• Ebu Leheb’in Süveybe adlı bir cariyesi vardı. Ebu Leheb onu azat etmişti. Süveybe aynı zamanda Peygamber Efendimizi (asm) emzirmişti. Ebu Leheb ölünce, onun bazı yakınları rüyada kendisini çok kötü bir durumda görmüş ve halini sormuştu. Ebu Leheb:

    “Sizden (ayrıldıktan / öldükten) sonra bir rahat yüzü görmedim. Sadece Suveybe’yi azat ettiğimden dolayı bana su içirildi”diyerek cevap verdi.” (bk. Buhari, Nikah, 20)
  • Kitapla ilgili ne söylesem diye çok düşündüm ama bir türlü işin içinden çıkamadım. Hem söylemek istediğim çok şey varmış gibi hem yokmuş gibi. Distopya benim en zevk alarak okuduğum türlerden biridir. Niye bilmiyorum ama liseden beri bu konuyu kafamda evirip çeviririm. Beni bir hayli düşündürür. İhtimaller o kadar geniş ki etkilenmemek elde değil.
    Proje'nin diğerlerinden farkı, benim de ön yargım sebebiyle kitaba dair en büyük korkum şuydu: Olay Türkiye'de geçiyor, karakterler Türk ve ben buna hiç alışkın değilim.

    Tüm korkuma ve ön yargıma rağmen bunları yenerek kitabı okumaya başladım ve boş yere ön yargı yaptığımı gördüm. Proje 2417, insanların en büyük korkusu ve kaçınılmaz sonu olan ölüm ve belki de en büyük arzusu olan ölümsüzlük teması etrafında şekillenen bir distopya. Bilimin ve teknolojinin geliştiği, insanların tükenen kaynaklar sebebiyle açgözlülüğün sınırlarına ulaştığı, bilim ve teknolojinin gelişmesi ile güçlenen insanın bu güç etrafında acımasızlaştığı bir yıl 2300ler. Bulunan bir madene/maddeye Şeytanın Gözyaşı ismi veriliyor ve bu madde etrafında süren çalışmalar ve insanlar üzerinde yapılan deneylerle tıbbi şartlar iyileştirirken ölümsüzlük aranıyor. Tüm gelişmelerin ve bilgilerin etrafında bile insanın ilkelliğini ve caniliğini koruyan yanına hitabeden deneyler yapılıyor ve nihayet ölümsüzlük bulunuyor.

    Ervin Altan, bu sistemin içinde yetişmiş, kast sisteminin zirvesinde doğmuş ve tüm bunların dehşetini iliklerine kadar hisseden bir karakter. Temelleri kanla atılmış bu ülkenin önemli bir pilotu, savaşçısı olarak yaşıyor. Aynı zamanda devrim amaçlayan köklü bir Proje'ye hizmet ediyor.

    Öncelikle şunu söylemeliyim ki kitapla ilgili en sevdiğim şey kesinlikle kurguydu. Yazar neredeyse tüm detayları düşünmüş ve kusursuzca kitabın içine yerleştirmiş. Özellikle de psikolojik detayları başarıyla işlemiş. Ervin çoklu kişilik bozukluğu olan, kibirli ve soğukkanlı bir karakter. Hastalığını, aldığı acımasız eğitimler sonucu bir avantaj haline getirmiş durumda. Bunu mükemmel bir şekilde yapamıyor çünkü bir yere kadar insan zihnini kontrol edebilir diye düşünüyorum ve yazarın bunu açıkça veriyor oluşu zaten onun hastalıklı düşünce yapısını anlamayı kolaylaştırıyor. Kitabın esas karakteri bir kahraman değil, mükemmel değil ve bunun farkında olamayacak kadar kör çünkü zaten mental olarak sağlıklı değil. Açıkçası bu benim için kitabı değerli kılıyor. Bunun yanında Proje'nin basit bir plan olmaktan ziyade on yıllarca planlanmış ve en uygun zaman düşünülerek hazırlanmış olması etkileyici bulduğum diğer bir detay. Genelde distopya kategorisi altında okuduğum güncel romanlarda en büyük sıkıntılar olarak gördüğüm şeylerden bazılarının Proje'de olmaması beni hem mutlu etti hem de Türk bir yazar elinden çıkması gururlandırdı diyebilirim.

