• 1940 larda Yunanistan’da Cuntaya karşı Mihri Belli kalkıp Türkiye’den gider ve Yunanlı Devrimcilerle Cuntaya karşı savaşır.
    Che Kübada devrim yaptıktan sonra Hükümet kurulur. Maliye Bakanı olur. Küba’yı BM. vb. toplantılarda temsil eder. Ancak bürokrasinden sıkılır, dünyada yapılacak daha çok devrim var diyerek görevini bırakır. Bolivya dağlarında gerilla hareketine katılır. Ne yazıkki bir çatışma da öldürülür.
    Deniz Gezmiş te birkaç arkadaşı ile birlikte Filistin’de İsrail’e karşı gerilla savaşına katılır.
    Küresel sermayenin siyaset ve sömürü anlamında hükmettiği dünyanın herhangi bir ülkesinde, her zaman devrim adına yapılacak bir mücadele vardır. Yukarıda saydığımız insanlar başka ülkelerde bu düşüncelerle savaştılar.
    Elbette böylesine sadece insanlık için savaşan insanlarında bir edebiyatı, şiiri, sanatı da kendiliğinden ortaya çıkacaktır.
    Kitapta üç genç kalkarlar Türkiye’den Filistinli gerillalara destek için İsrail’le savaşmaya giderler. Kitabın konusu da bu üç genç etrafında şekillenir. Çatışmalar, ölümler yakalanmalar, işkenceler, adını unutacak kadar yaşadığı travmalar.
    Oğuz Atay okuyanlar bilir zekice cümlelerle okuru ters köşe yapar çoğu diyaloglarında. Benzer diyalogları bu kitapta da bolca buluruz.
    “Adım yok benim 10 km. doğudaki bir sel yatağında unuttum onu.”
    “Alışkanlık her türlü güzelliğin düşmanıdır.”
    Kadınla erkekler arasındaki özellikle kur yapma diyalogları Andrey Tharkosy’nin kadın ve erkeği tanımlamalarının sonucu gibidir.
    “kadın erkeğin yaratıcılığını tetikler, erkeğin yaratıcılığı sonrası kadının teslim olmasıdır.” Der. Aslında doğadaki dişi ve erkek ilişkileri de bunun üzerine kuruludur.
    “Sen bir hırsızsın diyorum kulağına. Sevdiğim bütün kadınların güzelliklerini çalmış usta bir hırsız.”
    “Gülmek devrimci bir eylemdir” sözü kitaptaki Ali’ye giydirilmiş bir karakterdir. Ali hem güler, hem marullara basmamak için vurulan hassas bir devrimcidir. İnsan emeğine saygıyı örtülü bir şekilde okuyucuya böyle gösterir Ali.
    “Gözleri büyük ve garipti. El sıkışırken gülüyordu. Ali’yi tanıdıktan sonra ciddi şeylerin de gülümseyerek yapılabileceğini fark ettik. Şimdi onun gerçek kimliğini biliyorum. O bir köylü değil, bir öğretmendi. Bize gülmeyi öğretmekle görevli bir öğretmen.”
    “Güldüğü zaman bütün yüzü ışıltılı gözlerine toplanırdı. Siz de o zaman gülmenin ne kadar önemli ve kalıcı olduğunu, hayatın eninde sonunda sadece gülmekle özetlenebileceğini anlardınız.”
    Devrimci düşüncenin temeli olan hümanist düşünceden bolca diyaloglara rastlarsınız kitap boyunca.
    “Eğer insansanız bazı şeylere aşık olma zorundasınız. Mesela gülmeye, mesela güneşe, mesela amcamın nedensiz özverisine, mesela direnmeye, mesela marul gibi ekili şeylere, anlayacağınız aşık olmak için çok neden vardı ve bizler de iyi birer aşıktık.”
    Kitap kısa olmasına rağmen konular birbiri içine geçmiş durumda bağlantıları kurmak ta okur zorlanıyor. Ancak demini almış cümlelerin tadına varmak için yavaş okumakta yarar var.
  • Tabii tabii! Peki,felç geçirseniz ya da varsayalım ki aptalın,küstahın biri mevkiini ve rütbesini kullanarak sizi alenen aşığılasa,siz de bunun yanına kar kalacağını bilseniz, işte o zaman insanlara hayatı derinlemesine anlamak ve gerçek mutluluğa ulaşmak için öğüt vermenin ne demek olduğunu anlardınız.
    Anton Çehov
    Sayfa 41 - türkiye iş bankası kültür yayınları
  • Yalnız İslâm düşünürlerinin değil, hemen hemen her çağda bütün düşünürlerin hakkında az veya çok fikir yürüttüğü insanın kaderi problemi bu gün de güncelliğini yitirmemiştir. Güncelliğini daha oldukça uzun süre, belki insan var oldukça sürdürecek gibi görünen bu mesele, çözümü zor bir mesele olarak kendini kabul ettirmiştir. Dahası, bu meselenin çözümsüzlüğünü kabul eden düşünürler olduğu gibi , onu bir sır olarak algılayanlar da olmuştur . Buna karşın, “meselenin çözülememiş olması, çözülemeyeceği anlamına gelmez” görüşünde olanlar da vardır. Bu bakış açısı, konunun ortaya konmasında geçmişten hesaplaşmaktan çekinmemek gerektiğini dile getirerek, meselenin çözümüne dair farklı fikirler önermektedir . Bize göre de kaderin bir sır olarak ya da çözülemez bir mesele gibi algılanması meselenin çözümünün önündeki en büyük engeldir. Dolayısıyla, bize düşen bu konuyu Kur’an’ın bütünlüğü içinde çözüme kavuşturmak için çaba harcamak olmalıdır.
    Her çağın tartışma konusu olan bu mesele, bugüne değin insan aklının kabul edebileceği bir çözüme kavuşmuş değildir. Bu meselenin çözümsüz kalmasının sebeplerini doğru tespit etmek, meselenin çözümü yolunda önemli bir adım olabilir. Kaderin çözüme kavuşamamış olmasının sebeplerinden biri, sorunun karmaşıklığı olsa gerektir. Sorunun makul bir izaha kavuşamamasının sebeplerinden biri de hareket noktasının doğru belirlenememiş olmasıdır diyebiliriz . O halde kader insanı ilgilendiren bir sorun olduğuna göre, makul bir izah için insandan hareket etmek zorundayız. Yine kader, insanın özgürlüğü ve sorumluğunu ilgilendirdiği için, meseleye Allah’ın ilmi açısından değil de Allah’ın adaleti ve insanın sorumluluğu açısından bakmak sorunu daha anlaşılabilir hale getirebilir . Kadere ilişkin ayetleri farklı bağlamlarını dikkate almadan okumak, bu ayetleri sadece insanın eylemlerinin Allah tarafından belirlenip belirlenmediği veya henüz varlık sahasına çıkmamış olayları Allah’ın bilip bilemeyeceği gibi dar bir alana sıkıştırmak meselenin çözüm zeminini daraltmaktadır . Öyleyse kader ve ilgili kavramları farklı bağlamlarıyla okumak gerekmektedir.
    Sözlükte, “bir şeyin sınırı, ölçüsü, miktarı ve kıymeti” anlamına gelen kader, dini bir terim olarak: “Allah’ın ezelden ebede kadar olacak şeylerin zamanı ve yerini, niteliklerini ve özelliklerini bilmesi ve takdir etmesidir” şeklinde; kaza ise, “Allah’ın ezelde takdir buyurduğu şeylerin zamanı gelince takdir ettiği şekilde onları yaratmasıdır” şeklinde tanımlanmaktadır .
    Kader ve kazanın genel kabul görmüş, sözü edilen tanımlarının Allah’ın ilim, irade ve tekvin sıfatlarından hareketle oluşturulmuş olduğunu görüyoruz. Görünen o ki, kaderin Allah’ın yukarıda sözü edilen sıfatlarıyla alakalı yorumu pek çok teolojik sorunu da beraberinde getirmektedir. Şöyle ki, eğer Allah her şeyi önceden takdir etmiş ve zamanı geldiğinde bunlar gerçekleşiyorsa, insanın sorumlu tutulması Allah’ın adaleti açısından mantıklı bir izaha nasıl kavuşabilir? Başka bir ifadeyle, şayet her şey Allah’ın takdiriyle meydana geliyorsa, yapılması emredilen şeyleri yapmadığımız ya da yapılmaması istenen şeyleri yaptığımız için neden sorumlu tutuluyoruz? Bu durumda insan sadece kendisi için yazılmış senaryoyu oynayan bir tiyatro oyuncusu durumuna düşmüyor mu? Eğer öyleyse, kendisine olumsuz rol biçilen insanın “kötü” olarak kınanması ve ahirette cehennem azabıyla cezalandırılması veyahut kendisine iyi rol biçilenin “iyi” olarak takdir görmesi ve ahirette cennet nimetleriyle ödüllendirilmesini nasıl açıklayabiliriz? Bu durumda, adam öldürenin cezalandırılması adalet anlayışıyla nasıl bağdaştırılabilir? Eğer böyle takdir edildiyse, katil bu takdirin yerine gelmesini sağlamaktan başka bir iş yapmamış olmaktadır.
    Kaderin yukarıda sözü edilen tanımı kabul edildiğinde bu tür sorulara tatmin edici bir cevap bulabilmek oldukça zor görünmektedir. Zaten yaygın kader anlayışını benimseyenlerin bu sorulara verdikleri cevaplar da meseleyi çözmek yerine daha da karmaşık hale getirmektir.
    Mesela, “Bizim kendi irademizle yaptığımız işleri Cenab-ı Hak sınırsız ilmiyle önceden bilip takdir ediyor. Yoksa o bildiği için biz onları yapmak zorunda kalmıyoruz. Esasen bizimle ilgili olarak ne takdir ettiğini de bilmiyoruz. Bir şeyi yapmaya veya yapmamaya karar verirken, hiçbir baskı hissetmeden kendi hür irademizle kabul ediyoruz.” tarzındaki yorumlarda insanın sorumluluğu kısmen izah ediliyor gibi görünse de Allah’ın adaleti açısından meselenin tatmin edici bir izaha kavuşmadığı ortadadır. Kaldı ki, kaderin Kur’an’da sahip olduğu anlam içeriği ile genel kabul görmüş kader tanımları arasında bir uzlaşmazlık hissedilmektedir. Dolayısıyla kadere ilişkin yaygın anlayışın Kur’an esas alınarak yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir.
    B. KUR’AN’DA KADER VE TAKDİR KAVRAMLARI
