• Güzel sözler güzel insanlar için söylenir. Pis insanlar okumaz. Okusa da anlamaz.
  • "Gereksiz yere acı çekiyorsun. Kişi bilge ise eğer, ne yaşayanlar ne de ölenler için üzülür. Çünkü ne senin, ne benim, ne de burada toplanmış olan kişilerin var olmadığı bir zaman hiç olmadı. Bundan sonra da hepimiz sonsuza kadar var olacağız."
  • "Ne mutludur ölüler! Deliliğe kapılarak doğuranlar
    üç kez daha fazla mutsuz! Ne mutludur hadımlar!
    Ne mutludur kısırlar! Döllemektense sefahati tercih
    edenler de mutludur! Çünkü şu an için otuz bir çekenler ve oğlancılar aile babalarından ve analarından daha az suçlu, çünkü onlar kendi kendilerini yok ederken, diğerleri gereksiz ağızları çoğalta çoğalta dünyayı yok edecekler. Kendilerine saygı göstermeye bizi mecbur eden ve bize akıldışına çıkmayı öğreten tinselciler utansın! Eğer onlar hiç olmasaydı daha az sefil ve daha az gülünç olurduk, bu hayal vaazcıları ve beş para etmez teselliciler artık hiçbir işimize yaramıyorlar; yalnızca kendimize dair, onlara dair ve gerçekliğimize dair bizi aldatmaya yaradılar. Kalpazanlar cezalandırılıyor ama yanlış fikirlere itibar kazandırarak yaşayanlar esirgeniyor, öyle mi? Hoşgörü bir aldatmacadır ve saygı bir sayıklama, bunu işitmek için para alıyor ve para ödüyoruz, cehennem ateşine gömülmeden önce bizi ölüme götürenleri ölüme yollayacağız, bizden esirgemedikleri yolları düzleştireceğiz, sonra son olacak."
  • Kitap 9 bölüm, önsöz, dizin kısımlarıyla birlikte 118 sayfadan oluşuyor.

    Kitap iç sayfada yer alan, "Misafirperverlik ve nezaketleriyle
    yolculuğumu mümkün kılan Türk Sultanının sivil ve askerî memurlarına ithaf olunmuştur" diyerek başlıyor.

    1899 yılında seyahate başlar ve Suriye içinde gerekli izinler alınamadığı için, daha önce görmediği yerleri dolaşmaya karar vererek Halep, Musul ve Van'ı ziyaret eder ve Ağrı dağı, Erivan ve Batum yolunu kullanarak İsanbul'a döner. En önemli durumda burada yazılan düşüncelerin tamamen kendisine ait olduğunu, hata olabileceğini, kitabın boyutunun küçük olduğunu ve bunun sebebinin de, başkaları gibi gerekli gereksiz şeyleri yazarak sırf kitap sayfaları kalınlaşsın diye yazmadığını ve tarihi hikayeleri bu kitabın içine almayıp, daha anlaşılır olmasını sağladığını ifade ediyor. Kısacası, öznel yapı içerdiğini, kesinlikle nesnel yapı içermediğinin bilinmesini başta okuyucuya açıklıyor. Bu da kitabı okuyan okuyucu için bir açıklayıcı not oluyor. Okurun da buna göre okuyup, kendi yargısına, düşüncesine ulaşmasına yardımcı oluyor.

    Kitabın giriş kısmında seyahate başlama tarihi, seyahatte kullanılan araç gereçler, yanında bulunan tercüman ve hizmetliler; bunların mensup oldukları din ve bölgeler anlatıldıktan sonra bir yerden bir yere giderken 'buruldi' belgesinin gerekliliği, ayrıca eğer tehlikeli bir bölgeden geçilecekse buna uygun destek zaptiyelerin de alındığını belirtiyor.

    Tercümanın ismi İsa ve yol boyunca sohbet ederlerken, İngiliz, Fransız, İtalyan ve Türkler hakkında fikir alışverişinde de bulunurlar.