    Kitapla ilgili sevmediğim şeyler yok muydu? Olmaz mı? Yani elbette hiçbir şey mükemmel değil ama bariz bir şekilde gözüme batan detayları da görmezden gelmem mümkün olmuyor okurken. İlk olarak kitabın kahraman anlatıcıyla yazılmış olması benim için büyük bir hayal kırıklığı oldu. Konu çok ağır, çok detaylı ve etkileyiciyken böyle hasta bir zihnin eline bırakmak doğru hamle miydi? Belki okuyan kişilere göre değişir, bilemiyorum ama ilahi bakış açısıyla yazıldığında daha başarılı olacağını düşünüyorum. Bunun yanında birkaç teknolojik, tıbbi detay ve silahlar üzerine ayrıntı dışında kitabın geçtiği zamanlar, sosyal ve kültürel detaylar epeyce yavan kalmış durumda. Ana dilimizi ele alırsak hiçbir değişiklik olmadan bugünkü haliyle kullanılması, hele de insanlar böyle özenti ve yozlaşmış bir hayat yaşarken benim için ütopik bir detay oldu ne yazık ki. İnsanları inceleyip düşündüğümüzde şu andan farklı bir zamanda yaşıyormuş izlenimi oluşturacak hiçbir detay bulabilmiş değilim. Bu konunun da biraz genişletilmesi gerektiğini hissettim okurken.

    Karakterlere gelirsek... Ne yazık ki ben Ervin'i pek sevmiş değilim. Saygı duyduğum çok fazla hareketi ve düşüncesi olmakla birlikte katlanması zor bir karakter. Sürekli öğüt verip durması, bazen bana epeyce göz devirtti. Kibirli yanı, bencilliği ve robotik bakış açısı insanın onu sevmesini güçleştiriyor. Ayrıca neden bu denli efsane olarak görüldüğünü de bir türlü anlayamadım gitti. Yani ya insanlar öyle cahil ki Ervin onlara efsane geliyor ya da bende bir sorun var diye düşünüyorum. İnsanlardan kastım kitabın içindekiler bu arada. Yani kadın savaş pilotu ve bir savaş uçağı kullanıyor, asker ve birkaç dövüş tekniği biliyor, normal zekaya sahip bir birey ve beynini kullanıyor. Bu detaylar içindeki efsaneyi göremiyorum. Benim için esas karakter olmasını sağlayabilecek tek detay Proje için gösterdiği cesaret ve kararlılık örneği, eh onu da üç beş kişi dışında kimse bilmiyor. Yani yine geliyorum kitabın içindeki insanlar bu kızı nasıl bir efsane haline getirdi sorusuna. Matrixgillerden Neo Bey gibi bir efsane izlenimi oluşmasının ardından efsanevi hiçbir şey görememek sanırım benim problemim. Bilemiyorum, bu konuda kafam bir hayli karışık.

    Kuzey hakkında söyleyecek bir sözüm yok fakat Araf deyince yüzümde bir tebessüm oluştuğunu söyleyebiliriz. Yazarımız ne yazık ki kitapta hiçbir aşk ve dostluk bağına yer vermemiş benim özellikle yakıştırdığım insanlar arasında ama bu genel okur beklentisi olması dışında bir sorun teşkil etmiyor. Araf ise gerçekten merak ettiğim, ikinci kitapta detaylı bir şekilde okumayı umduğum tek Proje karakteri olabilir. Sessiz bir asaleti var adamın, esas kimliğini öğrenmek için sabırsızlanıyorum.

    Toparlamam gerekirse Proje'yi bir hayli sevdim. Distopya sevenlere kesinlikle tavsiye ediyorum ve devamını merakla bekliyorum. Sevgiler, saygılar.
  • " DERİMİN ALTINDAKI KARIŞIKLIĞI BİLMEDEN YARGILIYORSUNUZ BENİ !"

