• Faşist ideoloji organik milliyetçilik ile Marksizm’in anti materyalis t revizyonunun bir sentezidir. Liberal ya da Marksist bir bireyselciliğin reddi üstüne temellendirilen devrimci bir iradeyi temsil eder, yeni ve özgün bir politik kültürün önemli bileşenlerini ortaya koyar. Toplumsal, bireycilik karşıtı ve antirasyonalist politik bir kültür olarak, ilk zamanlar Aydınlanmacıların ve Fransız Devrimi'nin mirasının reddedilmesine dayanırken, sonradan topyekun bir değişiklik çözümünün, toplumun bütün tabakaları ile bütün sınıflarının mükemmel bir şekilde bütünleşebileceği bir i nsan toplumunun sürekliliğini tek başına garanti altına alabilecek entelektüel, ahlaki ve politik bir kadronun inşası üstüne temellenir. Faşizm, Avrupa kıtasının modernleşmesinin sonucu olan belaları ortadan kaldıracağını iddia eder. Toplumun karşıt grupla r halinde parçalanmasına, bölünmesine, piyasaya fırlatılmış basit bir metaya dönüşmüş olan bireyin yabancılaşmasına çare bulmak ister. Modernleşmenin insan ilişkilerine soktuğu gayri insaniliğe karşı ayaklanırken, ilerlemenin nimetlerini kıskançlıkla korum aya çalışır ve asla varsayımsal bir "altın çağ"a geri dönüşü vaaz etmez. Terimin Maurrascı anlamıyla ne gerici ne de karşı devrimci olan faşizm, tam tersine başka tipte bir devrim olarak ortaya çıkar: Kapitalizmden, modern teknolojiden ve endüstriyel ilerl emeden en iyisini çekip alma niyetini ilan eden bir devrim. Faşist devrim, finansal faaliyet motorunu özel mülkiyeti-- kar arayışını kırmaksızın ya da pazar ekonomisinin temelini ortadan kaldırmaksızın, onun zaruri çerçevesini pazar ekonomisiniyıkmaksı zın birey ile toplum arasındaki ilişkilerin doğasını değiştirmeye meyleder. Bu noktada karşımıza faşizmin yeniliğinin bir unsuru çıkar: Faşist devrim, pazarın yasaları tarafından idare edilen bir ekonomiyle desteklenir.
  • Kürt aşiret reisIeri hakkındaki bilgilerini iyi değerlendi­rerek İstiklal Savaşında ulusal direnişe yardım etmelerini istemiş ve çoğunlukla başanlı olmuştu. Yerel bir özerk-yönetim biçimi altında onlara bazı haklar ve ayrıcalıklar vaat etmişti.(69) 1923 yılında seçilen ya da daha doğrusu atanan ikinci meclis üyeleri arasında, tıpkı 1920'de toplanan birinci mecliste olduğu gibi Kürt ileri gelenleri de vardı. Doğu ve güneydoğuyu temsil eden otuz yedi milletvekili ara­sında Takrir-i Sükün Kanunu lehinde oy veren etnik Kürtler de bulunuyordu.(70) Ama yaşanan isyan, hükümetin Kürt eşrafının işbirli­ğini sağlamak yolundaki geleneksel politikaya güvenmenin yeterli olmadığına karar vermesine yol açtı.

    Fethi Beyin Maliye Vekili (ve geleceğin meclis reisi) Abdülhalik'ten (Renda) ve Dahiliye Vekili Cemil'den (Uybadın) rapor istendi. Yanya (şimdi Yunanistan'ın Yanina kenti) doğumlu olan Abdülhalik herhal­de Arnavut kökenliydi ve Cemil de Süleymaniyeliydi. (71) Her ikisi de özümleme (asimilasyon) politikası lehinde görüş bildirdi. Buna göre Kürtçe konuşulması engellenecek, Kürtlerin arasına Türkler yerleştirilecek ve bir kısmı da batı bölgelerine gönderilecekti. (...)

