Geri Bildirim
  • Daha gençken başlayıp da 83 yaşındaki ölümünden çok kısa bir önceye kadar bitirebildiği eseri… Goethe, belki de tüm yaşamını bu esere sığdırdı. Kim bilir belki de Faust, aslında Goethe’ydi. Böyle bir eser ancak böyle bir yaşamın kaleminden çıkabilir. Hiç kimse günahları ya da arzuları böylesine içten, hissettirerek anlatamaz. Bu öyle kolay bir şey değildir. Zaten Goethe’nin hayatına baktığımızda da aynı yaşanmışlıkları görüyoruz. 27’sinde zirveyi yaşarken 40larında hayal kırıklıkları ve 70’inde karısının ölümünden sonra aşık olduğu 19luk bir genç kızca reddedilişi… Hırslı bir adam. Heves ve istekleri olan, bunları elde etmeyi maddi-manevi tatminkârlık sayan birisi. Hani dedim ya Faust aslında Goethe diye. Evet felsefeyi, tıbbı, doğa bilimlerini, teolojiyi araştırmış, gençlik ve olgunluk çağını yeryüzünün sırlarını çözmek için tüketmiştir. Bu arayış -ister inanın ister inanmayın (önemli olan hayatınıza bir anlam katmanızdır)- insanı metafiziksel olana yönlendiriyor. Bu yaratıcının hoşuna giden bir şeydir elbette. Sonuçta bize gönderdiği son kitapda ilk emri oku değil midir… Ama her güzel şeyi yaratırken bir de tam zıttını yaratmış değil mi? Mephistofeles… Yani Şeytan… “İnsanoğlunun içinde canlanan her türlü hissi besledim. Onun ne istediğini önemsedim, onu hiçbir zaman yargılamadım. Neden? Çünkü onu hiçbir zaman reddetmedim, kusurlarına rağmen. Ben insanoğlunun fanıyım!” Ona kızmayın. O kendisine verilen görevi yerine getiriyor -ya da yapmayı arzuladığı şeyi-. Ve Faust’un arayışı onu oldukça rahatsız etmektedir. Çünkü hepimizi felaketlere sürüklemiş, dünyasal hazlarla vaad edilmiş ilahi yaşamdan uzaklaştırmıştır. Ama bu insan evladı aklıyla hareket ediyor, bilgiyle savaşıyor. Bunlar Mephisto’nun hoşuna giden şeyler değildir. Bu yüzden Tanrı’ya onu yoldan çıkarabileceğini ancak buna izin vermesi gerektiğini dile getiriyor. Allah’ın biz insanlara olan sarsılmaz bir güveni vardır. Ne bok yersek yiyelim en sonunda bizi affedeceğini söylüyor. -Siz yine de her boku yemeyin- ve Mephisto’ya yol veriyor. Evet ne kadar akıl ve bilgiyle hareket etseniz de basit bir duygu, sizi sizden alıp başka diyarlara sürükleyebilir. Bunu da en iyi Mephisto yapabilir değil mi. O da Faust’a gençlik veriyor, aşkı tattırıyor; büyücülük yetenekleri bahşediyor. Karşılığındaysa sadece öldüğünde ruhunu kendisine vermesini istiyor. Hepimiz dünya hayatı içerisinde yaşadığımız zorluklar neticesinde isyan ediyor, başkasında olan yüksek dünyevi varlıklara heves ediyoruz -100bin liralık bir arabaya binmek varken neden 50binlik bir arabaya bineyim ki…- İşte bu ihtiras bizi yaratıcımızdan uzaklaştırıp, Mephisto’nun ellerine teslim ediyor. O yalnızca içimizde olan ihtirasları körüklüyor. Nefsimize çoğu zaman mağlup oluyoruz. Belki de mağlup olmak istiyoruz. Çünkü bu tarzda bir yaşam bize daha da cezbedici geliyor, daha çok hoşumuza gidiyor. Daha çok mutlu olduğumuzu sanıyoruz. Aslında yaşadığımız şey sadece kısa süreli bir mutluluk. Dünya hayatı gibi. Ama ne yalan söyleyeyim bu yalancı