• İmparatorluk toprağına eriştiğinde, Belisarios karısını Bizans’tan gelmiş buldu. Gözden düşmüş olan karısını gözetim altına aldı ve ortadan kaldırmak için birbiri ardına girişimlerde bulundu. Ama her seferinde, bana sorarsanız gözlerini karartan tutku nedeniyle geriledi ve başarılı olamadı. Dedikodulara göre, karısı onu tutsak etmek için sürekli olarak büyü sanatını uyguluyor ve her seferinde kararından caydırıyordu. Bu arada Photios, anasına kâhya olarak verdiği hadımlardan Kalligonos adında birini yanına alarak aceleyle Ephesos’a doğru yola çıktı. Yolda adamı zincire vurdurarak, Antonina’nın bütün sırlarını açıklayıncaya kadar işkence yaptırdı. Önceden dikkati çekilen Theodosios ise, Ephesos’da en kutsal sayılan ve özel bir saygı gören Hagia İoannis Kilisesi’ne sığındı. Ama Ephesos Başpiskoposu Andreas, rüşvet karşılığında Theodosios’u izleyicisine teslim etti.
    Antonina’nın başına gelenleri işiten ve onun güvenliği için kaygı duymaya başlayan Theodora, Belisarios’a karısını hemen Bizans’a getirmesini emretti. Bunu öğrenen Photios, Theodosios’u Kilikia’ya gönderdi. O sırada seçkin mızrakçılar ve yaya muhafızlar kışı geçirmek için Kilikia’da bulunuyorlardı. Theodosios’u götürenlere, onu tamamen gizli bir yerde saklamalarını, nerede olduğunun kimse tarafından öğrenilmemesine dikkat etmelerini sıkı sıkı tembih etti. Kendi ise, epey tutan Theodosios’un parasıyla Kalligonos’un eşliğinde Bizans’a döndü. Orada ise İmparatoriçe Theodora, yapılan kanlı hizmetleri daha büyük ve daha kirli armağanlarla nasıl karşılayacağını bütün dünyaya gösteriyordu. Antonina, kısa bir süre önce tek düşmanı Kappadokialıyı tuzağa düşürmüş ve Theodora’ya teslim etmişti ya, şimdi de Theodora bir sürü adamı Antonina’nın insafına bırakıyor ve bir suçlamada bulunmadan onları yok ediyordu. Belisarios’la Photios’un birtakım yakın arkadaşlarına işkence uyguladı. Oysa onların Belisarios’la Photios’un arkadaşları olmaktan başka hiçbir suçları yoktu. Kimini öyle bir biçimde ortadan kaldırdı ki, onların başına ne geldiğini şimdi bile bilmiyoruz. Bir bölümüyse, aynı nedenlerle sürgün cezasına çarptırıldı. Onlar arasında Photios’la birlikte Ephesos’a kadar giden başka bir Theodosios vardı. Aynı zamanda senato üyeliği payesine erişmiş olan bu kişinin elinden imparatoriçe bütün mallarını aldı ve adamı bir zindana attı. Orada adamcağız, boynunda daima sıkışan ve hiç gevşemeyen bir kementle bir yemliğe bağlı durumda, kör karanlıkta ayakta durmak zorunda kaldı. Ve zavallı adam yemliğe sürekli bağlı, yiyip içerek, uyuyarak ve öteki doğal gereksinimlerini bu durumda yerine getirerek, anırmak dışında tam bir eşeğe benzedi. Dört ay kadar böyle yaşadı, en sonunda melankoliye düştü ve aklını kaçırdı. Bunun üzerine hapisten saldılar, hemen ardından da öldü.
    Theodora ayrıca, Belisarios’u Antonina’yla olan anlaşmazlığını unutmaya zorladı. Photios’u ise korkunç bir işkenceden ötekine atıyor, acımadan kamçılatarak sırtının ve omuzlarının derisini yüzüyor, Theodosios’la hadım kâhyanın bulunduğu yeri açıklamasını istiyordu. Ama Photios, yapılan işkenceler karşısında sözüne sadık kalmakta direniyordu. Oysa ince yapılı, karaciğeri hasta olduğu için sürekli olarak sağlığına dikkat eden ve bu çeşit işkenceleri kaldıramayacak bir insandı. Yine de dayandı ve Belisarios’un sırlarından hiçbirini açıklamadı. Sonunda saklanan gerçekler ortaya çıktı, imparatoriçe hadım kâhya Kalligonos’u buldu ve onu Antonina’ya verdi.
    Ardından Theodosios’u Bizans’a getirtti ve sarayda sakladı. Ertesi gün Antonina’ya haber gönderdi ve “Sayın yurttaş, dün elime görülmedik güzellikte bir inci geçti, istersen saklamayacağım ve sana göstereceğim” dedi. Bütün bunların nedenini anlamayan Antonina, imparatoriçeye inciyi göstermesi için yalvarıp yakardı. O sırada Theodosios, hadımlardan birinin odasından çıkarılarak Antonina’ya gösterildi. Başlangıçta, Antonina heyecandan bir kelime bile söyleyemedi, daha sonra Theodora’nın kendine lütuflar yağdırdığını belirtti ve onu koruyucusu, velinimeti ve efendisi olarak selamladı, imparatoriçe, Theodosios’u sarayda alıkoydu ve her çeşit lüks içinde yaşattı. Yakın bir gelecekte Theodosios’u Bizans ordusuna general olarak atayacağına yemin ediyordu. Ama adalet bunu engelledi, Theodosios dizanteriye yakalandı ve bu da onun sonu oldu.
