• https://erolanar.org/...tini-dondugun-yerde/

    Bu toplum çocuğu sevmez. Seviyor gözükür ama hiç sevmez. Sözgelimi ondan izin almadan onu öper, ona sarılır. Karşı tarafı yok sayan sevgi gösterisini sorgulamaz hiç, çocuğun söz hakkı olduğunu düşünmez. Çocuğu nesneleştirir. Çocuktan bahsederken "bu, şu" diye ego zedeleyici bir dil kullanır. Çocuğun bir kişiliği, kimliği olduğunu kabul etmez. Saymakla biter mi çocuğa yapılan kötülükler? Çocuk büyüdüğünde ise ondan öz güvenli bir birey olmasını bekler. Hani nerede sihirli değnek?

    Çocuklarını gerçek anlamda sevmeyen, onlara saygı duymayan bir toplumda çocuk ruhlu bir insan olarak var olmak ne demektir, bilir misiniz? Ben yanıtlayayım: Hafife alınırsın, kararlarına saygı duymazlar. Örselenirsin güzel kardeşim! Ne yapmalı peki? İçindeki çocuğun katili mi olmalı? Bir çocuk ruhlu insan bunu asla beceremez! Bari onların yanında maske takayım der. Bir çocuk ruhlu insan bunu da beceremez. Maske ikide bir düşer! Çocuk ruhlu kahkahayı basar. Peki çözümü nedir? İşte yine bir oyun: Saklambaç oyunu! Çocuk ruhlu insan oynar bu oyunu sevmedikleriyle. İçindeki çocuğu saklar kuytu köşelere. Görmesin ölüseverler diye!

