenle de iş modelini değiştirmesi gerekebilir. Bu geliştirme sırasında yeni özellikler eklenebildiği gibi kullanılmayan özellikler iptal edilebilir.

    Brand Equity (Marka Değeri): Marka değeri, hizmet ve ürünlere kazandırılan itibardır. Başka bir deyişle, bir ürün veya hizmetin marka isminin, tüketici algısından türetilen ticari değeridir.

    Growth Hacking: Bir projeye başlamadan önce girişimcinin bu projeyi belirli metodlar ile test edip, en kısa sürede en yüksek performansı elde etmektir.

    Launch: Bir girişim fikrinin hayata geçmesi, veya bir web sitesinin aktif olarak pazara sunulmasını açıklamak için kullanılan terimdir.

    Ürünlerin Taliplileri: Müşteriler
    customer, müşteri

    3F (Friends, Fools and Family): Türkçe’de 3A (Arkadaşlar, Aptallar ve Aile) olarak da yer eden bu kalıp; taze girişimcilerin yolun başındayken destek aldıkları kaynakları açıklayan eğlenceli bir terimdir.

    Churn Rate (Kayıp Oranı): Bir girişimin belirli bir zaman aralığında kaybedilen müşterilerin, toplam müşterilerin oranıdır. Churn Rate’in düşük olması, yatırımcılar tarafından aranan bir kriterdir.

    Early Adopter (Erken Benimseyen): Piyasaya yeni sürülen bir ürün veya hizmeti daha çıkar çıkmaz satın alan müşterilerdir.

    Freemium: Bir işletmenin ürünlerini veya hizmetlerini müşterilerine sınırlı olarak ücretsiz sunup, sonrasında ekstra özellikler için abonelik talep ettikleri bir üyelik modelidir. Genellikle internet tabanlı işletmelerde kullanılır.
    Gamification (Oyunlaştırma): Oyunsal düşünmenin ve oyunu oyun yapan tüm faktörlerin eğitim, satış vb. alanlarda kullanılmasıdır.
    Retention Rate (Elde Tutma Oranı): Kazanılmış müşterilerin elde tutma oranıdır. Unutulmamalıdır ki bir işletmede eski müşterileri elde tutmak, yeni müşteri edinmekten daha karlıdır.

    Start-up İnşa Ediyoruz : İş Modelleri
    iş modeli canvas

    Business Model Canvas (İş Modeli Kanvası): Girişimin veya şirketin nerede olduğunu, hedeflerini, gelir/gider yapısını, değer önerisini, müşterisini, pazarlama faaliyetlerini, kilit bileşenlerini vb. özelliklerini gösteren ve yatırımcının bir bakışta bunları görerek, girişim veya şirket hakkında bilgi almasını ve beyin fırtınası yapmasını kolaylaştıran iş modelidir.

    DNA Model: Tasarım, ihtiyaçlar ve istekler şeklinde işi 3 grupta inceleyen modeldir. Nasıl, ne ve niçin sorularına cevap verir.

    B2B (Business to Business): Şirketler arası pazarlama ya da satış uygulamalarına verilen kısa tanımdır. B2B şirketlerin ihtiyaç duydukları maddelere kavuşmak için kurulan bir sistemdir. Bu yönüyle B2B şirketlerin tedarik pazarı işlevini görür. Birçok şirket internet üzerinden, mal ve hizmet üretim aşamasında ihtiyaç duydukları ürünlerini veya ara malların toptan satışlarını kolaylıkla yapabilme olanağına kavuşabilmektedirler.
    B2C (Business to Consumer): Bir şirketin gerçek kişilere satış yaptığı gelir modelidir. B2C’de fiyatlar ve ürünler açık ve net şekilde yayınlanır. Ürünün teslim koşulları, garanti koşulları, fiyatı ve diğer özellikleri üretici veya satıcı tarafından tek taraflı belirlenir ve tüketicinin önüne sunulur. B2C’de tüketiciler şahıs da olabilir perakendeci bir satış kanalı da. Burada tek bir müşteri kriteri yoktur ancak genel olarak müşteriler şirket olduğunda “B2B“, şahıs olduğunda ise “B2C” terimi kullanılır.
    C2C (Consumer to Consumer): Kişilerin, diğer kişiler e-satış yaptığı gelir modelidir. C2durC Eticaret modelinde tüketiciler bir e-ticaret sitesinde biraraya gelerek ürün/hizmetlerini sergilerler ve alıcı tüketiciler de o ürün/hizmeti e-ticaret sitesinden satın alır.
    SWOT Analizi: Bir projede ya da bir girişimde kurumun, tekniğin, sürecin, durumun, veya kişinin güçlü ve zayıf yönlerini belirlemekte, iç ve dış çevreden kaynaklanan fırsat ve tehditleri saptamak için kullanılan stratejik bir tekniktir.

    Fikrini En İyi Nasıl Anlatabilirsin?
    Deck/Pitch Deck (Sunum): Girişim fikrinin her yönü ile kısa, anlamlı ve açık bir şekilde anlatan, maksimum 10 slaytlık bir sunudur.

    Elevator Pitch (Asansör Konuşması): Bir girişimcinin asansör yolculuğu kadar kısa bir süre içinde (30-60 saniye) kendini yabancı birine tanıtma, iş fikirlerini ifade etme ve karşısındakini ikna etme yeteneklerini ortaya koyduğu kısa sunumdur. Bu sunum tarzına asansör konuşması denmesinin bir başka sebebi ise, her zaman yoğun olan CEO’ları girişimcilerin ancak asansördeki 30 saniyelik boşlukta yakalayıp, fikrini sunma şansını elde etmesinden gelmektedir.

