• Temel ilke, Türk ulusunun onurlu şerefli bir ulus olarak yaşamasıdır. Bu ilke ancak tam bağımsızlığa sahip olmakla sağlanabilir. Ne kadar zengin ve bolluk içinde olursa olsun, bağımsızlıktan yoksun bir ulus, uygar insanlık dünyası karşısında uşak olmak konumundan daha yüksek bir muameleye layık olamaz. (...)
    Oysa, Türk’ün onuru, gururu ve yeteneği çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir ulus tutsak yaşamaktansa yok olsun daha iyidir!...
    O halde, ya bağımsızlık ya ölüm!
    İşte gerçek kurtuluş isteyenlerin parolası bu olacaktır.
    (...)
    Bağımsızlığı için ölümü göze alan bir ulus, insanlık onur ve yüceliğinin gereği olan bütün özveriyi yapmakla teselli bulur ve hiç kuşkusuz tutsaklık zincirini kendi eliyle boynuna geçiren miskin, onursuz bir ulusa göre dost ve düşman gözündeki yeri bambaşka olur.
    Mustafa Kemal Atatürk
    Sayfa 9 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • Ya Bağımsızlık Ya Ölüm
    Bu kararın dayandığı en güçlü düşünce ve
    mantık şuydu:
    “Temel ilke, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli
    bir millet olarak yaşamasıdır. Bu ilke, ancak tam
    istiklâle sahip olmakla gerçekleştirilebilir. Ne
    kadar zengin ve bolluk içinde olursa olsun,
    bağımsızlıktan yoksun bir millet, medenî insanlık
    dünyası karşısında uşak olmak konumundan
    yüksek bir davranışa lâyık görülemez.
    Yabancı bir devletin koruyup kollayıcılığını
    kabul etmek, insanlık vasıflarından yoksunluğu,
    güçsüzlük ve miskinliği itiraftan başka bir şey
    değildir. Gerçekten de, bu seviyesizliğe
    düşmemiş olanların, isteyerek başlarına bir
    yabancı efendi getirmelerine asla ihtimal
    verilemez.
    Halbuki, Türk’ün haysiyeti, gururu ve
    kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir
    millet esir yaşamaktansa yok olsun daha iyidir!

    O halde, ya istiklâl ya ölüm!”
    İşte, gerçek kurtuluş isteyenlerin parolası bu
    olacaktır. Bir an için, bu kararın uygulanmasında
    başarısızlığa uğranacağını farz edelim. Ne
    olacaktı? Esirlik!
    Peki efendim, öteki kararlara boyun eğme
    durumunda sonuç bunun aynı değil miydi?
    Şu farkla ki, geleceği için ölümü göze alan bir
    millet, insanlık haysiyet ve şerefinin gereği olan
    bütün fedâkarlığı yapmakla ümit bulur ve hiç
    şüphesiz, esirlik zincirini kendi eliyle boynuna
    geçiren miskin, haysiyetsiz bir millete kıyasla
    dost ve düşman gözündeki yeri bambaşka olur.
    Sonra, Osmanlı hânedan ve saltanatının devam
    ettirilmesine çalışmak, elbette Türk milletine
    karşı en büyük kötülüğü işlemekti. Çünkü, millet
    her türlü fedakârlığı göze alarak bağımsızlığını
    kazanmış olsa da, saltanat sürüp gittiği takdirde,
    bu istiklâle kazanılmış gözüyle bakılamazdı.
    Artık, vatan ve milletle hiçbir vicdan ve fikir
    bağlantısı kalmamış bir sürü delinin, devlet ve
    milletin bağımsızlık ve haysiyetinin koruyucusu
    konumunda bulundurulmasına nasıl göz
    yumulabilirdi.
    Halifeliğin durumuna gelince, ilim ve tekniğin
    nurlara boğduğu gerçek medeniyet dünyasında,
    gülünç sayılmaktan başka bir yanı kalmış mıydı?
    Görülüyor ki, verdiğimiz kararın
    uygulanmasını sağlayabilmek için milletin henüz
    alışkın olmadığı bazı konulara dokunmak
    gerekiyordu. Ortaya atılmasında, kamuoyu
    bakımından büyük sakıncalar doğuracağı
    sanılan konuların dile getirilmesinde kaçınılmaz
    bir zorunluluk vardı.
    Osmanlı Hükûmeti’ne, Osmanlı Padişahına ve
    Müslümanların halifesine baş kaldırmak, bütün
    milleti ve orduyu ayaklandırmak gerekiyordu.
  • Oysa, Türk'ün onuru, gururu ve yeteneği çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir ulus tutsak yaşamaktansa yok olsun daha iyidir!..
    O halde, ya istiklal ya ölüm!
    İşte gerçek kurtuluş isteyenlerin parolası bu olacaktır.
  • “Oysa, Türk’ün onuru,gururu ve yeteneği çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir ulus tutsak yaşamaktansa yok olsun daha iyidir!...
    O halde , ya b a ğ ı m s ı z l ı k ya ö l ü m !