    Gülbahar 🌺🌼📚🐦
  • 112 syf.
    Rahat rahat oturduğumuz evlerimizde bilgisayardan , ya da aklımızı alan akıllı telefonlarımızdan yazmak ne kolay değil mi? Herkesin içinde nefret duygusu. Susuyorum olmuyor, konuşuyorum olmuyor, yeniden,yine yine izah ediyorum olmuyor. Ah bu kelimeler neden bana yetmiyor? Azıcık sevgi dolduralım yüreklerimize. Artık şu sığamadığımız bizi kucaklayan koca dünyaya sığalım istiyorum. Umutlarımı öldürüyorlar.
    İnsanlar birbirinden sadece tanışırken "memnun". Dost olduğunu, arkadaş olduğunu sanırsın ve hani hissettirirsin ya onsuz olmayacağını elin ayağın gibi ona muhtaç..İşte ondan sonra kendini nimetten sayar onlar; herkes gibi öleceğini unutarak. Sonra da insanın ömrünü yer bunlar adını da deli koyar.. Tanırsın artık insanları, tamam dersin,
    40 yılda bir gelir iyisi, ama sen artık delisindir.
    Hiç olmazsa yaşarken , içimizdeki huzurun ölmesine izin vermeyen dostluklara merhaba diyelim.. Hani geriye baktığımız ''ahh''landığımız ve 'keşke'lendiğimiz zamanlar vardır..
    Dürüst olalım bu liste de bayağı kabarıktır
    Ama öyle bir 'iyi ki'lerimiz de vardır ;
    işte o tüm olumsuzlukları tolere eder!
    İyi ki anneyim..
    İyi ki hayatımda benden,benliğimden canlılar var..
    İyi ki dostluklarımız var..
    Bazı insanlara rastlama şansı verir hayat çoğalırsınız
    İyi ki var, varız deriz.
    İnsan olmak , ne büyük bir onur. Yaradılışımızın farkına varıp , özümüzü hissetmek için ; ne dinlere , ne eğitime , ne paraya , ne de empatiye ihtiyacımız yok. İçimize dönüp niye var olduğumuzu hatırlamak yeterli değil mi ki? Kızdığımız şeyler belki de kendimizde olmayanlardır. Varlığımızdan gurur duyduğumuz sabahlara günaydın diyebilelim.. Yazarak hiçbir şeyi değiştiremiyor olsak da , en azından içten bir şekilde okunduğunda kim bilir belki birilerinin temiz kalbine değer , dua olur , gerçek olur. Derin acılarımızın sona erdiği , huzuru hem kendi içimizde, hem de etrafımızdakilere hissettirip hissedeceğimiz barış dolu bir dünya olur.
    Sevmeyi bilene muhabbet biter mi?Yürek meselesi, bitmez. Ne derlerse desinler, kök sağlam olursa.Ben güzel şeyler düşledikçe güzel olan herşey yavaş sindire sindire yoluma çıkıp bana katılıyor.
    Sadece yol alıyorum..
    Bazen, bazı insanlar yanımızda olmasalar da ne kadar önemli olduklarını bilmiyorlar, varlıklarının bize ne kadar iyi geldiğini, bir merhabalarının bize her şeyi unutturup içimizi ısıttığını...
    Hayatımızda olmasalar ne kadar eksik olurduk , farkında değiller...Olsun, Sevdiğimiz insanlara kızdığımızda onlardan sevgimizi geri çekme lüksümüz olmuyor olmamalı da...Sevgimizin yüceliği hoşgörüden ve anlamaktan geçiyor.Beklentilerimi karşılayan bir hayatım yok evet...Dinlemeye karar verdim kendimi; hayatımdaki fazlalıklardan. Beni yoran düşüncelerden isteklerden anılardan insanlardan. Beni yoran bağlardan dayatmalardan kurtulmak istiyorum . Kendime ve çocuklarıma bir yaşam borçluyum. Huzurlu ve mutlu bir hayat...
    Ömer Hayyam ne güzel ifade etmiş; '' "Hayat kısa insanoğlu. Kesildikçe biten otlar gibi yeşermeyeceksin bir daha."
    Özet bu ; her nefesin kıymetini bilip , güzel anlamlar katacağımız bir ömür olsun hepimize.
    Nefes alabiliyor olmanın şükrüyle.
    https://www.youtube.com/watch?v=NaCNmPfQcoU ezgisi eşliğinde;
    Keyifli okumalar.
  • Söyle birşey sormak istiyorum
    Gerçek sevgi biter mi?
  • 167 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    Bazı kitapların okuyucuyu etkilediğini ve okuyucu ile aralarında bağ olduğunu düşünenlerdenim. Bizim Büyük Çaresizliğimiz bu kitaplardan sadece biri. Bu yüzden yazarla tanışma kitabı olarak bu kitabı seçtim.

    Kitabın adından başlayacak olursam "Bizim Büyük Çaresizliğimiz" ismi bile tek kişilik dünyanın uzaklarından bir sesleniş gibi. Birliktelik seslenişi. Ya batacağız ya da çıkacağız.

    Tek kişilik yaşanan bu yerde, birbirlerinden kopamayan daha doğrusu ne yaşarlarsa yaşasınlar kopmak istemeyen iki kişiyi anlatıyor. Çetin ve Ender. Peki Çetin ve Ender'in yanına Nihal'ın taşınması ile bu iki kişilik dünya bir anda üç kişilik dünya olacak mı?

    Yazarında dediği gibi" Ortada iki erkek ve bir kadın varsa, edebiyat ve sinema başımıza taş yağdırır,kolla kendini!" Türk sinemasından haylice de diyebilirim buna. İki yakın dost aynı kadını severse ne olur? Sevgi biter mi?

    Yazarın dili aslında klişe diyebileceğiniz bir konuyu nasıl kelime oyunları ile harmanlanılarak bir romana dönüştürüldüğünün kanıtı bana göre. Bir de Çetin ve Ender'in dostluklarının bu kadar naif olması belki de okuyucuyu kendine çeken bir durum. Naif dostluklar, naif sevgiler ve birbirleri olmadan yaşamın yaşam olmadığını anlayan iki kişi.