    Teknolojiyi Nasıl Kullanabilirim?
    kodlama, coder, code

    SaaS (Software as a Service): Hizmet olarak yazılım (SaaS), kullanıcıların bulut tabanlı uygulamalara İnternet üzerinden bağlanmasını ve bunları İnternet üzerinden kullanmasını sağlar. E-posta, takvim ve ofis araçları bu uygulamalara örnek olarak gösterilebilir.

    SEO – Search Engine Optimization (Arama Motoru Optimizasyonu): Bir şirketin internet hesabının aramalarda listenin üst kısımlarında çıkması için yapılan işlemleri kapsar.

    UX (User Experience): “Kullanıcı deneyimi” anlamına gelir ve sürdürülebilir memnuniyetin yanı sıra uzun süreli değer algısı yaratmak için önemlidir. Kullanıcı deneyimi tasarımı yeni bir ürün ya da hizmet oluşturma sürecinde kullanılır.
    Start-up’ların Hayat Kaynağı: Sermaye
    maney, para, dolar

    Accelerator/Incubator (Kuluçka Merkezi, Hızlandırma Merkezi): İşe yeni başlayan girişimcilerin, işlerini geliştirmek için ”danışman”, ”mekan” ve bazen de ”nakit” desteği ile kuluçka altına alındığı merkezdir.
    Boot-Strapping: Girişimcinin şirketini az bir sermaye ile (kendi sermayesi ile) ya da işten kazanç sağladığı para ile başlatması durumudur.
    Burn Rate (Yakış Oranı): Girişimcilerin elinde bulundurduğu nakdi/varlıkları harcama hızına denir. Başka bir deyişle girişimin ticari faaliyetlerinden nakit gelmeye başlamadan önce sabit masraflarını karşılamak için yeni bir şirketin ilk sermayesini tüketme hızı olarak tanımlanır.
    Exit (Şirket Devri): Şirketleşmiş ve belirli bir seviyeye ulaşan girişimlerin, şirketi şirketin gelecekteki edeceği değer göz önüne katarak tamamen farklı birine satarak, işten çıkmasıdır.
    IP – Intellectual Property (Entelektüel Sermaye): Bir şirketin rakipleri tarafından kopyalayamayacağı şirket içi bilgi birikimine verilen addır.
    Seed Funding (Çekirdek Yatırım): Girişimcinin fikrini hayata geçirmek için alacağı ilk küçük ölçekli yatırımdır.
    VC – Venture Capital (Risk Sermayesi): Risk taşıyan yeni bir girişime yahut hayata geçtikten belli bir zaman sonra finansal desteğe ihtiyacı olan şirketlere yapılan yatırımlara verilen isimdir.
    Angel Investor (Melek Yatırımcı): Kuruluş aşamasında olan girişimlere ayda şirketlere ortak olma yöntemi ile yatırım yapan bireysel yatırımcılar için kullanılan terimdir. 10.000 TL ile 100.000 TL arasında yatırım yaparlar.