    Theodora’nın gözlerden uzak, gizli, ışık ve ses geçirmeyen hücreleri vardı, buralarda geceyle gündüz belli olmazdı. Photios’u buraya hapsetti ve uzun süre gözaltında tuttu. Photios olağanüstü fırsatlardan yararlanarak iki defa kaçmak ve buradan uzaklaşmak olanağını buldu. Birincisinde Hagia Maria Kilisesi’ne sığındı. Bizanslılar bu kiliseye en kutsal yer gözüyle bakarlardı ve aynı nedenle bu adı taşıyordu. Photios yakaran bir kişi olarak kutsal masanın önüne oturdu.
    Theodora, onu oradan kaba kuvvet kullanarak kaldırdı ve hapse geri yolladı. İkinci kaçışında Hagia Sophia Kilisesi’ne gitti ve kimsenin engellemesine fırsat kalmadan, Hıristiyanlarca saygı gösterilen vaftiz kurnasının içine oturdu. Ama Theodora denilen kadın, onu oradan da sürükleyerek çıkarttı. Artık Theodora için, dokunulmazlığı olan tek yer kalmamıştı. Gözünde kutsal yerlere ve eşyalara saldırının hiçbir önemi yoktu. Halk gibi Hıristiyan papazlar da kadından o kadar yılmışlardı ki, yolu açık tuttular ve ne isterse yapmasına izin verdiler. Böylece Photios hapiste üç yıl geçirdi. Sonra bir gün düşünde Peygamber Zekeria ona göründü ve söylenenlere bakılırsa, hemen kaçmasını bu defa kendine yardım edeceğini bildirdi. Gördüğü düşe inanan Photios yeniden hapisten kaçtı ve İerusalem’e kadar gitti. Binlerce kişi onu yakalamak için peşine düşmüştü, ancak izleyicileri Photios’la yüz yüze geldikleri halde onu tanıyamadılar. İerusalem’de saçlarını kestirdi, keşiş oldu ve böylece Theodora’nın öcünden kurtuldu.
    Belisarios ise, verdiği söze aldırmadı ve üvey oğluna yardım yolunu seçmedi. Oysa yukarıda anlattığım gibi, çok iğrenç davranışlarla karşılaşmıştı. Böyle olunca, bundan sonraki girişimlerinde Tanrı’nın elini kendine karşı bulmasına hiç şaşmamalı. Bizans topraklarını üçüncü defa işgale başlayan Kyros ve Perslere karşı gönderildiğinde, korkaklıkla suçlanacağı davranışlarda bulundu. Gerçekten, savaşta dikkate değer bir başarı kazanmış ve savaşı bu bölgeden uzaklaştırmış gibi görünüyordu, ama Kyros Euphrates Nehri’ni geçip hiçbir direnmeyle karşılaşmadan zengin Kallinikos kentini ele geçirerek, on binlerce Bizanslıyı tutsak alınca, Belisarios düşmanın üzerine yürümek zahmetine bile katlanmadı. Bu durumda herkes, ya görevini isteyerek yerine getirmediği ya da korktuğu kanısına kapıldı, iki görüşten biri doğru olmalıydı.
  • İustinianos’la birlikte imparatorluğu yöneten Theodora’nın gençlik yılları gerçekten Prokopios’un anlattığı gibi mi geçti? Bunu kesinlikle bilmiyoruz. Tarihçilerin çoğu Theodora’yı ilginç, çekici, son derece zeki bir kadın olarak tanımlıyor. Prokopios bile Theodora ’nın güzelliğini anlatmaktan geri kalmıyor. Prokopios, Theodora’nın gençliğinde pek çok âşığı olduğunu, sefih bir yaşam sürdüğünü, bir ara Mısır’a ve Suriye’ye giderek ortadan kaybolduğunu, daha sonra geriye inançlı, dini bütün bir kadın olarak döndüğünü yazıyor. İustinianos bu dönüşte Theodora ile karşılaştı ve evlendi. Tahta onunla birlikte çıktı ve birlikte taç giydiler. Theodora , İustinianos’a zorlu günlerinde yardımcı oldu. Örneğin ünlü Nika Ayaklanması’nda İustinianos tahtını bırakıp kaçmayı düşünürken onu kalmaya ve ayaklanmayı bastırmaya yönlendiren Theodora oldu. 548 yılında öldüğünü biliyoruz. İustinianos ondan sonra başka kadınla evlenmedi.
  • Bir keresinde bir kızı sever gibi olmuştum; bu kız bana söylemişti, her şey gibi aşk da soluklaşır demişti. Kendi de soluk benizli, zayıf bir şeydi. Dediği gibi olmuştu. Aşk da soluklaşmıştı. Artık ne sevgi kalmıştı, ne ülkü, ne de itici gizli mezhep. Hepsi tutuklanmıştı. Eve kapanmalıydı insan, daha hiç çıkmamalıydı, gerçekten çıkmamalıydı. Çok yoruldum diye söylendim, bir ağacın gölgesine yaslanıp; dolaşacak, evden çıkacak gücüm kalmadı. Evlensem iyi olacak.”
  • 1040 syf.
    ·15 günde·Beğendi·10/10
    Tarih kitaplarda anlatılanlar gibi midir yoksa bireylerin yaşadıkları gibi midir? Yazar bu soruya yanıt arıyor. Cevabı da okuyucuya bırakıyor. Yazar bir demecinde, “Sadece politik ve ekonomik tarih bizi doğru yoldan sapıtır, yazarı asıl ilgilendirmesi gereken insanoğlunun kaderi ve tecrübeleridir.” diyor. Bu bağlamda bu kitap çok farklı bir bakış açısıyla sunuluyor. Siyasi ve ekonomik tarihe odaklanmak yerine yazar insanlığın kaderine ve yaşadıklarına odaklanıyor; olaylarda sıradan insanları kullanarak, kırsalda yaşayan bir Çin ailesini neredeyse tüm 20. yüzyıl boyunca anlatarak Çin tarihini tekrar yazıyor.