mutlulukla yaşamak beni daha çok mutlu ediyor. Belki de dini daha az hissettiğim yaşadığım içindir. Daha fazla maneviyat, maddi olandan uzaklaştırıp gerçek mutluluğu sağlayacak belki de. O gün geldiğinde Faust gibi Mephisto’nun karşısına dikilerek Tanrısal affa maruz kalmayı kim istemez değil mi? Faust’un Mephisto’ya karşı koyuşunun ardında ruhani bir varlığa aşık oluşu da önemli bir ittirici etkisi de olmuştur. Derler ya; duygularımızı alırsanız geriye ne kalır ki?
  • Hayatınız boyunca en çok korktuğunuz an nedir? Benimki, yıllar geçse de unutamadığım bir film. Yaklaşık 7-8 yaşındayken bir korku filmi izlemiştim. Filmin ismi de yanlış hatırlamıyorsam "Adadaki Korku". Şimdi izlesem belki gülüp geçerim ama o zamanlar malum yaş küçük. Tam 3 gün 3 gece uyuyamamış, gece yorganıma sarılmış odada bir canavar olduğuna inandırmıştım kendimi...
    Peki ya karanlık korkusu?
    Eminim bir çoğumuz evdeki tıkırtılara uyanır, yatağın aktına bakar, gaipten sesler duymaya başlar, arkadan gelen sivri kanlı dişleri olan bir yaratığın nefesini ensenizde hisseder, sık sık dönüp bakarsınız arkanıza...
    "Kimse Sağ Çıkmayacak" da işte tam bunları anlatıyor. Yirmili yaşların başında olan genç kız, kalacak yeri olmadığı için uygun fiyata bulduğu bir oda kiralar. Tam uykuya dalmak üzereyken şömineden gelen bir ağlama sesiyle uyanır. Yatağının altından gelen tıkırtılar, masanın üstünde bulunan sırt çantasını sanki biri karıştıyormuş gibi hışırtı ve yatağında sanki biri oturuyormuşcasına bir köşesinin çökmesi...
    İnanılmaz korktum. Yazar öyle bi anlatmış ki, olaylar sanki gerçek, siz yaşıyorsunuz.
    Birbirinden ilginç karakterler, tüyler ürpertici olaylar ve ürkütücü, karanlık bir atmosfer. Kitabın kapağında yazdığı gibi "bu kitabı karanlıkta okumak gibi bir hataya düşmeyin!".
  • Eğer, yeniden başlayabilseydim yaşamaya,
    İkincisinde, daha çok hata yapardım.
    Kusursuz olmaya çalışmaz, sırtüstü yatardım.
    Neşeli olurdum, ilkinde olmadığım kadar,
    Çok az şeyi
    Ciddiyetle yapardım.
    Temizlik sorun bile olmazdı asla.
    Daha çok riske girerdim.
    Seyahat ederdim daha fazla.
    Daha çok güneş doğuşu izler,
    Daha çok dağa tırmanır, daha çok nehirde yüzerdim.
    Görmediğim birçok yere giderdim.
    Dondurma yerdim doyasıya ve daha az bezelye.
    Gerçek sorunlarım olurdu hayali olanların yerine.
    Yaşamın her anını gerçek ve verimli kılan
    İnsanlardandım ben.
    Yeniden başlayabilseydim eğer, yalnız mutlu anlarım olurdu.
    Farkında mısınız bilmem. Yaşam budur zaten.
    Anlar, sadece anlar. Siz de anı yaşayın.
    Hiçbir yere yanında termometre, su, şemsiye ve paraşüt almadan, Gitmeyen insanlardandım ben.
    Yeniden başlayabilseydim eğer, hiçbir şey taşımazdım.
    Eğer yeniden başlayabilseydim,
    İlkbaharda pabuçlarımı fırlatır atardım.
    Ve sonbahar bitene kadar yürürdüm çıplak ayaklarla.
    Bilinmeyen yollar keşfeder, güneşin tadına varır,
    Çocuklarla oynardım, bir şansım olsaydı eğer.
    Ama işte 85'imdeyim ve biliyorum...
    Ölüyorum...