    Çetin ve Ender artık tek kişi olmuş gibi. Birbirleri olmadan bir hiç olan ama ikisi bir arada olunca baharın gelişi gibi yeşillenen ağaçlar gibiler. Yazar bu yüzden kitabın ismini birinci çoğul şahıs yani "biz" ile birleştirmiş. Neden "Benim Büyük Çaresizliğim" değil de "Bizim Büyük Çaresizliğimiz" diye düşünürken ikisinin birleşimi ile bir bütünlük hissi oluşturmak istemiş.

    Kitapta bir geçmişe bir şimdiki zaman gidilmesi ile bana göre kafanızın biraz durgun olduğu zamanlarda okunması gereken bir kitap olarak görüyorum.

    Eğer gerçek dünyanın tekliliğinden sıkıldıysanız bir de Bizim Büyük Çaresizliğimiz'in çoğulluğuna alalım sizi. Dostluğun gücü ile etkileneceğiniz bir kitap.
  • ‘’Bu kuklaların kukla olmadığı besbelli/Ne söyledilerse tıpıtıpına gerçek besbelli…’’ diye başlayan şiiri. Karakoç’un bu şiirine, 1953 Amerikan yapımı olan, yönetmenliğini Charles Walters’ın yaptığı ve başrollerinde Leslie Caron, Mel Ferrer, Jean Perre Aumont’un oynadığı ‘’Lili’’ adlı film kaynaklık etmiştir. Filmin başkahramanı olan Lili, on altı yaşında temiz kalpli, saf, insanlara sonsuz güveni olan biri. Filmin başkahramanlarından olan Pool’ün tanımıyla ‘’O küçük bir çan gibidir. Nasıl vurursanız vurun o saf bir ses verir.’’ Babasını kaybettikten sonra şehre bir tanıdıklarının yanına çalışmaya gelen Lili, onun da öldüğünü duyunca çaresiz bir şekilde kalacak bir yer ve iş arar. Bu sırada bulunduğu şehirde de bir sirk kurulmuştur. Bu sirkte çalışan sihirbaz Marcus’la tanışır ve onun aracılığıyla burada garson olarak işe başlar. Marcus’un gösterilerini büyük bir hayranlıkla izlemekten görevini yerine getirmeyen Lili’nin, daha ilk akşamdan işine son verilir. Lili bu arada gönlünü de sihirbaz Marcus’a kaptırmıştır. Lili Marcus’u severken sirkte kukla oynatan Pool da Lili’ye âşık olmuştur. Fakat Lili bunun farkında değildir. Pool’u kaba ve sert biri olarak görür. Pool çok iyi bir dansçıyken savaşta sakatlandığı için sirkte kukla oynatmaya mecbur kalır. Bunu bir türlü kabullenemez Pool ve özünde çok iyi biri olmasına rağmen sert mizaçlı, kaba biri olarak tanınır çevresinde.

    Lili işten atılınca ortada kalır. Gidecek bir yeri de yoktur. Tüm umutları tükenen Lili intihar etmeye karar verir. Tam o sırada perdenin arkasından havuç kafalı kukla çıkar ve Lili’yi yanına çağırır. Kuklayı oynatan Pool’dür. Lili ile kukla sohbete başlarlar. Bir insanla cansız bir kuklanın konuşmaları sirktekilerin de ilgisini çeker ve Lili’yi tekrar işe alırlar. Her akşam bu gösteri tekrarlanır. İzleyiciler de yoğun ilgi gösterirler bu farklı gösteriye. Lili’nin belki de en çok mutlu eden zamanlar kuklalarıyla konuştuğu anlardır.