    İşte gerçek kurtuluş isteyenlerin parolası bu olacaktır.”
  • O halde ya bağımsızlık ya ölüm!!
    Işte gerçek kurtuluş isteyenlerin parolası bu olacaktır.
  • Halbuki, Türk’ün haysiyeti, gururu ve kabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa yok olsun daha iyidir!…
    O halde, ya istiklâl ya ölüm!”
    İşte, gerçek kurtuluş isteyenlerin parolası bu olacaktır.
  • YA İSTİKLAL YA ÖLÜM (Nutuk 10 )

    Bu kararın dayandığı en güçlü muhakeme ve mantık şuydu:
    Temel ilke, Türk milletinin haysiyetli ve şerefli bir millet olarak yaşamasıdır. Bu ilke, ancak tam istiklâle sahip olmakla gerçekleştirilebilir. Ne kadar zengin ve bolluk içinde olursa olsun istiklâlden yoksun millet, medeni insanlık dünyası karşısında uşak olmak mevkiinden yüksek bir muameleye layık görülemez.
    Yabancı bir devletin koruyup kollayıcılığını kabul etmek insanlık vasıflarından yoksunluğu, güçsüzlük ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir. Gerçekten de bu seviyesizliğe düşmemiş olanların, isteyerek başına bir yabancı efendi getirmelerine asla ihtimal verilemez.
    Halbuki Türk'ün haysiyeti, gururu ve kaabiliyeti çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir millet esir yaşamaktansa yok olsun daha iyidir!...
    O halde, ya istiklal ya ölüm!
    İşte gerçek kurtuluş isteyenlerin parolası bu olacaktır. Bir an için, bu kararın uygulanmasında başarısızlığa uğranacağını farz edelim. Ne olacaktı? Esirlik!
    Peki efendim. Öteki kararlara boyun eğme durumunda sonuç bunun aynı değil miydi?
    Şu farkla ki, istiklâli için ölümü göze alan bir millet, insanlık haysiyet ve şerefinin gereği olan bütün fedakarlığı yapmakla teselli bulur ve hiç şüphesiz, esirlik zincirini kendi elleriyle boynuna geçiren miskin, haysiyetsiz bir millete kıyasla dost ve düşman gözündeki yeri bambaşka olur.
    Sonra, Osmanlı hânedan ve saltanatının devam ettirilmesine çalışmak, elbette Türk milletine karşı en büyük kötülüğü işlemekti. Çünkü, millet her türlü fedakârlığı göze alarak istiklâlini kazanmış olsa da, saltanat sürüp gittiği taktirde, bu istiklâle kazanılmış gözüyle bakılamazdı. Artık, vatan ve milletle hiçbir vicdan ve fikir bağlantısı kalmamış bir sürü delinin, devlet ve milletin istiklâl ve haysiyetinin koruyucusu mevkiinde bulundurulmasına nasıl göz yumulabirdi?
    Halifeliğin durumuna gelince, ilim ve tekniğin nurlara boğduğu gerçek medeniyet dünyasında gülünç sayılmaktan başka bir yanı kalmış mıydı?
    Görülüyor ki, verdiğimiz kararın uygulanmasını sağlayabilmek için daha milletin alışkın olmadığı bazı konulara dokunmak gerekiyordu. Ortaya atılmasında, kamuoyu bakımından büyük sakıncalar doğuracağı sanılan hususların dile getirilmesinde kaçınılmaz bir zaruret vardı.
    Osmanlı Hükümeti'ne, Osmanlı padişahına ve Müslümanların halifesine başkaldırmak, bütün milleti ve orduyu ayaklandırmak gerekiyordu.

    MUSTAFA KEMAL ATATÜRK