    Jorge Luis Borges, Anlar Şiiri
  • Bilimkurgu-Çizgiroman ve Manga Etkinliği kapsamında yapacağım üçüncü incelemem olacak. İşte İnsan ile 1970’ler den, İsa’nın Çarmıha Gerildiği döneme yolculuk edeceğiz. Etkinlik Linki: ---->>> #28996895

    Bu tarz kitaplar okuduğumda aklıma hemen izlemiş olduğum birkaç film geliyor. Bu sefer de Mel Gibson’ın yönetmenliğini yapmış olduğu “Tutku - İsa Mesih'in Çilesi” filmi aklıma geldi. Film İsa’nın son 12 saatini konu alıyor. Ana karakterimiz olan Karl Glogauer meraklı bir genç. Sırf merakından ve bu olayların yaşanıp yaşanmadığını merak ettiği için 1970 yılından M.S. 29 yılına yolculuk ediyor. Bu zaman makinesinin kim tarafından, nasıl yapıldığını kitabı okuyarak öğrenebilirsiniz. Şimdi her zaman ki gibi kitabın içeriğini bir kenara bırakıyorum ve kitabın fikir olarak neler sunduğuna bir bakalım. (Arada alıntıları kullanacağım o kadar.)

    Hazırsanız başlayalım…

    Bir şansınız olsa ve geçmişe gitseniz, Tarihi değiştirmek için olaylara müdahale eder misiniz? Yoksa tarihin akışını değiştirmek tüm dünyanın ve işleyişin akışını bozar düşüncesi ile kendinizin bile sonunu hazırlayacak şeylere müdahale etmez misiniz? Bilimkurgu filmlerine bakarsak zamanın işleyişine müdahale etmek hep olumsuz sonuçlar doğurur. Bazı filmlerde ise gayet te güzel sonuçlar doğuruyor. Ana karakterimiz olan Karl ise kendi seçimini kendisi yapıyor, tabi ki yazarımız Michael Moorcock’un ellerinden. Kitap Karl’ın çocukluğu ile geçmişe dönüşünü eş zamanlı olarak sunuyor. Diyaloglar kesinlikle çok başarılı kurgulanmış. Yazarlar, inançlı olsun ya da olmasın her zaman sert eleştiriler yapabilmiştir Hristiyanlığa. Özellikle kitapların kurgularında edebiyat olsun ya da farklı tarz olsun her zaman eleştirmek için bir konu, bir diyalog yaratılmıştır. Dini sorgulayan bir çok karakter türetilmiş, hafif ya da sertlik dozu ayarlanarak bazen de ayarlanmak istenmeyerek eleştiri yapılmıştır. Geçmiş dönem de bunu yapmak daha zor olsa da özellikle 1950’ler den sonra bu biraz daha kolay hale gelmiştir.

    Bilinenin aksine, Amerika her ne kadar özgür düşünceli bir toplum da olsa, din konusunda her milletten biraz daha fazla bağnaz yapıya bürünebiliyor. John Lennon, Beatles’ın Amerika’da çok meşhur olması, turne biletlerinin çıkmadan tükenmesi, plakların milyonlarca satması ve televizyonların başında milyonlarca kişinin izlemesi nedeni ile bir yorum yapmıştır. Bu yorum tamamen Lennon’un muzip karakteri ile örtüşse de insanlar tabi ki farklı algılamıştır. Beatles “İsa” dan bile ünlü demişti. O an gülüp geçilen bu olay, birkaç gün içinde Beatles plaklarının yakılmasına, isyanların çıkmasına, tehditler almasına neden olmuştu. Öleceklerini düşündüklerini anılarında hep aktarmıştır grup üyeleri. Daha sonra ikinci bir basın açıklaması yapmış olmasına karşı olay tazeliğini korumuştur. Küçük bir açıklama bile Amerika’yı nasıl karıştırıyor bu örnekte görebiliyoruz. https://youtu.be/wfMmbXwH9xQ