    İman esaslarından biri olarak kabul edilen bu sorunun çözümü için hareket noktamız elbette Kur’an olmalıdır. Ancak Kur’an’da yer alan ayetleri hiçbir insanın kendi arzusuna göre anlamaya ve yorumlamaya hakkı ve yetkisi yoktur. Her insanın Kur’an’ın muhatabı olması durumu, insana onun ayetlerini istediği doğrultuda yorumlama yetkisini vermemektedir. Öyleyse Kur’an ayetlerinin doğru anlaşılabilmesi için gerekli olan ölçülere göre hareket etme zorunluluğu vardır. Kur’an’ın bir ayetini anlamak için; ayet çerçevesini, siyak-sibak çerçevesini, Kur’an’ın bütünlüğü çerçevesini, kâinattaki fizikî ve sosyal kanunlar çerçevesini ve akl-ı selim çerçevesini göz önünde bulundurmamız gerekir. Kur’an’da yer alan ayetleri bu beş esası dikkate alarak yorumlamaya çalıştığımızda, herkese göre Kur’anî doğrular yerine, Kur’an’ın kendi doğrularını ortaya koyma imkânına sahip olabiliriz .
    Bu esaslar doğrultusunda Kur’an’a müracaat ettiğimizde, kader kelimesinin, “ölçme, güç yetirme, ölçerek, takdir ederek tayin, rızkı daraltma, Allah’ın irade ettiği külli hüküm, önceden ölçüp-biçip hüküm verme” gibi anlamları içerdiğini söyleyebiliriz. Açıkça, kader kelimesinin bu anlamların dışında kendisine yüklenen anlamları sonradan kazanmış olabileceği ihtimalinden bahsetmek zorundayız . Zira Kur’an’ın birçok yerinde geçen kader kelimesi ve onun müştaklarının mihverini, “bir ölçü dahilinde tayin etmek, her şeyi belli bir ölçü ve nizama göre tanzim etmek” teşkil etmektedir denebilir. Yine, kader kelimesinin geçtiği ayetlerden hiçbirinde, insanın sorumlu olduğu fiillerinin ortaya çıkmasından önce takdir edildiği şeklinde bir anlam taşımadığını söylemek mümkündür. Kısacası, kader kelimesinin “alın yazısı” anlamına gelebilecek yorumlarının Kur’an’daki anlam içeriğiyle uyuşmadığını, kadere “alın yazısı” anlamını yüklemenin zorlama bir yorum olduğunu söyleyebiliriz. Başka bir ifadeyle, Kur’an’ın kaderle ilgili görülen ayetleri incelendiğinde, insanın yaratılmasından önce, onun nasıl hareket edeceği, ne yapacağı tarzında değişmez bir şekilde önceden yazılmış, çizilmiş, halk arasında “alın yazısı” olarak isimlendirilen bir kader anlayışının bahis konusu olmadığı görülmektedir .
    Kaldı ki, Kur’an’da Kadere İman konusu, diğer iman edilmesi gereken inanç ilkeleri içinde doğrudan yer almamaktadır. Kur’an’da iman edilmesi gereken ilkeler sıralanırken; Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere ve ahiret gününe iman etmek mümin olmanın esası sayılmış, bunları inkâr edenler sapıklıkla suçlanmıştır . Kader konusu Kur’an’da iman ilkeleri içinde yer almamasına rağmen, konu Allah’ın ilim, irade, kudret ve yaratma sıfatları içinde düşünülmüş ve bu bağlamda ele alınmıştır. Allah’ın söz konusu sıfatlarına inanmanın bir sonucu olarak kadere inanmak gerektiği vurgulanmıştır. Yine, Buhari’de geçen meşhur Cibrîl Hadisi’inde de kader, iman esaslarından biri olarak sayılmamıştır . Ancak, aynı hadisin Müslim ve diğer hadis kitaplarında geçen varyantlarında kadere iman da iman esasları arasında yer almıştır .
    Özetle, Kur’an’da kader ve müştaklarının geçtiği ayetler incelendiğinde şu sonuçlara ulaşmak mümkündür: Varlık âleminde yer alan her şey belli bir ölçüye göre yaratılmıştır. Yaratılmış olan âlemde söz konusu edilen bu ölçüleri tercih eden bir yaratıcının takdiri gereklidir. Bu anlamda, kader yaratılıştaki ölçü ve uyuma işaret etmektedir. Dolaysısıyla kader kavramı bugün ifade edilen yanlış anlayıştan daha farklı bir anlam içeriğine sahiptir. Yaratılıştaki ölçü, varlıkların sahip olduğu bütün kabiliyet, güç ve imkânları içerir. Varlığa bu güç ve imkânları veren Allah’tır. Hiçbir şey Allah’ın yaratılıştaki takdir ettiği sınırın dışına çıkamaz. Evrenin yaratılışı da insanın yaratılışı da kaderdir. Her şey Allah’ın koyduğu biyolojik, fizikî ve sosyal kanunlara göre hareket etmektedir. Allah’ın evrendeki uyumu sağlamak için koyduğu yasalara “sünnetullah” denir.
    C. İNSANIN KADERLE İLGİLİ BAZI ÖZELLİKLERİ
    Kader konusundaki tartışma, Allah’ın kâinatı belli ölçülere ve belli bir düzene göre yaratmasında değil, işlediği fiillerinde lehte ve aleyhte sorumlu tutulan insanın bu yaptıklarının Allah tarafından ezelde tayin ve tespit edilip edilmediğinde yoğunlaşmaktadır. Eğer kader “bu kâinattaki ilâhî kanunlardır” şeklinde anlaşılmış olsaydı bu hususta hiçbir tartışma olmayabilirdi. Kâinattaki düzenlemeyi insan fiillerine de teşmil edince, insan hürriyeti tartışmalı hale gelmektedir . Hâlbuki insan akıl sahibi, düşünebilen, hür ve sorumlu bir varlık olması bakımından diğer yaratılmışlardan ayrılmaktadır.
    Daha önce Kur’an’ın kaderle ilgili görülen ayetleri incelendiğinde, insanın yaratılmasından önce, onun nasıl hareket edeceği, ne yapacağı tarzında değişmez bir şekilde önceden yazılmış, çizilmiş, bir kader anlayışının bahis konusu edilmediğini ifade etmiştik. Bununla birlikte, Kur’an’da insanın kaderini bir tespit ve tayin olarak anlayanların dayandıkları bazı ayetler yer almaktadır. Bu ayetler, farklı bağlamlarıyla ve Kur’an bütünlüğü içerisinde ele alınmadığı için cebrî bir anlayışa kaynaklık edecek şekilde sunulmaktadır. Ancak Kur’an’ın anlaşılmasına dair ilkeler takip edildiğinde kaderle ilişkilendirilen ve hatta cebrî anlayışa kaynak yapılan ayetlerin hiç de öyle olmadıkları görülecektir. Bağlamları dikkate alınarak ve Kur’an’ın anlaşılmasına dair ilkeler takip edilerek okunduğunda ilgili ayetlerin “bir kısmının insanı ahlâkî davranışa yönlendiren bir içerik taşıdığı; bir kısmının insanın varoluşsal kaygılarını öne çıkardığı ve evrendeki yerini hatırlattığı; bir kısmının epistemolojik bir tartışmanın fitilini ateşlediği; bir kısmının estetik endişelere tercüman olduğu; bir kısmının ise Allah karşısında insanın evrende tuttuğu yerin göreceliğine dikkat çektiği” tespitleri yapılabilir. Şimdi cebrî anlayışa dayanak yapılan bazı ayetleri farklı bağlamlarıyla ele almaya çalışalım.
    “Âlemlerin rabbi dilemedikçe sizler bir şey dileyemezsiniz” mealindeki ayetler, kaderin “alın yazısı” şeklinde anlaşılmasına dayanak yapılmıştır. Hâlbuki bu ayeti, “eğer Allah size dileme imkânı vermeseydi, insanın dileme hürriyeti olamazdı” şeklinde anlamak, Kur’an’ın bütünlüğüne daha uygun görünmektedir. Nitekim ayetin siyak-sibakı bu yorumu doğrular niteliktedir: “Ey insanlar nereye gidiyorsunuz? Kur’an, ancak aranızda doğru yola girmeyi dileyene ve âlemlere bir öğüttür, Âlemlerin rabbi Allah dilemedikçe sizler bir şey dileyemezsiniz.” Görüldüğü gibi burada ifade edilen husus, insana dileme hürriyetinin Allah tarafından verilmiş olmasıdır .
    Yine daha önce belirttiğimiz ilkeler çerçevesinde, Kur’an’ın bütünlüğünü esas aldığımızda yaygın anlayışın kendi görüşlerine bu ayeti dayanak yapmasının temelsiz olduğu görülecektir. Mesela Allah’ın dilemesine cebrî anlam yükleyen müşriklerin gerekçelerini Allah kabul etmemiştir. Allah puta tapanların “Allah dileseydi babalarımız ve biz puta tapmaz ve hiçbir şeyi haram kılmazdık” demelerini ciddiye almamış; “…siz ancak zanna uyuyorsunuz ve sadece tahminde bulunuyorsunuz” buyurarak reddetmiştir.
    Ayrıca, “Ey Muhammed! Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi inanırdı. Öyle iken insanları inanmaya sen mi zorlayacaksın” buyrulmaktadır. Öyleyse, buradan hareketle diyebiliriz ki, Allah insana, dileme yani irade hürriyeti vermiştir. Kaldı ki, insana irade hürriyeti verilmemiş olsaydı insanın neden eylemlerinden sorumlu tutulduğunu izah edemezdik. Öyleyse denilebilir ki “…Dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin…” mealindeki ayet, insana dileme hürriyetinin verildiğini ortaya koymaktadır. Zira insan için sorumluluk esas ise hürriyet de esas olmalıdır . Kur’an, bu ayetle, en hayatî mesele olan iki temel kategorinin, yani iman ve inkarın bütünüyle insanın iradesine bağlı olduğunu ilan ediyorsa, buradan diğer bütün alt kategorilerin de insanın iradesi ve seçimine bağlı olduğu sonucunu çıkarabiliriz .
    İnsanın fiillerinin önceden tespit ve tayin edildiğine delil olarak gösterilen ayetlerden biri de şu şekildedir: “Yeryüzüne ve sizin başınıza gelen bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, kitapta bulunmasın. Doğrusu bu Allah’a kolaydır.” Bu ayette geçen “kitap”ın ne anlama geldiğini kavrayabilmemiz için, kitap kelimesinin geçtiği başka ayetlere de bakmamız gerekmektedir . Mesela En’am Suresi 59. Ayette: “…yerin karanlıkları içindeki tek bir tane, yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır” buyrulmaktadır. Buradaki “yaş ve kuru her şeyin bir kitapta olması” onların varlık alanı değil, varlık alanında tâbi olacakları kanunlar, kurallar olsa gerektir .
