• Edgar Allen Poe- "KOMPOZİSYONUN FELSEFESİ"

    Charles Dickens; şu anda önümde duran bir notta “Barnaby Ruge”ın mekanikliği üstüne vaktiyle yaptığım bir incelemeye gönderme yaparak “Bu arada Godwin’in Caleb Williams’ı geriye dönerek yazdığını biliyor muydunuz? Önce kahramanını bir dizi güçlüğe bulaştırmış, ikinci cildi yazmış ve ardından ilk defa olarak neyin neden yapıldığını açıklayan bir çerçeve içinde onu aramıştır.” diyor.

    Bunun Godwin’in tam yazma biçimi olduğunu düşünemem – aslında kendisinin açıkça belirttiği şey de Mr. Dickens’ın düşüncesiyle tamamıyla uyumlu değildir- “Caleb William”ın yazarı az çok benzer bir süreçten elde edilebilecek yararı görmemesi imkânsız olacak şekilde iyi bir sanatçıydı. Kalemle herhangi bir şeye girişmeden önce, adına yaraşır her olay örgüsünün özenle sonucuna götürülmesi gerektiğinden daha açık bir şey olamaz. Ancak sonucu sürekli göz önünde tutulursa, olayları özellikle de her noktada edayı niyetin gelişimine uygun kılarak, olay örgüsüne kaçınılmaz sonuç ya da nedenlilik havasını verebiliriz.

    Bence alışıldık öykü kurma biçiminde kökten bir yanlış var. Ya tarik bir savı destekler, ya kişiye günün bir olayı telkinde bulunur, ya da en iyisi yazar sadece anlatısının temelini oluşturmak için çarpıcı olayları bir araya götürmeye koyulur. Genel olarak betimleme, söyleşim veya yazar yorumuyla doldurmayı planladığı için sayfalar ilerledikçe olaylar veya eylemler arasındaki boşluklar gitgide göze çarpar.

    Ben bir etkinin düşünülmesiyle işe başlamayı tercih ediyorum. Özgünlüğü bir an için bile gözden uzak tutmadan –çünkü bu kadar belirgin ve kolay erişilebilen bir bilgi kaynağından yoksun olarak başlamaya yeltenen kişi yanlış yoldadır- ben kendimce önce “Kalbin, aklın veya (daha genel olarak) ruhun açık olduğu sayısız etki içinden, bu durumda hangisini seçmeliyim?” derim. Öncelikle yeni ve ikinci olarak da canlı bir etkide karar kıldıktan sonra onun olayla mı yoksa edayla mı –sıradan olay veya özel eda, ya da tam tersi veya hem olayın hem edanın özel olmasıyla mı- en iyi işlenebileceğini düşünürüm. Ardından bu etkinin oluşturulmasında bana en ok yarımı okunacak bu tür eda ya da olay birleşmelerini çevremde (daha doğrusu içimde) ararım.

    Yazdıklarından birinin son haline kavuşma sürecini adım adım ayrıntılandıracak –yani ayrıntılandırabilecek- bir yazarın böyle bir dergi yazısının ne kadar ilgin olacağını sık sık düşünmüşümdür. Neden dünyaya böyle yazı bahşedilmemiştir, hiç bilemiyorum ama herhalde yazar kendini beğenmişliğinin her türünden çok ihmalkarlıkla yakın ilgisi vardır. Çoğu yazar- özellikle de şair bir tür delice coşkunluk –esrik bir sezgi sayesinde yazdığının sanılmasını tercih eder ve halkın perdelerin ardında, düşüncenin ayrıntılarda saklı olan kararsız hamlıklarına, tam olgunluğa ulaşmamış sayısız düşünce kırıntısına, başa çıkmak mümkün değil diye bir kenara atılan tamamen olgunlaşmış hayallere, sakınımlı seçimler ve geri çevirmelere, acı dolu silinti ve eklemlere – tek sözcükle çark ve dişlilere- sahneyi değiştiren halat ve makara düzeneğine –seyyar merdiven ve şeytan tuzaklarına – yüz örnekten doksan dokuzunda yazınsal erkek oyuncuyu oluşturan horoz tüyleri, kırmızı boya ve siyah yamalara kaçamak bir bakış fırlatmasına izin vermek, onların tüylerini diken diken eder.

    Öte yandan bir yazarın ulaştığı sonuçlara kendisini ulaştıran adımları geriye doğru izlemesinin pek yaygın olmadığını da biliyorum. Genelde düşünceler palas pandıras ortaya çıktıkları gibi takip edilir ve unutulurlar.

    Kendi adıma ne yazdıklarımı oluşturan adımları anımsama konusunda söz konusu tiksintiyi duydum ne de herhangi bir zamanda en küçük bir güçlük çektim ve zorunluluk olarak gördüğüm bir çözümlemenin ya da yeniden kurmanın yararı çözümlenen şeye duyulan gerçek ve hayali her tür ilgiden tamamen bağımsız olduğu için kendi yapıtlarımdan kimilerinin oluşturulmasını sağlayan işleyiş biçimini göstermek kendimce görgüsüzlük sayılmayacaktır. En çok o tanındığı için “Kuzgun”u seçiyorum. Niyetim yazılışında hiçbir noktanın kaza veya sezgiye atfedilmeyeceğini yapıtın son aşamaya bir matematik probleminin kesinliği ve değişmez sonucuyla adım adım ulaştığını apaçık göstermektir.

    Şiirin kendisiyle ilgisi olmadığı için aynı anda hem halkın hem eleştirmenin beğenisine uyacak bir şiir yazma niyetini doğuran koşulları –ya da isterseniz zorunluluğu diyelim- bir yana bırakalım.

    Biz bu niyetle başlayalım.

    Başlangıçtaki tasavvur bu yöndeydi. Yazınsal yapıt bir oturuşta okunamayacak kadar uzunsa izlenim birliğinden doğabilecek son derece önemli etkiden yoksun kalmaya razı olmalıyız. Çünkü iki toruş gerekliyse dünya işleri araya girer ve bütünlük falan bir anda yok olur. Fakat tüm diğer şeyler eşit olduğunda, hiçbir şair tasarımına katkıda bulunabilecek bir şeyden vazgeçmeyi göze alamayacağından geriye yalnızca metinde bulunan birlik yitimini dengeleyecek uzunluk bakımından bir olumluluğun bulunup bulunmadığına bakmak kalır. Bo konuda bir çırpıda hayır diyorum. Uzun şiir dediğimiz şey aslında bir kısa şiirler silsilesinden ibarettir. Yani kısa şiirsel etkiler silsilesinden Bir şiirin şiddetle heyecanlandırdığı sürece bunu ruhu uyandırarak yaptığını göstermeye gerek yok ve tüm şiddetli heyecanlar ruhsal bir zorunluluktan ötürü kısadır. Bu nedenle “Yitik Cennet”in en az yarısı özü bakımından düzyazıdır –kaçınılmaz olarak eş değerli çöküntülerle nöbetleşe yer değiştiren bir dizi şiirsel heyecan- aşırı uzunluğundan ötürü tamamı son derece önemli bir sanatsal öğeden, etki bütünlüğü veya birliğinden yoksunur.

