• Demirtaş Ceyhun'u hiç tanımıyorken Aziz Nesin hakkında yazdığı bu anı-deneme kitabı görünce bi an önce edinip okumaya başladım. Demirtaş Ceyhun; bu kitapta Aziz Nesin ile tanışmasını, daha sonra ki dostluklarını, kısa adı TYS olan ve Aziz Nesin'in büyük desteğiyle kurulan Türkiye Yazarlar Sendikası'nda yaşananları, daha sonra burada Aziz Nesin ile birlikte yönetim kadrosunda birlikte yer almasını giden yolu, Aziz Nesin'in vatanımızda ve yurtdışında yaşadığı bazı trajikomik anektodlarına, siyasi duruşlarına, bazı davalarının sürecinde yaşadıklarına, dönemin diğer ünlü ve önemli yazarları (bkz: Orhan Kemal) ile ilişkilerine ve Aziz Nesin'in kişilik özellikerine yer vermiş.

    Kitap bana beklediğimin tam tersine okurken çok eğlendirdi. Ayrıca Aziz Nesin gibi büyük hayranlık duyduğum birini daha yakından tanıma şerefine nail oldum. Yazıya aktardıkları kadar, yazıya aktaramadığı günlük konuşmaları ve yaşadıkları da bir o kadar öğretici ve mizah yüklü ki...
    İyi ki yaşadınız Aziz Nesin, Demirtaş Ceyhun, Orhan Kemal, Kemal Tahir ve Nazım Hikmet gibi kendini topluma adamış siz ey gerçek sanatçılar.
    İyi ki farkettim, iyi ki tanıdım iyi ki okudum sizleri.
  • Hermann Hesse ve Siddhartha’sı ile tanışmam biraz uzun zaman aldı. Yazarı ilk kez bu Nobel ödüllü kitabı ile tanıma şansı buldum. Son da olmayacak sanırım. Yeni yazarlarla tanışıyor olmak farklı hayat tarzına sahip bir insanı tanıyormuş hissiyatı yaratır çoğu zaman.

    İlk olarak sorumuz şu; tüm dünya işlerinden vazgeçip sosyal hayattan uzaklaşarak mı ‘ben’i buluruz; yoksa her şeyin tadına bakarak mı? Sorunun cevabını kitabı okurken her ikisini de yaşayarak öğreniyoruz. Siddhartha kendi ‘ben’ini ararken siz de kendinizi sorguluyorsunuz.

    Çok az sayıda sayfaya bir ömrü sığdıran yazarın dili oldukça berrak ve asla kendini ispatlama çabasına girip de süslü cümleler kurmuyor. Doğu felsefesini önemli ölçüde hissettiren kitapta hangi inanışa sahip olursanız olun bu arayışın kabul göreceğini hissediyorsunuz.

    Brahman kültürü ile büyüyen Siddhartha sarayda yaşayan, ilimle uğraşan ve öğrenmeye meraklı bir prenstir. Zamanla bu kültürün kendine yetmeyeceğini düşünür ve aklındaki soruların cevabını aramaya başlar. Saray hayatından vazgeçen Siddhartha, arkadaşı Govinda ile yaşadığı yeri terk eder ve çilekeş Samanaların aralarına karışırlar. Ancak Siddhartha, Samanalığı boş bir uğraş olarak görür. Ona göre benliği bulabilmek için bu tarz bir hayata gerek yoktur.

    Buddha’nın öğretisini benimseyen Samanalar sayesinde Buddha ile karşılaştıktan sonra onun öğretisini dinlerler. Govinda öğretiden oldukça etkilenmesine rağmen, Siddhartha bir açık yakalar ve bunun üzerine Buddha ile konuşurlar. Aslında Siddhartha’nın kafasına takılan bu nokta, Buddha’nın öğretisinin ta kendisidir. Çünkü bu durumun farkına varan artık bu düzene ait değildir. Yaşayışın hangi kurallar çerçevesinde işlediğini öğrendiğin anda artık o yaşayışın içinde değil, bu kavrama dışardan bakan, bu kavramın üstünde bir yerde olursun. Bu yasalar artık hayatına yön vermez, sen yasaları kendine göre düzenlersin. Siddhartha tam da bu noktda Buddha’nın öğretisini aşmıştır.

    Bu öğretinin de kendine yetmeyeceğini düşünen Siddhartha, Govinda’yı burada bırakarak kendi yoluna devam eder ve şehre giderek farklı maceralara atılır. Şehirde şehveti, içkiyi, kumarı ve ticareti öğrenir. Ancak bir süre sonra kendisini lüks fakat bir o kadar da boş bir hayatın içinde bulur. Bunun üzerine bir gece şehri terk eder ve geri dönerken Govinda ile karşılaşır. Şehre giderken ve geri dönerken geçtiği ırmakta yaşadıkları, Siddhartha için dönüm noktasıdır.