    Dolaştığı yerleri sadece üstün körü gezmemiş; her yönüyle gözlemleyip ona göre notlar alıp, günlük tutmuş.
    Bölgede yaşayan insanların, gelen yabancılara karşı takındıkları tavır, geçtikleri yerde bulunan tarihi yapıların durumu,
    insanların zaman kavramını (nereye giderse bir saat ilerde denmesine karşılık söylenmiş cümle, çünkü bir saat bazen beş dakika bazen yedi saat olabiliyormuş) nasıl ifade ettikleri okuyabilir ve giyim-kuşam farklılıkları ya da alet edevatın kullanımında yaşanan 'doğu' mantığıyla olaya yaklaşımı sayfalar içinde görülebiliyor.

    Gezdiği ya da yolculuk sırasında uğradığı köy, şehir ya da geçtiği dağ, patika, nehir gibi yerlerle yaşadığı zorlukları, soyguncuları, aşiret çatışmalarını, yabancılardan hoşlanmayan ahaliyi, şehrin ileri gelenleri yani kaymakam, şeyh gibi mevki sahipleri ile yaşadığı olumlu veya olumsuz olayları da anlatır.

    Mark Sykes, Rusya Batum'a kadar gider ve oradan tek başına İstanbul'a dönerek seyahatini tamamlar.

    Ve son sayfalarında 'ek' olarak sunulan kısımlarda hikaye ve röportaj da mevcut.


    Notlar:

    + Kitabın arka kapak yazısı yeterli ama ön kapakta kullanılan fotoğraf, kitabın orijinalinde de var mı? Yoksa - yok diye biliyorum- o zaman Türk yayımcı kapak iç kısmına o fotoğraf hakkında okuyucuya bilgi verseydi daha yerinde olurdu. O fotoğraf nerede çekilmiş gibi. Bu fotoğraf ve çerçevede bulunan kişiler diğer kitapta Darül İslam'da belirtiliyor.

    + Kitap; yazar, diplomat, gezgin olan Mark Sykes'in 1899 yılında Arap yarımadasının kuzeyinden Türkiye'nin doğusuna kadar yaptığı geziler dolaysıyla bu coğrafyada bulunan ya da geçtiği bölgelerde duyduğu, gözlemlediği dini, siyasi, etnik, askeri, kültürel olayları kendine özgü diliyle ve tamamen öznel bir tutumla yansıttığı bir çalışmadır.

    + Nesnellikten uzak - zaten kendisi de bunu baştan belirtiyor-. Şam'dan başlayıp, Halep, Deyr, Bağdat, Musul, Bitlis, Van, Şengül ve oradan Rusya toprakları içindne Batum'a ve oradan da İstanbul'a dönüşü anlatılıyor.

    + Seyahat için gerekli izinlerin alınma süresinden başlayarak, coğrafya da yaşadıkları ve duyduklarını yansıtır. Bazı kesimler tarafından hoş karşılanmayacak cümleler de sarfeder.

    + Arap, Türk, Kürt, Ermeni, Müslüman, Hristiyan, Musevi ve mezhep inanışına sahip insanlarla yaşadıklarını seyahat boyunca tuttuğu notlardan okuyoruz.

    + Kitabın 1900'lü yıllların hemen başında geçtiğini de unutmamamk gerekir. Dünden bugüne bir zaman tünelinde dolaşırız.

    + Hırsız, pis, kötü, çirkin vb. çeşitli sıfatların geçtiği kitapta, yaşanılanı veya görüneni anlatarak durumu yazmış.

    + Beş Türk Eyaletine Doğru kitabı bize bu coğrafyaynın bugün değil, dün de çok değerli olduğunu bir kez daha gösteriyor.

    + İnsanların yemesinden içmesine, kültüründen, yaşayışına ve ısınmak için yaktığı tezeğe kadar çok şeyi bulabilrsiniz.

    + Kitabın içinde çok fazla resim yok. Kroki, harita hiç yok. Bunun sebebini kitabın başında açıklıyor.