    Öyleyse uzunluk konusunda tüm yazınsal yapıtlarda belirgin bir sınır olduğu –bir oturuşta okunabilirlik sınırı- ve her ne kadar (birlik istemeyen) “Robinson Crusoe” gibi belli düzyazı sınıflarında bu sınır olumlu olarak aşılabilirse de, şiirde asla uygun biçimde aşılamayacağı da apaçıktır. Bu sınır içinde bir şiirin uzunluğu meziyetiyle – bir başka değişle yol açtığı heyecanla- yine bir başka değişle uyandırabildiği gerçek şiirsel etki derecesiyle matematik bir bağıntı taşıyabilecek hale getirilebilir; çünkü kısalığın tasarlanan etkinin yoğunluğuyla doğru orantılı olması gerektiği –tek şartla ki- herhangi bir etkinin üretilebilmesi için belli bir uzunluk süresinin mutlaka gerektiği açıktır.

    Eleştirmenin beğenisinin altında olmazken halkın beğenisinin üstünde saydığım heyecan derecesinin yanı sıra bu değerlendirmeleri göz önünde tutarak tasarı düzeyindeki şiirim için uygun bulduğum uzunluğa bir anda ulaştım- yaklaşık yüz dizelik bir uzunluk. Şiir gerçekte yüz sekiz dize.

    Bir sonraki düşüncem iletilecek izlenim ya da etkinin seçilmesine ilişkindi: Bu noktada da şiiri kurarken yapıtı evrensel olarak takdire değer yapma niyetini sürekli göz önünde bulundurduğumu gözlemleyebiliyorum. Yineleyerek ısrar ettiğim en ufak bir açıklamaya gerek duymayan bir noktayı –yani Güzellik’in şiirin tek meşru alanı olduğunu- açıklayacak olursam asıl konumdan çok uzağa sürüklenirim. Yine de bazı arkadaşlarımın yanlış temsil etme eğilimi gösterdiği asıl kastımı aydınlığa kavuşturmak için birkaç söz söyleyeyim. Aynı anda hem en yoğun, hem en heyecan verici, hem de en katışıksız olan bu haz bence güzelin üstünde düşünmekte bulunur. Birileri Güzellik’ten söz ettiğinde aslında tam olarak sanıldığı gibi bir niteliği değil, benim üstüne yorumlar yaptığım ve “güzel olan”ın düşünülmesi sonucunda deneyimlenen bir etkiyi kastederler. Kısacası zihnin ya da kalbin değil, ruhun o yoğun ve katışıksız heyecanına gönderme yaparlar. Sırf etkilerin doğrudan nedenlerden kaynaklanması gerektiği, amaçlara en uygun araçlarla ulaşılması gerektiği Sanat’ın apaçık bir kuralı olduğu için şimdi ben Güzellik’i şiirin bir alanı olarak seçiyorum. Kimse de şimdiye kadar sözü edilen özel heyecana anılan şiirde çok kolay ulaşıldığını yadsıyacak denli zaaf göstermemiştir. Şimdi hakikat amacına zihnin doyurumu ve tutku amacına kalbin heyecanlandırılması şiirde belli ölçüde ulaşılabilirse de düzyazıda çok daha kolay ulaşılabilir. Hak,ikat aslında kesinlik ister, tutku ise sadelik (gerçekten tutkulu olanlar beni anlayacaklardır.) , ki bence ruhun heyecanı ve haz dolu uyanışı olan Güzellik’e ikisi de kesinlikle düşmandır. Burada söylediklerimden tabi ki tutkunun, hatta hakikatin şiire sokulamayacağı, hatta yararlı şekilde sokulamayacağı anlamı çıkmaz –tıpkı müzikte akortsuzluk gibi karşıtlık yoluyla aydınlatmaya hizmet edebilir veya genel etkiye yardımcı olabilir- fakat gerçek sanatçı her zaman için öncelikle onları başat hedefe uygun biçimde tabi kılar ve ikinci olarak şirin atmosferi ve özü olan Güzellik’le olabildiğince örter.

    Öyleyse Güzellik’i alanım olarak görünce bir sonraki sorum onun en yüce beliriminin edasına ilişkin olacaktı. ve tüm deneyimler bu edanın üzüntü edası olduğunu göstermiştir. Her tür güzellik daima en gelişmiş haliyle duyarlı ruhu ağlatacak derecede heyecanlandırır. Bu nedenle hüzün tüm şiirsel edalar içinde en meşru olanıdır.

    Uzunluk, alan ve eda bu şekilde belirlendikten sonra şiirin kuruluşundaki temel nota olacak bir sanatsal çekicilik bütün yapının üzerinde dönebileceği bir eksen bulma düşüncesiyle işe koyuldum. Tüm bildik sanatsal etkiler ya da daha doğrusu teatral anlamda can alıcı noktalar üzerinde dikkatle düşünürken hiçbir şeyin nakarat kadar evrensel biçimde kullanılmadığını hemen fark ettim. Evrensel olarak kullanılışı kendi değeri doğrultusunda beni temin etmeye yetti ve çözümlemeye tabi tutma zorunluluğundan kurtardı. Ancak nakaratı geliştirmeye açıklığı bakımından değerlendirdim ve ilkel bir durumda olduğunu gördüm. Yaygın kullanıldığı haliyle nakarat yalnızca lirik koşukla sınırlı değildir. Etkisi bakımından da hem ses hem de düşünce olarak monotonluğun gücüne bağlıdır. Haz ancak ve ancak özdeşlik –yinelenme- duygusundan alınır. Düşüncenin tek edasını sürekli değiştirirken sesin tek edasına genel olarak bağlı kalmak yoluyla, etkiyi çeşitlendirmeye ve büyük ölçüde yükseltmeye karar verdim. Yani nakaratın uygulamasını değiştirme yoluyla sürekli yeni etkiler üretmeyi kararlaştırdım. Nakaratın kendisi büyük ölçüde değişmeden kalacaktı.

    Bu noktaları belirledikten sonra nakaratımın niteliğini düşündüm. Uygulaması sürekli değişeceğine göre nakaratın kısa olması gerektiği açıktır; çünkü uzun bir cümlenin uygulamasında sık değişiklikler yapmakta aşılamayacak güçlükler bulunabilir. Cümlenin kısalığıyla orantılı olarak, kuşkusuz, değişiklik kolay olacaktı. Bu da ben hemen tek sözcüklük bir nakaratın en iyisi olduğu düşüncesine götürdü.

    Şimdi de sözcüğün niteliği sorunuyla karşılaşıyoruz. Nakaratta karar kılmış olduğum için elbette ki şiirin kıtalara bölünmesi kaçınılmaz bir sonuçtu. Nakarat her kıtanın sonunu oluşturacaktı. Böyle bir son dizenin gülü olmak için çın çın öten ve uzatmalı bir vurguya yakın olması gerektiği su götürmezdi. Ve bu değerlendirmeler kaçınılmaz olarak beni en tumturaklı ünlü olarak uzun o’ya ve onunla birlikte en kolay üretilebilir ünsüz olarak r’ye götürdü.

    Nakaratın sesi de böylece belirlendikten sonra bu sesi cisimlendiren ve aynı zamanda şiirin edası olarak önceden belirlediğim hüzne en uygun sözcüğü seçmek zorunlu oldu. Böyle bir aramada “nevermore” (Asla) sözcüğünü görmezden gelmek kesinlikle olanaksızdı. Aslında kendisini ilk sunan da o oldu.