    Söz konusu ayetteki “kitap”tan kastın varlığın ve hayatın tâbi oldukları kanunlar şeklinde anlaşılması gerektiğini şu örmekten hareketle izah etmeye çalışalım: Grip virüsüne maruz kalan bir insanın grip olması varlığın ve hayatın kanunudur. Kitapta yazılı olan uygun ortamı bulduğunda grip virüsünüm yayılması ve ulaştığı insanı, tâbi olduğu biyolojik kanunlar sebebiyle, hasta etmesidir. Yoksa kitapta yazılı olan o şahsın o anda grip olacağının önceden belirlenmişliği, alın yazısı değildir. Şayet öyle olsaydı koruyucu sağlık tedbirleri almamızın bir anlamı olmazdı. Yine yeteri kadar derslerine çalışmayan öğrencinin sınavlarda başarısız olması, Allah’ın önceden onu bu şekilde belirlemiş olmasının değil, koyduğu sosyal kanunların bir neticesidir. Kaldı ki “Başınıza gelen herhangi bir musibet ellerinizle işlediklerinizden ötürüdür” ayeti de, insanın başına gelen musibetten insanın sorumlu olduğunu belirtmektedir. Eğer insanın başına gelen musibet önceden takdir edilmiş olsaydı, bundan insanın sorumlu tutulması anlamsız olurdu.
    Görüldüğü gibi, insanın başına gelen şeylerin onun elinde olduğu ve bu konuda insanın sorumlu tutulduğu yolundaki Kur’an vurgusu o kadar açıktır ki, cebir düşüncesini, ya da alın yazısı şeklinde anlaşılabilecek kader anlayışını temellendirmek için Kur’an metnini ve ifadelerini bir hayli zorlamak gerekir.
    Öyleyse evrende yer alan her bir varlığın bir ölçüsü, bir kaderi olduğu gibi, yaratılmış bir varlık olarak insanın da kendine özgü bir kaderi ve uymak zorunda olduğu ölçüler ve sınırlar vardır. İnsan aklı olan, sorumlu ve özgür bir varlık olduğuna göre, insanın kaderi sorunu onun bu özellikleri dikkate alınarak değerlendirilmelidir. Yapıp ettiklerinden sorumlu tutulan insanın bu özellikleri göz önünde bulundurulduğunda onun kaderi “iyilik ve kötülük işleyecek tarzda yaratılmış ve kendisine akıl ve irade verilmiş olmasıdır.” Akbulut’un da dediği gibi, “insanın gayesi Allah tarafından belirlenmiş olsa da, bu hedefin gerçekleştirilmesini Allah insana bırakmıştır. İnsan aklı, iradesi ve elde edeceği bilgilerle bu gayeyi gerçekleştirebilecek bir imkâna sahiptir. Bu amacı gerçekleştirip gerçekleştirmemekte insan serbest bırakılmıştır. Bu hürriyet insana Allah tarafından verilmiştir. İnsan Allah tarafından yaratılmış ve fakat onun tarafından kurulmamıştır.”
    Sonuç olarak, insanın kaderinin “şans”, “kısmet” ya da “alın yazısı” şeklinde yorumlanması insanın hürriyetini ve sorumluluğunu anlamsız hale getirdiği gibi, onun emirle belirlenmiş, dışına çıkamayacağı bir kalıp içine yerleştirilmesi anlamına gelecektir. Neticede, her ne takdir edilmişse onun olması gerektiği sonucuna ulaşılır ki, böylece insan, hayat düzenine bütün bütün yabancılaşarak gerek hal-i hazırdaki vaktini gerekse geleceğini iyi ya da kötüye götüremez. Bu da, İkbal’in deyimiyle, kaçınılmaz sonu beklemekle aynı anlamı taşımaktadır. Bu anlayış aynı zamanda insanın yeteneklerinin körelmesi anlamına gelecektir ki, bunun topluma yansımaları olumsuz olacaktır. Nitekim toplumsal alanda yaşadığımız pek çok sorunun gerisinde yaygın kader anlayışının olduğunu söyleyebiliriz. “Ne takdir edilmişse o olur” anlayışı her alanda önceden tedbir almaya engel olduğu gibi sorumluluk bilincini zayıflatmış, insanımızı tembelliğe sevk etmiştir.
    D. KADERLE İLGİLİ BAZI MESELELER
    Kader söz konusu olduğunda onunla ilişkili olan, hayır ve şer, rızık, ecel ve ömür, hastalık ve sağlık, başarı ve başarısızlık, hidayet ve dalalet, tevekkül gibi kavramlar da tartışılmaktadır.
    1. Hayır ve Şer (İyilik-Kötülük Problemi)
    Kader söz konusu olduğunda gündeme gelen en önemli meselelerden biri “kötülük” problemidir. Kötülük problemiyle ilgili derin tartışmalara girmek niyetinde değiliz. Görünen o ki, tartışmanın çıkış sebebi, insan sorumluluğunun esas alınmayıp, bu konuda Allah’ın takdirinden hareket edilmesi, bunun da yanlış anlaşılmasıdır. Allah’ın insanı iyilik ya da kötülük yapabilecek yetenekte yaratması, Allah’ın iyiliği ve kötülüğü yaratması olarak değerlendirilmiştir. Oysa Allah iyiliğin de kötülüğün de kanunlarını koymuş, iyiliğe gidecek yolu insana tavsiye etmiştir. Kâinat nötrdür. Dolayısıyla iyi veya kötü dış âlemde var olan şeyler değil, insan davranışlarının ölçüleridir .
    İyilik ve kötülüğü Allah mı yaratmaktadır? Bu sorunun cevabı Allah’ın kudretinden hareketle çözüme kavuşturulmaya çalışıldığında bazı teolojik sorular gündeme gelmektedir. Her şeyin yaratıcısı Allah ise kötülüğün yaratıcısı da Allah mıdır? Kaldı ki, âlemde pek çok kötülük vardır. Allah kötülüğü önlemek istiyor da buna gücü mü yetmiyor. Yoksa Allah, gücü yettiği halde kötülüğü önlemek mi istemiyor? gibi sorular ateistlerin fikir planında en büyük dayanakları olmuştur. Allah’ın ilim, kudret, irade ve iyilik sıfatlarını aynı kuvvetle savunmaya çalışan her sistem çelişkiye düşüyor görünmektedir. Yukarıdaki sorulara tutarlı bir cevap verebilmek için hareket noktamızı çok iyi tespit etmemiz gerekmektedir. Önce iyilik ve kötülüğü yaratmanın mı yoksa iyiliği ve veya kötülüğü yapabilecek kabiliyette bir varlığı yaratmanın mı daha büyük bir kudret gerektirdiğini ortaya koymamız gerekmektedir. Elbette her iyiliği de kötülüğü de yapabilecek bir varlık yaratmak daha büyük bir kudretin işidir. O halde Allah insanı nötr olarak yaratmıştır. İyilik ve kötülük insanın hür iradesiyle gerçekleştirdiği eylemler neticesinde ortaya çıkmaktadır . İmtihanın gereği de budur. İnsanın kaderi, daha önce de belirttiğimiz gibi, onun iyilik ve kötülüğü yapabilecek bir yetenekte yaratılmış olmasıdır.
    Allah tarafından belirlenmiş kanunlar çerçevesinde dünyanın pek çok yerinde deprem, sel, salgın hastalık, yangın ve fırtına gibi felaketler meydana gelmektedir. Bu felaketlerde pek çok insan hayatını kaybetmektedir. Bütün bunlar şerdir. Ancak burada belirtmeliyiz ki, bu olayların şer olmasında insan sorumluluğunun büyük payı vardır. Dere yataklarının imara açılması ya da deprem yönetmeliğine uyulmadan yapılan binalar felakete davetiye çıkaracaktır. Öldüren deprem değil, depreme dayanıksız yapılan binalardır. Bu durumda o binayı yapan müteahhit, mimar, mühendis, gerekli denetimleri yapmayan, gerekli yasal düzenlemeleri oluşturmayan ilgili kurumlar böyle bir kötülüğün müsebbibidirler ve Allah katında sorumludurlar. Kısacası gerekli tedbirler alınmış olsaydı, ilgili kişi ve kurumlar üzerine düşen sorumluluğu hakkıyla yerine getirmiş olsaydı deprem bir şer olmayabilirdi. Öyleyse şer ya da kötülük problemi üzerinde tartışırken insanın, aklı ve iradesi olan aynı zamanda da sorumlu bir varlık olmasını göz ardı etmememiz gerekmektedir.
    2.Rızık
    Sözlükte, “nasip, pay, nimet ve bağış” gibi anlamlara gelen rızık, bir terim olarak: “Allah’ın yiyip, içmek ve faydalanmak üzere bütün canlılara sağladığı imkânlar, lütfettiği nimetler” şeklinde tarif edilebilir.
    Kur’an’da, “Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın…” denilerek rızkı verenin Allah olduğu vurgulanmakta; “…yeryüzünde dağılın ve Allah’ın lütfünden nasibinizi arayın…” denilerek de rızkın temin edilmesinde insanın çabasına işaret edilmektedir . Aynı şekilde, insan için kendi çalışmasından başka bir şeyin olmadığını dile getiren ayetlerde, rızkını elde etmede insanın gayretine vurgu yapılmaktadır .
    Allah, yeryüzünde herkese yetecek kadar imkânlar yaratmıştır. Bu imkânlardan faydalanmak herkesin hakkıdır. Fakat herhangi bir çaba olmaksızın bu imkânlardan faydalanmak mümkün değildir. Öyleyse insanların geçim noktasında sıkıntı çekmelerinde kendi tutumları önemlidir. Çalışmadan, herhangi bir gayret göstermeden rızık temini mümkün değildir.
    Fakat kabul etmek gerekir ki, bazen insan ne kadar çaba gösterirse göstersin rızkını temin etmede zorluklar çekebilmektedir. Bazen coğrafya ve iklimden kaynaklanan sebeplerle, bazen de insandan kaynaklanan sebeplerle açlık ve fakirlik gibi problemlerle karşı karşıya kalıyoruz. Esasında açlık ve fakirlik probleminin gerisinde yanlış kader anlayışı ve adalet, yardımlaşma, dayanışma, paylaşma gibi erdemlerden yoksunluk yer almaktadır.
    Allah Teâlâ bütün canlılar için sayısız nimetler yaratmış, bu nimetlerin paylaşılması gerektiğini vurgulamıştır. Servetin sadece zenginler arasında dolaşarak tekelleşmemesini kınayan Kur’an, zenginliğin bir imtihan olduğunu belirtmiştir. Bu şekilde zenginlere ayrı bir sorumluluk yükleyen Kur’an, başkalarına yardımda bulunmayı ve infâk etmeyi imanın bir gereği olarak görmüş, bu yüzden de nimetleri paylaşmamayı bir hak gaspı olarak görmüştür . Dolayısıyla, gerekli şartları taşıdığı halde zekât ve sadaka gibi yükümlülüklerini yerine getirmeyenler fakirin hakkını gasp etmektedirler.