    Bir Çin bedduası der ki: “Yanlış zamanda yaşayasın.” Kitabı okurken nedense aklıma sürekli bu söz geldi durdu, çünkü burada yanlış zamanda yaşayanların kadınlar olduğunu anladım. Yazar kitabını dünyadaki tüm annenlere ithaf ediyor. Tarih boyunca her kültürde en çok acı çeken kadınlar olmuştur. Pearl Buck’ın kitaplarına az çok aşina olanlar Çin’de kadın olmanın ne demek olduğunu iyi bilirler. Yazar son bölümde annenin genç kızlık dönemini anlatarak kadınların çektiği işkenceyi gözler önüne seriyor. Çin’de kadın olmak zordur. Tarih boyunca Çinli kadınlar ezilmiş, değersiz kılınmış ve sömürülmüştür. Onlar için evlenmemek diye bir seçenek hiç olmamıştır. Çocuk yapmamak diye bir şeyleri de yoktu. Kız doğurmak gurur duyulacak bir özellik değildi. Kadınların değil ikinci sınıf, insan yerine bile konmadığı bir toplumda 8 kız çocuğu dünyaya getiren bir annenin dramı anlatılmaya değer gerçekten. Kim ne derse desin bu kitap kadınlar hakkındadır. Gizli öznesi de, sözde öznesi de, gerçek öznesi de kadındır.

