• Her şey de kusursuzmuş gibi yaşayıp kusurlarımızı da öyle görmezden gelebiliyoruz ki, bir ben melek, herkes şeytan diye baktığımız hayatın bir sonraki zaman dilimlerinde görüyoruz ki; aslında, ne kadar acizmişiz.

    En büyük şansta geçte olsa, gerçekleri görebilme imkanı bulabiliyoruz. Gercekten görebiliyor muyuz? Nasıl önlemler alıyoruz? Alabiliyor muyuz? Almak istiyor ve de çalışıyor muyuz? En kötü senaryoda zaten görememek değilmidir ? İşte tam insan olabilme imkanını da burada bulup başlıyoruz hayata. İnsanları yadırgamadan. Gün gelmesin ki, nefret veyahutta iğrenerek baktığımız insan oluyoruz, hemde hiç farkına varmadan.

    Ne diyor du kutsal kitabımız olan Kur'an-ı Kerim. İnsanlar meleklerden üstün varlıklardır. Fakat, yaptıklarıyla (nefsine boyun eymek) hayvanlardan daha aşşağı mahluk olabiliyorlar.

    《《Şimdi burada gececek olan konu ise, hakkını aramak ve de başkadının hakkını, hukukunu mahfetmek diye devam edeceğiz...》》

    Sarıyeleklilerimiz var şuan dünya üzerinde ve de Fransadan, Avrupa Ülkelerine sıçramış olan bir kaos, bir dönem Türkiye'nin de atlatmış olduğu yaşanan bir dram, veyahutta felaket. Devletinin maddi zararı bir kenara bırakarak devam ediyorum yazıma;
    Bir adam diz çökmüş ve ş ifadeler yazıyor televizyonda, tabii ki yabanci dil bilmediğimiz için anlayamiyoruz. Lakin; altyazı geçiyor ve yaşama hakkı istiyor. "Ben hakkımı aramaya geldim. Hafta da kırk beş saat çalıştırılıyorum ve de bu yasal bile değil!" Dünyanın neresine giderseniz gidin, çalışan kesin mutlaka sömüruluyor. 1 Mayıs iş'e yarıyor mu ? Eminim çok yarıyordur. (Emekçiler her zaman ezilmeye mahkumlar)

    Yıllık çalışma verileri

    Almanya: 1.406

    Norveç: 1.421

    Fransa: 1.476

    İngiltere: 1.650

    İspanya: 1.685

    ABD: 1.704

    Japonya: 1.706

    Kanada: 1.708

    Brezilya: 1.841

    Kore: 2.193

    Singapur: 2.287

    Kaynak: Fed Ekonomik Verileri

    Çalışılmaz ise bir de bunun ülkeyr olan eksileri var ki, ben bu konuya girip uzatmayacağım. Ben bana olan, ve beni rahatsız eden başka bir konuyu dile getirmek gayesindeyim...

    Biraz evvel yukarıda hakkını arayan bir adamdan bahsederken, şimdinde insan kendi hakkını ararken, başkasının hakkına nasıl tecavüz ediliyor, bir de madalyona bu taraftan bakalım.

    http://www.oncevatan.com.tr/...leniyor-h134392.html

    https://sonhaber.eu/fransa-yine-cayir-cayir/

    https://www.trthaber.com/...94&category_id=4

    Bir sürü fotoğraf var zaten. Camı çerçevesi yıkılanlar, kırılanlar... arabaları yakılan insanlar yada devletin mal ve mülkü..

    Hak aranmalı! Adam gibi kanunlara uyularak... bir daha seçmeyerek... hakkını almak için bir dükkanı yağma etmek, ya da müsade etmek..? Pekela burada şimdi kim kazandı sorusu geliyor ister istemez, halk mı kazandı, ya devlet ? Ya kaybedilen maneviyat, ya da başkasının yakılan, yıkılan, kırılan malları? Yaralananlar... canlar...

    Kazandıklarımızı misli ile kaybetmek mi diyelim? Enayilik mi?
    Umarım her şey yoluna girer...