    Üniversite yıllarından hocası Mustafa İnan'ın biyografik romanını yazmasını istedi TÜBİTAK. Gençleri bilime yönlerdirmek için yapılması istenen bir çalışmaydı bu.Başlarda pek sevindi ama daha sonra yazdıklarının denetim altında olması kitaba sipariş gözüyle bakmasına sebep oldu. Oysa o Mustafa İnan'ı 'kendi' gibi anlatmak istiyordu. Bir çok baskıya rağmen ısrarla çıkarmadığı bölümler mevcut romanda.
    Kendiyle benzerlik kurduğu Halit Ziya Uşaklıgil'in biyografisini de yazacaktı ama kaynak sıkıntısı yolunu kapattı.

    " BENİ YA ŞIMARTIN YA DA KAPI DIŞARI EDİN! YARI İÇTENLIĞE DAYANMAM ZOR BENİM."

    Yaşamı boyunca 'anlaşılamama' kaygısıyla yazdı yazılarını. Hakkında yazılmış bir çok makale, biyografik eser olsa bile onu anlamanın kitaplarını okumaktan geçtiğini biliyorum. Yazılarındaki ayrıntılarda saatlerce boğulmuş olmak, onun yazarken yaşadığı o ruhsal sancıları okurken yaşamış olmak gerekir. Onu başkalarından dinlemek yerine kendisinden dinlemektir tercihim. Aksi halde onun hakkında yazılmış her şey anlamını yitiriyor.
    Ben seni anlatmaktan şeref duyuyorum, Atay!
    Keşkeyaşasaydıngillerden Derya, büyük bir iftiharla sunar!

    Ya mimarlık ya mühendislik, dediler. O da inşaat mühendisliğini kazandı ve ailesiyle İstanbul'a taşındı. Hiç bir zaman sevmedi mühendisliği. Dersleri aksatırdı. Derse girdiğindeyse, en arka sıraya geçer ya resim yapardı ya da kitaplarından âşina olduğumuz kelime oyunlarını oynardı, arkadaşlarıyla. Okulu uzattı. Bir dönem geç bitirdi okulu.

    "BÜTÜN ÜMİDİ(M), DOSTOYEVSKİ GİBİ , MÜHENDİS OLDUKTAN SONRA İSTİFA ETMEK(Tİ)." der karakterinin ağzından.
    Burada aslında kendinden bahsettiğini dikkatli okuyucularının gözünden kaçmadığını düşünüyorum. Yazdıklarıyla hayatının oyunlar üzerine kurulu olduğunu okuyucularını da bu tehlikeli oyunların süregeldiği dünyaya davet ediyor, Atay.

    Ben onu ruh dünyamın tek kadim dostu bilirken, o da Dostoyevski'yi çok sevmiş başucuna koymuş...

    İçine işlemiş olan yabancılaşma duygusunu atmak için mizahı kullandı. Ve onu tutamağı haline getirdi. Yaşamın içindeyken şakacı ve mizah yeteneği yüksek; kendi başınayken ise hayalci.

    " CANIMLARIM BENİM SEVİYORUM SİZLERİ İNSAN KARDEŞLERİM. DURUP DURURKEN SEVİYORUM İŞTE. SEVİP DURUYORUM. KOLLARIMI AÇIP BÜTÜN İNSANLIĞI KUCAKLIYORUM. PAPATYALAR GİBİ SİZİ KOPARIP GÖĞSÜMDE TUTMAK İSTİYORUM."
    İroni, ironi, ironi...

    Birazda, Sevin Seydi'den bahsetmek isterim. Oğuz Atay'ın aşık olduğu kadın...
    Atay, Fikriye F. Gürbüz'den ayrıldığında, Sevin ile Uğur da ayrılmıştı. Boşanmalarının bu durumla alakası olmadığını belirtmek isterim.
    Sevin'i çok severdi. Ona kitaplar getiren, bir kolu Londra'da olan bu kadın, Atay'ı daktilo başına oturtup Tutunamayanlar'ın yazılmasını sağlayan kişidir. Atay yazarken Sevin'de bir yandan İngilizce çevirisini yapmıştır. Bu bir senelik beraberlikte Tutunamayanlar kitabı biter. Sevin'de gider bu arada...
    Londra'ya...
    Neden gittiğinin sebebi bilinmiyor.
    Atay Tutunamayanlar'dan sonraki kitaplarında da sıkça Sevin'e değinir. Bu onu hala sevdiği anlamını taşıyor.