    Nimetlerin paylaşılması konusundaki Kur’an’ın emir ve tavsiyelerinden hareketle açlık ve fakirliğin bir kader olmadığını söyleyebiliriz. Dolayısıyla, rızkın Allah’tan olduğuna inanan mümin, elde ettiği nimetlerden fakirin de hakkı olduğunu bilir ve bunu paylaşırsa, toplumsal sorumluluğunu yerine getirdiği gibi, Allah’ın nimetlerine karşı şükür borcunu da ifa etmiş olacaktır. Böylesine bir anlayış, açlıktan ölen insanların olduğu dünyada yaşama gibi bir utancın ortadan kalkmasına oldukça önemli katkı sağlayacak bir anlayıştır.
    3. Ecel ve Ömür
    Allah her canlı için doğal bir yaşam süresi belirlemiştir. İnsan için de belirlenmiş bir yaşam süresi vardır. Bu yaşam süresi dolduğunda her insan ölümü tadacaktır. Ölüm karşı çıkılması mümkün olmayan bir gerçektir. İnsan için dünya hayatı sürelidir. Bu gerçek herkes tarafından kabul edilmektedir. İnsanın ömrüyle ilgili tartışma, bu süre ne kadardır? Bu süre nasıl sona ermektedir? Her insan için bu süre farklı mıdır? Öldürülen kişi eceliyle mi ölmektedir yoksa ecelini doldurmadan mı ölmektedir? Eceliyle öldüyse katilin suçu nedir? gibi sorular üzerinde yoğunlaşmaktadır.
    Kur’an, sadece insan için değil, milletler için, güneş ve ay için, yer ve gök arasında bulunan her bir şey için belli bir ecel belirlendiğini ifade etmektedir. Kısacası ecel kavramı, her şeyin vakti ve süresi belirlenmiş olduğunu ifade etmek için kullanılan bir kavramdır.
    Kur’an’da ecel ile ilgili ayetler incelendiğinde, Allah’ın her bir insan için ayrı ayrı değil de insan cinsi için bir ecel belirlemiş olduğu anlaşılmaktadır. Buradan hareketle diyebiliriz ki ecel, “dünyaya gelen her insanın yaşaması gereken süre yani tabii ömür” şeklinde tarif edilebilir. Başka bir tanımla ecel; “kurallarla düzenlenmiş muhtemel yaşam süresidir.” Bu tanımlardan hareketle, insan normal şartlarda sağlıklı ve yeterli beslendiği, koruyucu tedbirleri aldığı, yine yaşam süresini olumsuz yönde etkileyen dış tesirlerden korunduğu takdirde doğal ömrünü tamamlama imkânına sahiptir sonucunu çıkarabiliriz. Nitekim doğal yaşam süresini olumsuz etkileyen tesirlerin en aza indirildiği gelişmiş toplumlarda insanların daha uzun süre yaşadığı, buna karşın yeterli beslenme ve sağlık şartlarının oluşturulmadığı toplumlarda da insanların daha kısa bir ömre sahip olduğu görülmektedir . Bu tecrübe göz önünde bulundurulduğunda, “Başınıza gelen herhangi bir musibet ellerinizle işlediklerinizden dolayıdır.” mealindeki ayet daha iyi anlaşılmış olacaktır. Bu ayete göre insanın başına gelen felaketlerden kendisinin sorumlu tutulduğu ortaya çıkmaktadır.
    Buna karşın, ecel problemini araştırma konusu yapan Okumuş’un da belirttiği gibi, Müslüman kültüründe ecel için söylenen “değişmezlik” kanunu ömür için de söylenmekle birlikte, canlılık süresince kaybedilen ve kazanılan “yeni güçlerin” de birer kader olması gerektiği kanaatine varılmıştır. Yani insanı ölüme götüren hastalık, trafik, iş ya da ev kazaları da birer takdir olarak görülmüştür. Bu anlayış atasözlerimize; “ölüm geldi cihana baş ağrısı bahane” şeklinde yansımıştır. Hâlbuki ilâhî kader olarak anlaşılması gereken şey ölüm olayının mutlaklığıdır. Nitekim Kur’an, peygamberler de dahil hiç kimseye ebedilik verilmediğini, her nefsin mutlaka ölümü tadacağını, insan için nerede olursa olsun ölümün kaçınılmaz bir son olduğunu açık bir şekilde vurgulamaktadır . Ancak insan için ölümü tayin eden ve onun için bir son hazırlayan Allah, bunun icrasının şartlarını da insan davranışlarına bağlamıştır . İnsanın kendisi ya da bir başkasının ihmal ve kusurundan meydana gelen ölümünün sorumlusu Allah değildir. Bu konudaki sorumluluk insana aittir.
    Kur’an-ı Kerim’de yer alan şu ayet oldukça dikkat çekicidir: “Yaşayan bir varlığa daha çok ömür verilmesi de onun ömründen biraz azaltılması da mutlaka bir kitapta yazılıdır.” Buradaki “kitapta yazılı” olan şey “Allah’ın yeryüzünde koyduğu ölçüler” şeklinde anlaşılacak olursa; insanın kaliteli bir yaşam sürmesi ve Rabbi tarafından kendisine verilen ömrü tamamlayabilmesi için, başka bir ifadeyle ömrünü uzatan şartları oluşturması için Allah’ın yeryüzünde koyduğu ölçüleri dikkate alması gerekir. Bu ayetin bir insanın ömrünün uzun ya da kısa olduğu önceden belirlenmiştir şeklinde anlaşılmaması gerekir.
    4. Hidayet ve Dalalet
    Sözlüklerde hidayet, “istenilene ulaştıracak şeye işaret etmek” şeklinde tanımlanmaktadır. Başka bir tanımla hidayet “doğru yol”, hidayete ermek ise “doğru yolu bulmak” anlamına gelmektedir. Dalalet, “yanlış yol”, dalalete düşmek ise, “yoldan çıkmak, şaşırmak, kaybolmak, sapıklık veya sapkınlık” anlamlarına gelmektedir.
    İnsanı iyilik ve kötülüğü yapabilecek tarzda yaratmış olan Allah, doğru ya da yanlış yola yönelmeyi insanın tercihine bırakmıştır. Yine Allah Teâlâ peygamberler ve kitaplar vasıtasıyla insanlara doğru ve yanlış yolu göstermiş, doğruyu yanlıştan ayırt edebilmesi için ona akıl nimetini bahşetmiştir. Öyleyse bu özellikleriyle insan hidayet ya da dalaleti kendisi tercih etmekte ve bu tercihinden dolayı sorumlu tutulmaktadır.
    Kur’an’a göre, insanın hidayete erememesi ya da dalalete düşmesinin sebebi, Allah’ın yapılmasını yasakladığı davranışları ısrarlı bir şekilde sergilemesidir. Yalan, iftira, küfür ve günah olarak belirtilen davranışları alışkanlık haline getiren kişide buna uygun bir karakter oluşmaya başlar. Bundan sonra insan gittiği yolun yanlışlığını anlayamaz ve artık geri dönemez hale gelebilir. Buradan hareketle, Kur’an’daki “kalbin mühürlenmesi” ifadesini insanın artık doğruları ve gerçekleri göremez hale gelmesi şeklinde anlayabiliriz. “…Allah kimi saptırırsa artık onu doğru yola iletecek yoktur.” ayetini de bu çerçevede değerlendirdiğimizde, hidayete ulaşma ya da dalalete düşme konusunda insanın aklı, tercihi ve iradesini daha net ortaya koymuş oluruz.
    5. Tevekkül
    Sözlükte, “güvenmek, dayanmak ve işi başkasına havale etmek” gibi anlamlara gelen tevekkül dinî bir terim olarak, “kişinin gerçekleştirmek istediği iş konusunda, gerekli her türlü tedbiri aldıktan, elinden gelen her şeyi yaptıktan, insanî planda yapacak bir şey kalmadıktan sonra Allah’a güvenip dayanması ve ondan yardım beklemesidir.”
    İman ile ilgili bölümde, iman kelimesinin kök anlamlarından birinin “güven” olduğunu ifade etmiştik. Bu anlamda “mümin” hem güven veren hem de “Allah’a güvenen” kimsedir. Hiç kimsenin Allah kadar güvene layık olmadığının bilinciyle mümin, yaptığı ya da yapacağı işlerde Allah’a güvenip dayanır. Bu güven insanı kötü işler yapmaktan alıkoyduğu gibi, zor anlarında ona ümit ve teselli olmaktadır. Ayrıca gerekli tedbirleri aldıktan sonra, Allah’ın insanları bütün kötülüklerden koruyacağına inanan insan dünya hayatında da başarılı olur. Nitekim Allah kendisine inanıp güvenerek gerekli gayreti ve çalışmayı gösteren insanı hiçbir zaman yalnız ve çaresiz bırakmamıştır.
    Tevekkül anlayışında esas olan, öncelikle insanın elinden gelen her türlü çabayı göstermesi ve gerekli tedbirleri alması; ayrıca Allah’ın doğaya koyduğu kanunlar ve ölçüler doğrultusunda hareket etmesidir. Bu esas göz önünde bulundurulduğunda tevekkül konusundaki yanlış anlayışlar önlenecektir. Hiçbir tedbir almadan ve elinden geleni yapmadan Allah’a tevekkül etmek İslâm’ın sorumluluk anlayışıyla asla bağdaşmaz. Hal böyleyken, Altıntaş’ın da tespit ettiği gibi, Müslüman kültüründe yerleşmiş olan insan davranışlarının önceden belirlenmişliği anlayışı tevekkül meselesinin de gerçek anlamından koparılmasına sebep olmuştur. Kader ve tevekkülün yanlış telakkisi sosyal hayatta pek çok olumsuzluğu beraberinde getirmiştir. Yazgıcı tevekkül anlayışı, toplumu uyuşukluğa, tembelliğe sevketmiş, bu durum da gitgide ahlâkî bozulmuşluğu ve istismarları beraberinde getirmiştir .
    Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy yazgıcı kader ve tevekkül anlayışını şu şekilde eleştirmektedir:
    “Kadermiş!” öyle mi? Hâşâ, bu söz değil doğru;
    Belânı istedin, Allah da verdi…Doğrusu bu.
    Taleb nasılsa, tabi’î, netice öyle çıkar,
    Meşiyyetin sana zulmetmek ihtimali var mı?
    “Çalış!” dedikçe şeriat, çalışmadın, durdun,
    Onun hesabına bir çok hurafe uydurdun!
    Sonunda bir de “tevekkül” sokuşturup araya,
    Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya!