    İşte İnsan, İşte İsa, İşte Çarmıh...

    Kitapta bolca İncil'den alıntılar mevcut. Bunlar olmazsa zaten kısır bir döngü olur. Incil'i hiç okudunuz ya da göz gezdirdiniz mi bilmiyorum, hikaye anlatır gibi anlatır olayları. Bir de inancınız zaten bu dine yok ise daha rahat okursunuz. Normal bir kitap okur gibi okur ve olaylara yorum yaparsınız. Okursanız bu dediğim durumu anlarsınız. Hatim etmedim ben sakin olun. :)

    —Tanrım?
    —Tanrım?
    —Tanrım?
    —Cevap Yok. (Sy.70)

    Neden cevap yok? Çünkü cevap yok. Yazarımız tabuları yıkarak ilerliyor. Her bir diyalog da bir eleştiri, bir ironi mevcut. Anlatılan ile yaşananın farklı olduğu olgusu yaratılıyor diyaloglarda. Bir sorgulama metodu kullanılıyor.

    "Bilgi korkuyu yok eder. Korku olmadan din hayatta kalamaz." (Sy.73)

    Dinlerin tarihine bakarsanız, geçmişte kaç bin peygamber geldiği konusu biraz sıkıntılı. 124.000? 420.000? Genel tavır şu oluyor; Hz. Adem başlangıç, Hz. Muhammed son. Bu peygamberlerin arasında ne kadar peygamber var muamma. Kim kesin bir sayı verirse gerçek dışıdır çünkü kitapta da bahis eder ki elini kolunu sallayan ben peygamberim diye dolaşırmış. Herkes bir şey yayma peşindeymiş anlaşılan (?!) Kur'an-ı Kerim'de ise belli başlı peygamber isimleri geçmektedir.

    "İnsanlar ihtiyaç duyduğu zaman akla hayale gelmeyecek başlangıçlara sahip büyük bir din yaratabilirler." (Sy.74)

    Roma dönemi, Putperestler, Hristiyanlık, Musevilik, Müslümanlık ve daha bir çok inanış. Her dinin bambaşka hikayesi var. O yüzden inandırıcılık konusunda sorun yaşarlar ve o yüzdendir ki insanlar tek bir dine değil bir den fazla dine kendilerine göre inanış sağlarlar. Günümüzün en moda dini aslında kapitalist düzenin sevimli inananı PARA ve Müritleri. Konuyu dağıtmadan devam edeyim ve yavaş yavaş incelemeyi sonlandırayım.

    Karl, hayal ettiğinden daha fazlasını yaşıyor ve iliklerine kadar hissediyor. Geçmişe dönüp olaylara tanık olmak yerine yaşıyor. Seçenekleri var ama ne kadarını nasıl kullanıyor, kadere mi razı geliyor, kendi kaderini mi yaratıyor? İzlemek yerine olaylara dahil mi oluyor, tarihine farklı bir dokunuş mu yapıyor? Karl'ın yerinde olsaydınız siz ne yapardınız? Bunun cevabını okuyunca vereceksiniz.