    Bir sonraki zorunluluk bir tek “nevermore” sözcüğünün sürekli kullanımı için bir bahaneydi. Sürekli yinelenmesi için yeterince makul bir neden bulma güçsüzlüğünü gözlemleyince bu güçlüğün yalnızca sözcüğün bir insan tarafından sürekli veya tekdüze biçimde söyleneceği ön kabulünden ileri geldiğini fark etmekte gecikmedim. Kısacası güçlüğün, bu tekdüzeliği sözcüğü yinelemekte olan yaratığın akıl yürütmesiyle bağdaştırmakta yattığını fark etmekte gecikmedim. O zaman bu noktada konuşabilen ama akıl yürütmeyen bir varlık şekli kafamda belirdi birden ve çok doğal biçimde ilk anda bir papağan geldi aklıma; fakat en az onun kadar konuşabilen ve tasarlanan edaya çok daha uygun olan kuzgun derhal onun yerini aldı.

    Hüzünlü bir edası bulunan yaklaşık yüz dizelik bir şiirde, her kıtanın sonunda tek bir sözcüğü, “Nevermore”u tekdüze biçimde yineleyecek bir kuzgun –kötüye alamet bir kuş- düşüncesi gelişmişti. Şimdi üstünlük amacına ya da kusursuzluğu gözden kaçırmadan her noktada kendime sordum: “Tüm hüzünlü konular içinde insanlığın evrensel anlayışına göre en hüzünlü olan nedir?” Besbelli ki yanıt ölümdü. “Ya bu en hüzünlü konu” dedim, “Ne zaman en çok şiirsel olur?” Az çok açıkladığım kadarıyla burada da yanıt apaçıktır. “Kendisini güzelliğe en yakından bağladığı zaman: Öyleyse güzel bir kadının ölümü hiç kuşkusuz dünyanın en şiirsel konusudur ve böyle bir konu için en uygun dudakların sevgilisini yitirmiş bir aşığın dudakları olduğu da bir o kadar kuşku götürmez.”

    Şimdi iki fikri, ölen sevgilisin yaşını tutan bir âşık ve sürekli “nevermore” sözcüğünü yineleyen bir kuzgunu birleştirmem gerekiyordu. Yinelenen sözcüğün uygulanışını her defasında değiştirme niyetimi göz önünde tutarak bunları birleştirmem gerekiyordu. Ama bu tür bir birleşmenin tek akla uygun yolu kuzgunun aşığın sorularına yanıt olarak sözcüğü kullandığını hayal etmekti. İşte bu noktada bel bağladığım etki – yani uygulanışın değişmesi etkisi- için sunulan fırsatın birden farkına vardım. İlk sorunun –kuzgunun “nevermore” diye yanıtlayabileceği ilk sorunun – aşık tarafından sorulabileceğini, bu ilk soruyu basmakalıp, ikincisini daha az basmakalıp, üçüncüsünü daha az, dördüncüsünü daha az yapabileceğimi fark ettim. Ta ki sonunda aşık sözcüğün kendisinin hüzünlü karakteri, sık sık yinelenişi ve sözcüğü söyleyen kuşun kötü ününü hesaba katışı dolayısıyla baştaki kayıtsızlığından uyanıp sonunda boş inanca kapılacak derecede heyecanlanır ve deli gibi çok farklı nitelikte sorular –çözümünü tutkuyla kalbinde taşıdığı sorular- sorar ve sorularını yarı yarıya boş inançla yarı yarıya da kendi kendine eziyetten zevk alan umutsuzlukla sorar. Soruları kuşun (o ki, aklı onu temin eder, taklitle öğrendiği bir dersi tekrarlamaktadır yalnızca) kahince veya iblisçe niteliğine inandığından değil, sorularını beklenen “nevermore” yanıtından acıların en dayanılmazı olduğu için en tatlısını alacak biçimde sormaktan delice bir haz duyduğundan sorar. Bulduğum – daha doğrusu şiirin kuruluş aşamasında bana kendisini dayatan- fırsatın farkına vararak önce kafamda doruğu, son soruyu- “Nevermore”un son aşamasında yanıt olacağı, bu “Nevermore” sözcüğünün karşılığının düşünülebilecek en büyük acı ve umutsuzluk olacağı soruyu- kurdum.

    İşte bu anda şiirin başlangıcını sonunda – tüm sanat yapıtlarının başlaması gerektiği yerde- bulduğu söylenebilir. Çünkü tam bu noktada, ön düşüncelerimin tam bu evresinde şu kıtayı yazmak için kalemi kâğıda götürdüm:

    “Prophed” said I, “thing of evil! Prophet still if bird or devil!
    By that heaven that bends above us –by that God we both adore,
    Tell this soul with sorrow laden, if within the distant Aidenn,
    It shall clasp a sainted maiden whom the angels name Lenore-
    Clasp a rare and radiant maiden whom the angels name Lenore.”
    Quoth the raven – “Nevermore”




    “Kahin” dedim, “ kötücül! Şeytan ya da kuş olsa da kahin!
    Üstümüzde kıvrılan cennet adına- ikimizin de tapındığı Allah adına
    Söyle kederle dolu ruh, uzak Aden’de
    Kucaklaşacak mı meleklerin Lenore diye andığı kutsal bakireyle,
    Kucaklaşacak mı meleklerin Lenore diye andığı eşsiz ve parlak bakireyle.”
    Dedi ki kuzgun: “Asla”

    Bu kıtayı öncelikle doruğu kurup aşığı önceki sorularını ciddiyet ve önem bakımından daha iyi değiştirebileyim ve kademelendirebileyim ve ikinci olarak ritmi, ölçüyü ve kıtanın uzunluğu ile genel düzenlenişini kesin olarak oturtabileyim, aynı zamanda hiçbirinin ritmik etkide bunu geçmemesi için öyle gelecek kıtaları kademelendireyim diye bu noktada yazdım. Yazma işinin devamında daha güçlü kıtalar yazabilseydim doruk etkisini bozmamaları için onları hiç tereddüt etmeden bile bile zayıflatmam gerekirdi.

    Burada dizeleştirme üstüne de birkaç şey söyleyebilirim. İlk amacım (her zamanki gibi) özgünlüktü. Dizeleştirmede bunun ne kadar ihmal edildiği dünyanın en açıklanamaz şeylerinden biridir. Salt ritimde pek az çeşitlilik oranı olduğunu itiraf etsek de Olası ölçü ce kıta çeşitlenmelerinin kesinlikle sonsuz olduğu yine de apaçıktır. Fakat yüzyıllardır koşukta kimse özgün bir şey yapmamış ya da yapacak gibi durmamıştır. Gerçek şu ki özgünlük, (çok alışılmadık güçte zihinler olmadığı sürece) kimilerinin sandığı gibi bir itilim veya sezgi sorunu değildir. Genelde özgünlük bulunur, özenle aranması gerekir ve en üst türden bir meziyetse de ulaşılması olumsuzlamadan daha çok icat gerektirir.

    Kuşkusuz “Kuzgun”un ritim veya ölçüsünde özgün görünmeye çalışmadım. Önceki “bir uzun ve bir kısa heceli ölçü” sonraki ise sekiz ölçülü “acalectic”, beşinci dizenin nakaratında yinelenen beş ölçülü “catalectic”le nöbetleşmektedir. Daha az bilgiçlik taslarcasına söyleyecek olursak bütün şiirde kullanılan uyaklar kısa bir hecenin takip ettiği uzun bir heceden oluşmaktadır: Kıtanın ilk dizesi böyle sekiz ayaktan oluşuyor- ikincisi yedi buçuk(aslında üçte iki)-üçüncüsü sekiz-dördüncüsü yedi buçuk-beşincisi de aynı-altıncısı üç buçuk. Şimdi bu dizelerin her biri tek tek ele alınınca daha önce kullanılmıştır ve “Kuzgun”un sahip olduğu özgünlük, kıta olarak birleştirmelerindedir. Buna uzaktan yakından benzeyen hiçbir şey daha önce denenmemiştir. Bu birleştirme özgünlüğünün etkisi başka alışılmadık, kimileri büsbütün yeni ritim ve aliterasyon ilkelerinin uygulanışının genişletilmesinden kaynaklanan etkilerce desteklenmiştir.

