ÖLÜM VE ÖZGÜRLÜK
ÖLÜM VE ÖZGÜRLÜK
Belki de yaşadıkları kasvetli derin duygular olmasaydı, böylesine kuvvetli kalemleri, şiddetli söylemleri, sarsıcı duyarlılıkları olmazdı.Dünyaya, acılarını, öfkelerini ,isteklerini, hayal kırıklıklarını şiirsel bir dille haykırarak özgürleştiler, ölümü seçtiler. Kurguladıkları romanlar gibi kendi yaşamlarının sonunu da kendileri belirlediler.
1. Ernest Hemingway
ABD’li ünlü yazar Hemingway ambulans şoförü olarak savaşa katıldı. 1918’de çok yakınına düşen bir top sebebiyle ağır yaralandı. Yardım etmeye çalıştığı İtalyan askerlerinden birisi ölürken diğeri bacaklarını kaybetti. Başka bir İtalyan askerini taşırken de bacaklarından yaralandı. Tedavi gördüğü hastanede hemşire Agnes von Kurawsky’e aşık oldu. Evlenmeyi düşündüğü hemşire onu terk etti. 1931 yılında yazarın babası intihar etti.
1944 yılında 2. Dünya Savaşı sırasında Amerikan güçleriyle birlikte savaşta aktif görev aldı. Bu nedenle daha sonra askeri mahkemede yargılandı. Son yıllarında yazarın ruhsal sağlığı kötüye gitti. Eşi Hemingway’i elinde silahla evin mutfağında bulunca hastaneye kaldırdı. Sanatçı kaldırıldığı hastanede elektro şok tedavisi gördü. Hastaneden çıktıktan iki gün sonra 1961’de kendini av silahıyla vurarak hayatına sonlandırdı.
2. Franz Kafka
Yahudi bir ailenin çocuğu olarak 1883 yılında Prag’da dünyaya gelen Kafka, ailesinin altı çocuğundan ilkidir. İki erkek kardeşi daha bebekken ölen yazarın 3 kız kardeşi de Nazi’lerin toplama kampında öldüğü düşünülmektedir. Kötü bir çocukluk dönemi geçiren Kafka babasıyla hiç anlaşamadı ve ona karşı hep nefret duydu. Dönüşüm kitabındaysa böcek olarak tasvir ettiği kişi kendisidir çünkü kendisini babasının gözünde hep böcek kadar değeri olduğunu düşündü.
Yahudi olduğu için Almanlar tarafından, Almanca konuştuğu için de Çekler tarafından sevilmedi. 1917 yılının Ağustos ayında Kafka’nın ağzından kan geldi ve akciğer kanseri teşhisi konuldu. 1918 yılının sonbaharındaysa İspanyol gribine yakalandı ve haftalarca acı çekti. 1924 yılında gırtlağına kadar ilerleyen kanser sebebiyle konuşma yetisini kaybetti. Yemek yerken ve su içerken bile dayanılmaz acılar çekti. Yazar 3 Haziran 1924 yılında kalp yetmezliğinden hayatını kaybettiğinde 40 yaşındaydı.
3-Edgar Allan Poe
ABD’li şair ve yazar Edgar Allan Poe gotik edebiyatın öncülerindendir. 1809 yılında dünyaya geldikten 1 yıl sonra Poe’nun babası evi terk etti. Bir yıl sonra da annesi veremden öldü. Daha sonra Virginia’da bulunan zengin bir tüccar olan John Allen’ın yanına verildi. Virginia Üniversitesi’nde okuduğu zamanlarda yaptığı kumar borcu sebebiyle manevi babasıyla arası açıldı.
1831 yılında Baltimore’da yaşayan halası, kuzeni ve abisinin yanına taşındı. Baltimore’a yerleştikten kısa bir süre sonra, alkolik olan ve ağır hastalıklar geçiren abisi hayatını kaybetti. 1835’te kuzeni Virginia Clemm ile evlendi. 1842 yılında karısı Virginia’nın tüberküloz olduğunu öğrenince kendisini tamamen alkole verdi. 1847 Virginia’nın ölümü yazarı iyice yıktı.
Poe, 3 Ekim 1849 yılında ismi Ryan’s Inn olan bir meyhanede kendinden geçmiş bir şekilde bulundu. Hastaneye kaldırıldıktan 4 gün sonra hayata gözlerini yumdu. Öldüğünde 40 yaşında olan Poe’nun cenazesine sadece 4 kişi katıldı.
3. Nikolay Vasilyeviç Gogol (1809-1852)
Ukrayna asıllı Rus yazar 1828 yılında Petersburg’a gider. orada geçinemeyince Almanya’ya gitme kararı aldı. Almanya’da da ancak parası bitene kadar kalabilen yazar tekrar Petersburg’a dönerek düşük maaşlı bir işe başladı.