    Bu arada Lili Marcus’u içten içe sevmeye devam eder. Marcus’un evli olduğunu duyunca Lili sirki terk etmeye karar verir. Bu arada da yaptıkları gösterimlerle dikkat çeken Pool’a iyi bir iş teklifi de gelir. Fakat Lili olmadan bu işe başlamaları da mümkün değildir. Lili eline bavulunu almış sirki terk etmeye koyulurken, kukla arkadaşı havuç kafa yeniden belirir perde arkasından ve Lili’yi yanına çağırır. ‘’Bize veda etmeden mi gideceksin? Bizi de yanında götür Lili!’’ diye yalvarır kukla arkadaşları birer ikişer. Kukla arkadaşlarından olan tilki, Lili’ye hediye bir kürk almıştır. Borcunu ödemediği takdirde kendi kuyruğunu vereceğine dair anlaşma imzalamıştır. Lili kukla arkadaşlarının kendisine gösterdikleri sevgi ve sadakatten dolayı gözyaşlarını tutamaz. Kuklaların titrediğini fark eder bir ara Lili ve perdeyi kaldırır. Perdenin arkasında kaba ve sert diye tanıdığı Pool’ü görür. ‘’Ona sen nesin? Duygularını kaybeden bir canavar mı?’’ diye bağırır. Sirki terk eden Lili yolda tüm yaşananları düşünür. Çok sevdiği kuklaları oynatan, onları konuşturan Pool’dür. Yolda rüyaya benzer bir şey görür Lili. Kukla arkadaşlarıyla yürürken her birinin Pool’a dönüştüğünü, onunla dans ettiğini görür. O kuklaların aslında Pool olduğunu ve aslında Pool’ü sevdiğini anlar Lili koşarak sirke döner. Kapıda da Pool vardır. Çocukça bir sevinçle Pool’ e sarılır ve film burada biter.

    1953 yapımı olan bu filmden etkilenen Sezai Karakoç da 1954’te şiiri ‘’Liliyar’’ı yayımlar.


    Bu şiirle 6 yıl önce tanışmıştım fakat bir türlü hissedemediğim için okuyamamıştım. Ve 6 yıl sonra bu şiirin burada böyle bir hikâyeyle yer alması...

    *Okuyamayışımın bir diğer sebebi ise Lili ismine bir türlü dilimin dönemeyişi. Cabaret de Paris isminin telaffuzunu da Fransızca bilen tanıdığımdan öğrendim ama acayip 'r' sesine yine dilim dönmedi.
  • Bilim ki, şu anda kız kardeşinize karşı hiçbir sevgi duymuyorum. Bu benim için de şaşılacak bir durum, çünkü bir zamanlar onu gerçekten sevmiştim...
  • 276 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Merhaba canımmm dostlarımm. Gününüz güzel geçmiştir şu ana kadar umarım. Ve malum gün daha bitmedi. O yüzden gecenizin de güzel geçmesini diliyorum şimdiden. Kitabın kapağına bakalım ilk olarak siz ne görüyorsunuz bilmiyorum hiç. Ama ben üzgün, kırgın, belki biraz da kızgın ama kızgınlığı en çok kendine olan bir adam görüyorum. Bu kitap adından anlaşılacağı üzere bir aşk kitabı. Bu kadar çok bu kadar güzel aşık olan bir adam bence gelmese bile gelmesini beklediği sevdiğine kızamaz, ona kızmaya kıyamaz sanırım. Kızamayacak kadar derindir, temizdir zira sevgisi. Öfkeyle aşkı kirletmek de yakışmaz zaten böyle güzel seven birine. Kitapta ilk iki kısım "İki Kişiye Bir Dünya" ve "Karanlığın Gözleri" başlığı altındaki alt başlıklı şiirlerden oluşuyor. Daha sonraki bölümler ise "Sahibini Arayan Mektuplar", "Hüzün Şarkıları" ve son bölüm "Mihriban'a Mektuplar"dan. Ne güzel ifade ediyor oğlu Lütfi Oğuzcan "Bu yazılanlar kadınlara yazılmışlardır. Sevenin sevilene dil döküşüdür bu mektuplar..." Okurken bilemiyor insan bir yandan böyle güzel sevilmek ne hoş derken bir yandan sevene üzülmemek elde değil, inanın. Seviyor dünyanın en güzel satırlarını yazdırıyor ona belki bu sevgi. Ama sevilen ortada yok. Nasıl mı yok?
    "Zifir gibi bir yalnızlıktı içimde yokluğun" diyor. Sevgili Oğuzcan. Sürekli onu düşünüyor. Şiirler boyunca, mısraların verdiği anlamın derinliğinde onu çağırıyor. Gel diyor "gel artık". Onsuz yaşamak daha zor ölümden. Zira öyle diyor şu satırları.