    Araştırmaların sonucu, 1925 Eylülünde hükümete sunulan 'Şark Islahat Planı' kapsamında açıklandı. Adı geçen bölgelerde bir genel müfettişin denetimi altında özel bir yönetim biçimi geliştirmek, da­ha önceleri Ermenilere ait olan arazilere 50.000 Türk yerleştirmek, 'tehlikeli' Kürt aileleri sürmek ve etnik Kürtlerin yaşadıklan yerler­de devlet memurluğuna alınmalarına son vermek gibi görüşler bu planda yer almıştı.(73) Ailesi doğu Anadolu'nun Malatya kentinden geldiği için kökeninde Kürtlük bulunup bulunmadığı tartışılan İs­met Paşa, Şark Islahat Planını uygulamaya koydu. Abdülhalik'in (Renda) raporuna göre, 250.000 Türk ile 117.000 Arapça konuşan insana karşılık neredeyse bir milyon Kürt'ün yaşadığı bölgenin etnik yapısı gözle görünür bir derecede değişmedi. (74) Zaman içinde demir­yollan ve devlet hizmetlerinin gelişmesiyle ülke biraz daha birbirine yakınlaştı ama Kürtlerin çoğu dışlanmışlık duygusundan kurtulma­dı ve yaşadıkları bölgelerin yoksulluğu ve geri kalmışlığı devam etti­ği için, buralara gönderilen devlet memurları tarafından sürgün ye­ri olarak algılandi.

    Köken ve kendine seçtiği yön olarak batılı olan Mustafa Kemal, Kürtlerin daha sonraları 'inkar politikası' olarak adlandıracakları ayrı bir Kürt halkının varlığını kabul etmeme görüşünü destekledi. Mustafa Kemal'in tarafını tutan ya da karşı çıkan çağdaşlaşma yan­lısı Türk milliyetçileri arasında bu konuda hiçbir tartışma olmadı. Onların ideali, Fransız dili ve kültürünün oluşturduğu Fransız ulu­su gibi, Türk dili ve kültürüyle birleşen tek bir Türk ulusu yarat­maktı. 1926 Aralığında milli eğitim bakanlığı Türklerin birliğine za­rar verdiği için Kürt, Laz ya da Çerkez gibi etnik isimlerinin kulla­nılmasını yasakladı.(75)

    Cumhuriyetin ilanından sonra Mustafa Kemal, halka hitaben yap­tığı konuşmalarda Kürtlerden ismen söz etmedi. 1925 Kasımında meclisin açılış konuşmasını yaparken doğudaki isyanı "irticai bir ce­reyan-ı efkar ve bir silsile-i istihzaratın" (76) (Gerici bir fikir akımı ve bir dizi hazırlığın) sonucu olarak gösterdi. Büyük Nutkunun sonunda bu Isyanı, "cumhuriyet rejimine, çağdaş yenileşmeye karşı cahilik, bağnazlık ve bir türlü düşmanlık ayağa kalkması" diye tanımlayıp Terak­kiperver Cumhuriyet Fırkasını isyancılara umut vermekle suçladı.(77) Şeyh Sait'in Kürtleri ayaklandırmak için dini söylemi kullandığı doğrudur. Ne var ki, hilafetin kaldırılmasından çok önce, o ve diğer bir­çok Kürt lider, kendi halklarına ayrı bir yönetim isteyerek, bu projenin gerçekleşmesi için yabancılardan yardım istemeye çabalamıştı.

    Mustafa Kemal, iktidara gelişinden önce ortaya çıkmış olan Kürt sorununa herhangi bir çözüm getirememişti. Bu konuyu da öteki yönetim sorunlarıyla birlikte çözmesi için İsmet Paşaya bırakmıştı. Mustafa Kemal daha çok, ülkesini çağdaş uygarlık düzeyine çıkartması için gerekli olan kültür devrimiyle ilgileniyordu. 1927 yılında Takrir-i Sükün Kanununu devrimci değişimlerin yaşandığı bir dö­nemde kaçınılmaz bir gereklik olarak savunacaktı.
  • Ehl-i sünnet itikadı, sana önce, lazım olan,
    Yetmişüç fırka var, amma, Cehennemlik geri kalan,
    Müslümanlar, hep sünnidir; cümlenin reisi Numan,
    Cennet ile müjdelendi; imanda bunlara uyan.

    İtikadı sağlam edip; sonra İslamiyet'e bağlan,
    İslam’ın beş şartını yap; haramlardan sakın heman,
    Bir günahı işler isen, tevbe et, kaçırma zaman,
    Kim ki uymaz İslam'a, bir gün olur, elbet pişman.