    Melek Yatırımcı Olmak İçin Gerekli Şartlar
    Yıllık geliri 200.000 TL veya üzerinde olması.
    Toplam varlığı 1.000.000 TL’yi geçmeli.
    Bir finans kuruluşunda 2 yıldan fazla portföy yönetimi alanında müdürü veya üstü seviyelerde çalışmış olmak.
    Yıllık cirosu 25.000.000 TL üzerinde olan bir şirkette Genel Müdür Yardımcılığı veya daha üst mevkide çalışmış olmak.
    Kuluçka veya teknoloji geliştirme merkezlerinden birinde minimum 2 yıl çalışmış olmak ve en az bir şirkete minimum 20.000 TL yatırmış olmak.
    Bunlardan bir tanesini sağlayan yatırımcılar melek yatırımcı olarak fikirlere yatırım yapabilirler.
    https://www.kreatifbiri.com/...-start-up-terimleri/
  • 1210 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Atatürk her zaman akıl ve bilime dayanmış, pragmatik bir siyaset izlemiş ve ulusal egemenlik merkezli hareket etmiştir. Onun düşünce dünyası her türlü dogmatik ve totaliter ideolojilerden uzak ve özgürlükçü bir yapıya sahiptir. Zaten kendisi de bu özelliğini “Hürriyet ve bağımsızlık benim karakterimdir. Ben, milletin en büyük ve atalarımın en değerli mirası olan bağımsızlık aşkı ile dolu bir adamım.” şeklinde dile getirmiştir. Voltaire, Montesquieu, Comte ve J.J. Rousseau gibi düşünürleri severek okumuş, hepsinin tecrübe ve bilgilerinden bir fikir sahibi olmuştur. Pekiii, biraz temele gitmek istiyorum. Bu insan nasıl Atatürk oldu? Öncelikle doğduğu ve büyüdüğü şehir olan Selanik... Burası ezan sesleriyle çan seslerinin birbirine karıştığı bir şehirdir. Çok inançlı ve çeşitli etnik grupların bir arada yaşadığı bir merkezdir. O kadar ki Mevlevi dervişlerinin yaptıkları ayinlere Hıristiyan ve Yahudiler de gönül rahatlığıyla katılabilirler. Osmanlı ülkesindeki şehirler içinde okul ve kışlaların en yoğun bulunduğu bir şehirdir. Herkes politik inançlarını korkusuzca dile getirebilirdi. Haliyle böyle bir şehirde büyümekle sofuluğun merkezi olan bir şehirde büyümek arasında insanlığa verilebilecek katkı açısından dağlar kadar fark vardır. -Sofuluğun zararlarını anlatmaya gerek yok sanıyorum- Mustafa Kemal, aşk evliliğinden doğmuş bir bebektir. Ali Rıza Efendi’nin “bu sarışın kız senin nasibindir” rüyası, Zübeyde Hanım’la evlenmesiyle neticelenmiştir. Zor bir evliliktir çünkü baba Ali Rıza, Osmanlı Gümrük Memurudur. Yunanistan sınırında bir yerlerde görev yaparken ailesiyle arasında 120 km bir mesafe vardır. Yine de aralarındaki aşktan bir eksilme söz konusu değildir. Annesi ilahilerle mahalle mektebine başlamasını isterken babası yeni usullerle çağdaş eğitim almasını istemektedir. İkisinin de isteği olur önce mahalle mektebi ardından Şemsi Efendi Mektebi. Sonra da zaten sırasıyla Selanik Mülkiye Rüştiyesi, Selanik Askeri Rüştiyesi, Manastır Askeri İdadisi, İstanbul Harp Okulu ve İstanbul Harp Akademisi... O yıllar harp okulunda okumak cidden zor iştir. Kendinizi zindanda hissedebilirsiniz. Namık Kemal ve onun gibilerin eserlerini okumak hatta isimlerini dillendirmek bile suçtur. Dönem hürriyet ve aydın fikirlerin devridir. Ve öyle baskıyla, jurnallerle engellenebilecek zaman da geçmiştir. Ayrıca devlet idaresi iyi işlememektedir. Suiistimaller alıp yürümüş, memurlar ve subaylar maaşlarını alamamaktayken saraya mensup sırmalı hafiyelerin maaşları haricinde keseler dolusu altın aldığı doğal olarak bu genç Harbiyelileri de olumsuz yönde etkilemektedir. Mustafa Kemal, edebiyat ve tarih okumayı seviyordur ve bilgi birikimi edinebilmenin ancak bu yolla mümkün olacağının farkındadır. Ayrıca yabancı dile de merakı -özellikle Fransızca- neticesinde Osmanlı ülkesinin içinde bulunduğu durumu da idrak edebilmektedir. Her genç delikanlı gibi Mustafa Kemal de aşık olmazsa olur mu? Olmaz tabi. Bu aşkın adı Emine’dir. Paşa kızıdır. -Bir müdür kızı da biz bulsak öhöh şey neyse ne diyorduk- Sonuçta genç delikanlı adam; Harbiyeli üniformasını da giymiş üstüne olmuş jilet gibi. Bizim toplumun kızları üniformaya da meraklıdır hani biraz. Emine de bizim sarışın, renkli gözlü delikanlıya tutulur. Mustafa Kemal de ona tutulur tabi. Karşılıksız bir aşk değildir bu ama kader işte kavuşturmamıştır aşıkları. “Bekle beni der, sana geleceğim.” der demesine, Emine de bekler beklemesine ama kader bir kez daha ağlarını örer. Emine kaza geçirmiş, yüzü de harap olmuştur. Mangal yüreklidir Mustafa Kemal, olsun der yine de evlenirim ama olmaz