    Siddhartha, Buddha’nın öğretilerinden, diğer öğretmenlerden kurtulur ve benliğini keşfeder. Artık yaşamın her halini görmüş ve ırmak ona mukayese yapmasında yardımcı olmuştur. İşlediği günahlardan ve ayyaş, kumarbaz yıllarından kurtulup doğruyu öğrenmiştir.

    Ayağa kalkmanın ne demek olduğunu öğrenmek için önce düşmek gereklidir. Gerçek benliği bulabilmek için de Sidhhartha’nın yaşadığı her olay gereklidir. Bu sayede benliğin ne demek olduğunu anlar. Yani yaşanan hiçbir olay boşuna değil, aksine, sizi sonuca götüren bir tecrübedir.

    Kitapta kendi hayatımıza uyarlayabileceğimiz birçok unsur mevcut. Çoğu insan olgunluk evresine ulaşana kadar farkında olmasa da kendini arar. Hayatının bir döneminde dinlediği müzik tarzı ilerleyen yıllarda değişebilir, rahat yaşam tarzının yerini daha sorumlu bir hayat alabilir. Kişi, bunlardan hangisinin kendine uygun olduğunu yaşayarak öğrenir ve en sonunda bir tanesinde karar kılar.

    Kitap, hayatın anlamını öğrenme, benliği arama, kendini keşfetme gibi konulara merak duyanlar için oldukça akıcı bir hikayeye sahip ve sade bir üslupla yazılmış. Okuyan arkadaşlara bir şeyler kattığından eminim. Okumak isteyenleri de çabucak kendi benliklerini keşfetmeye davet etmek isterim.
  • Öğretmenler!
    Ordularımızın kazandığı zafer, sadece eğitim ordusunun zaferi için zemin hazırlamıştır.
    Gerçek zaferi, cahilliği yenerek siz kazanacak, siz koruyacaksınız. Çocuklarımızı ve
    geleceğimizi ellerinize teslim ediyoruz. Çünkü aklınıza ve vicdanınıza güveniyoruz!"
  • Körlük bilinmeyen bilinmeyen bir kentinde geçen bilinmeyen bir hastalığı anlatan sıradan bulaşıcı hastalık temalı kitaplardan farkını ortaya koyup nobel ödülüyle başarısını taçlandırmış bir kitap. Kitabı okurken hem

    görme engelli olmanın psikolojini çok iyi anlıyorsunuz. Hemde görme engelli insanların nasıl hayata tutunduklarını hissederek öğreniyorsunuz. Kitabın anlatımı öyle güzeldi ki dikkatinizi kitaptan başka bir yere veremiyorsunuz. İlk sayfadan itibaren kendini okutan kitaplardan. Anlatım derinlemesine, olaylar kafa karıştırıcı değil. Kitabı o anları siz yaşıyormuş gibi okuyacaksınız. Bu konudaki akıldaki soru işaretlerini gidermiş olalım.



    Kitaptaki körlük nasıl biraz da ondan bahsetmek istiyorum. Bildiğimiz körlük değil tabi ki. Görme engelliler normalde siyah görürken buradaki hastalık beyaz körlük. Bembeyaz bir perde görüyorsunuz gözünüzün önünde. Bu hastalık ilk olarak adı bilmeyen adanın, adı bilinmeyen kentinde, adı bilinmeyen birinin başına kırmızı ışıkta beklerken kör olmasıyla başlıyor. Daha sonra adı bilinmeyen adamla temasta bulunan herkese bulaşıyor. Hükümet bir çeşit tedbirler almaya başlıyor. Kapatılmış bir akıl hastanesinde karantina altına alıyor hastalık bulaşmış insanları. Orada bu insanlar ölüme terkediliyor. Kaçmamaları için başlarına askerler dikiliyor. Aç ve susuz bırakılıyorlar. Zaman geçtikçe birbirlerini öldürmeleri, birbirlerinin ekmeklerini çalmaları, egemen olma istekleri baş gösteriyor. Yavaş yavaş insanlıklarını kaybeden bu insanlar arasında bir kişi vardır ki görebilen tek kisidir. Sevdiklerine yardım ederek herkesi bu durumdan kurtarmaya çalışmaktadır. İnsanlık insanlığını kaybederken bu bir kişinin mücadelesine tanık oluyoruz. Acaba insanlık kazanacak mı? Acaba biz görüyormuyuz? İnsan mıyız hala? Bakıyoruz ama görüyor muyuz?  Daha birçok husus. Henüz vaktiniz varken bu kitabı okuyun ve çevrenizdekilere okutun değerli kitap severler.