    Tutunamayanlar'ın yazıldığı, Sevin ile Atay'ın bir sene boyunca beraber yaşadığı apartman dairesi
    İstanbul Beyoluğun'daydı. Şu anda yok. Yıkıldı.
    Defalarca önünden geçmişliğim vardır. Ne kadar garip. Bir beton yığını bile bazı durumlar sayesinde anlam kazanabiliyor...
    Anlam çok önemli ama:

    " BİR ANLAM ARAMAMALI. ANLAM KADAR İNSANIN HAYATINI ZEHİR EDEN BİR KAVRAM YOKTUR. " diyor.
    O kadar doğru ki...

    Ayrıca, Tutunamayanlar'ın birinci baskısındaki çizim de Sevin'e aittir. Sevin aynı zamanda ressam olduğu için kitaba; saçlarında papatyalar bulunan kadın kafası figürünü resmetmiş ve Tutunamayanlar'a armağan etmiştir.
    Atay kitabını ilk olarak Vüsat O. Bener'e ve Cevat Çapan'a göstermiştir.

    Ve 13 Aralık 1977...
    Önce berberi İlhami'ye gidip saçlarını kestirmiş. Şakalaşmışlar. Sonra Pâpi ile birlikte Altay Gündüz'ün evine gitmişler. Atay, başı ağrıdığı için biraz istirahat etmek ister. Banyoya gider. Kapıyı kilitlememesi konusunda uyarılınca sinirlenir, çağla gözleriyle bir bakış fırlatıp banyonun kapısını kilitler. Hasta gibi yaşamadığı için hasta muamelesi de görmek istemiyordu, çünkü. Aradan uzun zaman geçince tedirgin olurlar. Altay, kapıyı kırar.
    Oğuz Atay
    öldü...

    "SEN ÖLDÜN; BEN DE KORİDORLARDA, ANLAMSIZ BEKLEYİŞLERİN İÇİNDE ÖLÜYORUM."
    Gerçekten öldün mü Atay?
    En sevdiğim dostumu kaybetmiş gibi üzgünüm. Kayboldum.

    Burada tüyler ürpertici bir ayrıntı var. Atay'ın Tutunamayanlar kitabındaki Selim Işık ile kurduğu bir özdeşimi farkediyorum.
    Selim Işık'ta ölmeden
    -intihar etmeden- önce kendini banyoya kilitliyor.

    Artık ne diyeceğimi bilemiyorum. Gerçekten bilemiyorum...
    Ruhum yoruldu.
    Daha Eylembilim'i tamamlayacaktı. Sonra 'Geleceği Elinden Alınan Adam'ı yazacaktı. 'Türkiye'nin Ruhu' da vardı...

    "SEN GENE DE, ALINIP HEMEN KAYBOLMA. YOKSA BEN DE KAYBOLACAĞIM. KAYBOLUYORUM. YAŞAMAK, ÖLMEK GİBİ DEĞİL."

    Bağırması mı gerekiyordu?
    Çağla gözlü adam...
    Anlaşılamadan gitti.
    Sevgili okuyucun burda. Sen neredesin?
  • Toplumumuzda kitap okuyan kişi sayısı çok azdır. Hele de öykü okuyanlar daha azdır (bunlardan biri de benim). Eğer siz de benim gibiyseniz bu dergi, öykü okumaya başlamak için biçilmiş bir kaftan.

    Dergilerde çeşitli tarzlarda öyküler mevcut. Bu yüzden birinden birini beğeneceğinizi düşünüyorum. Mesela bir öyküde hoca dertleri olan birine okuyup üfledikten sonra o kişi rahatlıyor. Ben bu öyküyü işte bu yüzden hiç sevmedim. Ama “ Uçan Adam” a bayıldım. Çünkü kurgusu çok iyiydi. Aynı şekilde “ Saçların, Eller ve Derin Bir Çukur” u da beğendim.

    "Keşfedilmemiş Bir Yalnızlık Önerisi “ adından da anlaşılacağı üzere “yalnızlık” ı işliyor. Öykünün özellikle kurgusu oldukça basit. Ama yazarın, Eda İşler’ in, dili o kadar samimiydi ki bu öykü de çok hoşuma gitti.

