• 344 syf.
    ·7 günde·Beğendi·8/10
    Tahsin Yucelin son üç ayda okuduğum on ikinci kitabı oldu. yazarın özellikle yazmış olduğu romanlara hayranım. Yazarın kitaplarının diğer bazı yazarlar kadar popüler olmadığını görmek beni sürekli hüzünlendiriyor ama okunduğunu görmek beni mutlu ediyor.

    Kitabın en başında açıklandığı gibi beş tane yazar zengin bir işadamının teşvik ve maddi desteğiyle adamın eski arkadaşı ile ilgili araştırma kitabı ya da biyografi yazmak için yola çıkıyorlar ancak anlaşmazlık yaşayınca proje iptal oluyor ve Tahsin Yücel bu araştırmaları romanlaştırıyor.

    Kitabın 140 sayfalık ilk bölümünde baş karakter Rahmi Sönmez'in hayat hikayesi anlatılıyor. Rahmi Sönmez romantik bir komünist. Hayata sadece bu pencereden bakabiliyor, bakmayanları da anlamakta ve kucaklamakta zorlanıyor, kendine kurduğu kapalı dünyasında yaşıyor ne yaşıyorsa dolayısıyla değişime ve çağın gereklerine ayak uydurmakta zorlanıyor.

    İkinci bölümde ise romanın adında belirtildiği gibi nam-ı diğer peygamberin son beş günü anlatılıyor. Peygamber, Rahmi Sönmez'e takılan bir lakap, Yaşadığı bu dışa kapalı hayat sonucunda gerçeklik duygusundan uzaklaşan hatta aklını yitirmeye başlayan peygamberin hayatının son beş gününde devrime kalkışması hikaye ediliyor.

    Kitap oldukça güzel, tatmin edici, dili de akıcı, okurken keyif aldım. Bazen gerçeklik duygusundan uzaklaştı roman ama bunu zaten yazar da romanın en başında belirtmiş, bunu gerçek hayat hikayesini anlatmaya çalışmasına bağlamış.

    Sonuç olarak herkese tavsiye edebileceğim bir roman olduğunu söyleyeyim.
  • %55 (480/888)
    ·Puan vermedi
    Uzun zamandır inceleme yazmamış olmanın acemiliğini çekiyorum şu an. Yazım, anlatım, ifade zorluğu ya da yanlışlığı yaparsam affola :)

    Öncelikle aslında Mesnevî incelemesi yazmayı düşünmüyordum ama en azından esere ya da düşünce tarzına bakış açımı ufak da olsa ifade etme ve farklı bir bakışla belki de biraz eleştirel yaklaşma ihtiyacı hissettim. Ve özellikle belirtmem gerekir ki bu incelemede kişilere ya da fikirlere karşı saygısızlık içeren herhangi bir itham amacım değildir! Çünkü Anadolu'yu geçtim dünyaya mal olmuş kişi ya da fikirlerin sağladığı kült, değişmez, sarsılmaz ve belki biraz da körü körüne olacak ama sevgi mevcudiyetini gözardı etmem uygun düşmez.

    Beni bilenler Konyalı olduğumu da bilir. Mesnevi okumuş olmam geç kalınmış bir eylem gibi görünebilir aslında fakat ilgimin olmadığı daha doğrusu dinime dair olan esas kitabımı anlayıp uygulamak ihtiyacı dışında "göya" bu amaçla yazılan kitaplara karşı sempatimin olmamasından kaynaklı bir durumdu bu. Şayet şu an okumuş olmam da olaya çok farklı bir yaklaşım sergileyen bir blog yazısından etkilenmiş olmam. Tabi ki öncesinde 1k'da görmüş olduğum bir iletide, Mevlana'yla ilgili verilen bir bilgi hakkında hiçbir fikrimin olmayışı da etkili oldu desek yeridir.