    Bırak çalışmayı, emret oturduğun yerden,
    Yorulma, öyle ya, Mevlâ ecîr-i hâsın iken!
    Yazıp sabahleyin evden çıkarken işlerini,
    Birer birer oku tekmîl edince defterini;
    Bütün o işleri rabbim görür; vazîfesidir...
    Yükün hafifledi... Sen şimdi doğru kahveye gir!
    Çoluk çocuk sürünürmüş sonunda aç kalarak...
    Hudâ vekîl-i umûrun değil mi? Keyfine bak!
    Onun hazîne-i in'âmı kendi veznendir!
    Havâle et ne kadar masrafın olursa... Verir!
    Silâhı kullanan Allah, hudûdu bekleyen O;
    Levâzımın bitivermiş, değil mi? Ekleyen O!
    Çekip kumandası altında ordu ordu melek,
    Senin hesâbına küffârı hâk-sâr edecek!
    Başın sıkıldı mı, kâfî senin o nazlı sesin:
    "Yetiş!" de, kendisi gelsin, ya Hızr'ı göndersin!
    Evinde hastalanan varsa, borcudur: bakacak;
    Şifâ hazînesi derhal oluk oluk akacak.
    Demek ki: her şeyin Allah... Yanaşman, ırgadın o;
    Çoluk çocuk O'na âid; lalan, bacın, dadın O;
    Vekîl-i harcın O; kâhyan, müdîr-i veznen O;
    Alış seninse de, mesûl olan verişten O;
    Denizde cenk olacakmış... Gemin O, kaptanın O;
    Ya ordu lâzım imiş... Askerin, kumandanın O;
    Köyün yasakçısı; şehrin de baş muhassılı O;
    Tabîb-i âile, eczâcı... Hepsi hâsılı o.
    Ya sen nesin? Mütevekkil! Yutulmaz artık bu!
    Biraz da saygı gerektir... Ne saygısızlık bu!
    Hudâ'yı kendine kul yaptı, kendi oldu Hudâ;
    Utanmadan da tevekkül diyor bu cürete... Ha?
    ………
    Sarılmadan en ufak bir işte esbaba,
    Muvaffakiyete imkân bulur musun acaba?
    Hamâkatin aşıyor hadd-i i’tidâli, yeter!
    Ekilmeden biçilen tarla nerde var? Göster!
    “Kader” senin dediğin yolda şeriata bühtandır;
    Tevekkülün hele, hüsran içinde hüsrandır.
    Kader ferâiz-i imana dahil…Âmennâ…
    Fakat yok onda senin sapmış olduğun ma’na.
    Kader: Şerâiti mevcud olup da meydanda,
    Zuhûra gelmesidir mümkinâtın a’yânda .
    Bu noktada, yazgıcı tevekkül anlayışına Hz. Ömer’in tepkisini dile getirmek, meselenin daha iyi anlaşılmasına katkı sağlayabilir. Bir gün Hz. Ömer arkadaşlarıyla birlikte Şam'a gitmek üzere yola çıkar. Câbiye denilen yere geldiklerinde Şam'da veba ve taun hastalığının ölüm saçtığı haberi kendilerine ulaşır. Orada bulunanlardan bir gurup "Allah 'a tevekkül ederek girelim, Allah bizi bu bulaşıcı hastalıktan korur. Sonra Allah’ın kaderinden kaçamayız" deyince Hz. Ömer buna şiddetle tepki gösterir. “Veba salgınının bulunduğu Şam'a girmeden geri dönmeyi emrettiğinde; “Allah’ın kaderinden mi kaçıyoruz ya Ömer?” şeklinde bir tepkiyle karşılaşır. Bunun üzerine Hz. Ömer “evet, Allah’ın kaderinden kaçıp, yine Allah’ın bir başka kaderine sığınıyoruz” diyerek karşılık verir.
    Görüldüğü gibi Hz. Ömer, ilâhî takdir doktrininden yola çıkmamış, insanî davranışlardan hareketle tedbir almayı öncelemiştir. Çünkü kader, olsa olsa insanın sorumlu tutulmadığı alanlarda olabilir. Sorumlu olduğu alanlarda birey ve toplumlar kendi kaderlerini belirleme hakkına sahiptirler .
  • Kuran kıssalarını algılayışımız, adeta tarihten bir kesite şahitlik ediyormuşuz gibidir. Elbette bunda Kuranın anlatım usulü, daha da ötesinde bizim kuran tasavvurumuz etkilidir. Çünkü Kuran en nihayetinde Allah kelamıdır ve onda yazılan her şey hakikattir ve tek harfi değişmeden bize kadar ulaşmıştır. Şimdi bu pencereden birkaç kıssayı tahlil etmeye çalışacağız. Bu tahlilleri yaparken kuranın aynı kıssayı farklı surelerde farklı ayrıntılarla anlatmış olmasını göz ardı etmeyeceğiz ve kıssaları birlikte değerlendireceğiz.