    Yaşadııkarımızı çok iyi biliyoruz. Bazen Hz. Meryem'den... bazen de Hz. Aişe'den, İsa Peygamber'den (as) Hz. MUhammed'e atilan pislikten tutunda, o dönemlerde kız çocuklarını diri diri gömmelere kadar, neler yaşamadı ki bu insanlar. Hatta en ilginç cahiloyet dönemi de son yüz yılda yaşandı "kız çocuklarımı okutulmadı." Ve de hanımı doğum yapacak eş-koca kadın ebe-doktor yok mudur diye sormadan da geri kalmadı. Adama böyle durumda soru sorarlar "okuttun mu?"

    Yaptıklarımızdan çok beklentilerimizin BÜYÜK olması ne çetrefelli/ilginç/abest .

    《Yazımızın şimdi en başına dönerek devam edelim sohbetimize》


    Adalet istiyorsan... #36265478

    Ne diyorduk, kusursuz günahsız bir insan aramak, böyle bir insan yok arkadaslar. Hiçte var olmadı, melek olmayaçalişarak, baskalarına şeytan demeyide bir kenara bırakmak gerekiyor artık. O kadar melek olan insan, zaten baskasının seytanlıklarından bi haber olmaz mı?

    Öyle güzel kendimizi avutabiliyoruz ki, görmezden gölebildiğimiz onca hatamız var ve biz, inatla hatalarımızıda kabul etmeyerek, -ben haklıydım- başkalarının düşüncelerine saygı da duymuyoruz. Ben kendimi güzel toparladığıma inaniyorum. Ve her zaman "gunahları ile sevapları ile insanları seviyorum" dedim ve demeye de devam ediyorum. Bu kadar günahım ve de kusurlarım dururken ve de , devam ederken...!

    Bu kadar kırılırken, en azından susmak! En azından kırmamak. Bir gün öyle bir yazı okudum ki, şu yüreğime denebilecek en ağır ifade yazıyordu bir yorumda..! Evet, belki insanlar, hatalı olabiliyorlar. Defalar ca burada hatalarım da oldu, hatta o hataya ben de bir hata ederek, lafta söyledim, bazen kendimizi tutamıyoruz... ama konuşmaktan çok susmayı deniyorum artık, iyi de oluyor.

    Birilerini eleştirirkende , biraz merhametimizi de o yazıya bırakmak gerekiyor... Bırakmadığımiz da ise, tatsız bir karşılık geliyor istemeden de olsa. Yazıdan ibaret konuşulan dialoglar, -konuşurken ifade edemezken- bazı anlar yanlış ifade edilebiliyor, veya anlaşıliyor, bir (,) virgül ile her şey degişiyor...

    Illa ki burada olan insanlara kusurum olmuştur. Kusur ettiklerim, kusurlarımı affetsinler efendim. Benden yana bir hak var ise; helal olsun.

    Selam ve dua ile , güzellikler dilerim. :)