    Dileyen okuyabilir diye linki de şuracığa bırakıyorum, ifadeler belki çok ağır ithamlar içerdiği için sonuna kadar okumak istemeyebilirsiniz ama ciddi bağlantılı bir araştırma dizisi olmuş "bence!":

    1. http://michaelsikkofield.blogspot.com/...ardan-tek-dunya.html

    2. http://michaelsikkofield.blogspot.com/...ek-dunya_11.html?m=1

    Öncelikle kitap incelemesi adı altında belirtmek isterim ki aslında her zaman için aklıma takılan ve çok da bir anlam yükleyemediğim, İslâm dini çatısı altında kollara ayrılan mezhep, fikir ya da ilim -adına ne denirse- işte onlara dair bende bulunan mesafenin başında geliyor tasavvuf. Belki de o yüzden Mevlana hakkında merak ve bilgi sahibi değilim ya da yaşadığım şehrin simgesi olmasına rağmen içimde bir sempati oluşamıyor.

    Tevafuk blog yazısından sonra elime aldığım Cemil Meriç 'in Işık Doğudan Gelir kitabı bana tasavvufun doğuşu hakkında detaylı bilgileri açıkça sundu. Velhasıl alıntılarla durumu izah edebilirim umarım:

    1. #57218233
    2. #57218273
    3. #57218864
    4. #57220248
    5. #57220355
    6. #57221575
    7. #57221679
    8. #57222400 !!!
    9. #57223308 !!!
    10. #57226032
    11. #57226140
    12. #57228300
    13. #57285884
    14. #57283164
    15. #57282377
    16. #57281565
    17. #57235407

    Ve daha nicesi...
    İşte bugün evrensel olarak dünyanın her yerinde bilinen, saygı duyulan, ilgi gösterilen bir yaklaşım olan tasavvufun gördüğü bu saygı kadar İslâm saygı görmemiştir! Çok ilginç değil mi? Şimdi kim diyebilir ki İslâm'ı ortadan kaldırmayı heves edinen bu dünyanın, evrensel sevgi! yayıcı tasavvufa olan bu ilgisi masumdur diye? Çünkü temelde İslâm zaten başlı başına bir sevgi merkezidir ve İslâm dinini Allah bize gönderdiğinde yanında mezhepler, tasavvuf ya da fikirlerle göndermemiştir. Kendi bütünlüğü içinde ne bozulmuş ne de insanlar tarafından tahrip edilmiştir. Buda demek oluyor ki İslâm dışında alternatiflere gerek yoktur, tek yapmamız gereken İslâm'ı, Kur-an'ı Kerim'i doğru anlamak ve yaşamak olmalıdır "fikrimce".

    1. #57286661
    2. #57277808


    Tasavvufa dair bu yazılar da ilginizi çekebilir. Umarım vakit ayırıp okuyabilirsiniz. Doğru bildiğimiz yanlışlarla yaşadığımız şu dünyada biraz olsun düşünmeye, sorgulamaya ve biraz da eleştirmeye ihtiyacımız var çünkü.

    1. http://kalemder.org.tr/...-verdigi-zararlar-i/

    2. http://kalemder.org.tr/...verdigi-zararlar-ii/

    Girişi tasavvufla yaptığımıza göre şimdi de Mesnevi konusuna değinebiliriz. Bize genelde içinde fabl örnekleri bulunan ve Kur-an ayetleri, hadislerle hikayelere temel oluşturulan bir eser olarak bilgisi verilen bu kitap, giriş kısmından itibaren aslında ne amaçla yazıldığını ortaya koyuyor.

    https://i.hizliresim.com/NLMGlO.jpg

    Velhasıl içinde de sıkça karşınıza çıkacak olan konular ruh, nefis, kadın, oğlancılık, şeyh ve evliyaların insan olma vasfından ziyade daha üst bir konumda bulunması ve bunlara dair hikayeler yer alıyor. Buna dair bir kaç görseli de şuraya bırakıyorum:


    https://i.hizliresim.com/AOBG1v.jpg
    https://i.hizliresim.com/VQ4BDv.jpg
    https://i.hizliresim.com/qA7yvZ.jpg
    https://i.hizliresim.com/GZLGmb.jpg
    https://i.hizliresim.com/Z5GnX3.jpg
    https://i.hizliresim.com/GZLGZb.jpg
    https://i.hizliresim.com/Z5Gn53.jpg
    https://i.hizliresim.com/00OrrL.jpg
    https://i.hizliresim.com/p5r22n.jpg
    https://i.hizliresim.com/Rgd8vR.jpg
    https://i.hizliresim.com/lQn5Qr.jpg
    https://i.hizliresim.com/yGBAYj.jpg
    https://i.hizliresim.com/LvBgBz.jpg
    https://i.hizliresim.com/AO971B.jpg
    https://i.hizliresim.com/7BlgZr.jpg
    https://i.hizliresim.com/lQMj6k.jpg
    https://i.hizliresim.com/VQkaJr.jpg
    https://i.hizliresim.com/Z58dGZ.jpg

    Ha tabiki tamamı bunlardan oluşmuyor. İçinde öğüt veren, ders çıkartılması gereken, kibre dair, dürüstlüğe dair ya da insanlara karşı saygıya dair, edebe dair bir çok hikaye yer alıyor. Ahlâk kurallarının hayatımızdaki önemine özellikle değinerek, insanların bencillik, kibir ve diğer kötü edinimlerden uğradığı zararları güzel ifade ediyor. Ama öyle gözlerinizi kocaman yapacak, sizi hayretler içinde bırakıp "vay be ne hikaye ama" dedirtecek türden şeyler değil. Sevdiğim ve "amin" dediğim çok güzel dualar da mevcut. Bunlardan bahsetmemek esere haksızlık olurdu.

    Bir de Mevlana'nın ajan olma konusu var ki sormayın gitsin. Ben bunca yalan yanlış inanışların bize temiz bir şey! gibi servis edilmesinden sonra, yapılan bu iddialara da karşı duracak değilim. Niyetine dair kesin bir yargıda bulunmak adaletsizlik olur fakat o baskınlar döneminde uzlaşmacı bir tavır takınması hem toplum içindeki fıtratına uygunluk gösteriyor hem de döneme dair araştırma yapanları bu konuda ortak kanıya ulaştırıyor. Konu hakkında yeterli bilgiye sahip değilim o yüzden yargıda bulunmak bana düşmez fakat buna dair kaynakları okuduktan sonra yeniden gündeme getiririm. İlgilenenler için yazılan bir kaç yazıyı da şuracığa bırakıyorum:

    http://m.radikal.com.tr/...ildiklerimiz-1166260

    http://www.haber7.com/...gollarin-ajani-miydi

    Çok fazla alıntı ve linklerle dolu bir yazı oldu ama fikirlerimi destekler nitelikte olan bu paylaşımları yapmazsam olmazdı. Kitap incelemesinden ziyade var olan bir fikrin eleştirisi gibi olsa da, kitabın fikirden doğduğunu düşünürsek aslında konunun temeline inmiş olduk. Tasavvuf, sufilik, sema, risaleler, mesnevi, ruh, nefis, aşk! birbirinden ayrı düşünülemeyecek şekilde bir bütün oluşturmuş. Ama var olan tek gerçek İslâm dini kendince tamam olan bir dindir, Kur-an'ı Kerim hiçbir şekilde değiştirilmemiş olan kitabıdır ve Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) bu dinin bizlere ileticisi olarak gönderilen peygamberidir. Bunlar dışında hiçbir şeye ihtiyacımız da yoktur. Yeter ki biz sadece ona yönelelim. Doğru şekilde öğrenip, anlayıp, hayatımıza uygulayalım. Bu süreç benim için yeni başlangıçlar yapmama da vesile olur umarım. Dil eğitime bu zamana kadar çok önem vermesem de Arapça öğrenip en azından okuduğumu anlama kabiliyeti kazanmak, ölmeden önce yapılacaklar listemde ilk sırayı aldı. Bu sayede Kitabımı kendilerince anlatmaya çalışan başka "aracılara" ihtiyaç duymadan!, sadece onu okuyarak anlamayı ve hayatıma uygulamayı gönülden diliyorum.

    Ben yine Mevlana'dan kitap okurum. Benim huyumdur bir insanı sevsem de sevmesem de, fikrini savunsam da savunmasam da okurum. En azından kendimce yorum yapabileceğim bir donanıma sahip olmayı isterim.