    Dinsize sakın aldanma, mahvolursun sen de, aman,
    Tatlı söze inanırsan; olur sonra, halin yaman,
    İkiyüzlüler çoğaldı: dışı melek, içi yılan,
    Tuzağa düşürmek için; dost görünür, hem de candan.

    Herkes kendin haklı sanır: Kötü der, bana uymayan,
    İslamiyet terazidir, odur haklıyı ayıran,
    İslam'a uymayan bil ki; doğru yoldan sapık insan,
    Bu söze inanır elbet: Tarihi iyi anlayan.

    Neden doktora koşuyor; herhangi bir yeri ağrıyan?
    Çünkü ölmek sevmez kimse; her şeyden daha tatlı, can,
    Sonsuz yaşamak arzusu; bende yoktur, var mı diyen?
    Ölmek, yok olmak değildir; kabir hayatına inan.

    Cennet sonsuz, Cehennem de; haber verdi, bunu Kur’an,
    Sonsuz dertten sakınmalı; hatta olsa da, bi güman,
    Buna inanmayan da var; yarasa kaçar ziyadan,
    Karga çöplükten tad alır; bülbüldür, gülü arayan.

    İslam’ı elbet sevemez, nefse, keyfe düşkün olan,
    Bu ikisi, bir olur mu? Ayrıdır iyi, fenadan,
    Müslümanlar, hakkı tanır, her mahlûka eyler ihsan,
    İmansızlar, yılan gibi; lezzet alır can yakmaktan.

    Aman ya Rabbi elaman; ne müşkülmüş ahir zaman,
    Din bilgisi unutuldu; pek azaldı namaz kılan,
    Mason olanlar, sinsice; dini yıkmakta her yandan,
    Komünistlerde işkence; Müslümana ölüm, zindan.

    Bugünkü şaşkın halleri, eylemişti, Resul beyan,
    Demişti: (Bir gün gelecek; garip olur, bana uyan,
    Her evde, çalgı çalınır; işitilmez olur ezan,
    Âlim bulunmaz bir yerde, cahillere kalır meydan.

    Müminler, olur zavallı; kâfirler, sanki Süleyman,
    Kadına uyar her erkek; olur evde hâkim, zenan,
    Yüksek binalar yapılır; kelp dişi gibi apartman,
    Yolculuk süratli olur; uzaklık kalkar aradan.

    Zekâ, çok şey bulursa da; gaflet, gitmez insanlardan.)
    Birgivi kitapta yazdı, eyledi çok hadis beyan:
    Kıyamet alametleri, çıkar, birbiri ardından,
    Alametlerin meşhuru, sarhoş olur; pek çok kesan.

    Âlim diye tanıtılır, dinden haberi olmayan,
    Zâlime ikram olunur, kurtulmak için beladan,
    Hayâsızlık pek çoğalır, deyyuslara kalır meydan,
    İnsanların en alçağı, Moskova’da okur ferman.

    Herkes kendin âlim sanır, Müslümana denir nadan,
    Doğru konuşan azalır, yalancı söyler durmadan,
    Çok methedilen kimsede, bir zerre bulunmaz iman,
    Erkekler de kadın gibi, ipek giyer, sıkılmadan.

    Gına, zina sanat olup, kız yerine geçer oğlan,
    Kadınlar dar libas giyer, hep açılır baldır, gerdan,
    Fitne kaplar her tarafı, adam öldürülür yoktan,
    Bidat yayılır her yere, kalmaz sünnetlere uyan.

    Deccal gibi vicdansızlar, uydururlar bin bir yalan,
    Bir kimse doğru söylerse, saldırırlar her taraftan,
    Erkekler dinini bilmez, taşkınlık eder çok nisvan,
    Emir-i maruf unutulur, fısk emir eder şaklaban.

    İslamiyet kötülenir, haram işlenir her yandan,
    Müslümanlık lafta kalır, ses için dinlenir Kur’an,
    Mümine gerici denir, kayrılır mürtet olan,
    Bunların hepsi muhakkak, olur kıyamet kopmadan.