    + Kitap 1900 yılında İngiltere'de basılmıştır ve telif hakkı olmadığı için eğer İngilizce biliyorsanız İngilizcesini bulup, okuyabilirsiniz.

    + Orijinal baskı da yer alan Fotoğraf ve resimlerin listesi bu Türkçe baskıya konulmamış. 1900 baskısından çeviri yapılmışsa niçin bunlar eklenmemiş bilmiyoruz.

    + Dizin kısmı olması - orijinalinde de var- iyi.

    + Sykes - Picot gizli anlaşmasının mimarlarından biri olan Mark Sykes'in hem bu hem de Darül İslam kitabının (hem de daha Türkçe yayımlanmayan kitapları), gizli anlaşmada etkili olduğuna inanıyorum. Gerektiğinde köy köy dolaşarak, o bölgede yaşayanlar hakkında bilgileri toplayıp bir kısmını kitaplara diğer kısmını da İngiliz Dış İşleri Bakanlığına göndermiş diye düşünüyorum ve arşivde mutlaka birşeyler çıkar. Genelde Lawrence'yi duyduk ama çok sayıda
    'görevli' bu coğrafyada dolaşmış ve hala dolaşmaya devam ediyor. Lawrence kadar tanınmasa da Getrude Bell 'sınırlar çizen' bir kadın olarak şu an ki, bu coğrafyadaki yapay devletlerin 'kurucu' ismidir. Mark Sykes'de erken yaşta ölmeseydi belki daha neler neler yapardı. İsrail devletinin kurulması için yaptığı uğraşları okuyunca bazı şeyler daha kolay anlaşılır.

    + Çeviri de göze çarpan hata ise "Bir zamanlar Nazi Ülkesinden..." diye geçen bölüm. Okurken bir an da durup, şunu sormuştum: Hangi Nazi ülkesi?
    Eğer tekrar basılacaksa o kısmı düzeltmelerinde fayda var. Çünkü Nazi değil, başka şey olacak ve İngilizcesinde zaten ne olduğu yazıyor. (Ya da ben öyle anladım ve ayrıca o sayfaların çevirisinde bir sıkıntı var gibi gözüküyor...)

    + Kitap 7-9 Nisan 2018 tarihinde okunup, notlar çıkarılmış ve 23 Ekim 2018 tarihinde yazıya dökülüp, siteye eklenmiştir.

    + Tavsiye ederim.
  • İnsanlar insanlardan kaçar mıydı? Kaçardı! Bu adada yaşayanlar çağdaş dünyanın karmaşasından kaçmaya çalışan bir grup insandı. Yaşamlarına yetecek kadar yiyorlar uyuyorlar dinleniyorlar asla o kaosun içine girmeyi tekrar düşünmüyorlardı. Elbetteki bir yerde insan topluluğu varsa orayı yönetecek birilerinin olması gerekirdi. Onlar buna ihtiyaç duymuyorlardı fakat her şey onların iradesi dışında gerçekleşmişti...
    Eskiden devlet başkanı olan bir adamın sürülmesinin sonucu bu adaya yerleşmesiyle başlayan kaosu anlatmaktadır. Güçlü görüntüsünün ardından barındırdığı kirli oyunları tek tek bu adaya uygulayacaktır. Halk tehditlerden dolayı sinecek, inandırılmak istenene inanacaktı.

    Kitap harika bir kurgudan oluşmaktadır. İnsana sorgulamadan işe kalkışmamak gerektiğini, sırf güçlü birinin nefretine nail olanların dışlamamak gerektiğini çok iyi vurgulamıştır.Güç her zaman iyi sonuçlar doğurmayabilir. Kontrolsüz güç en tehlikelisidir.
    Kitaptan bir nebze sıkılmadım. Yazar sanki bir günlük anlatır gibi anlatmış ve gereksiz hiç bir sanata yer vermemiştir.
    Şimdiden okuyacaklara iyi okumalar dilerim.
  • 33. karanlıkta nüfus sayımı