işte Emine istemez, yakıştıramaz kendini Harbiyelisine. Abdülhamit’in yaratmış olduğu istibdat ve jurnalcilik rejimi, özgürlükleri fazlasıyla sınırlandırıyordu. Hele hele özgür ruhlu bir insansanız bu duruma karşı isyan etmemeniz mümkün değildir. Mustafa Kemal de çocukluğundan beridir belli ki özgürlüğüne fazlasıyla düşkündür. En ufak bir hürriyet kısıtlanmasına dahi göz yummak onun kitabında yoktur. Bizim sarışın Bozkurt’un aklında da hep Makedonya vardır. Zira orası Osmanlı’nın Avrupa’ya en yakın kapısıdır. Doğal olarak da özgürlük düşüncelerinin kol gezdiği kritik bir noktadır. Eğer bir Hürriyet mücadelesi başlatılacaksa burası olsa olsa Makedonya olur. Ki zaten burası Mustafa’nın da memleketidir. İnsan o kadar ayrı kaldığında nasıl olur da özlemez memleketi değil mi? Hele böylesine özgür bir memleketi. O günlerde Harbiye’yi üstün dereceyle bitirenler Harp Akademisi’ne başlarlar.
    Mustafa Kemal de onlardandır. Mezun olur, ordu saflarına katılır. Ancak şuraya değinmek gerekir ki mezuniyetten 4 yıl sonrasıdır. 1909 yılının harp akademisi mezunları, konferansa katılırlar, Mustafa Kemal onlara şu tarihi öngörüde bulunur: “Vaziyet, Balkanlar’da bir savaş çıkacağını göstermektedir. Bu takdirde dört küçük devletin (Bulgar, Sırp, Yunan, Karadağ) hücumuna uğrayacağımızı, bu ordular birbirleriyle birleşmeden tıpkı Napolyon’un savaşlarda yaptığı gibi hepsini teker teker mağlup etmemiz lazım geldiğini söyleyebilirim. Diğerleri Bulgarlarla anlaşamazlar, bu yüzden ilk mücadelenin Bulgarlara karşı lazım olması gerekir.” Bundan 3 yıl sonrası 1912 yılı I.Balkan Savaşı, daha başka söze gerek var mı! Kaldığımız yerden devam edelim. Harbiye’den mezun olur olmaz tutuklanır. Dedik ya her yer Hafiye dolu diye. Yıldız Sarayı’na durmadan jurnal giden bir dönem. Okulda gazete çıkarmışlar bir kere, doğal olarak adları çıkmış. Fiziki takibe almışlar, hepsi aynı evde durunca, demişler bunlar teşkilat tevkif edin. Birkaç ay yatmışlar hapiste sonra bırakmışlar. Dönemi anlamak için şöyle izah edelim. Falih Rıfkı Atay’ı duymuşsunuzdur. Abdülhamit’in son dönemlerini yaşamıştır, şöyle söyler: “İstanbul’da hayat denebilecek ne varsa Hıristiyanlarda ve Yabancılardadır. Kapitülasyonlar, yabancılar tarafından baskılar ve gündelik müdahaleler Türk ve Müslüman halkın az çok aydıncıklarını iyileşemez bir aşağılık duygusu altında ezmektedir. Ah ben memleketten önce ölsem! Memleket bizim ömrümüze de yetse!” -Neyse, bu aralar el üstünde tutuluyor bu dönem, başımız ağrımasın.- Ama mimlenmiş bir kere Mustafa Kemal, rahat bırakırlar mı? Saray işe el atmış bizimkilerin tayinlere müdahale etmiştir. Ali Fuat Beyrut’a, Mustafa Kemal (30.Süvari Alayı) ve Müfit (29.Süvari Alayı). Tayin mi sürgün mü siz karar verin. Nerede Makedonya nerede Suriye. Ancak iyi de olur çünkü burası Mustafa Kemal’in staj yeri olur. Sınavlarda sorarlar, not alın burayı. Ancak orada işler karışıktır. Bir kesim asker Osmanlılık adını kullanarak kendilerine bir soygun düzeni kurmuşlardır. Bizimkiler bu düzeni bozar, hayatları tehlikeye girer ama halkın da güvenini kazanırlar nihayetinde. Ama hayat Osmanlı tebaasına zor, aynı bölgedeki yabancı asker ve ahalisine kolaydır. Eeee bu adamlar da genç nihayetinde. Eğlenmek onların da hakkı kardeşim. Her gün savaş, her gün savaş planlarıyla geçmez hayat. Arada bir Beyrut’a giderler, eğlenirler. 23-24 yaşlarında genç delikanlı subay bunlar. Biz de yaptık okul yıllarında yani, hayat zor. Peki, gelelim şu İttihatçılık meselesine. 1876 yılında ilan edilen anayasa, Osmanlı-Rus harbi bahane edilerek II.Abdülhamid tarafından yürürlükten kaldırılmıştı. Sonra da yukarıda bahsettiğimiz istibdat dönemi başlamıştı. Aydın kesimler ve iyi eğitim almış insanlar, bu durumun bir an evvel sona ererek yeniden özgür düşünce ve hürriyet için yoğun bir çaba içerisine giriştiler. İşte tarihte bu hareketi yürütenlere Jön Türkler denmektedir. İttihat Terakki örgütü de bunlardan biriydi ve bu örgütün en önemli özelliği Mason/Carbonari bir yapıya sahip olmasıydı. Gizli bir örgüttü. Bu özelliği de Talat Bey’den kaynaklanmaktaydı. Zira Talat Bey bir masondu ve mason teşkilatının tüm üyeleri de desteğini İttihat Terakkiye aktarıyordu. Ayrıca asker kişilerin de bu örgüte katılımının hızla artması örgütün, diğer örgütlerden daha güçlü olmasına yol açıyordu. Şam’da daha stajyer bir kurmayken