    Büyük alamet Deccal’dır, çıkacağı yer, Horasan,
    Sonra, Şam’daki Camie İsa inecek semadan,
    Bir hadiste buyuruldu, (Kızım Fatıma evladından,
    Babası Abdullah olan, Mehdi adında bir civan.

    Çıkıp dine kuvvet verir, cihana yayılır iman,
    İsa aleyhisselamla, birleşerek ol pehlivan,
    Deccalı da öldürürler, dünya dolar adl-ü eman,
    Yecüc Mecüc adındaki, kavim çıkar set ardından.

    Sayısı milyonlarcadır, her tarafta dökerler kan,
    Dabbet-ül-arz çıkar sonra, Mekke’de Safa altından,
    Dağ kadar bir hayvandır, ayırır iyiyi fenadan,
    Daha sonraki alamet, güneş, doğacaktır garptan.

    Kâfirler bunu görünce, imana gelecek ceman,
    Fakat kabul olmaz artık, doğru yola gelen mihman,
    Alametlerin biri de, Aden’den çıkan bir duhan,
    Kâbe’yi yıkacak hem de Habeş renkli birkaç yaban.

    Yeryüzünde kalmayacak, büyük nimet olan Kur’an,
    Müslümanlar hep ölecek, yaşayacak Ehli tuğyan,
    Her kötülüğü yapacak, insan adlı canaveran,
    Lakin Hicazdan bir ateş, verip herkese heyecan.

    Şaşkın, azgın dolaşırken, kıyamet kopar na-gehan,
    Daha neler olur, amma söyleyemez onu, lisan.)
    Ne hazindir, ne yazıktır; Mabut oldu, falan filan,
    İlahi, sen korumazsan, olur hep sonumuz giryan.

    Bu irtidat modasında; işimiz suç, günah, isyan,
    İnsanlar, yolu şaşırdı; gemisin kurtaran kaptan,
    Etrafımın zulmetinden, beni de kapladı nisyan,
    Ömür geçti, pek süratle, uyan gönül, artık uyan.

    Hep, bu dünyaya çalıştın; ahiretin oldu ziyan,
    Düştün bedenin peşine, kalbini eyledin viran,
    Akla, ilme hiç uymadın; nefis oldu, sana kumandan,
    Geçti gençlik, hep gafletle; dünya hırsındasın elan.

    Nasihat hiç dinlemedin; yoldan çıktın, sanki sekran,
    Dünya zevklerine daldın; şimdi halin ah-ü figan,
    Hainler aldattı seni; sandın sonsuz bu deveran,
    Didinmeler, boşa gitti; yar olmadı, servet saman.

    İslam'a uyan kimse, anladım olur şadüman,
    Ne yazık, ömrü uçurdum, yeis çöktü, her taraftan,
    Keşke, Kur’ana uysaydım; olurdum, ebedi sultan,
    Dünyaya malik olsa da; kalmıyor insan bi payan.

    Hani Dara ve İskender; hani Roma, hani Yunan?
    Hani Nemrud, hani Firavn; hani Karun, hani Haman?
    Hani Cengiz, hani Hitler! Nesi kaldı, zikre şayan?
    Edison, Markoni, Pastör, ahirette bulmaz ihsan.

    Dünyaya fayda verenler; sanma olur, kamil insan,
    Yılandan tiryak yapılır; zehir olur bazen derman,
    Sakın bakma görünüşe, insanın kemali, iman,
    İman eden, tembel olmaz; çalışınız! Diyor Sübhan.

    Tembeli ve gericiyi; zem etti Nebiy-yi Zişan,
    Bir hadiste buyurdu ki (Rabbe mahbubdur, çalışan!)
    Ruhu da, düşünmek lazım; hep bedeni besler, hayvan,
    Bu bedenin sağlamlığı; geçer, sanki ab-ı revan.

    Evet, beden lazım, çünkü odur, ruhumuz taşıyan,
    Her birin korumak gerek, böyle olmalı, Müslüman,
    Nebiyullah, boş durdu mu? İyi düşün, eyle izan,
    Eshabın hepsi olmuştu; sulhta üstat, harpte aslan.

    Bunları bildiğim halde, nefse uydum, halim lerzan,
    Günahlardan sakınmadım; böyle mi olurdu şükran?
    Hilmi ümidini kesme, Rabbinin ismidir, Rahman,
    İlahi imdat et bize; etrafımız sarmış düşman.