    Babamın öldüğü gün birine âşık olmuştum. Bazen böyle olur, her şey üst üste gelir. Metrodaydım, boş yerler vardı ama en köşede ayakta duruyordum. Onu düşünüyordum, romantik şeyler değil, bir buluşma ayarlayabilmek gibi pratik şeyler ve kaç istasyon sonra inmem gerektiğini de düşünüyordum diğer yandan. Yirmi bir yaşındaydım o zaman, ama çarklar hep döner, her yaşta döner. Büyük bir kentteysen bir sürü gereksiz şey bilmen lazım yoksa kendini salak gibi hissedersin. Sonuçta inmem gereken istasyonda indim. Eve gittim. Herkesin yüzünde aynı ifade. Ölüm haberi vermek zorunda kalanların yaşamaktan duydukları tatlı utanç. Bunlar çehrelere asılı açık kanıtlardır. İlk insanlardan bu yana incele incele bu hale gelmişlerdir. Bir gün öyle bir dil gelişecek ki tek laf etmeye gerek kalmayacak. Herkesin yüzünden anlaşılacak ne demek istediği. Neden diye sordum, ölüm sebebi yani. Söylediler. Gerçek yaşama sevincini görmek istiyorsanız mezarlıklara gidin, orada gezen insanların yüzlerine bakın.


    İhtiyar gassali hatırlıyorum babamı yıkadığı mermerin önünde. Beyaz sakallıydı. Ama rüyalara giren aksakallı dedeler gibi değil, Hemingway gibi. İşini seviyordu ve çok konuşuyordu. Bu tarz işleri yapan adamların fazla konuşmaması gerekir. Ama o bunu takmıyordu. Bir sürü şey sordu. Cevap vermedim. Cevap alamadığı her sorudan sonra ayrı ayrı şaşırıyordu. Büyük bir samimiyetle şaşırıyordu. Konuşulmaması gereken yerler vardır. Çocuklara ve ihtiyarlara anlatamazsın bunu. Hepsi doğal anarşist.
    Cenaze günü çok soğuktu. Sonra hep uyumak istedim. Doğal sakinleştirici. Sevdiğiniz biri öldükten sonra yaşama tekrar devam etmek bisiklet kullanmayı öğrenmeye benziyor. Ama yokuş aşağı giden bir bisiklet oluyor bu. Dengeyi sağlamanın tuhaf coşkusundan bahsetmiyorum burada ya da sadece bundan bahsetmiyorum. Kafayı gözü yarmak üzere olmanın korkusundan da bahsediyorum. Ne demek istediğimi sahiden anlıyor musunuz?
    Sonra zaman geçti. Zaman hiçbir şeyi düzeltmez. Daha beter de etmez. Zamandan bağımsız şeyler bunlar. Karanlıkta uzanıp bir sigara daha yakmaktan başka bir şey gelmiyordu elimden. Babam öldüğü için değil. Âşık olduğum için değil. 21 yaşında olduğum için değil. Öyle olması gerektiği için.
    Sonra biraz içtim ve telefona sarıldım. Bu adil bir şey değil. İki taraf için de. İnsanlar sizin alkollü olduğunuzu anlar ama bellekleri bunu böyle kaydetmez. Çünkü gelen sadece sestir. O sesin üstüne en ayık halinizi yerleştirir bellek. Bellek böyle namussuz bir orospu çocuğudur işte. Sizi üçkâğıda getirmek için elinden gelen her şeyi yapar. Hepimiz yanlış hatıralara sahibiz. Öyle yaşanmadı onlar. Hatıralarını yazan ihtiyarları düşünün, kitabı bitirdikleri zaman öleceklerini bilirler, o yüzden bitiremezler bir türlü, yaşamak için sallamayı sürdürmeleri gerekir.
    Onu aradım ve seni seviyorum dedim. Çarklar durdu, yargılama bitti. Hayatımda ilk kez çekip gitmek istemiyorum. Şimdi bile utanıyorum söylediklerimden. Herkesin kalbinin çizildiği bir yer var. Orada görünmez bir duvara çarpıyorsun. Daha öteye gidemiyorsun. Bütün dünyan o çakıldığın yerden uzanabildiğin yere kadar oluyor artık. Benim çakıldığım yer de o günlerde bir yerde işte. Ama tam nerede bilemiyorum. Hiçbir zaman da bilemeyeceğim bunu. Orası beni daha iyi bilecek.
    Sonra konuşalım dedi. Sonra konuştuk. Hastanenin karşısındaki otoparkta. Otoparkın bir köşesini oto yıkamacıya çevirmişlerdi diğer köşesini çay bahçesine. Çok amaçlı grotesk bir yer. Ne konuştuğumuzu yazmayacağım. O kadar da değil. Çünkü bunlar özel şeyler. Zaten ben hayatımı anlatmak istemiyorum ki. Yaşadıklarımı düşünerek oradan bir sonuca varmak istiyorum sadece. Sanırım demode bir yazarım. Genellemeleri seviyorum ve noktayı koyduktan sonra ardımda iyi kötü bir anlam bırakmak istiyorum. Artık bunun bir anlamı kalmadığını düşünsem bile böyle yapıyorum. Lanet olsun, öyle alıştım çünkü, nasıl başlarsa öyle gider.
    Sonra yine zaman geçti. Zaman geçmesi önemli değildir. Sanırım bundan bahsetmiştik. “O zamanlar bir şeyleri reddetmeye ihtiyacım vardı ve sen tam bunun üstüne geldin,” dedi. “O kadar iyiydin ki o zaman. Annem sanki bu yüzden yedi ay daha yaşadı. Ne demek istediğimi sahiden anlıyor musun?” Anlıyordum. İki karışlık mesafede, birbirimizi göremeden uzanmıştık. Kaç kişi olduğumuzu bilemeden uzanmıştık o karanlıkta, yanımızdaki ölülerle beraber uzanmıştık. Karanlıkta nüfus sayımı şöyle yapılır. Yaşayanlar bir sigara yakar.
    Emrah serbes
  • Üst edit: Bu incelemede, kitapta neler anlatıldığından ziyade okurun neler gördüğü vurgulanmıştır.