Yazdığı Müfettiş isimli, bürokrasiyle dalga geçtiği eseriyle büyük tepki topladı ve Rusya’dan ayrılmak zorunda kaldı. En çok saygı duyduğu ve onun eleştirileri olmadan yazamam dediği Puşkin’in tavsiyesiyle Ölü Canlar romanını yazmaya başladı. Roma’da Ölü Canlar’ı yazarken Puşkin’in ölüm haberini aldı. O güne kadar Puşkin’in yorumunu almadan bir şey yazmayan Gogol için bu haber büyük bir yıkım oldu. Gogol Ölü Canlar romanını ve Palto hikayesini yayınlandıktan sonra soylu kesimin tepkisini topladı. Rus insanını aşağılamakla ve halkına ihanetle suçlandı. Bu suçlamalar yazarın ruhsal sağlığını iyice bozdu.
Gogol Ölü Canların ikinci bölümünü de yazdı. Fakat 1852 yılında el yazmalarını ateşe atarak yok etti. Bu olaydan 10 gün sonra da yaşamını yitirdi.
4. Fyodor Dostoyevski
Hasta bir anne ve sarhoş bir babanın çocuğu olan Dostoyevski 11 Kasım 1821 yılında dünyaya geldi. Annesini ölümünden sonra Petersburg’a yerleşen sanatçı daha sonra babasını ölüm haberini aldı. 1846 yılında çıkan ilk kitabı İnsancıklar ve ardından yazdığı kitaplarla beklediği başarıya ulaşamayan yazarın umudu kırıldı ve politikayla ilgilenmeye başladı. 1849 yılında devlet aleyhindeki bir komploya karıştığı iddiası ile tutuklanarak hapse atıldı. 10 yıl hapiste yattıktan sonra tam kurşuna dizilmek üzereydi ki, son anda affedildi. Cezası dört yıl kürek, dört yıl da adî hapse dönüştürüldü. Cezasını çekmek üzere Sibirya’ya gönderildi.
Cezalarını çektikten bir süre sonra Avrupa seyahatine çıktı. Sara nöbetleri ve kumar bağımlılığı yüzünden maddi açıdan darlığa düştü. Bu dönemde Yeraltından Notlar (1864) ve Suç ve Ceza (1866) gibi eserlerini yazdı. Sibirya’da evlendiği eşinin ölümünden sonra sekreteriyle evlendi. Yeniden borçlandı ve kumarhanelerde gezmeye başladı. Kızının ölümünün ardından büyük bir sarsıntı geçirdi. Karamazov Kardeşler adlı yapıtını üç yılda bitiren Dostoyevski, ciğer kanaması sebebiyle yatağa düştü ve 28 Ocak 1881 tarihinde öldü.
5-Yazamamanın Getirdiği Ölüm Hali: Virginia Woolf (1882-1941)
Mrs. Dalloway, Deniz Feneri, Orlando, Jacob’un Odası, Dalgalar romanlarının da olduğu çok sayıda çalışmaya imza atan Woolf, II. Dünya Savaşı’nın yarattığı kasvet, üretkenlik yoksunluğu gibi nedenlerle ruhsal bunalıma girdi ve 28 Mart 1941’de Ouse Nehri’ne ceplerine taş doldurarak atlayarak ve intihar etti.
6-Ölüm Korkusuna Yenilmek: Cesare Pavese (1908-1950)
Kadınlarla olan sorunlu ilişkisi ve ölüm saplantısı ile tanınan Pavese, yazarlık serüveni boyunca şiir ve romanın yanı sıra Amerikan Edebiyatı’ndan İtalyancaya yaptığı çevirilerle adından söz ettirdi. Mussolini iktidarına karşı yazıları nedeniyle hapis yatan Pavese, 1950 yılında günlüğüne “Artık sabahı da kaplıyor acı” diye not düşerek Torino’daki bir otel odasında çok sayıda uyku hapı içerek yaşamına son verdi.
7-Dostuna Elveda Ederek Ölüm: Sergei Yesenin (1895-1925
Mayakovski’nin izinden giderek 1917 Ekim Devrimi’nin ateşli savunucuları arasında yer alan Yesenin, Ekim Devrimi ardından rejime yönelik eleştirileri nedeniyle sansüre uğradı. İçkiye olan bağımlılığı ve kadınlarla olan sorunlu ilişkisi nedeniyle psikiyatri tedavisi görmek için bir aylığına akıl hastanesinde kaldı. Noel için hastaneden çıkarılan Yesenin, 27 Aralık 1925’te Moskova’daki İngiltere Oteli’nde odasında kendini asarak intihar etti. Cesedinin yanında, intiharından bir gün önce bileklerini kesip kendi kanıyla Mayakovski’ye yazdığı veda şiiri bulundu:
8-Devrim Yorgunu Bir Şair: Vladimir Vladimiroviç Mayakovski (1893-1930)
1917 Ekim Devrimi’nin şairi olarak tanınan Mayakovski, Rus Devrimi’nin sanat alanındaki yansıması olan “Futurizm Akımı”nın öncüllerindendir. Nazım Hikmet’in şiirine de önemli izler bırakan Mayokovski, insanların devrim idealleri karşısındaki inançsızlığı ve umutsuz aşkları nedeniyle 14 Nisan 1930’da Moskova’da intihar etmiştir.