    #36483810
  •   

    “En büyük düşman en son bakacağın yere saklanır.” [Julius Caesar] Ego... Bir çoğumuzun bol bol üzerinde konuştuğu, bildiği bir kavram... Ama gerçekten ne olduğunu biliyor muyuz? Nasıl ortaya çıktığının farkında mıyız? ‘Egom’ derken bile konuşanın ego olduğunu biliyor muyuz? Sadece şişmiş ve bariz egoları değil, gizlenmiş saklanmış egoları da görebiliyor muyuz? Peki ya aydınlanmış, ermiş, yardımsever, tüm öğretileri bilen melek kılığındaki egoyu? İster olumlu gözüksün, ister olumsuz, ego son derece kurnazdır ve hiç bir zaman ölmez; denemeye devam eder... Kilit nokta ise onun farkına varmak ve onunla özdeşleşmekten vazgeçmektir. “Savaş kaçınılmazdır sadece erteleyebilirsiniz ancak o da sizin değil düşmanlarınızın yararına olur.” [Niccolo Machiavelli] Guy Richie’nin senaryosunu yazdığı ve Luc Besson’un adaptasyonda yardımcı olduğu Revolver filminin konusu ego ve egonun insanlarla özdeşleşmesinin davranışlarındaki etkisini konu alıyor. Muhteşem performansları ile Jason Statham, Ray Liotta ve Vincent Pastore dikkat çekiyor. Ego Oluşuyor... Ego büyüdükçe ayrı bir kişiliğimizi oluştururken, ‘ben’ demeye başlarız. Bir ben olması için diğerleri olmalıdır. Bu karşıtlığın, ayrımın ve dualitenin başlangıcıdır.
     Zihnin temel görevi bizi hayatta tutmaktır. Beden ve zihin geçicidir ve bu dünyada korunmaya muhtaçtır. Bu sebeple zihin güven arar, lakin korkmaktadır. Beynimiz bir tehlike ile karşılaştığında üç seçenekten birini seçer: dövüşmek, kaçmak veya donup kalmak. Donup kalmak beynimizin bilinçli kısmının anlamadığı bir tepkidir... Ve bu tepkiler biriktikçe içimizdeki enerji de kendini öfke ve şiddet olarak göstermeye başlar... “Neden artık beni dinlemiyor? Acı hissetmek gerekirdi ama beyin çözemediği bir bulmacaya takıldığı için donup kalmış...” Unutmayın, savunmanız gereken bir egonuz yoksa; haklı olma, üstün olma ihtiyacınız kalmaz. Bu da şiddetin sonudur. Onaylanma Tutkusu Zihin büyüdükçe şunu da keşfeder... Uyumlanma hem bizim yetiştiren ve koruyan ailemizin istediği bir şeydir, hem de grup halinde takılmak hayatta kalma şansını artırmaktadır. Bu sebeple genlerimize sosyal olmak ve diğer insanlarla uyumu olmak kazınmıştır. Bunu devamlı onaylanma ve görülme arzusu takip eder... “Kendinizle ilgili bilmediğiniz bir şey vardır, varlığını bile inkar edeceğiniz bir şey... Ta ki bir şey yapmak için geç kalana kadar. Sabahları uyanmanızın tek sebebi budur. Aşağılık patronunuzdan acı çekmenizin nedeni. Döktüğünüz kan, ter ve kan yaşının. Çünkü bütün bunlar insanların sizin aslında ne kadar iyi, çekici, cömert, komik ve akıllı olduğunuzu bilmelerini istediğiniz içindir. Benden ister korkun, ister saygı duyun ama lütfen özel olduğumu düşünün. Bağımlılığımız aynı, hepimiz onaylanmış keşleriz. Hepimiz sırtımızın sıvazlanmasını, küçük hediyeler almayı severiz. Ödülünü parlatan şu rozetli çocuğa bakın. Parılda çılgın elmas parılda! Çünkü bizler sadece maymunuz. Bunu bilseydik böyle yapmazdık. Birileri bunu bizden saklıyor. Ve ikinci bir şansımız olsa şunu sorardık: Neden?”
  • Tarihin ve dünyanın alacaklı olmadığı sürece umursamayacağı bir eşrefi mahlukatken, tarihin ve dünyanın kederlerini ve kırgın[lık]larını üzerimize almayı çok seviyoruz. Kimse kusura bakmasın, bu konuda da hiç müslüman değiliz.
    ''Yakup: ''Ben, dedi, dolgunluğumu, hüznümü ancak Allah'a şikayet ederim ve Allah tarafından sizin bilemeyeceğiniz şeyler bilirim.'' Yusuf 86
    Dolgunluk: Öfke, kızgınlık, kırgınlık vb. duygularla dolu olmak
    Hüzün: İç kapanıklık
    Eski komşumuzun başına gelenleri hala unutamıyorum. Kocasının onu aldattığını kesin ipuçlarıyla bulduğunu söyleyerek yakınlarına ve biz de dahil yakın komşulara giderek iç döküp ağlamıştı. Aradan uzun zaman geçmeden olayın aslının farklı olduğunu ve kendine göre yorumlaması yüzünden suizana kapıldığını söylemişti. Gerçek ortaya çıkana kadar, herkes eşini kötülemişti: kocasına belki de sadece o nefret duygusu beslememiş, anlattığı herkes günlerce eşine iğrentiyle bakmıştı...
    Tüm bu yanlış anlaşılmaları geçelim, hatta farzedelim ki bu olay o kadın için gerçekten vaki oldu. Keder anlarında insanın gideceği yer gerçekten insanın yanı mıdır? İnançlı bir kimse olarak bu anlarda daralan gönlün bilgelik ve şefkat gereksinimini görebiliyor muyuz? Yoksa sadece bir anlık rahatlama için eşe dosta dökülüverip, yalnız kaldığımızda kinimizi nereye koyacağımızı mı şaşırıyoruz? Keşke sadece yalnızken kini hissetmekle kalsak: zira kin kalbe yabancı olduğundan onu atmak isteyecek ama nasıl atacağını bilmediğinden insanların üzerine atmak denenecek, ne var ki o zaman da 'kin' kendini ve şiddetini bu şekilde çoğaltan bir hastalık gibi tüm vücuda yayılacaktır... Bütün kötülüklerin yakıtı kin olduğu düşünülürse, ruh gitgide habisleşecektir.
    Bunu anlıyor muyuz bilmiyorum ama sadece içimizi dostumuza dökmekle kalmıyoruz, masumiyetimizi de döküyoruz...
  • 70 syf.
    ·2 günde·Beğendi·8/10
    Noam Chomsky, 'Medya Denetimi' adlı kitabında, demokrasi, halkla ilişkiler, propaganda ve buna benzer bazı konularda düşüncelerini ifade ediyor. Demokrasi kavramına kısaca değindikten sonra yürürlükte olanla, istenen ve olması gerekenleri ayrıntıya girmeden kısa örneklerle açıklıyor.