kurmuş olduğu Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’nin de zaman içerisinde farklı şehirlerde açılan şubelerinin İttihat ve Terakki’ye katıldığını bizzat kendisi şöyle anlatır: “Bu oldu bittiği kabul zorunda kaldım ve ben de İttihat’ın bir üyesi oldum.” Ancak Mustafa Kemal akılcıdır. Ordunun siyasette yeri olmadığını düşünür. Bu nedenle de örgüt üyeleri içerisinde sıklıkla düşman kazanır. Örgüte ve çalışma şekline ağır eleştiriler getirir. Hatta bir keresinde bu durumdan rahatsız olan Enver, Binbaşı Hafız Hakkı’ya “Mustafa Kemal fazla ileriye gidiyor, bu duruma bir çare düşünülmeli” demiştir. Sonuç, bir kez daha sürgün. Mustafa Kemal Trablusgarp'ta. Ancak İttihat Terakki’nin planı tutmamış, Mustafa Kemal buradan öldürülerek ya da onuru kırılmış bir asker olarak dönmek yerine artık kente valisiyle, ordu kumandanı ve jandarma ile polis egemendir, yani hükümet ve devletin otoritesi kurulmuştur. Öte yandan nüfusu ve otoritesi kırılmış bir Şeyh Mansur söz konusudur. Tabi bu arada 31 Mart ayaklanması çıkar. Derviş Vahdeti
    ve taraftarları, hürriyet ve eşitlik düşüncesinin anlamsız olduğunu, şeriata dönülmesi gerektiğini söyleyerek rejime karşı isyan ederler. II.Abdülhamid’in de desteğini alan isyancılar İstanbul’u ele geçirmiş, İstanbul sokaklarında 11 gün boyunca asayişsizlik kol gezmiştir. İttihatçıların hiçbiri ortalıkta yoktur. Bu noktada gene bizim Türk kahramanı Mustafa Kemal devreye girecektir. Tanınmış kişilerin hiçbirinin üstüne sorumluluk almak istemediği bir noktada, Hüseyin Hüsnü Paşa’yı bu işin başına geçmesi için inandırır ve Mahmut Şevket Paşa’ya da kabul ettirir. Hareket ordusuyla beraber İstanbul semalarına gelinince bakılır ki isyan, birkaç bin isyancıyı yakalamaktan ibarettir. Hal böyle olunca ortalıkta görünmeyen süper kahramanlar ortaya çıkar ve hareket ordusunun başına geçerler. Gazetelerde de hep onların adı geçer. Mustafa Kemal’i anan kimse yoktur. Sonuç olarak II.Abdülhamit tahttan indirilir, İttihatçılar güçlü bir biçimde iktidara sahip olur. Üniversite sınavına hazırlananlar bilirler ki tarihte bir konu başlığı vardır, 20.yy başlarında Osmanlı Devleti diye. Trablusgarp savaşından başlatılır genelde. İşte bu Trablusgarp Savaşı, Mustafa Kemal’in çıraklık dönemi savaşıdır. Artık 31 Mart irticai ayaklanması bastırılmış, padişah devrilmiş, Mustafa Kemal’se politikanın ayak oyunlarıyla karşı karşıya kalmıştır. Ordu, iyice siyasete bulaşmış durumdadır. Mustafa Kemal’e göre ordu ve siyaset, birbiri içerisine girmiş iki ayrı kavramdır. Zaten bu görüşleri nedeniyle İttihat Terakki içerisinde istenmeyen adam ilan edilmiştir. Ayrıca İttihatçı kadrolarca da birkaç kez suikasta maruz kalmıştır. Ancak her seferinde ve başkaca birçok seferinde sanki “yapacağın daha çok iş var” denircesine ölümden hep kıl payı kurtulmuştur. Hani bir keresinde demişti ya “Allah, Enver’in batırdığı ülkeyi kurtarmaya beni memur eyledi.” Diye, işte Allah’ın yazdığı kaderden başka ne gelebilir ki insanın başına. Ancak sonuçta o da bir insandı ve gerçek şu ki engeli aşamamanın verdiği yılgınlık, bıkmışlık ve yorgunluk “askerliği bırakır, kurtulurum” düşüncesine kaptırmıştı onu. -Bakın ben bir emniyet mensubuyum. Babam da öyleydi. Bu mesleğin muhteviyatını çok iyi biliyorum. Hiçbir şey dışarıdan göründüğü gibi değildir. Teşkilat personelinin yüzde doksanı daha iyi bir iş buldu mu bırakıp gidiyor. Bulamadığındaysa her zaman aklında “bırakıp kurtulacağım” düşüncesi oluyor. Kalan yüzde on mu? Onlar zaten referanslarının ikili ilişkileri sayesinde, konjonktür neyse ona ayak uydurarak hiçbir zaman adaletsizlik ve haksızlıkla yüzleşmiyor.- Şimdi, buradan hareketle, Mustafa Kemal de TSK içerisinde eleştirel düşünen, sorgulayan ve oldukça da sivri dilli bir kişiliktir. Yani sistem için tehlikeli bir adamdır. Bu yüzden de modern çağ tabiriyle mobbing ve daha fazlası her zaman hep onu buluyor. Hani bir laf vardır “meyvesiz ağaç taşlanmaz” diye. Dönemin dünya ordularındaki bilinen subay kavramına terstir. Rasyonel düşünüp, pragmatist bir şekilde hareket edebilen biridir. Bu da diğer herkesin takdirini kazandığı gibi nefret ve kıskançlığını da tetikliyor. Haliyle istifa etmek tek kurtuluş gibi duruyor. Normal karşılanmalı. İstibdat zihniyetini sona erdirerek, Hürriyet ve Terakki getireceğini söyleyen İttitat Terakki rejimi, yeni bir