    ***Spoiler İçerir***

    Öncelikle bu kitap ile nasıl karşılaştığımı anlatmak istiyorum izninizle.

    Telefon rehberimde bir adet bile kitap okuyan insan evladı olmadığından mütevellit kitap arayışlarımı çeşitli forum sitelerinden yahut sözlüklerden yapardım (burayı keşfetmeden önce). Bir gün 'ağlatan kitaplar' başlıklı bir içeriğe denk geldim ve hiç tarzım olmayışının farkındalığı ile birlikte entryleri okurken; erkek bir öznenin, bu kitabı, 40lı yaşlarında olduğunu özellikle vurgulayarak, utanmadan(kendisi bu şekilde ifade ediyor) nasıl hüngür hüngür ağladığını, uzun, edebi, ağdalı cümlelerle anlatışına tanıklık ederken buldum kendimi. Art düşünde de, en son ne zaman ağladığımı sorguluyordum yazıyı okurken. Bulamamıştım. Hayat hikayemi anlatıp sizleri konudan uzaklaştıracak değilim tabii, ama ağlamam 'gereken' nice yaşantılarımın olduğunu söyleyebilirim. Ama yok! Hissizim. Özellikle de acı'ya karşı ne kadar hissiz olduğumun farkındaydım tabii, ama böyle güzel güzel anlatılınca; 'Bu, dedim, Yasin.. Belkide hüngür hüngür ağlatıp, sana, hissizleşerek kaybettiğin o insanlığını geri kazandıracak olan kitap bu..' dedim.

    Kitaptan neler beklediğimi böylelikle az çok anlamışsınızdır diye düşünüyorum.