    Düşünülecek bir sonraki nokta, aşıkla kuzgunun bir araya getiriliş biçimiydi. Bu değerlendirmenin ilk dalı yer idi. Bunun için en doğal öneri orman ya da tarla gibi görünmektedir. Yalıtılmış olay etkisi için kapalı bir çevrelenmiş boş alan bana her zaman zorunlu gibi gelmiştir: -bunun gücü bir resmin çevresindeki çerçeveninki gibidir. Dikkatin canlı tutulmasında tartışılmaz bir ruhsal gücü vardır ve kuşkusuz salt mekan birliği ile karıştırılmamalıdır.

    Dolayısıyla aşığı odasına –sık sık gelip gitmiş olan sevgilisinin anılarının kutsallaştırdığı bir odaya – yerleştirmeyi düşündüm. Oda gösterişli biçimde döşenmiştir. Bunun tek nedeni tek doğru şiirsel sav olarak güzellik konusunda açıkladığım fikirlerin uygulanmasıdır.

    Yer de böylece belirlendikten sonra artık kuşu işin içine katmak gerekiyordu. Kuşu pencereden sokma düşüncesi kaçınılmazdı. İlk anda aşığa kuşun kanatlarının panjura çarpmasını kapısının çalınması zannettirme fikri, uzatma yoluyla okuyucunun merakını arttırma isteği ve aşığın kapıyı bir çırpıda açıp karşısında bir tek karanlığı bulup ardından kapıyı çalanın sevgilisinin ruhu olduğu yönündeki yarı kuruntuyu benimsemesinden kaynaklanacak ikincil etkiye olanak verme arzusuyla doğmuştur.

    Öncelikle kuzgunun saklanacak yer aramasını açıklamak için ve ikinci olarak odanın fiziksel sessizliğiyle karşıtlık etkisi oluşturması için geceyi fırtınalı yaptım.

    Mermerle kuşun tüylerinin karşıtlık etkisi için de kuşu Pallas’ın büstüne kondurdum –büstün kesinlikle kuş tarafından önerildiği anlaşılmaktadır- Pallas’ın büstü öncelikle aşığın bilgi alanıyla çok uyumlu olduğu ve ikinci olarak Pallas sözcüğünün tumturaklığından ötürü seçilmiştir.

    Şiirin ortasında da en son izlenimi değiştirmek üzere karşıtlık gücünden yararlandım. Örneğin kuzgunun girişine fantastik –izin verilebileceği ölçüde gülünç- bir hava verildi. İçeriye oynaşmalar ve çırpınmalarla girdi.

    Not the least obeisance made he – not a moment stopped or stayed he,
    But with mien of lord or lady, perched above my chamber door.


    Ne bir saygı gösterdi- ne bir an durdu ya da kaldı
    Ama bir lord ya da lady edasıyla, tünedi kapımın üstüne.

    Ardından gelen iki kıtada niyet daha da belirginleşir:
    Then this ebony bird beguiling my sad fancy into smiling
    “Though thy crest be shorn and shaven thou” I said “art sure no craven,
    Ghastly grim and ancient Raven wandering from the nightly shore!”
    Tell me what thy lordly name is on the Night’s Plutonian shore!”
    Quoth the Raven –“Nevermore”

    Much I marvelled this ungainly fowl to hear discourse so plainly,
    Though its answer little meaning – little relevancy bore;
    For we cannot help agreeing that no living human being
    Ever yet blessed with seeing bird above his chamber door-
    Bird or beast upon the sculptured bust above his chambe door,
    With such name as “Nevermore”

    Derken bu abanoz kuş üzgün yüzümü gülümsemeye dönüştürdü.
    “Her ne kadar sorgucun kırpılmış ve tıraşlanmışsa da” dedim “kuşkusuz sanatında korkaklık yok
    Gecenin kıyısında gezinen, korkunç acımasız ve tarihi Kuzgun
    Gece’nin Plutonian kıyısındaki saygıdeğer adını söyle bana”
    Dedi ki Kuzgun: “Asla”

    Çok şaşırmıştım bu biçimsiz kuşun apaçık konuştuğunu duyduğuma
    Pek anlamlı olmasa da- işe yararlılığı olmasa da;
    Yardım edemeyeceğimiz için yaşayan hiç kimsenin
    Henüz mazhar olmadı oda kapısının üstünde kuş görmeye
    Kuş ya da hayvan oda kaısının üzerindeki heykel büstte,
    Böyle adı olan: “Asla”

    Sonuç etkisi böylece sağlandıktan sonra en ciddisinden bir eda için fantastiği bir yana bırakıyorum: Bu eda en son alıntılanandan hemen sonra,

    But the Raven, sitting lonely on that placid bust,spoke only,etc.
    (Ama Kuzgun sessiz büstün üstünde oturarak yalnızca bunu söyledi, vb.) dizesiyle başlamaktadır.

    Bu aşamadan itibaren aşık artık şakayla konuşmaz- Kuzgun’un davranışında fantastik hiçbir şey görmez. Ondan “suratsız, çirkin, korkunç, sıska ve uğursuz eski zaman kuşu” diye söz eder ve “can evi”ni yakan “ateş gözler”i hisseder. Aşığın tarafındaki bu düşünce değişikliği okuyucu tarafında da benzer bir düşünce değişikliği oluşturmaya- şimdi olabildiğince doğrudan ve hızlı sunulan sonuç etkisi için uygun bir çerçeveyi akla getirmeye yöneliktir.

    Uygun sonuç etkisi ile –bir başka dünyada sevgilisine rastlarsa diye aşığın son isteğine Kuzgun’un verdiği yanıt ile- şiirin en açık evresinde, basit anlatı evresinde tamama erdiği söylenebilir. Buraya kadar her şey açıklanabilir olanın –gerçeğin- sınırları içindedir. Tek bir “Nevermore” sözcüğünü öğrenmiş ve sahibinden kaçmış bir kuzgun gece yarısı şiddetli bir fırtınanın ortasında hala ışık vuran bir pencereye sığınmak üzere gelmiştir.Yarı yarıya bir kitabı inceleyen yarı yarıya ölen sevgilisini düşleyen bir okurun oda penceresine… Pencerenin kanatlarının kuşun kanatlarına çarpması üzerine açılmasıyla, olaya ve ziyaretçinin tavrının tuhaflığına şaşıran, hal diliyle ve bir yanıt aramadan adını soran okurun bir çırpıda erişemeyeceği en uygun yere tüner kuş. Kendisine hitap edilen kuzgun, alışılmış sözcüğüyle yanıt verir: “Nevermore” -Durumun ilham ettiği kimi düşünceleri yüksek sesle dile getiren, kuşun yinelemesiyle yeniden şaşkınlığa düşen okurun hüzünlü yüreğinde anında yankı bulan bir sözcük. Okur artık durumu tahmin etmektedir; ama daha önce açıkladığım gibi insanın kendisine işkence etme arzusuyla, kısmen de boş inançla kendisine, aşığa, beklenen yanıtla (Nevermore) en gür acıyı getireceği için, kuşa bu tür sorular sorar. Kendine işkencenin en üst derecede hoş görülmesiyle anlatı, ilk veya en açık aşamasında kendine doğal bir sonuç bulur ve buraya kadar gerçeğin sınırları ihlal edilmiş değildir.