    “Henosis” adlı öykü bir çeviri öyküsü, aynı zamanda ödüllü bir yazarın öyküsü. Bu öyküde dikkatimi çeken şey öykünün bölümlere ayrılmış olması ve bu bölümlerin karışık olarak verilmiş olmasıydı. Ben öyküyü anlayabilmek için sayfa sırasıyla değil, bölüm sırasıyla okudum. Ne demek istediğimin daha iyi anlaşılması için öykünün bir sayfasını paylaşıyorum.

    https://hizliresim.com/Q2nLVZ

    Dergide daha birçok öykü var. Ben sadece dikkatimi en çok çekenlerden bahsettim.

    Derginin bu sayıdaki ( 2 ayda bir çıkan dergi olduğu için “ayki” yazamazdım :) )dosya konusu “ Yeniden Yazabiliyor muyuz?”. Dergide yazılanları okuduğumda anladım ki “evet, yeniden yazabiliyoruz.” Dergide birçok yeniden yazılmış olan eserlerden bahsediliyor. Örneğin bol olması hoşuma gitmedi değil.

    Ben dergide bahsedilmeyen şu meşhur Shakespeare’ in “Romeo ve Juliet” inden biraz bahsedeyim. O dillere destan aşk öyküsü orijinal değil. Nasıl mı? İşte cevabı

    https://nereye.com.tr/...are-oykusu-degilmis/

    Bunu öğrendiğimde açıkçası Shakespeare biraz gözümden düşmüştü. Ama dergide anlatılanlardan yola çıkarak bir eseri biricik yapanın sadece konusu veya karakterleri olmadığını söyleyebilirim. Biricikliği sağlayan esas şey yazarın kendisidir. Yazar, ilham aldığı eserden farklı olarak eserine ne katmıştır? İşte, asıl sorulması gereken soru budur!

    Shakespeare, “Romeo ve Juliet” te önceki eserden farklı olarak karakter isimlerinin bazılarını değiştirmiş, karakterlere bazı özellikler eklemiştir. Ama bu eseri Shakespeare’in yapan en önemli şey kullanılan dildir yani Shakespeare’in o kendine has dili.

    “Balkanlarda Dört Öykücü” başlığı altında Cemal Şakar, Necip Tosun, Abdullah Harmancı ve Aykut Ertuğrul’la bir söyleşi yapılmış. Söyleşide dikkatimi çeken nokta sol kitaplarının piyasada yerini alırken sağ kitaplarının burada başarısız olmasından bahsedilmesi (sağ ve sol kavramlarını ayrıştırmak için kullanmayı hiç sevmem ama durumu anlatmak için bunu yapmaya mecbur kaldım) ve Yaşar Kemal, Aziz Nesin gibi yazarların eserlerinin çevirisi yapılıp tanınırken Sezai Karakoç gibi yazarların eserlerinin çevrilmemesi ve dolayısıyla Karakoç ve benzeri yazarların tanınmamasıdır.

    Ben edebiyatın sağ,sol, Doğu, Batı, Türk edebiyatı, Rus edebiyatı vb. şekilde ayrıştırılmasına karşıyım. Benim için edebiyat sadece “edebiyat” tır. Ben edebiyatta sadece “insan”ı görmek isterim. İnsanların sevinçleri,üzüntüleri,kızgınlıkları, kısacası “insan”ın yaşadıklarıdır benim görmek istediklerim.
    Ayrıca eğer “sol” edebiyatı söyleşide bahsedildiği bir durumdaysa bu sadece o kesimin değil hepimizin derdi olmalıdır. Kimin söylediğini hatırlayamadığım bir söz var, bu sözü çok severim çünkü oldukça mantıklı; “ insanlar duygularda birleşirken düşüncelerde ayrılır.” gibi bir sözdü. İşte biz her alanda olduğu gibi edebiyatta da düşüncelerde ayrılıp “sağ,sol, kuzey, güney, Amerikan, Çinli” vb. şekilde edebiyatı kategorilere ayırırsak ve en kötüsü de “biz” den olmayana önyargılı olursak vay halimize!