    Medya Denetimi ya da propaganda ile toplumun nasıl kontrol altına
    alınabileceğini ve nasıl istenen tarafa doğru yönlendirebileceğini;
    egemen gücün kendilerine karşı çıkmaya hazır ya da potansiyel tehlike
    teşkil edecek toplumun çeşitli unsurlarını nasıl da 'şaşkın sürü'ler
    haline getirileceğini de açıklayıcı ve aydınlatıcı bilgilerle anlatıyor.

    Türkiye'de iyi tanındığını düşündüğüm ve her daim muhalif bir ses olan Noam Chomsky'in bu kitabının sayfa sayısı az olsa da işlenen konu itibarıyla okunmaya, okutulmaya ve anlaşılmaya değer bir çalışmadır.

    Alıntılarda ayrıntılı bir şekilde düşünce yapısını vermeye çalıştığım kitaptan örneğin pasif bir toplumun nasıl ateşli bir savaş yanlısı olacağını geçmişten verdiği şu örnekle açıklamaya çalışıyor: "1916 yılında “Peace Without Victory" (Zafersiz Barış) sloganıyla başkan" seçilen Woodrow Wilson'un "o barışçıl halkı, histerik bir savaş çığırtkanı haline dönüştürdü ve Alman olan her şeyi yakıp yıkmak, tüm Almanları lime lime etmek, savaşa gidip dünyayı kurtarmak isteyen insanlar yaratmayı başardı"ğını gördüğümüzde aynı senaryoların şimdi de oynanmadığını söyleyebilir miyiz? Ya da yanı başımızda bitmeyen savaşların müsebbibi kimler ve ne amaçlıyorlar?

    Chomsky, Amerikan liberal demokrasi düşünce savunucularından biri olan Walter Lippmann'ın yazılarına göz atıldığında hiç de öyle özgürlükçü, demokratik bir yapının önerilmediğini, bunun yerine 'rıza üretimi' söylemiyle toplumların belli bir yöne ya da düşünceye doğru kaydırılabileceğini ifade ederken, 'seçilmiş sınıf'
    kavramıyla da küçük elit bir topluluğun ülkeyi yönetmesi gerektiğini ve bunu yaparken de 'halkı kenara atmasını' hiç de önemli olmadığını belirtiyor. Chomsky burada Lippmann'ın görüşünün tamamen Leninist bir görüş olduğunu söylüyor. ikisi de 'devlet' olgusunu temel alıp ve buna göre de ikisi de 'hegelci' mantıkla hareket ediyor.