    Kitap, gazete, film, radyo; olmuş hepsi birer şeytan,
    Bunlar doğruyu gösterse; olur idi, hepsi burhan,
    Bilgi, fen kaynakları da; niye acep, böyle hüsran?
    Yeni fizik, modern kimya seni gösteriyor, her an.

    Her zerre diyor, Allah var; atomdan ta be asuman,
    Fakat bunları gören yok; kalplerden silinmiş irfan,
    Hakka inat edenlere; olur dünya elbet zindan,
    Avrupa, Amerika hem; Asya’da da, niçin buhran?

    Çünkü Hakkı görmüyorlar; kafalarını sarmış duman,
    Maddede yükselmiş amma; haberi yok insanlıktan,
    Rahat, huzur beklenir mi komünizm ve masonluktan?
    Saadete kavuşamaz; İslamlıktan uzaklaşan.

    Moskova radyosu her gün; dine çattı, bu Ramazan,
    Çok alçakça, pek namertçe; İslam’a eyledi bühtan,
    Küfür, devam ederse de; zâlimler kalkar aradan,
    Zâlime imhal ederim; ihmalim yok! Dedi Yezdan.

    Müslümanlar üzülmesin; Kuranı hıfz eder Deyyan,
    Tarihte hep böyle oldu; küfürde geldi, Peygamberan,
    Dünyayı zulmet basınca; doğar idi şems-i taban,
    Şimdi de hidayet şemsi; doğacak, Anadolu’dan.

    Hidayete ermek için; Habibullah, verdi imkân,
    Habib ne demek? Düşünse; kemalini anlar, insan,
    Ya Rab! Büyük nebidir O; köleleri, olur sultan,
    Bir kalbe sevgisi dolsa; eder envar, ondan feyzan.

    Niye görünmüyor o şems? Âmâ olmuş, bütün cihan,
    Sonsuz nimet, büyük şeref; Onu sevmekte, bi güman,
    Onun sevgisine vallah; malım, canım olsun kurban,
    Şekerin tadını bilmez; ağzına koymayan bir an.

    Günahkârım, yüzüm kara; fakat kalbim, aşkla leman,
    Aşk ile pek çok yaş döktüm; şahittir, hak-i Erzincan,
    Bu sevgi, cürme son verdi; halim oldu, nale figan,
    Bilinmez son nefes, amma; saadete budur nişan.

    Nimet, Onu sevmek imiş; oldu bana şimdi ıyan,
    Habibin yanında olsun; bu aşkı bizlere sunan.
  • 752 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Öncelikle King ile aynı yüzyılda yaşayıp bu dehanın eserlerini yazıldığı dönemin şartlarında, çıktığı gibi okuyabildiğim için gerçekten şanslı hissediyorum. Modern korku edebiyatinin öncüsü diyebileceğimiz King gerçekten kalemi ve zihni çok kuvvetli bir yazar. Korku fantastik edebiyatına ilgisi olan insanlar için bulunmaz bir nimet. Kitabı beğenme sebebim tamamen King ile bağlantılı olduğundan hikayeden çok biraz daha King'in yazım sanatından bahsetmem gerekecek. Pek çok eleştirmenin ve 'elit' okuyucunun okunması kolay olduğu ve geniş kitlesiyle King'i popüler kültür yazarı olarak tanımladığını görebilirsiniz, popüler kültür yazarı olmak da yavana atılır bir şey değildir, benim dikkat çekmek istediğim nokta King'in romanlarının toplumdaki her şeyden beslenip bunları okuyucuya sadece hayal gücünü zorlayan bir kurgu ile değil hayatı okumanızı sağlayan; sosyolojik, psikolojik, felsefi bazen siyasi çıkarımları ve karakter oluşumlarıyla katmanlı bir okuma zevki sunmasıdır. Olay örgüsü ilerlerken pek çok karakterin hayatına ve toplumsal bir soruna değiniriz, sadece fantastik veya gerici bir hikaye akışı değil çok daha fazlası bekler okuru. Oğlu ile yazdığı bu romanında King'in feminizim üzerinden ilerlediğini görüyoruz, -spoiler vermeyeceğim- tarih boyu ezilmiş olanlar için ( kadın çocuk hayvan) roman boyu dikkat çekici noktalara değiniliyor, bir feminist olarak kitabın içeriğini başarılı buldum bana sığ gelen bir nokta olmadı iki erkek gözüyle yazıldığı halde. Sadece sonunu yetersiz buldum ki King'in uzun soluklu kitaplarının sonlarını genelde başarısız buluyorum 22 11 63te seken bu durum Uyuyan Güzellerde değişmedi malesef ama It'in sonu kadar da kötü olmadığını söyleyebilirim eheh. Kitap boyu merak ve sürükleyicilik unsuru yakanızda oluyor, biraz fazla karakter var bu yüzden ilk sayfalarda bir satır ile tanıtılmaları mantıklı olmuş çıkaramayınca geri bakabilirsiniz. Son olarak King yaşını epeyce almış olmasının da etkisiyle, geniş bir kitapta hızlı bir sona atlamak yerine biraz daha kısa tutulup ve tabii hikayenin sonu ile oynayıp bir seri haline getirilmesi ile bambaşka şeyler okuyabilirdik... fakat bu bizim hayal gücümüze kalıyor artık :')
  • Bir yazımda demiştim ki, “bazılarına göre kadın dekoltesi ölçüsünde “cesur”, modaya uyumu ölçüsünde “güzel”, erkeklerle yarıştığı ölçüde “modern”, kariyeri ölçüsünde “başarılı”dır!”