istibdattan başka bir şey getirmemişti. Bu arada Trablusgarp tehdit altındaydı. Çünkü İtalyanlar, Arnavutluk ve Adriyatik kıyılarını alarak iç deniz yapmak, aynı zamanda da Trablusgarp’ı sömürgesi yapmak istiyordu. İşgal başlar. Gönüllü kahramanlarımız çok zor şartlar altında varırlar Trablusgarp’a. Mustafa Kemal, Derne Komutanıdır. Burada elde ettiği başarılarla dikkat çeker. Emperyalizme ilk tokadı burada vurur. Ne yazık, farkına varamazlar. Trablusgarp ve sair surette Balkan Savaşları, onun çıraklık dönemi savaşlarıdır. Özellikle Trablusgarp, komutanlık vasıflarının ortaya çıktığı dönemdir. Bir gün Mustafa Kemal, arkadaşlarıyla Bingazi’ye giderken bir falcıya rastlarlar. Falcı, Mustafa Kemal’in avuç içine bakar, çizgilerini okur. Falcı, bir anda ayağa fırlar. Sen “padişah” olacaksın, “15” yıl hüküm süreceksin der. Açıkçası, Mustafa Kemal gibi ben de fala inanmam. Ama bilirsiniz, fala inanma falsız da kalma demişler. Ve evet, Çanakkale. İman dolu göğsün, demirden zırhlara galip geldiği yer. Mustafa Kemal’e Atatürk olma yolunu açan savaş. Taarruzun değil ölmenin emir olduğu savaş. “Karşılıklı siperler arasındaki mesafe sekiz-on metre, yani ölüm muhakkak... Birinci siperdekilerin hiçbirisi kurtulmamacasına düşüyor. İkinci siperdekiler
    onların yerine gidiyor. Fakat ne kadar imrenilecek bir soğukkanlılık ve tevekkül ile biliyor musunuz?.. Öleni görüyor, üç dakikaya kadar öleceğini de biliyor ve en ufak bir çekinme bile göstermiyor.” Bu savaş, öyle bir savaştır ki tek amacı vardır; ya zafer ya zafer! Kendi içerisinde mağlubiyetler olacaktır. Ancak kesin sonuç zafer olduğu sürece, sona doğru giden yolda yaşananların bir önemi yoktur. Çünkü bu savaşın adı Topyekün Savaştır. Çanakkale’deki ordunun komutanı Limon von Sanders’dı. Ancak bu adamın sorunu, bir Alman olarak Türk ordularının başında olmasıydı. Hiç bilmediği bir memlekette hiç tanımadığı bir milletin askerlerine emretme yetkisi bu adama verilmişti. Ve bu adam, düşmanın Gelibolu Yarımadası’ndaki noktalardan hangisini ya da hangilerini çıkarma yeri olarak seçeceğini yanlış tahmin etmişti. Mustafa Kemal, bu gerçeği Balkan Savaşları sonunda öngörmüş ve ona göre de tedbirlerini daha o zamandan kafasında kurgulamıştı. Hatta kendisine kumsallara istihkam yapmak gerek diyenleri şiddetle eleştirip “İstediğiniz kadar tel örgü engelleri koyunuz. Parçalar çıkarım...” demişti. Usta bir askerdir kendisi. Savaş stratejisinden iyi anlayan, idrak gücü oldukça yüksek bir komutan. Aynı zamanda tam bir komutan. Verdiği emirlerde kendinden emin, tereddüttü yok. Bu askerine de güç ve kuvvet veriyor. Komutanına güvenen asker, verilen emir ölüm bile olsa koşa koşa gidiyor. Çanakkale’ye dair bir komutan değerlendirmesi yaparsak eğer, “Ian Hamilton, elindeki gücü etkili olarak hedefe yönlendiremeyen, yaratıcı olmayan kalıpçı bir komutandır. Limon von Sanders Prusya ekolünde yetişmiş, planlama yeteneği olan bir subay ancak kendi milletine ait olmayan bir orduya komuta ediyordu ve bir Türk değildi. Enver Paşa, Osmanlı orduları Başkomutan vekili. Ama harp yönetim yeteneği olmayan, sadece bulunduğu mevkiinin kendisine verdiği güçle harita üzerinde muharebe planlaması yapabilen biri.” Enver Paşa’nın ricası üzerine bir grup gazeteci, yazar ve şair, Çanakkale cephesini ziyarete giderler. Gezi sırasında İngilizler, bir tepeyi yaylım ateşi ve bombardımana tutarlar. Grup sorar, Esat Paşa cevaplar: “Bütün mermiler Cesaret Tepesi’ne yöneliktir. Her gün öğle zamanı oldu mu oranın Tümen Komutanı Mustafa Kemal, askerine bando ile yemek yedirir. Ve İngilizleri kıyıda dar bir yere mıhladığı için mızıka sesini duyan İngiliz gemileri, Mustafa Kemal’e ateşle cevap verirler. Yemek bitince bando kesilir, İngilizler de sırf hiddetlerinden açtıkları ateşi keserler.” İngilizlere vurduğu tokat yetmezmiş gibi bir de onlarla dalga geçmeyi de bilmiştir. Yaşa Mustafa Kemal Paşa! Mustafa Kemal’i ötekilerden farklı kılan kıyıya egemen olan tepeleri tutarak, düşman askerlerini çıktıkları kıyılara hapsetmesidir. Hırslıdır ancak nerede durması gerektiğini bilecek kadar da akıllıdır. Saldırıda önde, çekilirken en arkada duran Mustafa Kemal’in, Anadolu’da efsaneleşmemesi beklenemezdi zaten. Çanakkale’den sonra 1917 yılında Yıldırım Orduları Grubu Komutanlığında Falkenhein vardı. Bu komutanlığın karargahı Almanların emrindeydi. Türklere