    Sadece kitabın ve yazarın isimlerine vakıf olarak gittim kitabı edinmeye -ki ne göreyim. Satıcının elime tutuşturduğu kitapla öylece kalakaldım birkaç saniye. Bu nasıl bir tasarım? Bu nasıl bir renk? Kitabı daha önce duymamış olsam ve o an orada gözüme çarpan kitaplardan biri olmuş olsa, bana evrenin sırrını vereceğini bilsem almazdım herhalde.. Lise zamanında otobüsle giderdim okula, o dönemlerdeki bazı otobüslerin renkleri bu tonlarda olurdu, sırf rengi yüzünden binmeyince haliyle geç kalıp babamdan azar işittiğim çok günlerim olmuştur desem, bu renk tonlarından nasıl iğrendiğimi anlatabilirim herhalde. Epey tereddüt yaşadıktan sonra aldım kitabı poşet taşımayı sevmediğim için kapağını gazete ile kaplayarak.

    Pek meraklı değilimdir, ama nedense eve kadar sabredememiş olacağımdan yakın bir kafeye geçip okumaya başladım (Gereksiz bir dip not: halka açık alanlarda kapağı gazete ile kaplanmış bir kitap okuyunca insanlar sizi terörist olmakla bile suçlayabiliyor. Bkz: Fetö nün kitabı dimi o!). Yarım saat.. Bir saat.. İki saat.. Yok. En ufak bir mimik, bir üzüntü, bir buhran.. Sıfır.

    Epey yoğun bir sefaleti anlattığını belirtmeme gerek dahi yok diye düşünüyorum. Angela'nın Margaret'in ölümü ile birlikte yaşadığı çöküşünü.. Margaret'in anılarının canlandığı evde daha fazla yaşayamayacağına kanaat getirip Irlandaya taşınışını.. Irlanda'da ailesi kimliğindeki insanların iğrenç karşılamalarını.. Angela'nın annesinin, kardeşinin o miğde bulandıran tutumlarını.. Aggie teyze denen oluşum'un (!) yaşadığı sefalete rağmen Angela'nın çocuk sahibi olabiliyor oluşunu kıskanışını.. Bir yumurtayı tek başlarına yiyebilmeyi hayal eden çocukları.. Malachy'nin, hastalanan küçük kardeşine sütte kaynatmak için bir soğan ararken, bulduğu andaki o coşkusunu.. Bir çocuğun bir dükkana girip sadece soğan aramasını. Frank'in hastahanede yatarken yan odasındaki diğer hasta çocukla bir duvarın ardındaki sohbetleri.. Küçük kardeşinin okul zamanında ölürse okula gitmeyeceği için yaz tatilinde ölmemesi için dua eden Limerick'teki komşu çocuğunu.. Küçük beyaz tabutların üzerindeki siyah bira bardakları.. Angela'nın çocuğunun cenazesine giderken Malachy'nin şaklabanlıklarına istemeden de olsa sırıtışını.. Frank'in ilk maaşını aldığı o muhteşem anı.. Ve daha nice unutamayacağım sahneleri..

    Uzun uzun anlatmama gerek yok diye düşünüyorum. Sonuç olarak; ağlayamadım efendim. Çünkü; nihayetinde tüm bunlar yaşanmış ve bir yerlerde hâlâ yaşanmakta olan acılar. Var olan ve bu dünya düzeni ile var olmaya devam edecek olan acılar. İçinde bulunduğumuz bu aşağılık dünyada, bunca imkanlara rağmen, hâlâ ve hâlâ, sadece yaşama tutunmaya çalışan, sadece zaruri ihtiyaçlarını gidermeye çalışan insanların varlığı tüm yaşama isteğimi kaybettiriyor. Başta söylediğim gibi, tüm bu acılara karşı o denli hissizleştim ki; bu acıların varlığından bihaber yaşayanlar, tüm vaktini ego tatmin süreci adına harcayanlar, insanları hakir görmeye çalışan / hakimiyet kurmaya çalışanlar, zulm eden ve zulmü meşrulaştırmaya çalışanlar, bana her zaman daha aşağılık, bu kitapta anlatılan insanlardan daha acınası geliyor. Asıl onları görünce acı çekiyorum. Asıl onları görünce ağlayasım geliyor...