    Roman Japon İstilası sırasında Jintong’un doğumuyla başlıyor. Anne sekizinci doğumunu gerçekleştirdikten sonra hikâyenin anlatıcısı Jintong oluyor ve kitabın büyük bir kısmı Jintong ekseninde dönüyor. Shangguan Lu’nun tek oğlu bize annesinin, kız kardeşlerinin ve onların ailelerinin hikâyesini trajikomik bir dille hikâye ediyor ya da okura öyle geliyor. Mo Yan’ın tarzından mıdır nedir sadece bu kitabında değil, yazdığı tüm kitaplarda en trajik olayda bile bir güldürü unsuru bulmak mümkün. Gözler deşilirken, beyin bin bir parçaya bölünürken, oluk oluk kan akarken bile en azından ben bunları yeri geliyor kahkahalarla okuyorum. Çin’in yakın tarihine yapılan bu büyülü yolculukta Jintong ve ailesi Boxer İsyanı, Komünist Devrim, Japon İstilası, Kültür Devrimi, Mao’nun ölümü, Büyük Kıtlık, İç Savaş gibi Çin tarihine ışık tutmuş tüm olaylardan nasibini fazlasıyla alıyor. Evleri adeta yolgeçen hanı gibi oluyor. Her yeni bir olayda kartlar tekrar karılıyor ve bir önceki olayın kahramanı bir sonraki olayın haini olabiliyor.