    Musa & Firavun Diyaloğu:

    Şu’arâ 16. Firavun’una varın da deyin ki: “Biz, varlıkların sahibinin elçisiyiz
    Şu’arâ 17. İsrailoğullarını bırak da bizimle gelsinler.

    Bu ayetlerin açılımı A’râf suresinde şu şekilde yapılmıştır;

    A’râf 104. Musa dedi ki: «Ey Firavun! Ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim.
    A’râf 105. Allah hakkında gerçekten başkasını söylememek benim üzerime borçtur. Size Rabbinizden açık bir delil getirdim; artık İsrailoğullarını benimle bırak!

    Altta Hz. Muhammed ve müşrikler arasındaki mücadeleye atıfta bulunduğunu düşündüğümüz 18. ayetten 30. ayete kadar olan bu gurup yalnızca A’râf suresinde geçmektedir.

    Şu’arâ 18. Dedi ki: Biz seni çocukken himayemize alıp büyütmedik mi ? Hayatının bir çok yıllarını aramızda geçirmedin mi ?
    Şu’arâ 19. Sonunda yapacağını yaptın; sen nankörün tekisin
    Şu’arâ 20. Dedi ki; Onu yaptım ama hedefimde o yoktu
    Şu’arâ 21. Sizden korkunca da hemen aranızdan kaçtım. Sonra Rabbim bana hikmet bahşetti ve beni peygamberlerden kıldı.
    Şu’arâ 22. İyilik sayıp başıma kaktığın o durum, İsrailoğullarını köleleştirdiğin için oldu.
    Şu’arâ 23. Firavun dedi ki; Âlemlerin Rabbi dediğin de nedir?
    Şu’arâ 24. Dedi ki; eğer işin gerçeğini düşünüp anlayan kişiler olsanız, (itiraf edersiniz ki) O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbidir.
    Şu’arâ 25. Dedi ki; etrafında bulunanlara: İşitiyor musunuz ?
    Şu’arâ 26. Dedi ki; O, sizin de Rabbiniz, daha önceki atalarınızın da Rabbidir.
    Şu’arâ 27. Dedi ki; Size gönderilen bu elçiniz mutlaka delidir.
    Şu’arâ 28. Dedi ki; Şayet aklınızı kullansanız (anlarsınız ki), O, doğunun, batının ve ikisinin arasında bulunanların Rabbidir.
    Şu’arâ 29. Dedi ki; Hele benden başka birini ilah edin, seni zindanda çürütürüm” .
    Şu’arâ 30. Dedi ki; Sana apaçık bir şey getirmiş olsam da mı ?

    Buradan sonraki ayetler neredeyse birebir aynıdır, ancak Firavun ve Hz.Musa’nın söylediği cümleler arasındaki değişiklikler dikkat çekicidir. Bu nedenle gerekli yerlerde farklılığın görülmesi için Arapça okunuşu da parantez içinde verilmiştir.

    Şu’arâ 31.( Firavun ) dedi ki: Doğru söyleyenlerden isen, haydi getir onu! diye karşılık verdi.( Kâle fe/ti bihi in kunte mine-ssâdikîn)
    A’râf 106. (Firavun) dedi ki: Eğer bir mucize getirdiysen ve gerçekten doğru söylüyorsan onu göster bakalım.( Kâle in kunte ci/te bi-âyetin fe/ti bihâ in kunte mine-ssâdikîn)
    Şu’arâ 32. Bunun üzerine Musa asâsını atıverdi; bir de ne görsünler, asâ apaçık koca bir yılan (oluvermiş)!(Feelkâ ‘asâhu fe-iżâ hiye śu’bânun mubîn)
    A’râf 107. Bunun üzerine Musa asâsını atıverdi; bir de ne görsünler, asâ apaçık koca bir yılan (oluvermiş)!( Feelkâ ‘asâhu fe-iżâ hiye śu’bânun mubîn)
    Şu’arâ 33. Elini de (koynundan) çıkardı; o da seyredenlere bembeyaz görünen (nur saçan bir şey oluvermiş)!(Veneze’a yedehu fe-iżâ hiye beydâu linnâzirîn)
    A’râf 108. Elini de (koynundan) çıkardı; o da seyredenlere bembeyaz görünen (nur saçan bir şey oluvermiş)!(Veneze’a yedehu fe-iżâ hiye beydâu linnâzirîn)

    Belki de bu suredeki en bariz farklılık alttaki iki ayet arasındadır. Aynı cümle Şu’arâ suresinde Firavunun ağzından, A’râf suresinde ise Firavunun avanesi tarafından zikredilmektedir.

    Şu’arâ 34. Firavun, çevresindeki ileri gelenlere dedi ki, Bu gerçekten bilgin bir sihirbaz! (Kâle lilmele-i havlehu inne hâżâ lesâhirun ‘alîm)
    Şu’arâ 35. Sizi sihriyle yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Şimdi ne buyurursunuz ?
    (Yurîdu en yuḣricekum min ardikum bisihrihi femâżâ te/murûn)

    A’râf 109. Firavun’un halkından itibarlı kişiler dediler ki “Bu gerçekten bilgin bir sihirbaz!”
    (Kâle-lmeleu min kavmi fir’avne inne hâżâ lesâhirun ‘alîm)
    A’râf 110. Sizi yerinizden, yurdunuzdan çıkarmak istiyor, Şimdi ne buyurursunuz ?
    (Yurîdu en yuḣricekum min ardikum femâżâ te/murûn)


    Şu’arâ 36. Dediler ki: “Onu ve kardeşini alıkoy ve kentlere toplayıcılar gönder.
    (Kâlû ercih veeḣâhu veersil fî-lmedâ-ini hâşirîn)
    A’râf 111. Dediler ki: “Onu ve kardeşini alıkoy ve kentlere toplayıcılar gönder.
    (Kâlû ercih veeḣâhu veersil fî-lmedâ-ini hâşirîn)
    Şu’arâ 37. Bütün bilgin büyücüleri toplayıp sana getirsinler.(Ye/tûke bikulli sâhirin ‘alîm)
    Şu’arâ A’râf 112. Bütün bilgin büyücüleri toplayıp sana getirsinler.
    (Ye/tûke bikulli sâhirin ‘alîm)
    Şu’arâ 38. Böylece sihirbazlar belli bir günün tayin edilen vaktinde bir araya getirildi.
    Şu’arâ 39. Halka: Siz de toplanıyor musunuz (haydi hemen toplanın), denildi.
    Şu’arâ 40. (Halk veya Firavun'un yandaşları) üstün gelen büyücüler olursa, herhalde onlara uyarız dediler.
    Şu’arâ 41. Büyücüler gelince Firavun’a dediler ki; “galip gelen biz olursak elbette bir ödül verilir değil mi?”.
    (Felemmâ câe-sseharatu kâlû lifir’avne e-inne lenâ leecran in kunnâ nahnu-lġâlibîn)

    Şu’arâ A’râf 113 .Büyücüler Firavun’a geldi ve dediler ki “Biz galip gelirsek elbette bunun bir ödülü olacak değil mi?”.
    (Vecâe-sseharatu fir’avne kâlû inne lenâ leecran in kunnâ nahnu-lġâlibîn)

    Şu’arâ 42. “Evet” dedi. Üstelik bana yakın kimselerden olacaksınız”.
    (Kâle ne’am ve-innekum iżen lemine-lmukarrabîn)

    A’râf 114. “Evet” dedi.“Üstelik benim yakınlarımdan da olacaksınız.”
    (Kâle ne’am ve-innekum lemine-lmukarrabîn)

    A’râf 115. Dediler ki “Musa! Önce sen mi atarsın, yoksa biz mi atalım?”
    (Kâlû yâ mûsâ immâ en tulkiye ve-immâ en nekûne nahnu-lmulkîn)

    A’râf 116. Musa: “Atın!” dedi. Atınca herkesin gözünü boyadılar. Onları korkuttular. Büyük bir büyü yaptılar. (Kâle elkû felemmâ elkav seharû a’yune-nnâsi vesterhebûhum vecâû bisihrin ‘azîm)

    (Şu’arâ suresinde A’râf 115’deki “Dediler ki “Musa! Önce sen mi atarsın, yoksa biz mi atalım?”sorusu yok !)