    'Şaşkın Sürü' kavramını öğrenmek bile kitabın okunması için yeterli. 'Şaşkın Sürü' kimdir? Niçin bu isim kullanılmıştır. Amerikan örneği yerelden genele yani tüm dünyaya uygulandığında 'şaşkın sürü'ler var mı, yoksa bir kuruntu mu? Devletlerin
    'şaşkın sürü'lere ihtiyacı var mı? Örneğin, 'şaşkın sürü' evcilleşmesse ne olur? Niçin bu kavram önemli. Şu an da yaşadığımız hayat içinde bunları görebiliyor muyuz?

    Chomsky, Amerikan siyasi, sağlık, işçi ve işveren ilişkileri, halkla ilişkiler gibi çeşitli konularda eleştirilerini sunuyor. Toplumun tepkisiz kalarak köleleştirildiğini anlatmaya çalışıyor. Medya ellerinde olduğu sürece istedikleri haberleri istedikleri şekilde vererek toplum mühendisliği sayesinde, esas mevzuların hep gizlenerek arka plana itildiğini belirtiyor. Tekelleşen medyanın halkın derdine çare değil, sorunun ana kaynağı olduğunu belirterek 'şaşkın sürü' kavramıyla toplumun nasıl tepkisiz hale getirildiğini çarpıcı bir şekilde anlatıyor. (Bu konuda alıntılara bakılabilir.)

    Noam Chomsky'in bu kitabı az sayfası sayısı, anlaşılır ve kolay diliyle medyayı kimlerin kontrol etmek istediklerini anlatmaya çalışıyor. Bunu yaparken de bir 'sistem'den bahsediyor ve isimlerin ise gelip geçici olduğunu söylüyor.

    Muhalif kimliğiyle, muhalif olarak yazmaya devam ediyor. Kısa bölümler içinde seçilen başlıklar altında görüşlerini açıklayıp, toplumu uyarıyor. 'Size sunulan ya da gösterilenler gerçekten öyle mi diye bir düşünün, sorgulayın' diyor.

    Propagandanın nasıl evrilleşip 'halkla ilişkiler' adını alıp, daha yumuşak söylemlerle daha hoş ve özlü sözlerle toplumları nasıl uyuttuğunu artık görmenizi istiyor. Bunu içinde yaşadığınız ülkeye bakmanız yeterli.

    Ezcümle: Kitap kapağı, anlatım, çeviri, baskı olarak güzel ve okunmaya değer.
    + Bendeki okuduğum kitap Haziran 2005 tarihli ve kitabın yeni baskısı yapılıyor.
    + 19/20 Nisan 2018 tarihinde okunup, notlar çıkarılmıştır.
  • 360 syf.
    Kitap, trafikte yeşil ışığın yanmasını beklerken bir adamın arabasında kör olmasıyla başlıyor. Ancak bu körlük diğerleri gibi dünyayı simsiyah gören türden değil tam tersi tüm dünyayı bembeyaz gören körlük -beyaz felaket- şeklindeydi. Ardından muayeneye gittiği doktor sonra bu körlerin konuştuğu, görüştüğü herkesin kör olmasıyla roman devam etti. Ta ki tüm şehir kör olana kadar. Yalnız doktorun karısı hariç.