    Kitapta olaylar oldukça derinlemesine irdelenmiş, zaten bu kitabın kalınlığından da belli oluyor, bazen ufacık bir olay 50 sayfa süren tasvirlerle anlatılıyor. Grafik roman tarzına da girebilecek bu kitapta beş duyu organına hitap eden çok fazla betimleme var, yazar olayları sadece dinlememizi değil, koklamamızı, tatmamızı da istiyor. Bunu da çok iyi başarıyor. Tüm kitap boyunca zaman düz bir çizgide ilerlese de son bölümde annenin çocukluğuna ve evliliğine dair özel bilgileri okuyoruz ve eşi kısır olduğu halde 9 çocuğu dünyaya nasıl getirdiğini öğreniyoruz. Olaylar birinci ve üçüncü tekil kişi tarafından anlatılıyor. Üçüncü tekil kişi ile başlayan anlatım Jintong’un doğumuyla birinci tekil kişiye dönüşüyor ve olayların büyük bir bölümü onun bakış açısıyla anlatılıyor. Kitabın kalınlığı okuyucuyu hiç korkutmasın çünkü olaylar hiçbir kafa karışıklığına mahal vermeden su gibi akıyor.

    Bitirmeden önce yazarın dilimize çevrilmiş beş kitabının da Çince aslından çevirmeni olan Erdem Kurtuldu burada ayrı bir teşekkürü ve övgüyü hak ediyor. Çevirmen 5 kitapta da yazarın üslubunu birebir yansıtmayı başarmış. Eğer bu incelemeyi okuyorsa kendisine şunu sormak istiyorum: “Erdem Bey, çevirinizin her kelimesini çok beğendim, özellikle küfürlerin çevirilerine bayıldım. Bu küfürler Çincede de bu kadar içten mi ediliyor?” Burada küfürler kısmına ayrı bir parantez açmış olayım. Mo Yan’ın ağzı biraz bozuk, bunu tüm kitaplarında görmek mümkün, ama bu küfürler o kadar içten, o kadar yerinde, karaktere o kadar yakışıyor ki hiçbiri sırf edilmiş olmak için edilmemiş! Keşke tüm küfürleri burada yazma imkânım olsaydı! Maalesef bu küfürlere gülebilmek ve espriyi anlayabilmek için okuyucunun karakterleri tanıması ve hikâyenin içinde olması şart diye düşünüyorum. Aksi takdirde bu cümleler ayıp sayılabilecek birkaç kelimeden fazlasını ifade etmeyecektir burada.

    Edebiyat mutluluksa, okumaktan zevk almaksa eğer bu kitap bunları fazlasıyla karşılıyor. Yazarın tarihi kitaplara göre değil, kendi kişisel deneyimlerine göre anlattığı bu kitabı 2018’de okuduğum en iyi kitap oldu, bunun yanında dilimize çevrilen tüm kitapları içinde en iyi kitabının bu olduğunu söylesem hiç abartmış sayılmam. Peki iri kalçalar ve iri memeler ne alaka? Bu sorunun cevabını da okuyucu versin. Keyifli okumalar.
  • 128 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Toplum destekli şizofrenik travma. Ciddi rahatsızlık verir!!!

    Yusuf Atılgan romanı yazma aşamasındayken bir röportajında kitabıyla ilgili şu ifadeleri kullanır: "Çok karanlık şeyler yazıyorum, herkes çok şaşıracak." Gerçekten şaşırdık, tiksindik, rahatsız olduk, midemiz bulandı, bunalıma girdik, başımız ağrıdı, kitabı bitiremem dedik, yarıladık bıraktık ya da zorlanarak okuduk.... Rahsızlık had safhada dolaştık kitabın kıytılarında. İçine girmek, okuduğunuzu çokta anlamak istemezsizniz, emin olun.

    Kitaba başlarken kahramanlar tanıtılır, otel geçmişi anlatılır. Tıpkı günümüz dizilerinde ara geçişlerin olmasına karşı ön bilginin sunulması gibi. Kasvetli bir mekan ve otelde kalan karmaşık kişiler ve kişilikleri. Otel temalı bir roman olması, anlatılacakların çokta iç açıcı olmayacağının işaretidir. Otel farklı kişilerin yaşam alanıdır. Gelenin gidenin belli olmadığı bir yerdir. Günlük ilişkilerin, gizli kapaklı utanılası olayların, kaçakların hayatlarının bir parçasını taşıdıkları yerlerdir.

    Ana karakter Zebercet.

    Zebercet; Ne hasta, ne sağ, ne ölüyüm der sık sık. Aslında öyledir de ne hastadır, ne sağdır, ne ölüdür. Toplumdaki ilişkilerin yozlaşmasının bir birey üstünde ne kadar kötü etki yarata bilecekse yaratmıştır.

    Yalnızdır, sevgi yüzü görmemiştir, istenmeyen çocuk oluşu vesikalık bir ruh olmuştur benliğinde, duyguları karışıktır, takıntılıdır, cinsel duygularında rahatsızlıkların tümünü üzerinde bulunduran bir şizofrendir. Treni kaçıran ve bir gecelik konaklamaya gelen bir bayana platonik aşık olur. Bu aşk Zebercet'in geçmişinin eksik yanlarını ruhunda iyiden iyiye hissetmesine sebep olur. Platonik aşk insan ruhunda derin travmalara yol açar. Bu duyguyu yaşayan geçmişinde de bir yere ait olamamış, istenmemiş biri olunca yalnızlık iç monologlarla tatmin olma yoluna çeker onu. Tanık olduğu olayları kendinde yaşıyormuş hissini taşıması kişiliğin ölü anlar ve hatıralarla yaşamasına sebep olur. Bunalım sonucu trajik son kaçınılmazdır.