    Mesela ben din konulu kitaplara karşı mesafeliyim. Çünkü tarzım değil. Ama bu o tür kitapları hiç okumayacağım veya o türleri okuyanları aşağılayıp hakaret edeceğim anlamına gelmiyor. Benim kitaplarda karşı çıkacağım tek şey insanları yanlışa yönlendirmektir. “Edebiyat” “edeb” ten gelir, dolayısıyla yazılan kitaplardan da bunu beklerim. Ama bu demek değildir ki “edebiyat her zaman bize iyiliği, güzelliği anlatsın.” Demek istediğim her şeyde olduğu gibi bu konuda da sınır bilmek, haddini bilmek, edep bilmektir.

    Dergide Ayrıntı Dergisi’nin eleştirilmesini hiç ama hiç doğru bulmadım. Sonuçta eleştiren de bir dergi ve bu yüzden bu durum hiç hoşuma gitmedi. Anladığım kadarıyla Post Öykü sahipleri sağ kesimden, Ayrıntı Dergi ise sol… Gördüğünüz gibi bu konuda da bir ayrışma söz konusu.

    Birçok konuda olduğu gibi “edebiyat” da da bir ayrışma, gruplaşma olduğu sürece bir adım bile ileri gidemeyiz.

    Tüm bunlar dışında dergi gerçekten dolu dolu, çok emek verildiği belli oluyor. Ufkumu açan, bazı konularda beni düşünmeye sevk eden bir dergi.
  • arthur c. clarke’ın çok çok meşhur bilim kurgu kitabı, aşırı meşhur yönetmen stanley kubrick’in yönettiği aynı isimli film sayesinde çok daha meşhur olmuştur. kitap 1968 yılında eşzamanlı olarak filmiyle beraber piyasaya çıkmıştır, bugünkü eski kitaplara film çekmek modasından farklı olarak. insanoğlunun ay’a ilk ayak basmasından bir yıl önce ay’ın keşfedilmesi, gözlem evi kurulması, kolonileşilmesi ve uzayın derinliklerinin araştırılması gibi ögelerin tasviri kitabı oldukça eşsiz yapıyor.

    şimdi kitap üzerinden neredeyse elli yıl geçmesine rağmen ufuk açıcı niteliğini hiç kaybetmemiş iken, ne yazık ki film ise zamana yenilmiş bence. aradan geçen süreden bağımsız olarak, filmde fark edilen birkaç ayrıntı, gerçekten bu muhteşem roman üzerine izleyeceğim filmden beklentilerimin boşa çıkmasına neden oldu.

    --- buradan sonra spoiler tehlikesi yoğun olarak hissedilmektedir. okuyacaksanız, alt paragrafa geçmeyin. ---

    öncelikle film-kitap uyumu oldukça esnetilmiş. kitapta anlatılan pek çok olay filmde makaslanmış, gerçekten daraltılmış bir özet haline gelmiş film. evet, kitapta anlatılan her ayrıntının filme aktarılamayacak olması kabul edilebilir, sinema sanatının bu özelliğini tabiî ki kimse inkâr edemez; ancak filmin başının ve sonunun romanı okumayan birisi tarafından anlaşılmasının mümkün olmaması kabul edilebilir değil. misal maymun adamların evriminin hızlanmasına olanak sağlayan tektaşın, bunu nasıl yaptığı filmde kesinlikle muğlak kalmış. kemik ile üstünlük kuran canlıların sonra hop diye uzaya çıkması oldukça enteresan bir görüntüydü. bir başka örnek, kitaba göre uzay görevinde ay’daki tma-1’in elektromanyetik enerji yolladığı konum satürn gezegen sistemiyken ve burada discovery’nin, jüpiter’in yanından geçip gitmek ve ufak bir sonda fırlatımı dışında bir işi yokken, filmde uzay mekiği jüpiter’e ulaşıyor ve bir de ne görsün david bowman, tektaş jüpiter’in etrafında salınan bir uyduya dönmüş! izleyici filmde daha ne olduğunu anlayamadan her yeri ışıklar kaplıyor ve kahramanımız zaman-mekan üstü yolculuğuna başlıyor. bu kadar güzel ayrıntıların bulunduğu bir hikaye ancak bu kadar mahvedilirdi. dediklerim havada kalıyor olabilir, romanı okuyan ve filmi izleyenler hak verecektir diye tahmin ediyorum.