    SPOİLER


    Romandan anladigim ise şu; Aslında herkes zaten kördü. Sadece korluklerinin farkında değillerdi. Kendilerini gördüklerine ikna etmişlerdi. Bu bir nevi yozlasmalarina dayanmak için olusturduklari bir savunma sistemiydi. Ancak günün birinde trafikte bir kişinin kırmızı ışığın (kırmızı ışık içinde bulundukları durumu ifade ediyor) yeşil ışığa (gerçek dünyayı yani aslında kör olduklarını ifade ediyor) döndüğünde gerçeklerin farkına varmasi yani ilk körün içinde bulundukları duruma uyanmasi belki de artık bu duruma dayanamamasi sebebiyle tüm şehire adeta kaniksadiklari artık olağan bir yaşam düzeni haline gelen gerçek korlukleri, hepsini korkutmustu. Çünkü uzun zaman kendisini yalana inandıran bir topluma gerçeği apaçık gosterirsen müthiş bir tepkiyle karşılaşırsin. Ama artık onların zihinlerine şüphe tohumu ekilmistir. Şüphe ve ardından gelen gerçeğe duyulan korku onları aslında körlüğün gelip geçici bir hastalık olduğu, aslında düzenlerinde bir sorun olmadığı savunmasına itmistir. Ancak yalan düzene oluşturulan yalan savunma durumu daha vahim hale getirmiş artık tüm gayeleri ister istemez yalan savunmalarini sonuna kadar savunmak ve bunu savunarak benliklerini korumak olmuştu. Ta ki artık gerçeği yani içinde bulundukları katlanilmaz, yozlasmis düzeni tüm hucreleriyle kabullenene yani uyanmalarina dek. Bu olduğunda artık körlukten kurtuldular. Bu safhada şunu öğrendiler; her şeye kör kalırsan gören tek kişi veya kişiler onların efendisi olur. Başta iyi niyetle onlara yardım etmeye, onları yönetmeye çalışmış olsalar da zamanla yönetmenin, iktidarın gücü onları sarhoş etmişti. Artık onlar da iktidar körlüğüne yakalanmislardi. Körleri yöneten körler !

    Ancak doktorun karısına bir parantez açmak istiyorum. O bu yozlasmis kör toplumunda gözleri gerçekten gören yozlaşmayi bilen, bu ortamda iyi kalmayi başaran biri. Her zaman doğru ve iyi kalmayi başaran birileri olmuştur ancak hep azinlikta olmuslardir. Bazen de tek başına... Ancak tek başına olmaktan dolayi o da kendinde mücadele edecek gücü bulamamışti. Ta ki kendisini mücadeleye iten yani herkesin korluklerinin farkına varmalari, savunmalarinin çürümesi ve biçare hale gelmeleri olmuştu.

    Gözyaşlarını yalayan köpeğe gelecek olursak, o en zor anlarimizda dertlerimizi cozemese de hep yanımızda olan kucağında ağlayıp teselli bulabildigimiz bir anne metaforu olabilir. O hep bizi takip eden, gozyaslarimizi silen annemize ne yazık ki yaslandiginda bir ekmeği bile verirken ince hesaplar yaptigimiz kötü yanimizi gösteriyor olabilir.

    Keyifli okumalar
  • 251 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Biliyorum, tüm incelemelerimde "çağımızda da öyle değil midir?" temalı yazılar yazıyorum ve bu temaya değinmeden duramıyorum. Sylvia'nın tabiri ile bir Sırça Fanus'tan sesleniyorum sizlere bu harflerin arasından. O güzel insana değinmeye çalışacağım naçizane yazımdan... Kendi Sırça Fanus'umdan... Gerçekten de (hadi bir kez daha yapalım şu klişeyi..) çağımızda da öyle değil midir? Yani, herkesin kendine ait bir Sırça Fanus'u yok mudur? Hayal perdemizi kısıtlayan, bizlere istemediğimiz şeyler yaptıran (zaten ne zaman istediği şeyi sırf istemiş olduğu için yaptı ki insanlar?), dışarının o 'metalik' ışığını bizlere keskin bir şekilde yansıtan o fanus. İçerisinde soluyabileceğimiz kadar hava kaldı mı o da belli değil, ne kadar oksijenimiz kaldığını bilmeden soluyoruz yalnızca. Yaşamak için değil, içerideki oksijeni bitirmek için soluyoruz belki de. Çünkü solumuş olmak bizleri rahatlatmıyor artık; şöyle derin bir nefes aldığımızda daha da boğulur hale geliyoruz. Çünkü ne kadar çok soluk alıp verirsek içerideki hava o kadar çabuk bitecek bundan eminiz. Tek emin olduğumuz şeyler bazı şeylerin 'sonlanabilirliği'. Bu düşünce insana ufacık bir ışık demeti yolluyor. Fakat kesiliyor hemen, çok uzaklardaki bir deniz fenerinin kesik ışığı gibi.