hiçbir görev verilmiyor, hatta Osmanlı üniforması giymesi gereken Alman subayları, Alman ordusu üniformalarıyla görev yapıyordu. Emir verdikleri ise bizim askerlerimizdi. Bize hep Almanlar şöyle dostumuz, Almanlar böyle dostumuz bilmem ne diye anlatıldı. Halbuki bu adamların asıl amacı bölgede arkeolog, istihbaratçı gibi sıfatlarla çalışarak, Türklerle Araplar arasındaki çatışma ve çekişmeyi artırarak savaş sonrası dönemde Irak ve Suriye’nin Alman egemenliğine girmesinin yolunu açmaktı. Buradaki Yedinci Ordunun Komutanı Mustafa Kemal’di. Türklerin kahramanı oynanan oyunun farkındaydı. Enver ve Talat’a gönderdiği raporlardan duruma isyan etmiştir. Almanların ihtiraslarının tutsağı olmayı ve arkadaşlarının kanlarının boş yere akmasını görmeyi reddetmiştir. Türklüğün korunmasının temel vazife olması gerektiğini ve buna göre planların yapılarak hayata geçirilmesi ivediliğini ifade etmiştir. İstanbul sessiz kalmıştır. Bakın Mustafa Kemal anılarında bu konu hakkında neler yazmış: “Felaketin coşkun bir nehir gibi, Türkiye üzerine aktığını görüyordum. Nasıl tahammül edip susabilirdim? Eğer ben sıradan gurur sahibi bir insan olsaydım ve tüm tahminlerimin doğru çıktığını görmekten zevk alsaydım ne olacaktı? Yurdumun düşkünlüğünden nasıl zevk alabilirdim? İstedim ki benden öncekilerin yanılmalarını düzeltebileyim, çamur ve batağa düşen Türkiye’yi çıkarabileyim. Her
    türlü sonuçları önceden kabul ederek, biraz başkaldırıcı şekilde kendimi Ordu Komutanlığından af ve hatta vekili de bizzat atayarak görevime son verdim. Bu oldubittiyi üst makamlara bildirdim. Sonunda oldubittiyi kabul ettiler. Fakat bu istifamın aynı makamlara ve belki bütün ulusa anlatmak istediğim gerçek anlamını gözden kaçırmak ve komutanlıktan olağan bir nedenle çekilmiş olduğumu yaymak için, beni merkezi, Diyarbakır’da bulunan eski orduma, İkinci Ordu Komutanlığına atama yaptılar. Dıştan bazı mazeretler göstererek onu da reddettim. Güçlü olarak duyurmak istediğim feci durumu, basit işlerdenmiş gibi saydıklarını gösterir bir hareketle, bir ay kadar kısa bir süre için izinli olduğumu bildirdiler.” Kahramanımız Yedinci Ordu Komutanlığından istifa etmiş, aman sesini çıkarma diyerek İkinci Ordu Komutanlığı verilen teklifi de reddetmiştir. İstanbul’a gidecektir. Gidecek gitmesine de yol parası dahi yoktur. Zaman içerisinde edinmiş olduğu birkaç atını satarak en azından yol parasını çıkarır. “Halep’ten İstanbul’a gitmek için tren ücretini verecek kadar param olmadığını bilmiyor muşum.” Mustafa Kemal’in dönüşünden 15-20 gün sonra İngilizler 110 bin kişilik bir kuvvetle saldırarak Kudüs’ü ve bütün Filistin’i aldılar. Mevcut durumu iyi okuyan kahramanımız bir kez daha haklı çıkmıştı. Falkenhein gitti, Limon von Sanders geldi. Ama bu sefer Yedinci Ordunun Komutanı yeniden Mustafa Kemal yapıldı. Halep’e döner dönmez işe başladı. Birlikleri yeniden düzenledi, Nablus muharebesine hazırlanmaya başladı. Ancak durum hiç de iyi görünmüyordu. İklim çok sertti. Askerler bite bulanmış, gıdadan ve sudan mahrumdu. Çöl sıcağında paçavraya bürünmüş askerler sinek gibi ölüyordu. Maneviyat pek kalmamıştı. Öyle ki kamyonlu devriyelerimiz, firari askerlerimizi öldürüyordu. İngilizlerin durumuysa tam anlamıyla mükemmeldi. Ellerinde her türlü imkan vardı. Mekke Emiri Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal’ın Arapları da İngilizlerle birleşmişlerdi. Arabistanlı Lawrence’ın önderliğinde ordumuza şiddetli darbeler indiriyorlardı. Ama bizim de Türklerin kahramanı Mustafa Kemal’imiz vardı. Mustafa Kemal, İngilizleri çözümlüyor, Sanders’a raporluyor, Sanders’sa çuvallıyordu. Mustafa Kemal’in sözlerine itimat etmeyen Sanders’ın karagahı bile basılır, canını zor kurtarır. Osmanlı orduları ağır yenilgi alır. Çare yoktur, Mustafa Kemal gene ipleri eline alacak, emir dinlemezcesine ordularımızı yok olmaktan kurtaracaktır. Anadolu sınırlarına kadar başarılı bir geri çekiliş yapılır. 30 Ekim 1918’de Mondros’un imzalanmasıyla ateşkes ilan edilir. Savaş sona erer. Ordularımız silah bırakır, İngilizler stratejik noktaları işgal ederler. 