    filmdeki oyunculuklar ise ayrıca garabet. frank poole, bozulan ae-35’i değişmek üzere mekiğin dışına çıkar, bu sırada david bowman birden görev arkadaşının uzayda savrulduğunu görür. adamın verdiği tepki: bir hiç! ne bir telaş, ne bir üzüntü emaresi, hiçbirisi yok. öylece, donuk bir yüz ifadesiyle bakar ve sonra sakince kalkıp uzay poduyla arkadaşının cesedini uzaydan almaya çıkar (ki kitapta kesinlikle cesedi uzaydan alma olayı geçmemektedir.)

    son eleştiri de filmin akışına. ilk beş dakika hiçbir görüntü yok, sadece bir ses geliyor arkadan. eğer bilgisayardan izliyorsanız, ilk defa burada ileri sarıyorsunuz. filmde bunun gibi pek çok sahne var. uzay gemisi jüpiter’e yaklaşıyorsa mesela, üç dakika boyunca mekiğin penceresinden ağır ağır ufuğu kaplayan jüpiter’i seyrediyorsunuz. hepsi insanın sıkılmasına yol açıyor ve ileri sarmaya sebep oluyor. bunlardan derin anlamlar çıkaranlar olabilir ama ben basit izleyici olarak anlamsız buldum.

    --- spoiler tehlikesi sona erdi. ---

    sonuç olarak zamanında gerçekten çığır açmış bir film olan 2001: a space odyssey (2001: bir uzay macerası), gösterime girdiğindeki teknolojik seviye göz önünde bulundurulduğunda çok çok önemli bir klasik haline gelmişse de, yukarıda anlatılan zayıf yönler filmin bu özelliğinden bağımsız olarak negatif taraflarını oluşturuyor. kitabın oluşturduğu etki ile beklenti çok yüksek oluyor ve maalesef film bu beklentiyi karşılayamıyor*. kesinliği pek olmayan ve test edilemeyecek şu varsayımı da yapabiliriz: eğer film, esinlendiği roman ile eşzamanlı değil de aradan bir süre geçtikten sonra yayınlanmış olsaydı, bu başarıyı yakalayacağı oldukça şüphelidir.
  • Selamlar 1k dostlarım,

    https://i.hizliresim.com/7D1dGL.jpg

    Okuyanlarınız hatırlayacaktır, Temmuz ayında kitaplığıma katılan 4 yeni kitabı tanıtırken 1k'nın kitap seçimlerindeki etkisinden bahsetmiştim. Ağustos ayı kitap alışverişimde bu etki artarak devam etti:) Ben de bu tip paylaşımları, fırsat bulabilirsem düzenli hale getirmeye karar verdim. İşte Ağustos ayında aramıza katılan yeni dostlarım;

    1- Vayhin Gölgesinde Kimlik İnşası - Ramazan Kayan

    Bu eserin kitaplığıma dahil olması Slh hocam sayesinde oldu. Kendisi bu alanda gerçekten de çok birikimli bir insan. Onun önerdiği ve listeme dahil ettiğim daha pek çok kitap var. İnşallah yavaş yavaş alacağız hepsini.

    2- Onca Yoksulluk Varken - Romain Gary (Emile Ajar)

    Bu güzel kitap da sevgili meltem şen aracılığıyla kitaplığıma katıldı. Eğer Meltem'in bu kitaba yazdığı incelemeyi henüz görmediyseniz tavsiye ederim. #32142939

    3- Palyaço - Heinrich Böll

    Adı sık sık karşıma çıkan bir kitaptı. 1000Kitap İstanbul Okuma Grubu bu kitabı 2 Eylül'de yapılacak Ağustos buluşması (!error) için seçti:) Selman Ç. 'ye güveniyoruz her zamanki gibi:)

    4- Bir Adam Girdi Şehre Koşarak - Tarık Tufan

    Normalde yakın zamanda Tarık Tufan okumak gibi bir planım yoktu açıkçası... Ancak Nephren Ka hanımefendi bu kitaptan tam 49 (yazıyla kırk dokuz) alıntı paylaşınca bir şekilde hipnoz oldum ben de:) Ayrıca kitabı 1k üzerinden okumuş olduğum için yazara da bir telif borcu doğmuş oldu:) Şaka bir yana, Nephren Ka hanıma teşekkür ediyorum sonunda beni Tarık Tufan'la buluşturduğu için...

