Bak sana ne diyeceğim...
Sarı lambalar altında yaşamak isteyen iki gençlik borçlusun bize. Fatura biraz ağır ama, umarsız ve vurdumduymaz senelerin hatrı sayılır ihtirasları olmalı. Zannedersem bu da cevapsız bir çağrı olarak düşecek kayıtlara, düşsün. Zaten haksızlığını yargılayabilecek bir mahkeme yok. Bu yüzden bu kadar özgürsün bencil olmakta, bu yüzden bu kadar rahatsın insan harcarken.
Düştüğüm kuyuların en deriniydin sen.
Zaten kirli miydin, yoksa ben düşünce mi kirlendin bilmiyorum. Düşmeden önce tatma fırsatım olsaydı inan günlerce susuz kalmayı kabul ederdim. Artık bir anlamı yok. Ne suların, ne kadınların, ne de arzuların... kendinle birlikte öldürdün her şeyi.
Tanrı'yı soracaksan o zaten hep ölüydü. En azından benim için... Elleri cebinde geziyor bütün evreni de, görmezden geliyor başka bir elleri cebinde olanı. Tanrı insan olsaydı bence kadın olurdu. Her şeyi yapabilme güdüsü varken daha ne istediğini bile bilemeyen bir şey kadından başka ne olabilir ki. Niyetim kadınları karalamak değil, o kadar basit düşünme. Erkeklerin ne kadar hayvan olabileceğinden de bahsederim bir ara.
İlk okulda bölünen ve bölen'i öğrendiğimde hiç acı hissetmemiştim. Matematiğin bana bir şeyler anımsatmadığı dönemlerdi. Kısa sürmüştü o günler. Bilinmeyenli denklemlere çok erken erişmiştim. Hatta bir ara hayatın sadece x'i aramaktan ibaret olduğunu sanıyordum. Sonra anladım tabii herkesin denkleminin farklı olduğunu, herkese farklı sorular sorulduğunu, herkesin başka cevapları olduğunu, hayatta tek bir gerçek olmadığını... her insan bir cevap demekti ve milyarlarcası yanlışsa bir o kadarı doğruydu.
Şimdi bana soracaksın "Madem bu kadar şey biliyorsun neden her seferinde yanlış yapıyorsun" diye, çünkü sorular yanlış, cevaplar değil.