    Devamı yorumda 


     

    Kitap o kadar yoğun hissettiriyor ki neresinden bahsedeceğimi şaşırdım. Kısaca yazım tarzından da bahsetmek istiyorum. Nokta ve virgül haricinde noktalama işareti kullanmamış yazar ve karakterleri isimleriyle tanımıyoruz. Doktor v.s gibi lakap ve ünvanlarla tanıyoruz karakterleri. İlk başta biraz tuhaf gelebilir ama çabuk alışıyorsunuz. Bu arada kitabın filmi de çekilmiş. Kitabı okuduktan sonra filmini izleme hatasına düşmüş bulundum. Filmini bence izlemeyin. Kitapla alakasız ve sığ bir film olmuş. Bazı arkadaşlar kitabı olan filmleri izliyor. Filmi izlenip kitabı yorumlanacak bir kitap değil bunu bilmenizi istiyorum. Tam puan vereceğinizi düşündüğüm bu kitabı herkese tavsiye ediyorum.



    Alt kısımdaki alıntıları kaçırmayın 





    "Hiçbir mutluluk sonsuza kadar sürmediği gibi, mutsuzluk da geçicidir."



    "Papaz giysisi giymekle papaz olunmadığı gibi, eline asa almakla da kral olunmaz."



    "Göz,belkide insan bedeninin içinde ruh barındıran tek kısımdır."



    "Zorunluluklar insana mucizeler yarattırır."



    "Bazen sessiz kalmak en büyük alkışlamadır."



    "Çünkü insan, gerçek dostlarını kara gününde, yaşadığı o talihsizlik ânında tanıyordu."



    "Bakabiliyorsan, gör. Görebiliyorsan fark et."



    "Felaket herkesin başına aynı anda çöktüğünde bile bazı insanlar ötekilerden her zaman daha kötü koşullarda yaşar."



    "Taşıması insana daha ağır gelen yalnızca başkalarının ekmeğidir."



    "Korku, insanı kör eder"



    "Yapacağımız her hareketten önce ciddi olarak düşünmeye başlasak, vereceği sonuçları önceden kestirmeye çalışsak, önce kesin sonuçları, sonra olası sonuçları, sonra raslantısal sonuçları, daha sonra da ortaya çıkması düşünülebilecek sonuçları düşünmeye kalksak, aklımıza bir şey geldiğinde, bulunduğumuz yerde çakılır, hangi yöne olursa olsun bir adım bile atamazdık."
  • Yazıma Ham kelimesinin anlamından bahsederek başlamak istedim.( Yazar da böyle başlamış kitabına.) Ham; farsçadan dilimize gelen bir sıfat. 5 tane de anlamı var.
    [sıfat] Yenecek kadar olgun olmayan (meyve)
    "Ham elma."
    İşlenmemiş (madde)
    "Ham petrol."
    İdmansız
    "Ham vücutla ancak bu kadar koşabilirim."
    Gerçekleşme kolaylığı veya imkânı olmayan
    "Ham hayal. Ham teklif."
    Kaba, toplum kurallarını bilmeyen, incelmemiş
    "Ne ham adam!"
    Yazar, Ham kelimesinin anlamı ile şiirlerine ve yazılarına derinlik katarak hayatın anlamını okuyucularına aktarmaya çalışmış. Hayata bir kere geliyoruz ama bu hayatı kendi isteklerimiz doğrultusunda değil başkalarının bildiği bize gösterdiği kalıplarla yaşıyoruz. işte Burcu Bakdur bu kalıpların aslında hayatımızı ne kadar etkilediğinden bahseder. Bu kalıplar yüzünden sevgi ile bakamıyoruz dünyaya. Sevgimiz sulanmayan çiçekler gibi soluyor.

    Beni en çok etkileyen deneme yazısı Eli ve Sing'in Cennet İnşası oldu. Burada zamanın ilerlemesini, bir yerlere yetişerek ya da bir yerlerde zamanı düşünerek geçirilen hayata bir eleştiri yapılıyor. Şöyle bir düşündüğünüzde haklı değil mi? Zamana göre yaşamaya çalışıyoruz. Zamanı düşünüyoruz. Peki ya sizce zamanı durdurmak mümkün mü? Bu soruyu hem gerçek anlamda hem de mecaz anlamda düşünülmesi gerekir. Mecaz anlamda bence bir insanın kafasında biten bir durum. Zamanı durdurmak bu kadar zor olmamalı. Zamanın hayatın bütününe eklenerek yaşamaya çalışmasını engelleyebilir miyiz? Denememiz gerekir.