    Bu şekilde ele alınan konularda, ne kadar maharetle ele alınmış olursa olsun ya da ne kadar canlı bir olay dizisi olursa olsun sanatçının gözünü rahatsız eden bir hamlık veya çıplaklık her zaman vardır. Daima iki şey gereklidir – birincisi belli oranda karmaşıklık ya da uygun biçimde uyarlama ve ikinci olarak da belli oranda telkin edicilik – gizli, ama belirsiz anlam. Bir sanat yapıtına idealle karıştırmayı pek sevdiğimiz o kadar zenginliği (günlük konuşmadan güçlü bir sözcük ödünç alarak söyleyecek olursak) katan da işte bu ikincisidir özellikle. Aşkıncı denilenlerin sözde şiirlerini düzyazıya (hem de en düzünden yazıya) dönüştüren şey bu telkin edilen anlamın aşırılığıdır. (Bunu izleğin gizli değil en açıktaki anlamı kılmalarıdır.)
    Bu görüşlere bağlı kalarak şiirin son iki kıtasını ekledim – böylece telkin edicilikleri anlatının önceki kısmına yayılmış oldu. Gizli anlam önce aşağıdaki dizelerde belirginleştirilmiştir-

    “Take thy beak from out my heart, and take thy form from of my door!”
    Quoth the Raven: “Nevermore!”




    Çek gaganı yüreğimden ve kapımdan çekilip git!
    Dedi ki kuzgun: Asla!


    “Yüreğimden” sözünün şiirdeki ilk eğretilemeli ifadeyi içerdiği gözden kaçmayacaktır. “Nevermore” yanıtıyla zihni, daha önce anlatılanların tamamında bir ders aramaya sevk ederler. Okuyucu Kuzgun’u simgesel olarak görmeye başlar. Ancak sonuncu kıtanın sonuncu dizesindedir ki, onu yaslı ve hiç bitmeyen anımsayışın simgesi yapma niyetinin açıkça görülmesine izin verilir:

    And the Raven never flitting still il sitting, stil is sitting
    On the pallid bust of Palas just above my chamber door;
    And his eyes have all the seeming of a demon’s that is dreaming,
    And the lamp-light o’er him streaming throws his shadow on the floor;
    And my soul from out that shadow that lies floating on the floor
    Shall be lifted –nevermore!

    Ve Kuzgun asla kıpırdamadan, hala oturuyor, oturuyor hala
    Sessiz Pallas büstünün üzerinde tam kapımın yukarısında;
    Ve gözleri düş kuran bir şeytanın gözleri gibi
    Ve üstünden akan lamba ışığı zemine düşürüyor gölgesini;
    Ve ruhum zeminde dalgalanan bu gölgeden
    Kaldıramayacak kendisini asla!
  • "Ailem" diye düşündüm; "ama ailem de yani karım ve çocuklarım da insan ve onlar da benim gibi ölüme mahkumlar. Ya bir yalanı yaşayacaklar ya da o müthiş gerçeği görecekler. Neden yaşamaları gerekiyor? Onları neden seveyim, ilgileneyim, yetiştirmeye çalışayım veya koruyayım? Onları da benim içimi dolduran ümitsizliği tatmaları için mi, yoksa birer ahmak olarak ömürlerini doldurmaları için mi? Onların çok sevdiğim için gerçeği saklayamam bu bilgiyle attıkları her adım da onları o gerçeğe götürecek ve o gerçek de ölümdü."
  • Sahte Uzaylı İstilası Başlıyor mu ?

    Dünya dışı yaşama inanır mısınız? Öyle ya da böyle varlar ya da yoklar. Günümüz dünyasında her şeyin sahtesi yapılıyor. Uzaylıların da sahtesi yapılamaz mı? Hatta yapılan sahte uzaylılara bazı kişilerin menfaatleri doğrultusun da dünya istila ettirilemez mi?

    Eski çağlardan günümüze kadar tarihte dünya dışı yaşama atfedilen pek çok hadise gözlemlenmiş, Bazıları dünya dışı akıllı yaşama kesin gözüyle bakarken bazıları da bu konuya şüpheyle yaklaşmaktadır. Dünya dışı yaşamın pek çok ateşli savunucusu var. Olasılık hesapları ve elde edilen bazı fiziksel deliller etrafında dönen binlerce teori de cabası. Ancak herkesi kesin şekilde tatmin edecek bir kanıt yahut hadise şu an için ortada yok. Ufo gözlemleri hemen her gün dünyanın her yerinde artarak gözlemlenmeye devam ediyor olsa da şüphe yok ki Ufolar ve dünya dışı yaşama dair en çok bilinen yer Amerikan Hava Kuvvetleri’ne ait 51. Bölge. Teorisyenler ve Ufo meraklıları Issız bir çölün ortasında bulunan bu yerin Uzaylılar ve Ufolarla dolu olduğunu söylüyor buna gerekçe olarak da Bölge etrafında her gün yapılan Ufo gözlemleri ve Eski bölge çalışanlarının ifadeleri ve sızdırdıkları çeşitli materyalleri gösteriyorlar. Yetkili makamlarsa burada sadece yeni uçak teknolojilerinin geliştirdiğini iddia ediyorlar. Bu kadar anlatmışken Dünya tarihinin en meşhur ufo kazası olan Roswell’i de zikretmeden olmaz. Haziran 1947’de New Mexico ya bağlı Roswell kasabası yakınlarında bir ufo düştüğü iddia edilir. Amerikan makamları bu olayı doğrular. Kısa bir süre sonra yalanlamada bulunarak haberin gerçek dışı olduğunu belirtirler. Gökten düşen UFO değil meteoroloji balonu olduğu belirtilmiş ve bütün parçalar eksiksiz olarak 51. Bölge’ye inceleme amaçlı taşınmıştır. O tarih den sonra Roswell kasabası halkı tarafından anlam veremedikleri cisimleri gördüklerini belirtmişlerdir. Roswell kasabası hala bu olayın etkisi ile yaşayan ve ziyaret eder iseniz o kasaba da Ufo ile ilgili birçok görsel ve yazı ile karşılaşabilirsiniz. Gerçekten de iddia edildiği gibi dünya dışı zeki yaşam varsa ve bunların bazı türleri bizler için tehlikeliyse onlara yerimizi belli etmek için adeta elimizden gelen her şeyi yapıyoruz. Uzaya yolladığımız radyo sinyalleri uzak galaksilere yolladığımız ve içerisinde dünya hakkında bilgiler var olan sondalar.