    Kriterler Batı’dan alınmıştır ve tümü maddidir. Bu bakış açısı “kadın-erkek rekabeti”ne yol açar! “Kadın-erkek rekabeti önce tartışmaya, sonra çatışmaya, nihayet kadın mağduriyetine yol açar”.

    Olan budur! “Kadına şiddet”in arkasında yatan gerçek de budur! Çünkü erkek fiziken kadından daha güçlüdür ve bunu kullanmaktan çekinmemektedir.

    Nitekim son yılların çok konuşulan konularından biri, “kadına şiddet”tir! Bu olgu, kadını yanlış tanımlamayla ve aile yapımıza uygun düşmeyen misyonlar yüklemeyle ilgili olabilir.

    Bizim geleneksel yapımızda kadının “cesaret”i tesettüründe, güzelliği sadakatinde, başarısı “yuvayı dişi kuş yapar” kuralınca, aileye kol-kanat germesinde ve bir arada tutmasındadır.

    Bizde “erkeksileşmiş kadın” değil, “kadın” erkekten saygı görür! Ona “ana”, “bacı”, “hemşire” gözüyle bakar. Biz, Batılılaşma sürecinde işte bu hürmeti kırdık.

    Geleneksel toplum yapımız, kadını, “çocuk yetiştirmek” misyonuyla mükellef kılmıştı. Bu o kadar önemli bir “görev”di ki, toplumun sağlam temeller üzerine inşasını sağlıyor, bir bakıma memleketin geleceğini belirliyordu.

    Nitekimeski Türk aile hayatımızı inceleyen İsveçli Prof. Gaston Jezz: “Dünyanın en sağlam aile ocağı Osmanlı’da doğdu ve bu ocak, hiçbir milletin tarihinde görülmemiş şekilde umumi hayatı inşa etti” diyordu.

    Bu nizamın mimari kadındı ve bunun için de baş tacı edilmişti. Biz bunu yıktık, enkaz altında kaldık!

    Prof. Jezz’in hüküm cümlesini de verelim ki, eksik kalmasın: “Ben Batılı bir âile hukuku profesörü olarak diyorum ki; Türk milletinin elinden âile nizâmını alınız, geriye çok bir şey kalmaz!”

    Aile nizamımız elimizden alınınca, geriye kala kala “kadına şiddet”, “çocuğa istismar” kaldı! Yani diğer bazı ârızalar gibi “kadına şiddet” ve “çocuk istismarı” da bize “Batılılaşma”nın yadigârıdır!