    Umarım yanlış ifadelerde bulunmamışımdır ve umarım sıkılmadan sonuna kadar okumuşsunuzdur :) Yapı olarak biz sevdiğimiz değerlere toz kondurmayız ve eleştirelim derken de yerin dibine sokarız. Tekrar belirtiyorum ifadelerimde var olan fikir ya da kişileri aşağılamak gibi bir derdim olmadı hiç. Kitaba dair içinde yer alan fikirlerin bendeki yansımasını ifade etmeye çalıştım sadece... keyifli okumalar herkese :)
  • 128 syf.
    ·10/10
    Nazık Hikmet’le 3.5 Yıl |5/5|
    Anı kitabı okumanın da tadı bir başka oluyormuş. Özellikle anıları Orhan Kemal anlatıyorsa ve anıların odak noktası Nazım Hikmet’se. Bir rastlantı sonucu aynı cezaevine düşen Orhan Kemal ile Nazım Hikmet’in, beraber kaldıkları sürece yaşadıkları aktarılmış kitaba. Şairlerin ve yazarların hapiste kalmış oldukları gerçeğiyle yüzleşmeden okumak mümkün olmasa da, okuması oldukça keyifli bir kitap.
    Hem Türkiye’deki cezaevi hayatını yakından tanıyor hem de kitaplarını severek okuduğumuz yazarların hayatlarından bir parçayı direkt kendi ağızlarından okuyoruz. Kitabın son kısmında, Orhan Kemal’in çıkışından sonra mahpusta kalmaya devam eden Nazım’ın mektupları da eklenmiş. Aralarındaki dostluk olsun, mahpus hikayeleri olsun ve mektuplardaki sıcaklık olsun… her şeyiyle içinize dokunmayı başaran bir kitap. Gerçek olması da bunda büyük bir etken.
    Orhan Kemal’in ortalama bir şairlikten çok başarılı bir öykücü ve romancılığa geçişini sağlayan hikaye de bu kitapta var, Nazım’ın hapishanedeki insanlara mecbur olmadığı halde ettiği yardımlar da bu kitapta var.
    Kısa ve ufak bir kitap olmasına rağmen okuyana çok şey katacağından eminim. Bu yüzden, bu iki yazara biraz bile ilgi duyuyorsanız bence kesinlikle bakmanız gereken bir kitap. Tek oturuşta bitirmeniz olası. Orhan Kemal bu kitaptakinden daha fazla not tutmuş aslında ama kayda geçirilen bu kadar olabilmiş. Keşke daha fazlası olsaydı da daha fazla şey öğrenebilseydik onlardan.
    Kitabın negatif tek yönü kitabın var olma sebebi olabilir. Yazarlar ve şairler parmaklıklar ardına getirilmeseydi böyle bir kitabı belki görmezdik. Ha, Orhan Kemal ve Nazım Hikmet bir kütüphanede aynı kitabı alacakken elleri birbirine çarpsa ve tanışırsalar bilemem ama bu dünyanın kaderinde böyle yaşanmış ve ortada böyle bir kitap var.
    Geleceğimizde sanatçıların hakkının yenmeyeceği güzel günler dileğiyle. Kendinize iyi bakın.
  • İyi yazarlar genellikle hayatın gerçeklerine dokunurlardı. Bu bakımdan kitaplardan neden bu kadar nefret edildiğini, korkulduğunu anlıyor musunuz? Hayatın gerçek yönlerini veriyorlar...
  • Buraya gömülen insanlar mezar taşlarının üstüne gerçek yaşlarını değil, hayatta mutlu oldukları günleri yazarlar. Kimi 21 gün mutlu olmuş, kimi 37 gün.
  • 832 syf.
    ·8 günde·Beğendi·10/10
    Burası Spoiler içermez…

    Dostoyevski’nin bu başyapıtıyla ilgili inceleme yazımdan önce şunu belirtmeliyim. Dünya klasikleri okunacaksa, daha iyi anlaşılması, anlam bütünlüğünden uzaklaşılmaması, yan karakterlerin kurguda askıda bırakılmaması için “aslından” ve “tam metinli” çeviri yapan yayınevlerinden okunmalıdır. Kitapların kapaklarında veya ön izleme sayfalarında bu bilgi (aslından&tam metin) yer almıyorsa büyük ihtimalle kitap daha önce çevrildiği başka bir dilden Türkçe’ye çevrilmiştir.