13 Kasım 1918, Haydarpaşa İstasyonu, İstanbul. Aynı gün sadece topraklarımızı işgal etmek için değil aynı zamanda bir milleti yok etmek için ülkemizi işgale gelen 61 parçalık düşman donanması yavaş yavaş boğaza yerleşmeye başlamıştır. Halbuki her şey ne güzel başlamıştı. Her ne kadar İtilaf devletleriyle müttefik olmak istemişsek de topraklarımızın zenginliğinin ve Allah’ın savaşçısı bir millet olmanın karşılığını alıyorduk. Enver ve çevresi savaşı Almanların kazanacağına inandılar. Topraklarımızı kurtaracak, bir de üstüne kaybettiklerimizi alacak ve borç yükünü üstümüzden atacaktık. Kim bilir belki yeniden güçlü bir imparatorluk olacaktık. Ama bugün boğazın o ışıltısı yerini gemi bacalarından çıkan kapkara dumanlara bırakmıştı. Mustafa Kemal, Haydarpaşa Rıhtımında kendisini bekleyen Kartal İstimbotuna biner. Rasim Ferit bu acı durum karşısında “Hata ettim, İstanbul’a dönmemeliydim.” Diyerek, üzüntüsünü belli eder. Türk’ün babası olacak, vatanın kurtarıcısı kahraman Türk, alev alev yanan gözlerle dev zırhlılara bakar; “Geldikleri gibi giderler!” der. Uzak diyarlardan yurdundan atmaya geldikleri bu millet, başbuğunun önderliğinde ikinci kez Ergenekon mucizesini gerçekleştirecek, düşmanı 30 Ağustos 1922’de denize dökecektir. Ama ekibimiz gelecekten habersiz bir şekilde kaderlerinde belli olana kararlı bir şekilde ilerlemektedir. Zamanın gözde mekanı Pera Palas’a gelirler. Bir İngiliz Generali, Anafartalar Kahramanı ile tanışmak ister, masasına çağırtır. Tanrı’nın Kırbacının torununa masama gel demek... Bizim Bozkurt’un gözleri parlar; “Onlar ülkemizde misafirler. Biz ev sahibiyiz. Türk’ün geleneğinde misafir, ev sahibinin ayağına gelir.” Enver, Cemal, Talat... Alman denizaltısı ile ülkeyi terk eylemişlerdir. Bu işlerin Vahideddin ile olmayacağı da barizdir. İngilizlerin esiri ve
    hizmetkarı olmuş, akıldan yoksun bir padişahın vatanın geleceğini düşünmesi mümkün müdür? Ya da tarih boyunca hangi çılgının boynuna zincir vuracağına şaşan Türk, devleti ve milleti kendine ait bir mal sayan ailenin, beceriksiz ve esir bir son üyesinin boyunduruğunda mı kurtuluşa gidecektir. Tarih böyle bir şeyi yazmamıştır ve yazmayacağı gibi her zaman da cezasını vermiştir. Hiç kızmayın bana, ben Türk’üm ve özgürlük benim karakterimdir. Bu yüzden beni kendisinin malı ve kulu sayan bir zümrenin himayesinde yaşayamam. En azından modern çağ ve modern sonrası çağda bu mümkün değil. İnsan haklarının ne olduğunun dahi pek bilinmediği bir dönemde imparatorlukların ve imparatorların gölgesi kabul edilebilir. Ama bugün değil. Kaldı ki o dış mihrak denilen yapıların ulus devletleri hedef tahtasına koyduklarını da düşünecek olursak, özgür bireyler olarak yaşamanın ne kadar mühim olduğu bir kez daha ortaya çıkacaktır. Mustafa Kemal ve işgal İstanbul’una geri dönelim. Zaman kaybetmeksizin çalışmalara başlamak lazımdı. Öncelikle vatanın kurtuluşu için ustaca bir diplomasi yürütüldü, zaman kazanıldı. Şartlar olgunlaşınca artık Anadolu’ya gitme vakti geldi. Mustafa Kemal istediğini almıştı. 9.Ordu Müfettişi olarak Anadolu’ya gidecek, Samsun ve ahalisine atılan iftiraya inanarak Türkleri direnişten men edecekti, ona verilen görev buydu. Devletin ona verdiği görev Türkleri durdur, direnişçileri çöz, önde gelenlerini hapset, silahlarını al ve direnişi başlamadan durdur. Milletinin ve 7 bin yıllık Türk tarihinin ona verdiği görevse git Anadolu’yu kurtar, düşmanı yurttan at, kahraman ol ama bireysel kahramanlıklara aldanma, gelecek için milletinle yeni baştan başla ama kaldığın yeri unutma. Onlar gene gelecekler. Yarım kalanı bitirmek için türlü entrikalara başvuracaklar. Unutma, Atan Bilge Kağan ne demişti: “Üstte mavi gök çökmedikçe, alta yağız yer delinmedikçe, senin ilini ve töreni kim bozabilir... Ey Türk! Titre ve kendine dön!...'” O, Türk milletini toplayıp, bu toprakları vatan tuttu. Yanılsaydı zaten ya devleti ya emperyalizm onu öldürürdü. Bazen devlet varlığı için millete hizmet gerekir. Bazen de millet için devlete hizmet. Bu millet, kahramanla eşkıyayı ayıracak ferasete sahiptir. Ben bir devlet görevlisiyim ama son nefesime kadar milletimin emrindeyim. Devlet her zaman milletten üstün tutuldu ama bu millet her zaman devletini baş tacı etmiştir. Devletimiz 16 kez yıkılmış, 17.kez devlet kurmuşuz. Mustafa Kemal’in şu sözleriyle bitirmek istiyorum: “Benim kanaatim o idi ki ve daima o oldu ki, dünyada insan diye yaşamak isteyenler, insan olmak vasıflarını ve kudretini kendilerinde görmelidirler. Bu uğurda her türlü fedakarlığa razı olmalıdırlar. Yoksa hiçbir medeni millet, onları kendi sırasında ve safında görmek istemez.”