    Ârızalar “dış kaynaklı” olduğu için nasıl üstesinden geleceğimizi dahi bilmiyoruz: Her kafadan bir ses çıkıyor. “İdam”dan “hadım”a kadar envaı çeşit tavsiye dolaşıyor. “Kadının beyanı esas” türünden yeni “ârıza”lar çıkarılıyor. “Yapmayın, etmeyin” dedikçe de damgayı basıyorlar: “Gerici-mürteci”!

    Aile hayatımızı inceleyen La Baronne Durand de Fontmange, bakın ne diyor:

    “Ülkenin asırlık âdet ve an’âneleri ile dînî hükümleri her seviyedeki kadını koruduğu için, Osmanlı’da ne iğfâl edilmiş kız hikâyeleri, ne sokakta bulunmuş çocuk, ne düello, ne de intihar var…” (Kırım Savaşı Sonrasında İstanbul Günleri, İstiklâl Kitabevi Yayınları).

    Ve Alman Mareşal Helmuth Von Moltke: “Türklerde evin tek hâkimi kadındır!”

    Çare, kadını dış dünyaya iteklemek değil, yeniden “evin hâkimi” yapmaktır!

    Sözün özü şu ki, biz işte bu yapı ile oynadık. Diğer temel değerlerimizle birlikte bunu da Batı’ya uydurduk. Ailenin içinden öncelikle yaşlıları çekip aldık. Onları yalnızlığa mahkûm ettik! Ardından “anne”yi sokağa saldık: Çocukları bakıcı” denen yabancıların terbiyesine terk ettik!

    Bunların “kadın”a faturası, “taciz” ve “şiddet”, çocuğa faturası ise “istismar” oldu!