    Karamazov Kardeşleri, uzun yıllar önce okudum. İnceleme yazımı başka bir sitede yapmıştım ama o site kitaplarla ilgili bölümü kapattığından inceleme yazım internet çöplüğüne gitti. Aklımda kalanları paylaşamaya çalışacağım. O yüzden hatalı bir yer görürseniz, düzeltme mesajı atın olur mu?

    Bu kitap Dostoyevski’nin yaşadığı hayatın bir iç hesaplaşması olduğundan kısaca onun hayatına değineceğim ki, kitap daha net anlaşılsın.

    Dostoyevski’nin babası, alkol bağımlısı, evini sıkı disiplin yöneten ve çok kolay sinirlenen biriydi. Annesi ise bir tüccar kızıydı. Annesi tüberküloz hastalığı yüzünden öldükten sonra, Dostoyevski sert disipliniyle tanınan Petersburg Mühendis Okulu'na gönderildi. Eşinin ölümünden sonra kendisini içkiye daha çok veren Dotoyevski’nin babası bu trajik, erken ölümün ardından sahibi olduğu topraklara çekildi. Bu topraklarda köylülerle birlikte arazilerini işlemeye başladı. Ancak babası da ani bir şekilde öldü. Babasının ölüm sebebinin; çiftlikteki köylülere çok kötü davranması ve onun kötülüklerine katlanamayan köy halkının en sonunda onu öldürmesi olduğu belirtilmiştir. Babasının ölümünü Petersburg'da haber alan Dostoyevski, (bakın burası çok önemli) onun ölümünü istediği düşüncesi yüzünden depresyona girdi. Sara nöbetlerinin ilkini hayatının bu evresinde geçirmeye başladı. Ve Dostoyevski’nin sıkı okuyucuları bilir; bu sara nöbetlerini her kitabında en az bir karakter üzerinden işlemiştir. (en çok bilineni için bkz: raskolnikov)


    Dikkat bundan sonrası Spoiler içerir.
    Dikkat bundan sonrası ağır ve derin Spoiler içerir.

    Kitapta;
    Fyodor Pavloviç Karamazov; Karamazov Kardeşlerin babası olarak karşımıza çıkıyor, kâhyası tarafından öldürülüyor. Karamazov Kardeşler ise Mitya, Vanya ve Alyoşa… Mitya, babasını öldürmek suçuyla itham edilir ve yargılanır.

    Dostoyevski, romanlarını üçüncü ağızdan yazmış olmasına rağmen karakterlerin iç dünyalarını anlatmadaki beceri konusunda gelmiş geçmiş bütün yazarlar arasında en iyisi olduğu gerçeği su götürmezdir. Düşünün, karakterlerinin bambaşka dünyaları var ama o hiç zorlanmadan karakterlerin iç dünyalarını anlatabiliyor. Karamazov Kardeşler, onun son eseri ve başyapıtı olduğundan karakterlerin iç dünyalarını anlatırken zirve yapmıştır. En önemlisi karakterlerin ani değişimlerini de çok güzel aktarabilmiştir. Bunun en güzel örneğini kitabın bir bölümünde geçen Alyoşa ile çaresiz bir babanın diyaloğunda görebilirsiniz. Alyoşa’nın para teklifinde bulunduğu baba, öyle bir seviniyor, öyle bir seviniyor ki o parayı alırken ki mutluluğunu siz de yaşıyorsunuz. Ama bir anda değişen babanın, parayı katlayıp ayaklarının altında ezdiğinde gurur ve şeref içerikli konuşmalarını büyük bir şaşkınlıkla okuyacaksınız. Gerçekten bu Dostoyevski bunu okuyucuya nasıl aktarabiliyor, insan şaşırmıyor değil.