    Evet, ben Sylvia ile böyle tanıştım. Belki çok uzaktan; yazdığı bir kitap aracılığıyla ama bu bile onun yoğun hislerini çok az da olsa anlamama yetti. Bir yazar ile okuru arasında herhangi bir 'uzaklık' olabilir mi hakikaten de? Zamansal anlamda bir uzaklıktan bahsetmiyorum, hayır. İnsanlar bilmese de birbirlerini yaşayabilir. İki insan aşağı yukarı aynı şeyleri yaşıyor ve düşünüyorsa kendi aralarında bir 'yaşanabilirlik' olgusu vardır. Yani, iki insandan biri diğerini, diğeri de onu kendi içinde yaşayabilir; bir nebze 'o' olabilir. Belki de bu biraz empati ile ilgili, ama bu empati kadar anlamlı fakat empatiden daha derin bir duygu. Fakat Sylvia bu 'uzaklığa' düşmüş bir insandı bana kalırsa. Bunu kötü anlamda söylemiyorum. Demek istiyorum ki, insanlar onu anlamaya çok uzaktı. İnsanların arasına girmeye çalışsa da zaman zaman (diğer insanlar böyle yaparak mutlu oluyorsa, o neden olmasındı?) bu çabalar onu insanlardan daha da uzaklaştırdı. O denli çaresiz hissetti ki yaşıtı olan kızlara baktı, onları gözlemledi umutsuzca. Belki de onlar gibi olursa insanlardan istemsiz uzaklaşmasına bir son verebilirdi? Yaşıtları gibi bazı erkeklerle birlikte olmayı denedi. Daha sonra o 'kadın düşmanları' onun hayatını yakıp kül eden, böylece karartan, durdurulamaz ateşi canlandıran kıvılcımı haksızca körüklediler.

    Sırça Fanus, Sylvia'nın otobiyografik eserinden fazlası. Eserdeki Sylvia'nın ismi ise Esther Greenwood. Fakat isim önemli mi? Hayatı kül gibi kapkara hale gelen insanların ismi bir anlamda önemsizleşir bana kalırsa. Hepsinin adı ortak bir adda buluşur: İnsan. Esther kimdir peki; o 'insan' kimdi? Çoğu insandan (ve kadından) daha çok 'insan' olan kişi? Parlak bir üniversite öğrencisi, büyük hayalleri olan biri, haklı beklentilere sahip bir kadın. Fakat o günün dünyasında, günümüzde olduğu gibi olağanüstü bir rekabet hüküm sürmektedir. Kimi kimseler "Hayatı öğren, buna alış. Hayatta her daim rekabet vardır." derler. Bunu hitap ettiği kişi bu dünyaya alışık mı bakalım? Ya da güçlü bir nehirden ibaret olan 'gerçek hayat'a karşı dimdik ayakta durabilecek kadar dayanıklı mı? Bu iğrenç rekabet Esther'in hayatını değiştirecek ve kaldıramayacağı bir düzeye gelecektir. Bunun üzerine yukarıda bahsettiğim gibi çeşitli arayışlar içerisine bile girer. Kişiliğini kaybeder.