    Kitabın sonunda karakterin kişiliğinin nedenleri anlatılırken, yazgısını dayısına benzetip kendini asmaya karar vermesiyle insan psikolojisinde çocukluk çağının önemini vurgular. Aşırı rahatsızlık vermesinin yanında kitap üzerine de düşündürür.

    Müge Anlı vakkalarına bu günlerde aşina bir millet oluşumuzun aslında 1973 yıllarının bunalım zamanlarından günümüzün ekranlarına gelen vakkalarının hep var olduğunu gösterir. Maalesef bu tip karakterler var ve insanların içinde dolaşıyor. Kitabın Edebiyatımızda kült eser yerini alması ve filminin çekilmesi konusundan çok Yusuf Atılgan'ın bunalımı mükemmel bir şekilde anlatmasından kaynaklıdır. Her ne kadar rahatsızlık versede gerçek hayatta olan kişiliklerdir.

    UYARI!!!

    Her ne kadar Meb onaylı 100 temel eser arasında olsada kesinlikle gençlerin okumasını öneremeyiz. Nasıl temel eserler içine alınıp, gençlere önerilir akılım almıyor. Ben ne bir yetişkine ne de öğrencilere öneremem, öneremem. Şizofrenik hasta ruhların hayatını ve bilinçaltını merak edenler okuyabilir fakat bu yaş 25 olmalı. 25 yaş altı okunması önerilemez.

    Bu eserin sahibi yazarımız kim?

    Yusuf Atılgan Türk edebiyatının post modern yazarlarının başında gelir. Bireysellik konusunu çok iyi aks ettirmiştir. Gözlem yeteneğinin yanına gözlemlediği şeylere ilahi bakışla bakıp onları okuması, yönlendiriyormuş edasıyla anlatması ilgi çekicidir. Zebercet karakterinin yanında Türk edebiyatına Aylak Adamla C. karakterini ve psikolojisini kazandıımıştır. Bu iki romanının yanına Caristan'ı da ekleme niyetindeyken vefat etmiştir. Varoluşculuk akımının temsilcisidir. Eserlerinden ne kadar rahatsız olup, gerçek hayattan nefret edersek o kadar iyi bir yazar olmasının kanıtlarını toplamış oluruz.

    Keyifli okumalar!
  • 304 syf.
    ·14 günde·Puan vermedi
    Kitabın bir kısmından itibaren "Ulan gerçekten suçlular suçlu değil de beyin içerisinde yaşanan travmatik olayların sonucu mu?" diye düşünür oldum.
    Beynin zaten garip bir yapıda olduğu aşikar fakat hiç bakmadığım açılardan bakılmış. Bu konu da beni biraz aydınlatmış oldu fakat yine de kitabın başlangıcı çok daha güzeldi. Sorular ve bir takım testlerle beraber konunun daha çok anlaşılmasına ve çevreyle paylaşılmasına neden oluyor.
    Her ne olursa olsun, birçok zihinsel süreci sorgulamak açısından oldukça verimli ve hatta devamının gelmesi gereken bir kitap. Severek okudum ve bitirdim. TAVSİYE EDİLİR!
  • 336 syf.
    ·Beğendi·7/10
    Kitabı beğendim içerisinde gerçekten ilginç vakalar ve altı çizilecek cümleler var.

    ⏺Zihnin bedeni nasıl hastalandırabildiğine inanamıyor insan”
    ⏺“Senin sorunun genç dostum, çok fazla düşünüyor olman...”
    ⏺‘’Bazen insanlar kaçmaya çalıştıkları duygusal acının yerini alması için fiziksel acı deneyimlemek adına kendilerini incitirler.’’
    ⏺’’Anksiyetesi olan insanlar uykuya dalmakta zorluk çekerken, depresyonu olanlar geceleri uyanır ve yeniden uyumakta zorlanırlar.’