    "Ölmekse daha kolay ne var
    Yaşamaksa sensiz mümkün değil"

    Sevilenin verdiği hüzün bile güzeldi seven için ondan geliyor ya acı da olsa.
    Çaresizlik akıyordu kimi mısralardan.
    Tutup onaramadım o satırları çare bulamadım.

    "Gel desen gelemem
    Git desen gidemem"
    dediğinde Ümit abi sustum ben, gel de demedim git de. Kal dedim sessizce, biliyorum duymadı beni.

    Öyle bir sevgi ki anlattığı sevdiğini Tanrı kadar yüceleştirmiş kimi mısralarda (Tövbe tövbe dedim okurken o satırları içimden kendi kendime :)) kızdım biraz da ona..

    Onun için sevdiğinin gözleri dudakları, öyle güzel öyle bambaşka ki tüm bunlar yine onun gözlerinden onu öyle görmesinden, onun kalbinin sevdiğinin kalbine değmesinden. O tasvir ettiği insanı zira sevgiliyi kimse bu kadar güzel anlatamazdı başka. Belki hayalindeki bir kadındır yalnızca..
    Onun yokluğu karanlıktı, soğuktu. Hava sıcaktı ama içim öyle üşüdü ki okurken. "Sensizlik" kelimesini her gördüğümde.

    "... bulup bulup yitirdim seni" dedi Oğuzcan bilemedim ki hangisi daha iyi hiç bulmaman mı, bulup da kaybetmen mi hangisi dayanılmaz bilemedim hiç. Bilmek de istemedim.
    "Anlamıyor musun
    Sen sevildiğin için güzelsin bu kadar
    Ben sevilmediğimden bu kadar çirkinim"
    O an haykırmak geldi içimden sen sevdiğin için bu kadar güzelsin. O çirkin sevemediğinden, sevmeyi bilmediğinden.
    "Şunlar gözlerindir diyorum, bakamıyorum" dediğinde Ümit abi ne güzel bir sevgi bu dedim bakmaya kıyamamak, kıyamayacak kadar saf bir sevgiyle bağlı olmak ahh ne hoş. Yaşamak da onunla güzeldi, ölmek de bütün renkler de, tüm dünya da onunla anlamlıydı. Doğadaki canlı cansız tüm varlıklar güneş, çiçekler, dağlar, rüzgâr hepsi ama hepsi sevdiğini anlatıyordu ona o mısralar, bana bunları fısıldıyordu her okuduğumda. Ayrılık bile güzeldi hani. Hiçbir yokluk bu kadar güzel olmamıştır bir insan böylesine kuvvetli bir aşkla sevdiğinden beri birini.
    "Sensiz kahrolmak vardı, seninle yaşamak vardı..." diyordu onsuz kahrolmadı zira kahrolmak kötü hissettirirdi ama ona olan sevgisiyle yaşadı onsuzluğu bile güzel belledi belli ki. Özlemeyi anlattı. O an okusanız yazdıklarını özlemeyi özlersiniz. Ben en son ne zaman bu kadar özledim ki? Bir şeyi daha vurguladı sevgiyle alakadar. Gayet manidardı.
    "Sevgimi anlamadığın ve ona saygı göstermediğin anda ölebilirim.
    Karşılık vermediğin anda değil."
    Oysa şimdi karşılığı var her şeyin sevginin bile. Olmasaydı keşke. Anlasaydı insanlar karşılıksız sevmenin ne kadar muhteşem bir şey olduğunu çünkü asıl gerçek olan sevgi bu. Biri seni seviyor diye senin onu sevmen normal bir durum. Ama seni sevmeyen birinin sana olan sevgisizliğine tüm sevgini vermen bambaşka ve zor.
    "Bana gel dediğin an; mesafeler de anlamını kaybetmeli."
    Mesafeler anlam kaybeder mi? Buna neyin gücü yeter peki sevginin mi? Evet, evet, evet.
    Tüm sevmekler bir bir birleşmiş de tek bir sevmek olmuş sanki bu nasıl güzel ve çok sevmek böyle, o da diyor zaten.

