• Çocuktum daha. Beş yaşlarımı falan yaşıyordum. Üst katımızda bir çift otururdu. Kadın adama öyle bir bakardı ki... Aysel Abla. Çok çekti kocası Adem Ağabeyden. Çocuktum daha aşkın ne demek olduğunu onlardan öğrenmiştim. Birçok defa kavga ettiler, hiçbir zaman ayrılmadılar. Aysel Abla kovdu kocasını, adam peşinden ayrılmadı. Zaten gece yarısı olmadan kıyamazdı, alırdı içeriye.
    "Aysel Git Başımdan" şiirine dayanamazdı mesela. Zaten o şiir sayesinde tanışmışlardı, o şiirle çıkma teklifi almış, o şiirle evlenmeye karar vermişti, Aysel Abla.
    Bir gün yine evlerinde bir tartışma vardı. Tartışma dediğim de, öyle basit bir şey olmazdı hiçbir zaman. Cam çerçeve inerdi aşağı.  Akşamında yine Adem Ağabey kapının önünde. Son tartışmaları oldu bu. Yok, hayır, ölmediler. Bir ay boyunca hiç sesleri sedaları çıkmadı. Kimse sesini yükseltmedi. Şaşırdık bu duruma bir hayli. Onların sevgisi, Aysel Ablamın sevgisi, gürültüyle patırtıyla eşdeğerdi.
    Evlerinin bir anahtarı vardı. Sabah evden son çıkan anahtarı bize bırakırdı, akşam ilk gelen bizden alırdı. Çok güvenirlerdi bize, bana "Kızım" derlerdi. Kendi çocukları olmadığı için bu lakap daha da anlamlı gelirdi bana. İkinci ailem onlardı.
    Bir gün yine kapı çaldı, açtım, Aysel Abla gelmiş. Anahtar bırakacak herhalde, diye düşündüm. Bana sımsıkı sarıldı. Öyle ki, bir daha kimse bana o kadar sıkı sarılmamıştır.
    "Kızım!" dedi haykırarak. Gözünden akan yaşları zar zor tutuyordu sanki. İçimi acıttı ikinci annemin bu hali. O ani onu üzen kimse yumruk atmak istedim. "Sakın, dedi boynuma yüzünü gömdü, sakın bu hayatta kimse senden daha değerli olmasın. Kimseye kendini ezdirme. Bu senin hayatın ve senin hayatında senden değerli kimse olamaz! Ve sakın çok fazla aşık olma!"
    "Tamam." dedim ve başımı salladım aşağı yukarı. Gülümsedi içli içli. Annemle bakıştılar. Annem anlamış gibiydi olacakları, ikisi birden gözyaşlarına boğuldular, sarıldılar hıçkırarak. Eğer bunun Aysel Ablamı son görüşüm olacağını bilseydim, ben de daha sıkı sarılırdım. Çok sarılır, bırakmazdım. Ancak ben umursamadım ve oyunuma devam ettim.
    Akşam oldu, anahtarı almaya kimse gelmedi. Anneme sorduğumda, sadece "Git yat." dedi.
    Ertesi sabah oldu. Aysel Abla anahtarı bırakmadı. Aksine ev sahibi geldi. Evin anahtarını aldı. Öğleye doğru eşyaları boşalttılar.
    Annem elimden tuttu bir gün, kocaman bir salona girdik. Aysel Ablam, Adem Ağabey öylece karşılıklı duruyorlardı. O günü çok net hatırlıyorum. Aysel Ablamın avukatı bile yoktu. Hakim sorduğunda hiçbir şey söylememişti. Yalnızca ses kaydını dinletmişti ve tak! Hakim amca tokmağını vurdu ve ilan etti: "Tek celsede boşandınız!"
    O gün kimseye çok fazla aşık olmayacağım diye söz verdim kendi kendime, ilerde kahrolan Aysel Ablamı izlerken.
    Olayın aslını anlamam için birkaç yaş büyümem gerekti.
    Meğer son tartışmalarında, Adem Ağabey dışarıdayken, telefonuna mesaj gelmiş Kasapçı Hüseyin'den, evdeyim, yazıyormuş mesajda. Anlamış tabi aldatıldığını. Aysel Abla bir ay boyunca çıtını çıkarmamış, ondanmış bu sessizlik. Sonra kadını aramış, bulmuş ve herşeyi anlattırmış. Mahkemedeki ses kaydı oymuş.  
    On dört yıl geçti. Ben kimseye aşık olmadım. Kimsenin gözlerinde de Aysel Ablamınki gibi bir aşk görmedim.
    O günden sonra kimse onlardan haber alamadı.  Hayır, hayır ölmediler. Sadece Aysel Ablam öldü.
  • Biliyorum yanlış bu, aslında burda olmamalıydık. Ama burdayız, aynı cenk hikâyelerindeki gibi bay Frodo, yani ciddî hikâyeler gibi. Tehlike ve karanlık içinde olanlardan. Bazen kendi sonunu bile bilmek istemezsin ya hani nasıl iyi olacak diye inanamazsın. Bu kadar kötülük olduktan sonra dünya nasıl eski hâline dönecek?
    Ama sonuç olarak bu geçici bir şey, bu gölge yani. Karanlık bile bitmeli.
    Yeni bir gün doğacak, güneş çıktığında daha da parlak olacak. Bunlar hiç unutamadığımız anlamlı şeyler bunlar anlamayacak kadar küçük olduğumuzda bile.
    Ama bak Frodo galiba ben anlıyorum, artık biliyorum. O hikâyelerdeki insanların da dönme şansları vardı ama dönmediler işte, tutundukları bir şey olduğu için daima yollarına devam ettiler.

    - Peki biz neye tutunuyoruz Sam?