    Şu’arâ 43. Musa onlara; “ne atacaksanız atın” dedi.(Kâle lehum mûsâ elkû mâ entum mulkûn)
    Şu’arâ 44. İplerini ve değneklerini yere attılar ve şöyle dediler: “Firavun’un gücü adına galibiyet elbette bizimdir”.
    Şu’arâ 45. Arkasından Musa değneğini attı. O da onların gözbağı için yaptıklarını beklenmedik bir şekilde yutuverdi.
    A’râf 117. Musa’ya: “Sen de değneğini at” diye vahyettik. Değnek bütün uydurduklarını hemen yutuverdi.
    A’râf 118. Böylece gerçek ortaya çıktı ve onların yapmakta oldukları yok olup gitti.
    A’râf 119. İşte Firavun ve kavmi, orada yenildi ve küçük düşerek geri döndüler.
    A’râf 120. Sihirbazlar ise secdeye kapandılar.(Veulkiye-sseharatu sâcidîn)
    Şu’arâ 46. Sihirbazlar derhal secdeye kapandılar.(Feulkiye-sseharatu sâcidîn)
    Şu’arâ 47. Alemlerin Rabbine inandık dediler.(Kâlû âmennâ birabbi-l’âlemîn)
    A’râf 121. Alemlerin Rabbine inandık dediler.(Kâlû âmennâ birabbi-l’âlemîn)
    Şu’arâ 47. Musa’nın ve Harun’un Rabbine. (Rabbi mûsâ vehârûn)
    A’râf 122. Musa’nın ve Harun’un Rabbine. (Rabbi mûsâ vehârûn)


    Şu’arâ 49. (Firavun) dedi ki: Ben size izin vermeden ona iman ettiniz ha! Demek ki size sihiri öğreten büyüğünüzmüş o! Ama şimdi (size yapacağımı görecek ve) bileceksiniz: Andolsun, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama kestireceğim, hepinizi astıracağım!
    (Kâle âmentum lehu kable en âżene lekum innehu lekebîrukumu-lleżî ‘allemekumu-ssihra felesevfe ta’lemûn leukatti’anne eydiyekum veerculekum min ḣilâfin veleusallibennekum ecma’în)

    A’râf 123, 124 (Firavun) dedi ki “Ben izin vermeden ona inandınız ha? Besbelli ki bu gizli bir düzendir. Ülkede bu düzeni kurdunuz ki halkını buradan çıkarasınız. Ben size göstereceğim. Mutlaka ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama keseceğim, sonra da hepinizi asacağım!
    (Kâle fir’avnu âmentum bihi kable en âżene lekum inne hâżâ lemekrun mekertumûhu fî-lmedîneti lituḣricû minhâ ehlehâ fesevfe ta’lemûn leukatti’anne eydiyekum veerculekum min ḣilâfin śümme leusallibennekum ecme’în)

    Şu’arâ 50. Dediler ki “Zararı yok, biz şüphesiz Rabbimize döneceğiz”.(Kâlû lâdayr innâ ilâ rabbinâ munkalibûn)
    A’râf 125 . Dediler ki “Biz de Rabbimize döneriz.(Kâlû innâ ilâ rabbinâ munkalibûn)

    Son olarak sihirbazların ağzından aktarılan cümleler de iki surede değişikliğe uğramıştır.

    Şu’arâ 51. «Biz, ilk iman edenler olduğumuz için Rabbimizin hatalarımızı bağışlayacağını umarız.» (İnnâ natme’u en yaġfira lenâ rabbunâ ḣatâyânâ en kunnâ evvele-lmu/minîn)

    A’râf 126. Sen sadece Rabbimizin âyetleri bize geldiğinde onlara inandığımız için bizden intikam alıyorsun. Ey Rabbimiz! Bize bol bol sabır ver, müslüman olarak canımızı al.
    (Vemâ tenkimu minnâ illâ en âmennâ bi-âyâti rabbinâ lemmâ câetnâ(c) rabbenâ efriġ ‘aleynâ sabran veteveffenâ muslimîn)


    Hz İbrahim & Meleklerin Diyaloğu:
    Hûd 69. Andolsun ki elçilerimiz (melekler) İbrahim'e müjde getirdiler ve: «Selam (sana) » dediler. O da: «(Size de)selam» dedi ve hemen kızartılmış bir buzağı getirdi.

    Hicr 52. Onun yanına girdikleri zaman, «selam» dediler. (İbrahim:) Biz sizden çekiniyoruz, dedi.

    Zâriyât 25. Onlar İbrahim'in yanına girmişler, selam vermişlerdi. İbrahim de selamı almış, içinden, «Bunlar, yabancılar» demişti.
    Zâriyât 26. Hemen ailesinin yanına giderek semiz bir dana (kebabını) getirmiş,
    Zâriyât 27. Onların önüne koyup «Yemez misiniz?» demişti.

    Yukarıda Zâriyât suresindeki üç ayet adeta Hûd 69 - Hicr 52 açar niteliktedir.Ancak devamındaki akış tamamen farklıdır.Hud suresinde melekler ilk olarak Lut Kavminden bahsederler ve çocuk müjdesini ibrahimin eşine dönük olarak söyledikleri izlemini verirler.Diğer iki surede melekler çocuk müjdesi ile söze başladıkları için Lut kavmine gidecekleri ibrahimin sorusu üzerine ortaya çıkar.Hud suresinde ise İbrahim olayı baştan beri bildiği için eşine verilen çocuk müjdesinin şaşkınlığını atar atmaz meleklerle tartışmaya başlar.

    Hûd 70. Ellerini yemeğe uzatmadıklarını görünce, onları yadırgadı ve onlardan dolayı içine bir korku düştü. Dediler ki: Korkma! Lût kavmine gönderildik.( Felemmâ raâ eydiyehum lâ tasilu ileyhi nekirahum veevcese minhum ḣîfe kâlû lâ teḣaf innâ ursilnâ ilâ kavmi lût)

    Hicr 53. Dediler ki: Korkma; biz sana bilgin bir oğul müjdeliyoruz.( Kâlû lâ tevcel innâ nubeşşiruke biġulâmin ‘alîm)

    Zâriyât 28. Derken onlardan korkmaya başladı. «Korkma» dediler ve ona bilgin bir oğlan çocuğu müjdelediler.( Fe-evcese minhum ḣîfetâ kâlû lâ teḣaf ve beşşerûhu biġulâmin ‘alîm)

    Hûd 71. O esnada hanımı ayakta idi ve (bu sözleri duyunca) güldü. Ona da İshak'ı, İshak'ın ardından da Ya'kub'u müjdeledik.
    Hûd 72. (İbrahim'in karısı:) Olacak şey değil! Ben bir kocakarı, bu kocam da bir ihtiyar iken çocuk mu doğuracağım? Bu gerçekten şaşılacak bir şey! dedi.

    Hicr 54. (İbrahim:) Bana ihtiyarlık çökmesine rağmen beni müjdeliyor musunuz? Beni ne ile müjdeliyorsunuz? dedi.

    Zâriyât 29. Karısı çığlık atarak geldi. Elini yüzüne çarparak: «Ben kısır bir kocakarıyım!» dedi.

    Hûd 73. (Melekler) dediler ki: Allah'ın emrine şaşıyor musun? Ey ev halkı! Allah'ın rahmeti ve bereketleri sizin üzerinizdedir. Şüphesiz ki O, övülmeye lâyıktır, iyiliği boldur.

    Hicr 55. Sana gerçeği müjdeledik, sakın ümitsizliğe düşenlerden olma! dediler.

    Zâriyât 30. Onlar: «Bu böyledir. Rabbin söylemiştir. O, hikmet sahibidir, bilendir» dediler.

    Hicr 56. (İbrahim:) dedi ki: Rabbinin rahmetinden, sapıklardan başka kim ümit keser?

    Hûd 74. İbrahim'den korku gidip kendisine müjde gelince, Lût kavmi hakkında (adeta) bizimle mücadeleye başladı.
    Hûd 75. İbrahim cidden yumuşak huylu, bağrı yanık, kendisini Allah'a vermiş biri idi.
    Hûd 76. (Melekler dediler ki): Ey İbrahim! Bundan vazgeç. Çünkü Rabbinin (azap) emri gelmiştir. Ve onlara, geri çevrilmez bir azap mutlaka gelecektir!

    Hicr 57. «Ey elçiler! (Başka) ne işiniz var?» dedi.
    Hicr 58. Dediler ki: «Biz, suçlu bir kavme gönderildik.»

    Zâriyât 31. (İbrahim:) O halde işiniz nedir, ey elçiler? dedi.
    Zâriyât 32. Dediler ki: «Biz, suçlu bir kavme gönderildik.»
    Bundan sonraki kısımda melekler, Hicr suresinde İbrahime cevap vermeye devam ederken, Zâriyât suresinde diyolog kesilir ve melekler olayı geçmiş zaman kullanarak anlatırlar.