    Yani, “anne”yi çocuklarından koparmanın bedelini ödüyoruz.
  • Gericiler bugün ne yapıyorlar? Şanlı Türk Ordusunun tarih boyunca her zaman ilerici bir güç olduğunu vıe yenil­mezliğini bilerek durmadan orduya yaltaklanmakta, ordu büyüklerine dalkavukluk yapmaktadırlar. Açınız gerici ga­zeteleri, hergün orduya ve ordu büyüklerine övgüler gö­receksiniz. Orduyu çok sevdiklerinden, ordu büyüklerini saydıklarından mı? Hayır! Onlar, ısıramadıklan eli yala­yan yaratıklardır. Tıpkı 27 Mayısçılara yaptıkları gibi, bu­gün öptükleri eli. ısırmak için pusuda uygun zamanı kolla­maktadırlar.
  • 326 syf.
    ·9/10
    Modernizm,
    bu cafcaflı görünen, belki de Müslüman camianın bir çoğunun vedahi yazar takımının dahi yeterince ne demek olduğu konusunda bir fikre varamadığı, zeitgeist yani zamanın ruhu olduğu (daha doğrusu zamanı ruhsuzlaştırdığı) hakikati göz ardı edilerek sürgit bir İslam tasavvuruyla oynatılan kalemler...
    Tasviri yapılan İslam nizamı, modernizm zincirlerini kırmadan ve onun musavviri meydan yerine çıkmadan alemi; nizamla muntazam kıl-a-mayacaktır halbuki!
    Nizam, Allah'ın razı olduğu, ondört asır evvelden esen rüzgarın zamanla zamanın ruhu haline geldiği ve cemiyetin ıslah edildiği bir nizam.
    Ama..
    Hastalığı tedavinin ilk adımı teşhistir.Çünkü müşahhas olmayan herhangi bir 'şey' mücerred kaldığı müddetçe müdahalesi de mücerretten öteye geçmeyecek, dolayısıyla asla kurtarıcı hamle yapılamayacaktır.
    Modernizm belki isim planında mücerret olabilir, ancak onun hayatımızın çeşitli alanlarındaki tezahürlerine bakarsanız size zahir olacak hakikat büsbütün onunla çevrildiğimizdir. Ev eşyalarımızdan, en hassas olan, olması gereken dostlarımızla (daha doğrusu insanoğluyla) ilişkimize değin her şey de bir modern dokunuş vardır.
    Kıyafetlerimiz ve olayları ele alış tarzımız iç içe beraberce sanki modernizm dininin bizdeki yansımasıdır.
    Bugün Türk toplumunun tartıştığı en basit meselelerden, en hassas olan, insanın öz benliğine tekabül eden merhamete kadar (mesela Suriyeli'leri bir kısım insan mülteci görürken Müminler muhacir olarak telakki ederler) meseleler hep çağın bize dayattığı ölçüde tartılır.Materyalist anlayışla, fayda-zarar tefrikinde mesele Allah'ın rızası değil, bireyin menfaatidir.(Birey,Müminin karşısına dikilmiş, kendini tanrılaştıran varlıktır)
    Yüzyıl önce Allah Allah nidalarıyla muhafazasında bulunulan topraklarda artık eşcinselliğin özgürlük olduğu naraları normal karşılanmaktadır.Ne yazık, ne yazık bize ki elimizden alınan şerefimizin kimler tarafından gasp edildiği umrumuzda dahi değil.Oyun oynandı, perdeler kapandı, seyirciler oyuna mahkum edildi,kimse bu olanları izlerken olayların oyun olduğu, dolayısıyla sahteliklerin yoğunluğunu farketme girişiminde bulunmadı, farkedenler susturuldu, hayal dünyasında yaşamakla yaftalandı!
    Bu anlayış (modern düşünce anlayışı) bizim var olması için yaşadıklarımıza (dinimiz,namusumuz, vatanımız) usulca yaklaştı, bunların aslında uğrunda yaşanılacak ve can verilecek şeyler olmadığını iddia etti.Biz önce kabuğumuza çekildik, ardından çağın normlarına mahkum halde normalleştirildik.
    Ne demek yani normalleşmek?
    Uğrunda can verdiğin ve muhafaza ettiğin kitabın hükümlerinin ondört asır evvele hitap ettiği, aslında can verdiğin ve olmasını istediğin nizamla emrolunmadığının sana kabul ettirlmesi, inkarının normal karşılanması demek!
    Kim, kim, kim ola ki, seni, yerleri ve gökleri var eden Allah'ın on dört asır sonrasına hitabının ulaşamayacağını, içerisinde yapılan tasvirlerin Araplara özgü olduğunu iddia ederek senin on dört asırlık mirasını yok sayma cüretini göstere?
    Kur'anı Kerim'in hükümlerine akademik zırvalar yardımıyla sanki de çöl kanunu diye?
    Dediler, yazdılar, şimdi de bas bas bağırıp İslamcı yazarlardan destek dahi alıyorlar.Bu zevatı eleştiren gerici, çünkü bu adamlar dinin hamurunu dilediği gibi yoğurabilirler, ama kendilerine dur demek aşırılıktır, çünkü özgürlük olmalıdır ve isteyen istediğini, istediği mesele hakkında yazmalıdır.
    Hakiki Müslüman,moderniteye direnen Müslümandır, Allah'ın ayetleriyle neredeyse dalga geçen kimselere karşı metin durur, ve o müddeiyi ilim meydanına çağırır, kalem ve kelam yardımıyla bu bidati yuvasına yollar.
    Bu kitap da bu meseleleri tüm ilikleriyle hisseden merhum Salim Öğüt hocanın Mustafa Öztürk'e reddiyesidir, iddia ediyorum, akademide, üniversitede Tarihselci tezine inanan hiçbir adam yoktur ki bu kitabı okuduktan sonra -şayet doğruya teslim için yola çıkdıysa- hala bu herzelere inansın.
    Tarihte ilk olarak İncile uygulanan ve zaten tahrif olmuş bu kitabı iyice paramparça eden zihniyet aynı meseleyi Fazlur Rahman kanalıyla Kur'an'a uygulama gayretindedir.Türkiye'nin en önemli üniversitelerinden birinde tefsir hocası olan
    Mustafa Öztürk gibi de bu görüşün taraftarları vardır, bilhassa İhsan Şenocak ve Ebubekir Sifil gibi hocaların gayretiyle şu an köşesine sinen Öztürk'ün aklını bulandırdığı İlahiyat talebelerine üzülüyorum, linke Tarihselciliğin ne idiğünü ortaya koyan video, makale linkleri koyacağım, Mümine yakışan sözü dinleyip doğrusuna tabi olmaktır.
    Ümidimiz bu vesileyle Tarihselcilik bataklığına saplanan yahut hala bu tehlikenin farkında olmayan bir kişinin daha hakikate rücusudur.
    Çalışma bizden, tevfik Allah'tan...