    "Sevmek seni sevmekten başka bir şey değil."

    Sonra;
    "Adın adımla anılacak, adın adımla..."
    Dediğinde bildiğim tek şey seni aşk şairi diye anacağımdı. Adın aşkla Oğuzcan aşk adınla anılacak bundan sonra. Gel diyordu hani bekliyordu sonra gelmesin bile dedi özleminin güzelliğine istinaden.

    "Sevilmeye değer ne kalmışsa yeryüzünde sensiz değil."
    Sen onsuzdun bir tek ve tam aksine sevilmeye en değerdin.

    Senin kokun, gözlerin, sesin her yerde. Sensizlik içinde sen varsın diye hem güzel hem dayanılmaz, kal, gitme, gel. Ve daha binlercesi.

    "Okuduğum kitapların her satırında sen varsın."
    Sadece bu değil, tüm dünya ve evren seni hatırlatıyor bana demiş kalbinden dökülen her sözcüğünde.
    "Kendimden bile kaçabilirim. Fakat senden asla!" dedi. Seni kendimden bile çok seviyorum mu demekti bu, sen bana benden daha yakın mısın yoksa belki de daha fazlası.
    Onunla, onun hayaliyle güçlüydü daima, o yoksa bir o kadar da güçsüzdü zira.
    "Gözlerinde anlaşılmamanın hüznü vardı." dedi naif bir dille. Kapak resmindeki gözlerdi bu tarif edilen bence aynı hüznü gördüm o gözlerde. Çok uzattım daha da yazardım. Sizin güzel gözlerinize kıyamazdım, üzgünüm.
    Son olarak, aşk güzel olabilir ama acı çektiriyorsa böyle, olmasın bence. Ben daha güzel bir şey biliyorum. Sevgiyi. Zira;
    Aşk paylaşılmaz. Sevgi paylaşıldıkça çoğalır.
    Aşk biter, sevgi sonsuza dek sürer.
    Aşk acıtır, sevgi acıtmayacak kadar masumdur.

    Sevgi daha güzeldir aşktan diyorum :))
    Aşkı güzel anlatmış olan bu kitabı okumanızı öneriyorum. Ama aşk kitapları bana göre değil diyorsanız hiç okumayın diyorum :) ve Sahibini Arayan Mektupların da sahiplerini bulmasını diliyorum.
    Daima SEVGİYLE kalın...
    Bu arada kitabı okurken benim alıntılarımı gördükten sonra bu kitabı okumak isteyen dostlarım beni o kadar mutlu etti ki anlatamam.
    Bu yüzden olur da başka okumak isteyen dostlarım olur diye onlar için, bulduğum okuma linkini buraya bırakıyorum:
    https://yadi.sk/i/poYE4tdV3RDym3
    Ve bu sevgi dolu satırlarımı sevgilerin en güzelini benimle paylaşan güzel ablacığım özlem'e ve canım dostum Hatciş'ime armağan ediyorum.
    Kusurum olduysa affola :))
    Buraya kadar okuyan herkese teşekkür ediyor, sevgilerimi gönderiyorum :)