    Hicr 59. «Ancak Lût ailesi hariç. Onların hepsini kurtaracağız.»
    Hicr 60. «(Fakat Lût'un) karısı müstesna; biz onun geri kalanlardan olmasını takdir ettik.»

    Zâriyât 33. «Üzerlerine çamurdan taş yağdırmaya (geldik).»
    Zâriyât 34. (Bu taşlar,) aşırı gidenler için Rabbinin katında işaretlenmiş (taşlardır).
    Zâriyât 35. Bunun üzerine orada bulunan müminleri çıkardık.
    Zâriyât 36. Zaten orada müslümanlardan, bir ev halkından başka kimse bulmadık.
    Zâriyât 37. Acı azaptan korkanlar için orada bir işaret bıraktık.


    İbrahim & Kavminin Diyalogları :

    Bu kıssayı çözümlemek bir hayli güç. Çünkü kıssanın bir kısmı bir surede bir kısmı diğer surede, az bir kısmında da ortak olarak zikredilmektedir.Ortak olan kısımlardaki diyalog farklılıkları yine dikkat çekmektedir.

    Enbiyâ 52. O, babasına ve kavmine: Şu karşısına geçip tapmakta olduğunuz heykeller de ne oluyor? demişti.
    Sâffât 85. Hani o, babasına ve kavmine: Siz kime kulluk ediyorsunuz? demişti.

    Sâffât 86. «Allah'tan başka bir takım uydurma ilâhlar mı istiyorsunuz?»
    Sâffât 87. «O halde âlemlerin Rabbi hakkındaki görüşünüz nedir?»
    Sâffât 88. Bunun üzerine İbrahim yıldızlara şöyle bir baktı.
    Sâffât 89. Ben hastayım, dedi.
    Sâffât 90. Ona arkalarını dönüp gittiler. (Bu kısım Enbiyâ suresinde yer almaz )

    Enbiyâ 53. Dediler ki: Biz, babalarımızı bunlara tapar kimseler bulduk.
    Enbiyâ 54. Doğrusu, siz de, babalarınız da açık bir sapıklık içindesiniz, dedi.
    Enbiyâ 55. Dediler ki: Bize gerçeği mi getirdin, yoksa sen oyunbazlardan biri misin?
    Enbiyâ 56. Hayır, dedi, sizin Rabbiniz, yarattığı göklerin ve yerin de Rabbidir ve ben buna şahitlik edenlerdenim. (Bu kısım Sâffât suresinde yer almaz )

    Enbiyâ 57. Allah'a yemin ederim ki, siz ayrılıp gittikten sonra putlarınıza bir oyun oynayacağım!
    Enbiyâ 58. Sonunda İbrahim onları paramparça etti. Yalnız onların büyüğünü bıraktı; belki ona müracaat ederler diye.

    Sâffât 91, 92. Yavaşça putlarının yanına vardı. (Oraya konmuş yemekleri görünce:) Yemiyor musunuz? Neden konuşmuyorsunuz? dedi.
    Sâffât 93. Bunun üzerine, yanlarına gelip sağ eliyle vurdu (kırıp geçirdi.)


    Enbiyâ 59. Bunu tanrılarımıza kim yaptı? Muhakkak o, zalimlerden biridir, dediler.
    Enbiyâ 60. (Bir kısmı:) Bunları diline dolayan bir genç duyduk; kendisine İbrahim denilirmiş, dediler.
    Enbiyâ 61. O halde, dediler, onu hemen insanların gözü önüne getirin. Belki şahitlik ederler.

    Sâffât 94. (Putperestler) koşarak İbrahim'e geldiler.
    Enbiyâ 62. Bunu ilâhlarımıza sen mi yaptın ey İbrahim? dediler.
    Enbiyâ 63. Belki de bu işi şu büyükleri yapmıştır. Hadi onlara sorun; eğer konuşuyorlarsa! dedi.
    Enbiyâ 64. Bunun üzerine, kendi vicdanlarına dönüp (kendi kendilerine) «Zalimler sizlersiniz, sizler!» dediler.
    Enbiyâ 65. Sonra tekrar eski inanç ve tartışmalarına döndüler: Sen bunların konuşmadığını pek âlâ biliyorsun, dediler.

    Enbiyâ 66, 67. İbrahim: Öyleyse, dedi, Allah'ı bırakıp da, size hiçbir fayda ve zarar vermeyen bir şeye hâla tapacak mısınız? Size de, Allah'ı bırakıp tapmakta olduğunuz şeylere de yuh olsun! Siz akıllanmaz mısınız?
    Sâffât 95, 96. İbrahim: Yonttuğunuz şeylere mi ibadet edersiniz! Oysa ki sizi ve yapmakta olduklarınızı Allah yarattı, dedi.

    Enbiyâ 68. (Bir kısmı:) Eğer iş yapacaksanız, yakın onu da tanrılarınıza yardım edin! dediler.

    Sâffât 97. Onun için bir bina yapın ve derhal onu ateşe atın! dediler.

    Enbiyâ 69. «Ey ateş! İbrahim için serinlik ve esenlik ol!» dedik.
    Enbiyâ 70. Böylece ona bir tuzak kurmak istediler; fakat biz onları, daha çok hüsrana uğrayanlar durumuna soktuk.

    Sâffât 98. Böylece ona bir tuzak kurmayı istediler. Fakat biz onları alçaklardan kıldık.
    Sâffât 99, 100. (Oradan kurtulan İbrahim:) Ben Rabbime gidiyorum. O bana doğru yolu gösterecek. Rabbim! Bana sâlihlerden olacak bir evlat ver, dedi.
    Sâffât 101. İşte o zaman biz onu uslu bir oğul ile müjdeledik.


    Sonuç olarak denilebilir ki, surelerde anlatımlar farklı da olsa geçen kıssa aynı olayı ve aynı mesajı vermektedir, peki diyaloglardaki farklılıklar nasıl izah edilebilir ?
    Bunlar türü ne olursa olsun bir metnin sıhhatine gölge düşürmez mi ? Kaldı ki bahsettiğimiz sıradan bir metin değil, kaynağını her şeyi bilen yanılma veya unutma ihtimali olmayan Allah’a atfettiğimiz, içindeki her şeyin hakikat olduğuna inandığımız Allah’ın elçisine vahyolunmuş bir kitabın bir bölümünden bahsediyoruz.
    Bu ayetler tarihin bir bölümünde yaşanmış bir olayın ve gerçek şahsiyetlerin bize aktarılması ise, “dediki” diye başlayan bir cümlenin değişmesi, cümleye bir kelime eklenmesi veya çıkarılması ve hatta Şu’arâ 39 - A’râf 109’da olduğu gibi tamamen farklı aktarımı mümkün müdür ? Aynı şeye bir mahkeme zaptında rastlasanız itiraz etmez misiniz ? En azından ifade verenlerin sıhhatinden veya hafızasından şüpheye düşmez misiniz ?
  • "Neden?" diyor. "Kadınlara yakışmaz, ama erkekler kullanabilir öyle mi? Gerçek devrim ancak kadınlar da silahlandıkları zaman gerçekleşecek."
    "Peki erkekler silahsız mı kalacaklar? Bu, sana doğru geliyor mu yoldaş? Kadınlar silahlanıp ne yapacaklar?"
    "Sizin yerinizi alacaklar. Biz üstte, siz altta olacaksınız. Kadın olmanın ne demek olduğunu siz de hissedeceksiniz biraz.
  • “Aman tanrım! Hayat niçin bu kadar zor, bu kadar acı?” S. 96

    Aradaki sekiz yüz yıla rağmen birbirlerine bağlanan iki hikaye, efsane ve gerçek, veya iki gerçek, yahut iki efsane..

    Aytmatov anlatıcılığının güzelliğini derinden hissettiğim, orijinal dilinden okuyabilseydim keşke dediğim ikinci kitabı oldu. Beyaz Gemi’de olduğu gibi efsane ve gerçeği birbiriyle harmanlamış Aytmatov, bu sefer gerçek kısmı daha ağır basmış ama. Tarih, aşk, bağlılık, acı, sevinç, vuslat, ayrılık.. Koca imparator, Cengiz Han, küçük bir bulut, ve bir aşk. Yine bir imparator, şimdiki zaman hanı, değişen zalimler, ezilen mazlumlar, kazanan? Ona da siz karar verin.

    Değişik duygulara, farklı düşüncelere, farklı zaman ve mekan içinde gezinerek kapılabileceğiniz bir hikaye, iki hikaye daha doğrusu. İyi iki hikaye.

    “Bu yerlerde trenler doğudan batıya, batı-
    dan doğuya gider gelir.. gider gelirdi...”

    İyi okumalar. :)
  • "İki erkek gibi konuşalım," dedi bakışlarını Kont'a sabitleyerek.

    "Konuşun."

    "Kont," diye devam etti Morrel, "siz tüm insânî varlıkların özetisiniz ve bende bizimkinden daha ileri ve daha bilge bir dünyâdan gelmiş izlenimi yaratıyorsunuz."

    "Söylediklerinizde gerçek payı var Morrel," dedi Kont yakışıklılığını arttıran o melankolik gülümsemesiyle, "adı keder olan bir gezegenden geldim."
    Alexandre Dumas
    Sayfa 754 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İkinci Cilt