    - Dünyada hâlâ iyilik olduğuna Bay Frodo. Bu uğurda savaşılacağına.

    | Osgiliath Scene |
  • 364 syf.
    Kitapta her ne kadar Bedri karekterini kendime yakın bulsam da Ömer'e daha çok ilgim oldu.
    Çünkü Ömer bizi ve hatta bu yaşamda en büyük içsel sorun olan içimizdeki şeytanı anlatıyor, şeytan deyişimden şeytanın varlığını kabullendiğimi düşünmeyin sakın.
    Benimde bu güne kadar hatta kitabı okumadan önce hep söylediğim "Her insan kendi şeytanını yaratır, ve onu gün güne yaptığı hatalar ve kötülükler ile beslemeye çalışır, ve bu hataları kötülükleri hep ona yükleyerek vicdanlarını rahtalatmaya çalışır" Bu deyişimi şeytanın varlığını kabullenenler için diyebiliriz.
    Ruhlarındaki kötü düşünceleri, cinsel ilişkiye olan tinsel arzuları, bilgisizlik  ve kötülük içeren bir çok unsur ile birlikte, artık yazmakta ve düşünmekte bile bana  huzursuzluk veren bu unsurları, karşı tarafa tam tersiyle lanse etmeye çalışan bir toplum mevcut. Buna örnek olarak kitapta geçen okumuş, kültürlü , bilgili, ve en korkuncu ün salmış yazarları ve şairleri örnek olarak verebiliriz,
    Belki Bu yazıyı okuyanların çoğu içlerinde sakladıkları şeytanı görür ve demek istediğimi farkına varırlar.

    Bir de bu kesimden, bu toplumdan kaçmaya çalışan bir avuç insan mevcut.
    Yalnızlık hissini en güzel şekilde yaşayan kişiler, ne mutlu onlara ki  bu türden iki insanın karşılaşması.

    Çok uzatmadan  şöyle bitirelim: "Yaptığınız hataları, çirkinlikleri, sapkınlıkları, şeytanı suçlayarak vicdanınızı rahatlamaya çalışmayın, herkesin şeytanı ruhunda, kalbinde  mevcuttur. Kimileri ise bu şeytana meydan okuduğu için hep yalnız kalmıştır."

    Ve son olarak Ömer'in ( Sebahattin Ali) dediği gibi: "Halbuki ne şeytanı
    azizim, ne şeytanı? Bu bizim gururumuzun, salaklığımızın uydurması...
    İçimizdeki şeytan pek de kurnazca olmayan bir kaçamak yolu... içimizde
    şeytan yok... İçimizde acizlik var... Tembellik var... İradesizlik, bilgisizlik ve
    bunların hepsinden daha korkunç bir şey: Hakikatleri görmekten kaçmak
    itiyadı var... Hiçbir şey üzerinde düşünmeye, hatta bir parçacık durmaya
    alışmayan gevşek beyinlerimizle kullanmaya lüzum görmeyerek nihayet
    zamanla kaybettiğimiz biçare irademizle hayatta dümensiz bir sandal
    gibi dört tarafa savruluyor ve devrildiğimiz zaman kabahati meçhul
    kuvvetlerde, insan iradesinin üstündeki tesirlerde arıyoruz."
  • “Hayattan korkunuz olmasın. Bir gün gelecek bu mutsuz yıllarınız size şu karşıdaki bulut gibi uzak görünecek. Güneş ışığında durup eski acılarınıza güleceksiniz.”
  • Yaşarken anlamak mümkün olmuyor çoğu zaman. Öyle paldır küldür, plansız programsız önümüze çıkan her şeyi bir nefeste yaşayıp geçiyoruz. Ama ân geçip de hatıra kalınca insan yaşadıklarını tartacak, düz bir zeminde eğrilikleri ayıklayacak bir yer buluyor kendine. Nasıl oldu değil, neden oldu da değil, neden katlandım tüm eğriliklere ömür denen bu sermaye her geçen gün eksilirken diye ince ince düşünüyor. Ayıklaması gerekenleri tek tek ayıklayıp “bir daha asla” ile başlayan cümleler kurup kendine olan güvenini tazeliyor. Sözün özü insan en çok yaşarken anlamıyor da soluklanıp baktığında fotoğrafı bir daha eskisi gibi göremiyor.
  • 85 syf.
    ·Puan vermedi
    Şeker portakalı’nda kalbimize dokunan Zeze, serinin 3.kitabında artık genç bir adam. Bu kez Zeze’nin çevre tarafından serseri olarak tanımlanmasına, okula olan ilgisizliğine, ailesiyle olan anlaşmazlıklarına ve aşkına tanık oluyoruz. Jose Mauro de Vasconcelos'un kendi hayatından esinlendiği bu öyküde Zeze’nin naif ve duygusal dünyasının içinde gezinirken asiliğe de rastlıyorsunuz. Kitap bitince Zeze’nin öyküsüyle vedalaşmış olmanın hüznünü yaşadım. Zeze’nin yüreğinde yaşayan kurbağası gibi bir gün yüreğimizde bir Zeze ile yaşar mıyız dersiniz?
  • "Yüzkarası mı?!" Dedi Burkhardt usulcacık, paylar gibi.

    "Elbette, yüzkarası! O zamanlar işte böyle bir his vardı içimde, o gün bu günde durumda birşey değişmedi. Mutsuz olmak bir yüzkarasıdır. Yaşamını kimsenin görmesine izin vermemek, bir şeyi saklayıp gizlemeye, örtbas etmeye çalışmak yüzkarasıdır. Kapatalım bu konuyu! İzin ver de anlatmaya devam edeyim."
    Hermann Hesse
    Sayfa 56 - Yapı Kredi Yayınları. Çeviren : Kamuran Şipal