Geçmiş de, gelecek de anda ve şimdide canlanır. Bu da şu anlama gelir; geleceği veya geçmişi düşündüğümüzde andan veya şimdiden kopmuş olmayız. Tam aksine, o anda geçmişi veya geleceği düşünüyorsam, o anın diğer özellikleriyle beraber ne olduğunu anlama şansım olabilir. Ne oldu da seansta aklım bir anda yakın gelecekle ilgili bir endişeme gitti? Ne oldu da film izlerken bir anda kendimi on yıl öncesine dair bir şeyler düşünürken buldum? Kendimi anda kalmak diye tabir ettiğimiz hale zorlamak yerine, kendimi içinde bulduğum anın, bağlamın tamamına bakarak anlama şansım olabilir.
Daha az karmaşık bir şekilde dile getirecek olursam, anda kalmak diye bir şey yoktur, çünkü "kalınacak" bir an yoktur. An dediğimiz şey tıpkı bir nehir gibidir, sürekli akar, değişir, evrilir. An kalmıyor ki biz de anda kalabilelim. An, sabit olmaktan uzaktır. Bütün bunlar şu anlama geliyor; kendimizi anda kalmaya her zorladığımızda, ki bu bir zorlamadır, aslında akan, değişen, bize sürekli farklı bir yönünü ifşa eden dünyanın sadece bir yönüne odaklanmış oluruz. Geri kalanım görmemiş, görmezden gelmiş veya aslında görmek isterken başımızı çevirmiş oluruz.
Sartre'a göre biz ne zaman özgürlüğümüzü reddedersek, ne zaman o an olduğumuz kişiden ve halden başka bir kişi veya hal içinde olma şansımız olmadığını iddia edersek, o zaman kötü inanca saplanmış oluruz. "Ben asla başarılı olamam ki", "Ben zaten hep mutsuz olacağım ki", "Ben böyleyim, ne yapayım, elimden başka türlüsü gelmiyor" gibi gündelik hayatta sık sık zikrettiğimiz cümleler aslında kötü inanca ne kadar kolay düşebileceğimizi gösterir. Depresif hisler, fazlasıyla kötü inanca saplandığımıza, özgürlüğümüzle artık karşılaşamadığımız bir yerde kaldığımıza işarettir.