    5- Kapan - Vüs'at O. Bener

    Belki farketmişsinizdir, şu sıralarda sitedeki her 4 kullanıcıdan 3'ü Vüs'at O. Bener okuyor. ne oluyor, kaçırdığım bir şey mi var diye sorular sorarken Liliyar hanımefendi Vüs'at O. Bener #32384995 etkinliği düzenleyerek imdadıma yetişti:) Bu eser de o etkinlik için alındı.

    6- Herkes Herkesle Dostmuş Gibi... - Barış Bıçakçı

    Türk edebiyatının yeni nesil yazarlarıyla aram çok iyi değil maalesef. Hatta ben bir dönem Barış Bıçakçı ile Tarık Tufan'ı aynı kişi sanıyordum:)))) Şaka şaka... O kadar da cahil değilim... Ancak bu iki yazar özellikle 1k'da o kadar çok karşıma çıktı ki; artık Tufan gibi Bıçakçı ile de tanışma zamanının geldiğini anladım (Bizim Büyük Çaresizliğimiz filmini saymazsak tabii)... Kitap seçimi konusunda ise İpek Kamuran hanımefendinin #32403330 incelemesi bana çok yardımcı oldu.

    7- Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler - Rasim Özdenören

    Rasim Özdenören'in bu eserini de 1k'da keşfetmiştim. Hatta 14 Aralık 2017'de okuma listeme almışım. Sonra epub olarak başladım ve kitap baya ilgimi çekti. Ben de sonunda kitabı kendi kitaplığıma dahil etmeye karar verdim. Kitabı ilk olarak nasıl keşfettiğimi, kimin aracı olduğunu hatırlayamıyorum maalesef ama gıyabında teşekkürlerimi sunuyorum.

    8- Yaşlı Adam ve Deniz (İhtiyar Balıkçı) - Ernest Hemingway

    Buradan itibaren 1k'nın direkt etkisi olmadan seçtiğim kitaplar kalıyor geriye... Çocukluk/gençlik yazarlarımdan biri olan Ernest Hemingway'i uzun zamandır yeniden okumak istiyordum. Böylesine önemli bir yazarın kitaplarının telif hakkının sadece Bilgi Yayınları'nda olması üzücü. Umarım kitaptan soğutacak baskı ve çeviri hataları ile karşılaşmam...

    9- Imperium - Christian Kracht

    Bu kitap ise tamamen sayısal loto niyetine alındı. Hafta sonu incelemesini paylaştığım Mutsuzluk Zamanlarında Mutluluk kitbından sonra çok sevdiğim Ayrıntı Yayınları'ndan bir kitap daha okumak istedim. Araştırırken önüme bu kitap çıktı ve ben de bir şans verdim kendisine. 1k'da henüz hiç kimse okumamış. tek bir alıntı dahi yok. O sayfayı muhtemelen ilk ben yeşillendireceğim:)

    10- Çalışanlar - Ferdinand Protzman

    Bu son eser bir kampanya kitabı aslında. Kitapları satın aldığım siteden en az 100 TL'lik alışveriş yapınca National Geographic'in bu harika seçme fotoğraflardan oluşan Çalışanlar albümü 5 TL'ye geliyor. Piyasa fiyatı ise 35 TL civarında... Çok kaliteli bir baskısı var ama hacim olarak biraz büyük olduğu için kitaplığınızda yer bulmakta zorlanabilirsiniz.

    ------------------------------

    Evet sevgili 1k dostları, yine sayenizde kitaplığım birbirinden güzel kitaplarla büyümeye devam ediyor. Bu ay da katkısı olan herkese ayrı ayrı teşekkür ediyorum.

    Herkese keyifli okumalar dilerim...