    Kısacası başımızı derde sokmak için elimizden gelenin en iyisini yapıyoruz. Şu da bir gerçek ki taraflı tarafsız herkesin Ufolar ve dünya dışı yaşam hakkında kafası çok karışık buda bizleri istismara çok açık bir hale getiriyor. Gazete haberleri özellikle yabancı gazeteler anlamayı ve birleştirmeyi bilenler için adeta birer kahindir ve kesin olarak gelecekte yaşanacak olayları önceden haber verir. İçinizden beni instagram’dan takip edenler bilirler ara sıra paylaştığım gazete haberlerini yorumladığımda ne alaka diye yorum yapanlar 3 ay sonra nasıl bilebildin diye sormuşlardır. Örneğin bir instagram yayınımda Rusya Ukrayna gerginliğini başlamadan 5 ay evvel söylemiştim. Elbette ben kahin falan değilim sadece haberleri yorumlama yetim var ve yabancı gazeteleri sıkı şekilde takip ediyorum. Uzaylı istilasına dair de pek çok haber bizlere ipucu veriyor. Bunları geleceğiz fakat önce ne nedir neden yapılıyor kısaca bunlara değinmek istiyorum. Teknolojimiz birkaç milyon yılda geçireceği evrimi son 100 yıl içerisinde akılları baştan alacak bir hızla geçirdi. Bunun sonuçları Gıda Sektörü ve Tıp bilimine de yansıdı. Örnek vermek gerekirse sadece Mudurnu Tavukçuluk günde 384.000 Tavuk kesiyor. 1500lü yıllarda tüm dünyada 1 günde kesilebilen tavuk sayısı 450.000 civarıydı. Aynı şekil de 1800lülerin dünyasında her hangibi bir enfeksiyona yakalanırsanız bunun sonucu büyük olasılıkla ölümdü. Bugünse enfeksiyonlar çoğunlukla en fazla 1 kaç iğne yardımıyla kolayca iyileştiriliyor. Hasta hastane de dahi yatırılacak kadar ciddi görülmüyor. Fabrikasyonel olarak gıdaların üretilmesi ve gelişen sağlık hizmetleri neticesinde teknolojik evrime paralel olarak insan nüfusu da dünya tarihinde görülmediği kadar hızlı şekilde artmaya başladı. Elbette ki kaynaklarımız sınırsız değil ve herkese yetmesine imkan yok. Kaynakların yetersizleşmeye başlaması demek kontrolsüz bir kaosla eş anlamlı bir kelimedir. Nihayetin de insan aç kalınca hiçbir otoriteyi yahut yasayı dinlemeyecek karnını doyurmak için yapması gereken her şeyi yapacaktır. Bazı odaklar bu durumu son derece iyi kavramıştır ve uzun sürelerdir çeşitli nüfus azaltma projeleri üzerinde ciddi şekilde çalışılmaktadır. Yeni dünya için ön görülen nüfus ortalama 500 milyondur. Nüfus azaltma projeleri oldukça komplike ve kapsamlı bir konu ancak bu projelerden en fazla öne çıkan 2 başlık var. Küresel bir hastalık salgını yahut sahte bir uzaylı istilası. Küresel hastalık salgını gibi bu konuda sıkça film ve dizilere konu oluyor. Küresel hastalık salgını konusuna başka videolarımda sıkça değinmiştim. Bu sefer Sahte Uzaylı istilasını detaylarıyla sizlere aktaracağım. İşgalin ilk işaretleri meşhur illuminati kart oyunlarıyla verildi. Illuminati Steve Jackson Games tarafından piyasaya sürülmüş bağımsız bir kart oyundur. Oyunun ilham kaynağı Robert Shea ve Robert Anton Wilson tarafından 1975’te yayınlanmış The Illuminatus! Trilogy adlı bir kitaptır. Oyunun amacı, oyuncuların dünyayı yasal veya yasa dışı yollardan yönetmesini sağlamaktır. İlk olarak 1994 senesin de kart oyunu haline getirilip satışa sunulmuştur. Aslına bakarsanız bu kartlar oyundan çok birer kehanet senaryosudur. Çünkü kartlarda yazan olaylar yıllar içerisinde birer birer gerçekleşmektedir. Japonya’da ki tsunami, İkiz kuleler ve Pentagon saldırıları, Obama ve Trump’un Amerikan başkanı olacakları bu kartlarda 25 – 30 sene evvelinden açıkça söylenmişti. Hatta Japonya’da yıkılan meşhur saat kulesi ve tam deprem saati dahi karta eklenmiş detaylar arasındadır. Düz dünyacılar biraz üzülecek ama Kartlar arasında düz dünya kartı da “Bilimsel çevrelerde ikilem yaratmak ve insanlar üzerin de algı oluşturmak için düz dünya teorisini yay.” İbaresiyle oyunda ki yerini almıştır. Oyunda birkaç tane de sahte uzaylı istilası kartı mevcuttur. Bir tanesinin üzerin de Bu kartı işler kötüye gittiğinde kullanın.


    Ekonominiz çok bozuksa ve artık dünyada söz sahibi değilseniz sahte uzaylı istilası ile kaos ve korku yaratın. Olağan üstü durumlarda insanlar başka şeylere tepkisiz kalır ve yeterince korkarlarsa boyun eğerler ibaresi bulunurken bir diğer sahte uzaylı istilası kartında ise Uzaylılarla anlaşın ve sahte bir istila başlatarak insanlığın kontrolünü yeniden elinize alın yazmaktadır. Şimdi gelelim günümüzde olup biten olaylara. Aslında son bir iki senedir bu konuda o kadar büyük doneler var ki bu planın her an uygulamaya konulabileceğini anlamamak imkansız. Son iki senedir dünya da yapılan UFO gözlemleri ufostalker.com’un analizlerine göre %380 oranında arttı. Bununla berbaer ülkelerin gizli servisleri Ufo dosyalarının gizliliğini birer birer kaldırmaya başladı. Dünya çapında Ufo teorisyenleri rutininde üzerinde sık sık Televizyonlarda boy gösteriyor ve ağız birliği etmişçesine Her an uzaylılarla temas sağlanabileceğini anlatıyor. Elbette bunlar ufak detaylar. Daha önemli haberlere geçip resmi görelim. 2017 senesinde Çin uzay savaş gücü kurduğunu açıklamıştı. 2018’in hemen başında Pentagon’un gizli UFO programında 22 yıl görev yapan Luis Elizondo, şok eden UFO açıklamalarında bulundu. New York Times’ın haberine göre, Pentagon yıllarca 22 milyon dolarlık gizli bir UFO programı yürüttü. Programın düğmesine 2007’de basıldı ve 5 yıl sürdü. Bakanlık, UFO iddialarının peşine düştü, uzaylı gördüğünü iddia eden pilotlarla görüştü, görüntüleri titizlikle inceledi.Program bütçe gerekçesiyle resmen sonlandırıldı ancak yetkililere göre bir grup gönüllü istihbaratçı UFO görüntülerini incelemeye devam ediyor. O programın başında, 22 yıl boyunca üst düzey istihbarat yetkilisi olarak görev yapan Luis Elizondo vardı. Elizondo, geçtiğimiz ekim ayında Pentagon’daki görevini bıraktı. Nedeni, bakanlık içerisinde programın eleştirilmesiydi. ABD Savunma Bakanı James Mattis’e yazdığı istifa mektubunda, “Neden bu meseleye daha fazla zaman ve para harcamıyoruz?” dedi. Ayrıca Türkiye’de bir gazeteciye telefonla açıklamalarda bulunan Eski istihbaratçı, Türkiye dahil tüm ülkelerin uzaylılara karşı önlem alması gerektiğini durumun çok ciddi olduğunu ve dünyamızın art niyetli uzaylılarca her an işgal edilebileceğini söyledi. 19 Haziran 2018 deyse gazeteler sür manşetten şöyle bir haber veriyordu. Donald Trump, Pazartesi günü Beyaz Saray’daki Ulusal Uzay Konseyi toplantısı öncesinde yaptığı açıklamada, “Silahlı kuvvetlerin altıncı kolu olarak bir Uzay Gücü kurulması için gerekli sürecin derhal başlatılması konusunda Savunma Bakanlığı’na talimat veriyorum” ifadelerini kullandı. Sözlerine şöyle devam etti:


    “Bu büyük bir adım. Hava kuvvetlerimiz olacak, ayrıca uzay kuvvetlerimiz olacak; ayrı fakat eşit. Uzayda sadece Amerikan varlığının olması yetmez. Uzayda Amerikan hakimiyeti olmalı” şeklinde sürdürdü. Trump ayrıca, Ay’a yeniden astronot ve Mars’a gelecekte kafile gönderme sözlerini verdi. Amerikalılar 1969 yılında ilk kez Ay’a ayak basmışlardı. Bu tarihten beri ise uzay çalışmaları, insansız uzay araçlarıyla gerçekleştirilen misyonlar üzerine yoğunlaşmıştı. Trump, “Bu sefer bayrağımızı dikmekten ve ayak izlerimizi bırakmaktan daha fazlasını yapacağız. Uzun dönemli bir mevcudiyet kuracağız, ekonomimizi geliştireceğiz ve Mars’a misyon göndermenin temellerini atacağız” dedi. Bu açıklamadan 3 ay sonra CIA kendisinden hiç beklenmeyecek bir şey yaparak Bazı UFO dosyaları üzerinde ki gizliliği kaldırdı. Belgeler Ufolar’ın varlığını kesin olarak ispatlamasada alttan alta var olduklarına dair pek çok mesaj veriyor. Bir ince nokta daha var. Açıklanacak belgeler İlk olarak duyurulduğunda 1952 senesinde Washington DC semalarında ve beyaz saray üzerinde uzun süreler kalan ufolar ve onlara uçak savar ateşi açılmasını kapsayan olayların belgesini yayınlayacağını da duyurdu fakat son anda nedense bu belge geri çekildi. 9 Ocak 2019 da ise gazete manşetleri tüm dünyada hareketliydi. Arecibo radyo teleskobu uzayın derinliklerin de düzenli bir syntaxı olan radyo sinyalleri tespit etmiş ve bu sinyallerin adını FRB 180814.J0422+73 olarak koymuştu. Daha öncede 2015 senesinde radyo sinyalleri tespit edilmiş ancak bunların bir syntaxı olmadığı için yıldızlardan gelen bir titreşimde olabileceği düşünülmüştü. Yeni sinyalse son derece düzenli. Yani bu şu demek oluyor Evrende bir yerlerde düzenli şekilde radyo sinyali gönderebilecek teknolojiye erişmiş akıllı bir yaşam formu bizimle iletişime geçti! Belki de bu haberlerle insanları yavaş yavaş uzaylıların varlığına alıştırılığ inandırılmaya çalışıyor. Bakalım sahnenin arkasındakiler dünya nüfusunu nasıl azaltmayı planlıyor. Sahte bir uzaylı istilasıyla mı yoksa bir hastalıkla mı? Yoksa ikisi de aynı anda mı? Dostlarım! Bu sorunun cevabını çok kısa bir süre içerisin de öğreneceğimize hiç şüphe yok.
  • Aker – Güneşi ayarlamak ve yükseltmekten sorumlu Tanrı.
    Akeru – Aker’in yardımcılığını yapan Tanrılar Grubuna verilen genel ad.
    Amathaunta – Mısır mitolojisine göre, Deniz Tanrıçası.
    Am-heh – Mısır mitolojisinde karma Tanry. Yeraltı Dünyasının Tanrısı.
    Ammut – Ölümsüz yasama layık olmayanın kalbini yiyen canavar.
    Amon – Hermopolis rahiplerine göre Yaratıcı Tanrı.

    Amon-Ra – Amon’in rahipleri tarafından karma birleşik Tanrı. Amon-Ra bir Boğa olarak resmedilirdi.
    Amset – Horus’un oğlu. Ölülerin karaciğerinin koruyucusudur ve Tanrıça İsis tarafından korunur.
    Anubis – (Anpu) Ölüleri koruyan ve yücelten Tanrıça. Çakal başlıdır. Piramit metinlerinde, Anubis Ra’nın oğlu olarak yer alır. Başka metinlerde ise Osiris yada Seth ile ilişkilendirilir. Anubis Osiris’in ölümünden sonra onun vücudunun korunması işini üstlenir.
    Anuket – (Anqet) Soğuk su dağıtıcısı.
    Apis – Verimlilik Tanrısıdır. Güneş diski ve uraeusserpentten oluşan boğa tacıyla betimlenmiştir. Kutsal Apis boğası, Memphis’te bulunurdu ve Serapum’da büyük bir kitle halinde Apis boğalarının mezarı bulunuyor.

    Bastet – (Bast) Kedilerin koruyucusu olan Tanrıça. Uzunca bir süre Mısır’da bir kediye zarar vermek kanuna aykırıydı ve bu suçun cezası ölümdü. Bastet İsis’in ve Ra’nın kızıydı. Başta cinsellik ve doğurganlık Tanrıçasıyken, ölüleri koruma, ölenlerin başarılı yada başarısız olduklarına karar verme, yağmur yağdırma, hastalara, özellikle de çocuklara iyileşmeleri için yardım etme özelliklerine ek olarak güneş, ay, analık ve aşk Tanrıçası haline de geldi.
    Bes – Müzik, dans ve iyi yemek gibi aile zevklerinin Tanrısı olarak sayılır. Ayrıca çocukların eğlendiricisi ve koruyucusudur. Sakallı, vahşi görünümlü komik bir cüce olarak ve yuvarlak bir yüzle resmedilmiştir.
    Buto – Aşağı Mısır’ın Kobra Tanrıçası.

    Duamutef – Horus’un oğlu. Ölünün midesinin koruyucusudur ve Tanrıça Neith tarafından korunur.
    Edjo – Yılan Tanrıça, Aşağı Mısır’ın sembolü ve koruyucusu.
    Geb – Yeryüzünün Tanrısı. Gökyüzünün eşi. Kutsal hayvanı kazlardı. Erkek olan Geb Mısır toprağını , daha genel olarak da yeryüzünü temsil eder.
    Hapi – (Hapy) Horus’un oğlu. Ölülerin ciğerlerinin koruyucusudur ve Tanrıça Nephthys tarafından korunur. Hapi ismi farklı hiyerogliflerle ifade edilmişti; çoğunlukla ama her zaman olmamak kaidesiyle Nil Nehrinin Tanrısının ismiydi. Hapi, tacı zambaklardan (yukarı Nil) veya papirüs bitkilerinden (Aşağı Nil) yapılmış şişman bir adama benzetilmiştir.
    Har-nedj- itef – Horusun bir görünümü. Ölümün koruyucusu.
    Harpocrates – Osiris’le İsis’in oğlu. Emzirilen küçük bir çocuk. Parmak emen genç bir oğlan olarak gösterilmiştir.
    Hatmehit – Balık Tanrıça.