    Başka bir bölümde ise mahkemeye sanık için mütalaasını veren savcı ile savunma makamı olan avukatın konuşmalarını okuduğunuzda sudan çıkmış balığa dönebilirsiniz. Önce sazı eline alan savcı öyle bir konuşuyor ki; sistemde, yönetimde, ebeveynlerde hiçbir eksiklik kusurun olmadığı, bütün suçun yeni yetişen ve hovarda olan gençlerde olduğu kanısına varıyorsunuz. Sonrasında sahneye çıkan avukat öyle bir konuşuyor ki, gençlerde hiçbir eksiklik kusurun olmadığı, bütün suçun sistem, yönetim ve ebeveynlerinde olduğu kanısına varıyorsunuz. Bu kadar iyi yazılmış ve kurgulanmış savcı ile avukatın atışması sadece Dostoyevski’nin söz sanatıyla ya da kullandığı dili iyi bilmesiyle açıklanamaz. Bunun tek ve mantıklı açıklaması olabilir, o da Dostoyevski’nin İNSANA HÂKİM OLMASIDIR.

    Gelelim esas can alıcı noktaya; Karamazov Kardeşler (Mitya, Vanya ve Alyoşa) aslında Dostoyevski’nin karakterini bölerek adeta kendi içinden çıkardığı üç ayrı karakter. Hani incelememin başında gerçek hayatta babasının ölümünden dolayı Dostoyevski’nin büyük bir vicdan azabı çektiğini belirtmiştim. İşte Dostoyevski; masum olduğunu bile bile bu üç kardeşten, yani kendi karakterleri arasından en nefret ettiği Mitya’yı mahkûm etmiştir. Dostoyevski, Suç ve Ceza’da bile Raskolnikov’a acımamış, suçlu olduğunu bildiğinden onu kürek mahkûmluğuna göndermiştir. Peki, neden suçsuz Mitya’yı mahkum etmiştir? Bunun nedeni tam olarak bilinmese bile (çünkü bu kitabı yazdıktan sonra Dostoyevski ölmüştür), muhtemelen gerçek hayattaki babasının ölümüyle ilgili iç muhasebesini görüp vicdani olarak rahatlamaya çalışmasıdır, diye düşünüyorum.
  • 340 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Emile Zola, üslubuna hayranlık duyduğum yazarlar arasındadır. Bu kitabında bu üslubunun en rafine halini görmek mümkün. Başta sosyalist ütopya olarak algılanabilir kitap. Ama başka pencerelerden bakıldığında kitap, sosyalist ütopyaya giden yolu gerçeğin çakıl taşlarıyla dizmiş de denilebilir..
    Kitabı okurken gerçeklerin acılığından içiniz daralıp bırakmak isteyebilirsiniz. Birileri bunu bir ömür yaşıyorsa ben de okuyabilmeliyim diye düşünün ve bırakmayın lütfen..
    Emıle Zola’nın kendi tabirine bakılırsa zamanının en dürüst olanıdır.Daha çok romanda kenar semtlerin rezil ortamında yaşayan bir işçi ailesinin yıkılışını anlatır.İçkinin ve aylaklığın sonu ,aile bağlarının ve devamında yaşam şartlarının çözülmesine ,fuhuşa ve yüzkarası rezilliklere götürecektir.
    Zaten yazıldığı dönemdede çokça konuşulmuştur.Fransa’da yazarları ikiye böldüğü söylenir.ama halk zolaya sahip çıkar.O dönemde amerika'da işçi sınıfının yaşam konusu alındığı roman türünün başlatıcısı sayılabilir.
    Emek gerçek bir sevginin ve en insani duyguların, insanın gerçekten özgür olduğu ve insani gelişimini tamamlayabildiği bir düzende mümkün olduğunun altını kalın kalın çizer.Zaten aşkın da en güzel hali ancak ve ancak emek üzerinde yükselen bir düzende mümkündür. emile zola’nın kaleme almış olduğu bu romanda göze çarpan en önemli unsur, emek ve emekle kurulan bir düzenin inşasına tanık olmamızdır...Mutlaka okunması gereken kitaplardan olduğunu düşünüyorum.