    Bir insanın kişiliğini kaybetmesi yalnızca onun karakteristik özelliklerini yitirmesi anlamına gelmez. Kişilik kaybı bana göre insanın hayat denilen nehre kapılmasının yanı sıra kimsenin de ona yardım etmemesidir. Nehirde ne kadar ters yönde yüzmeye çalışırsa çalışsın kurtulamayacağının umutsuz bilincinde olmaktır. Bir nevi istemsiz ve umutsuz bilinçtir. Fanus'un havasının biteceğini bildiği halde hızlı hızlı solumasıdır. Esther de Sylvia gibi çeşitli intihar girişimlerinde bulunur. Kişilik arayışı çabalarının yararsız kaldığını gören Esther dünyaya daha fazla tahammül edemez hale gelir. Sahi, bizler nasıl tahammül ediyoruz bu hayata, pardon, yarışa? Esther'in karşılaştığı şeylerle biz de her gün karşılaşmıyor muyuz? Dersler, sorumluluklar, hayallere ulaşmanın güçlüğü, bir iş görüşmesine gittiğinizde karşınızdakinin kişiliğinize bakmadan "Kaç dil biliyorsunuz?" diye sorması (efsaneler böyle söylüyor.) ve daha birçok şey. Eğer bazı insanlar buna dayanamayıp Fanus'un dışına çıkamayacağına içeride ölmeyi tercih ediyorsa bu onların güçsüz olduğundan kaynaklanmaz. İntihar eden kişilere neden aynı şekilde bakıyoruz biz insanlar olarak? Güçsüz bir yapıları olduğunu sanıyoruz intihara meyilli olan insanların. Bu yanlış. Ya hayat, pardon, yarış dediğimiz nehir onların tarafında daha şiddetli akıyorsa?

    Elbette ki kitapta bolca kadın-erkek eşitliği olgusuna da değinilmiş. Kimi erkeklerin kadına yalnızca çocuk doğuran, ona bakan, büyüten bir 'robot' gibi bakması, bazılarının daha da ileri gidip kadını insandan saymaması ya da erkeğin bekar kalabilmesine rağmen kadının bekar kalamayacakmış gibi bir toplum baskısının olduğu gibi kimi noktaların üstüne sert sert basmış Sylvia. Bekaret denen kavramın neden yalnızca kadına ait olduğu, erkeklerin (bazıarı) istediği şeyi yapabilirken, kadınların kısıtlanmasının saçmalığı gibi önemli bir konuya dikkat çekmekten geri kalmamış Plath. Bu konular geçmişte sorun olduğu kadar günümüzde de sorun oluyor. Bu bana göre çok hassas bir konu. Ayrıca yanlış anlaşılmaya çok açık bir konu, hem kadınlar hem de erkekler tarafından. Bu konuyu ben çok iyi biliyorum diyemem, aksine en az ben biliyorum dolayısıyla bu meselenin üstüne daha ince bir şekilde kafa yormam/yormak gerektiğini düşünüyorum. Plath ise bu konudaki kafa yorma eyleminin kıvılcımını atan önemli şahsiyetlerden yalnızca bir tanesi.

    Son olarak da Plath'ın ironisine dikkat çekmek isterim. Kitapta gölge ile ilgili yaptığı bir anlatım var. Alıntı ise şu: "Dünyadaki en güzel şey gölge olmalıydı, gölgenin milyonlarca kımıldayan şekli ve çıkmaz sokakları. Büro çekmecelerinde, dolaplarda, bavullarda hep gölge vardı, evlerin, ağaçların, taşların altında ve insanların gözlerinin, gülümsemelerinin ardında gölge vardı ve dünyanın gece tarafında kilometreler boyunca gölge vardı.". Gölge dediğimiz fiziksel olgunun oluşumu için ne gereklidir? Işık. Alıntının sonlarına dikkat edin. "... dünyanın gece tarafında kilometreler boyunca gölge vardı." gece olan, yani ışık almayan bir tarafta gölge nasıl olur? İşte bunun cevabı Plath'ın mükemmel ironisinin içinde gizli. Bana göre Plath'ın görmüş olduğu gölgeler o denli koyu ki (geceden bile koyu) gecede dahi fark edilebiliyor. Yani bir nevi o gölgelerin yansıtma kaynağı gecenin ta kendisi. Gece ona göre öyle aydınlık ki, gecede dahi gölgeler görebiliyor. Onun kolay şeyler yaşamadığının en iyi kanıtı bence budur.

    Bizlerin de (en azından benim) Sırça Fanus'umuzun havası hızla tükeniyor. Kırabilen var mıdır bu fanusu? En azından deneyelim. Kıramayacağımızı bilsek bile...