    Hator – (Hathor) Mısır’ın çok eski bir gökyüzü Tanrıçası Tanrıçasıdır. İnek Tanrıçadır. İnek başı ile sembolize edilirdi. Sık sık İsis’le eşdeğer tutulmuştur. Hator Edfu’da Horus’un partneri olarak tapılmıştır. Aşk, müzik ve gülmenin Tanrıçası olarak düşünülmektedir.
    Hauhet – Ölçülemeyen Sonsuzluğun Tanrıçası. Çoğunlukla bir kurbağa gibi yada kurbağa kafalı bir kadın gibi resmedilirdi.
    Heh – Sonsuzluğu temsil eden Tanrılardan. Bir kurbağa yada kurbağa kafalı bir adam gibi resmedilirdi.
    Hemen – Şahin Tanrı.
    Hemsut – Kader Tanrıçası.

    Heqet – Hermopolis’teki 8 Tanrıdan biri.
    Heru-ra-ha – Horus ve Ra’ya şükretmeyi sembolize eden karma bir Tanrı.
    Hike – Doğaüstü güçlerin Tanrısı.
    Horus – Osiris’le İsis’in oğlu. Cennetin hükümdarı, yeryüzünün kralı ve kutsal şahin olarak kabul edilir. Horus’un evrensel olduğu ve ezelden beri var olduğu fikri piramit yazılarında belirtiliyor.
    Imhotep – Hekimlik Tanrısı. Djoser’in veziri, sonra Ptah’in oğlu gibi ibadet edilmiştir.

    İsis – Mısır’ın en büyük Tanrıçası. Simgesi, Sirius yıldızıdır. Sanat Tanrıçasıdır. Osiris’in dulluğunun ve şiirin Tanrıçası olarak bilinmektedir. Kutsal hayvanı kobra yılanıdır. İsis’in Mısır halkı tarafından reankarnasyonla Cleopatra’nın içinde yaşadığına inanılmıştı.
    Khepri – (Khepare) Heliopolitan inancında yaratıcı Tanrı. Atum ve Ra ile karışmıştır. Yükselen günesin böcek Tanrısı.
    Khnemu – Su baskını ve Nil’in iri Tanrısı.
    Khnum – (Khnemu) Yaratıcı Tanrılardan biri. Bir çömlekçi ustalığıyla, çamura biçim verip insanı yaratıyordu.
    Khons – (Khonsu) Ay Tanrısı. Theban’da tapılmıştır.

    Maat – (Ma’at) Gerçek ve Hukukun Tanrıçası.
    Mefetseger – Krallar Vadisi’nin Tanrıçası.
    Min – Erkek Bereket Tanrısı. Ona güç ve iktidar Tanrısı da denilmektedir.
    Month – (Montu) Savaş Tanrısı. Mısır’da tapılmıştır.
    Mut – Amon’in eşi ve Theban’ın ana Tanrıçası. Akbaba başlıdır.
    Nefertem – Nilüfer çiçeğinin Memphis Tanrıçası.

    Neith – Eski bir savaş ve dokuma Tanrıçası.
    Nekhebet – Yukarı Mısır’daki Akbaba Tanrıçası.
    Nephthys – Ölülerin özel koruyucu Tanrıçası. Seth’in eşi ve Isis’in kız kardeşi.
    Neter’ler – Mısır yazılı belgelerinde, Tufan’dan sonra ülaaai yönettiği söylenen “yarı Tanrı” varlıklar.
    Nun – Kainat’ın yaratıldığı ilk suların Tanrısı.
    Nut – Gökyüzü Tanrıçası. Osiris ve Isis’in annesi ve gökyüzü Tanrıçası. Gökyüzü olarak dünyanın üzerinde kemer gibi uzanmıştır.

    Onuris – Savaşçı ve Abidos’un gökyüzü Tanrısı.
    Osiris – Mısır kültünde, en önemli Tanrılardan biri. Ölülerin Tanrısı, ölümsüz yaşam için diriliş Tanrısı, kural koyucu, koruyucu, ölülerin yargıcı. Gökyüzünde, Orion takımyıldızının onu simgelediği düşünülürdü.
    Ptah – Mısır panteonunda en eski ve en büyük “Yaratıcı Tanrı”. Cennetleri ve dünyayı yaratmakla sorumlu. Memphis’in mumya yaratma Tanrısı. Mimari, mühendislik ve “yapı bilimi” ile özdeşleştirilir. İnsan başlı bir Tanrıdır.
    Qebsenuef – (Qebehsenuef) Horus’un oğlu. Ölülerin bağırsaklarının koruyucusudur ve Tanrıça Selket tarafından korunurdu.

    Qetesh – Aşkın ve güzelliğin Tanrıçası. Aynı zamanda doğa Tanrıçası olarak da tanınmaktaydı.
    Ra – Hermopolis güneş Tanrısı. Atmaca kafalı bir insan olarak temsil edildi.
    Satet – Nil suyu ve bereket Tanrıçası.
    Seker – Işığın Tanrıçası ve yeraltından başlayan öbür dünyaya giden ölülerin ruhlarının koruyucusudur.
    Sekhmet – Yıkım ve savaşın dişi aslan Tanrıçası.
    Selket – Akrep Tanrıçadır. Büyüleri vardır. Kötü ruhlu insanlara ölüm verir.

    Serapis – Yer altı dünyasının ve güneşin Helenistik Tanrısı.
    Seshat – Ölçüm ve Yazma Tanrıçası.
    Seth – Eski dönemlerde fırtına, gök ve gök gürültüsü Tanrısı. Kötü güçlerin etkisi altına giren Seth, kardeşi Osiris’i öldürdü ve Mısır’a sahip olmak istedi. Ama İsis, dağılmış parçalarından Osiris’i canlandırdı, ondan bir çocuk sahibi oldu. Oğulları Horus, Seth’i yenip babasının intikamını aldı ve Mısır’ın başına geçti. Osiris’e karşı çıktıktan sonra şeytani Tanrı olarak anılmaya başlamıştır.
    Shu – Rüzgar ve havanın Tanrısı. Mut ve Geb’in babası. Yunan mitolojisindeki Atlas gibi gökyüzünü taşır.

    Sobek – Timsahlar Tanrısı. Su Tanrısı olarak, aynı zamanda Nil’in yıllık taşmasını ve vadisinin gübrelenmesini sembolize etti.
    Tavaret – (Tauret) Hamile kadınlara göz kulak olan hipopotam Tanrıçasıdır.
    Tefnut – Nem ve bulutların Tanrıçasıdır. Nut ve Geb’in annesi. Bazı metinlerde kardeşi Şu ile beraber, Güneş’in doğuşundan itibaren gökyüzünü taşır.
    Thoth – Bilgeliğin Tanrısı. Yazma, Akıl ve Ay Tanrısı özelliği ile anılmıştır. İbiş kuşu başıyla resmedilmiştir ve elinde bir dolmakalem ve her şeyi kaydettiği parşömenler vardır. Hiyerogliflerin ve simyanın onun insanlığa armağanı olduğu söylenir. Yunan Tanrısı Hermes ile özdeşleştirilmiştir. Bir görüşe göre, Tarot kelimesi de Thoth’un adından türemiştir.
    Uneg – Mısırlıların tarım Tanrısı

    Unut – Kuş beyinli Tanrıça olarak anılmıştır.
    Wepwawet – Eski Mısır’da çakal başlı savaş ve cenaze tanrısı. Asyut (Siut) bölgesinde Mezarlık Tanrısı olarak tapınılırdı. Yunanlar ona Ophois derlerdi.
    Wosyet – Eski Mısır’da gençlerin koruyucusu olarak bilinen Tanrıça.
    Zenenet – Hermonthis’in Tanrıçası.