    Kitaptaki denemelerde mutlak bir son yok. Siz kendi sonunuzu kendiniz yaratıyorsunuz. Sorular sorarak yapıyorsunuz bunu. aslında yazar burada size kendinizi sorgulatmak istiyor. Ne istediğinizi, ne yapacağınızı, ne olduğunu anlamanızı istiyor.

    Şiirler de ise yaşanmışlık kokarak hayatta yer almak istiyor. Bu yeri onlara sizin vermenizi bekliyorlar sanki. Ben de böyle bir his uyandırdılar.

    Eğer yeni bir kitap arayışındaysanız ve deneme okumaktan hoşlanıyorsanız size önerebilirim.
  • İŞTE KÜÇÜK BİR GERÇEK
    Öleceksiniz.
    İlk sayfayı açıyorsunuz ve karşılaştığınız ilk cümle... Cümlenin sahibi kim? Hepimizin tanışacağı bir şey ya da biri!

    Hikaye Hitler döneminde geçiyor, 2. Dünya Savaşı Almanya'sında, Alman ırkının üstün olduğu, Yahudilere işkence edildiği, acımadan öldürüldüğü dönemde!

    Bir tren yolculuğu ve verilen kayıplar ile başlıyor Kitap Hırsızı Liesel'in hikayesi. İlk kitap hırsızlığını yapıyor, en büyük kayıplarını veriyor o yolculukta. Yolcuğunun sebebi Rosa ve Hans Hubermann'a evlatlık verilmesidir. Hubermannlar savaş ortamında Liesel'in annesi ve babası olacaktır.
    Hubermannların yaşadığı sokağın adı Himmel Sokağı. Himmel sözcüğünün Almanca anlamı CENNET... Savaşta cennet mi olur? Bu nasıl bir ironi?

    Yeni arkadaşları, ailesi ve komşuları var artık Liesel'in. Ama kolay mı uyum sağlamak? Rüyalar, kabuslar... 10 yaşında bir çocuğa al bu senin annen ve baban, burası yeni evin, yeni hayatın demek ve kolaylıkla kabullenmesini beklemek olanaksız.

    Kelimeleri okuyamayan küçük kitap hırsızı Liesel Meminger. Babası (Hans Hubermann) ile büyük uğraşlar verecekler okuyabilmek için. Okumayı bilmeden kitaplara değer veren bu çocuk, okumayı öğrenince neler yapmazdı ki?

    Ara ara arkadaşı Rudy ile ya da tek başına hırsızlıkları devam ediyor. Hırsızlık kötü bir şey ama beni bu hırsızlık hiç rahatsız etmedi. Hitler'in, savaşın, ordunun ondan çaldıkları yanında kitap ya da meyve çalmak zerre kadar rahatsız etmedi beni!

    Bir çocuk Yahudi olmanın kötü olduğunu düşünemez, çocuğun yüreği o diktatörlüğü bilemez. Yahudilerin Dachau Toplama Kamplarına götürüldüğü sırada Liesel'in kalbini gördüm, onlara yardım edemediği için içinin acıdığını hissettim. Bu çocuğun kalbi merhamet doluydu.

    Dachau Toplama Kampı hakkında kitapta detay verilmemiş. Biraz bahsetmek istiyorum. 45.000 kişiye mezar olmuştur. Kapısında "ARBEIT MACHT FREI" yazar, yani "ÇALIŞMAK ÖZGÜRLEŞTİRİR." Kamptaki İNSANLAR, ölene kadar köle gibi çalıştırılır ve ölünce KREMATORYUM odalarında kül olurlar. İNSAN MI? Bu sözcük yanlış oldu galiba...

    Ya Hitler? Önce halkına kelimelerle hükmetmiş, ele geçirmiştir, kelimelerle nasıl oynayacağını çok iyi bilmiş. Evet kabul edelim zekice davranmıştır. Dünyanın görebileceği en büyük diktatörlerdendir.

    Hepimizin bir gün tanışacağı anlatıcı, sürekli gelecek sayfaları sezdirmiş ve spoiler vermiş. Fakat bu rahatsızlık vermiyor açıkçası. Gece gündüz kitap okumaya çalışan biri için zaten kitap ismi ve içerik ziyadesiyle çekici.
    Savaş dönemi hikayelerini okumak, biraz olsun yaşanan acılarını hissetmek bana iyi geliyor galiba. Siz de hissetmek isterseniz tavsiyedir.

    Son olarak sana seslenmek istiyorum canım Liesel. Ah Liesel'im! Şöyle bir düşündüm de yıllar geçmiş, biz hala savaşın içindeyiz, insanlık hala çare bulamamış savaşa. Çocuklar ve suçsuz insanlar savaşın ortasında ve biz sadece izliyoruz...