    Dini ne kadar sorgularsanız sorgulayın asla elle tutulur, gözle görülür kanıt bulamazsınız. İnançlı biri olabilmenizin tek kuralı, inanacağınız dinin size sunduklarını kabul etmek ve sorgulamamaktır. Sorgularsanız yanıtlarınız tam cevap bulamaz ve işin içine mantık girer. Mantığın girdiği yer delik deşik olur ve uzaklaşırsınız. Akıl ve bilimi kullanarak öğrenme amaçlı bir sorgulama yaparsanız belki başka cevaplarla yine inanmaya devam edersiniz. Evrim, yaratılış, kitaplar, peygamberler, inaçsızlık... Bunların tek cevabı insanın kendisidir. Neye inanmak istersen ona iman et insan. İnanmamak bile bir şeye inanmaktır. İnançsızlığın içinde bile başka bir inanç vardır, bunu bir de bu açıdan düşünün.

    Kutsal bir kitap incelemesi gibi oldu değil mi? Çünkü zamanda yolculuk edip Nasıralı İsa'yı bulmaya ve gerçek mi değil mi diye kontrol etmeye gittik.

    Daha önceki incelemelerimde de dedim yine diyeyim. “İnsan ne istediğine, ne dilediğine dikkat etmeli. “ sonuçlarını kaldıramayacağımız şeylerin peşinden gitmek; kırıcı ve ruhumuzu yok edici olaylar silsilesini başlatabilir.

    Ellerinden ve ayaklarından ve hatta fikirlerinden çivilenerek Çarmıha gerilen İsa mı? Karl mı? Biz miyiz?

    Etkinliğe yapmış olduğum üçüncü incelememin de sonuna gelmiş bulunmaktayım.

    Kitabı tavsiye eder, herkesi etkinliğimize beklerim. İyi okumalar... #28996895
  • "Ben keyif aramıyorum.Tanrı'yı istiyorum,şiir istiyorum,gerçek tehlike istiyorum,özgürlük istiyorum,iyilik istiyorum. Günah istiyorum."
    "Aslında," dedi Mustafa Mond,"siz mutsuz olma hakkını istiyorsunuz."
    "Öyle olsun,"dedi Vahşi meydan okurcasına, "mutsuz olma hakkını istiyorum."
    "Eklemek gerekirse,ihtiyarlama,çirkinleşme ve iktidarsız kalma hakkını da istiyorsunuz;frengi ve kansere yakalanma haklarını,açlıktan nrfesi kokma hakkını,sefil olma hakkını,sürekli yarın ne olacak korkusu içinde yaşama hakkını,tifoya yakalanma hakkını ve her türden ağza alınmaz acıyla işkence çekerek yaşama hakkını da istiyorsunuz."
    Uzun bir sessizlik oldu.
    Sonunda Vahşi,"Hepsini istiyorum,"dedi.
    Mustafa Mond omuzlarını silkti."Hepsi sizin olsun,"dedi.
    Aldous Huxley
    Sayfa 238 - İthaki
  • "Duygusal derinden üzücü.!

    "Ama inanın, tüm içtenliğimle söylüyorum: Siz başkasınız.
    Ortaya koyduğunuz, gerçek anlamındaki akılcı, bilimci kişiliği-
    nizle başkasınız. Yürekliliğinizle başkasınız. Her biri yeri doldurul-
    maz; kimi, yüzyılımızın kitabı olacak ölçüdeki yapıtlarınızla başka-
    sınız. Ve abuk sabuk aktarmacıların, "karanlıkçı aydınların, binlerce
    yıllık ilkelliklerin kaynağı olan "din" ve "imaıTla ırzına geçilmiş tür-
    den bilim ve akıl yüklü, yalnızca kılıklarıyla çağdaş ‘ulema'nın ter-
    sine. kaynağı olduğunuz ışığı, kitlelere bolca verebiliyor olmanızla
    başkasınız....
  • Ölüm bir gerçek... Her nefis ölümü tadacaktır. O zaman ölüm size gelmeden siz ölüme gidin. Ölüm sizi yakalamadan siz ölümü düşünün, arzulayan.