9-Fars Topraklarında Kafka Haleti Ruhiyesi: Sâdık Hidâyet (1903-1951)
İran Edebiyatı’nın “Kafka”sı olarak tanınan Sadık Hidayet, başta Kör Baykuş olmak üzere düz yazı ve kısa hikâyeleriyle tanınır. Yazarlık serüveni boyunca gerek şah yönetimi gerekse Şii ulema tarafından pek sevilmeyen Hidayet’in eserlerinde melankoli, umutsuzluk ve mistisizm hakimdir. Yazar, 23 yıl önce ilk intihar denemesini gerçekleştirdiği Paris’te, 9 Nisan 1951’de yaşadığı dairede havagazını açarak yaşamına son vermiştir.
10-Savaşın Getirdiği Karamsarlık ve Ölüm: Stefan Zweig (1881-1942)
Unutulmaz biyografilerin yazarı olan tanınan Stefan Zweig, hümanist, savaş karşıtı düşünceleriyle II. Dünya Savaşı öncesinde Avrupa’da adından söz ettirmişti. Zweig, gerek Yahudi kimliği gerekse düşünceleri nedeniyle 1930’lu yılların ikinci yarısından itibaren Nazi rejiminin hedeflerinden biri oldu. II. Dünya Savaşı sırasında konferans vermek için gittiği Brezilya’ya yerleşen Zweig; Virginia Woolf, Walter Benjamin gibi II. Dünya Savaşı’nın yarattığı umutsuzluk ortamından etkilenerek 22 Şubat 1942’de Rio de Janeiro’da, karısı Lotte ile birlikte intihar ederek hayatına son verdi.
11-Auschwitz’ten Yaralı Bir Yürek: Primo Levi (1919-1987)
Yahudi asıllı İtalyan yazar Primo Levi’nın eserleri, II. Dünya Savaşı sırasında anti-faşist mücadeleye katılması ardından esir düşmesinin ve Auschwitz Toplama Kampı’nda yaşadığı tutsaklık günlerinin izlerini taşır. Yazarın en önemli kitabı olan “Bunlar da mı insan?”da Levi, Auschwitz’te yaşadıklarını ve “eve dönüş” hikâyesini anlatır. Savaşta yaşadıklarının ardından Tanrı inancını kaybettiğini belirten Levi, 11 Nisan 1987’de 68 yaşında evinin merdiven boşluğuna kendini bırakarak intihar eder.
15-Sıkıştırılmışlığın Getirdiği Ölüm: Walter Benjamin (1892-1940)
20. yüzyılın en önemli düşünce akımlarından Frankfurt Okulu’nun temsilcileri arasında yer alan Walter Benjamin, Marksist kültür anlayışının yanı sıra Yahudi kökenleri nedeniyle Nazi Rejimi’nin hedefi olmuştur. Naziler tarafından Paris’e sürgün edilen Benjamin, Almanların Fransa’yı işgal etmesi ardından Gestopu’nun Paris’teki evini basması üzerine 1940’da İspanya’nın Fransa sınırındaki Portbou kentine kaçmış, burada polis tarafından Gestapo’ya teslim edileceğini öğrenince aşırı derecede morfin alarak yaşamını sona erdirmiştir.
16-Annesinin Kaderinden Kaçan Yazar: Beşir Fuat (1852-1887)
Askerlik kariyerini yarıda bırakarak düşünce dünyasına atılan Beşir Fuat, geç Osmanlı düşünce dünyasının önemli simalarından biridir. Namık Kemal gibi döneminin önemli aydınlarıyla sert polemiklere giren Fuat, Osmanlı’da pozivitizm ve materyalizmin tanıtılmasına önemli katkılarda bulundu. Sinir hastalıklarından mustarip annesinin kaderini paylaşmak istemeyen Fuat, bileklerini keserek intihar etmekle kalmamış, ölümü sırasında hissetiklerini yazıya dökerek tasvir etmiştir.
17. Sylvia Plath (1932-1963)
ABD'li şâir ve yazar Sylvia Plath, kısa ömrü boyunca mental rahatsızlıklarla boğuştu. Davranışları çevresi tarafından irrasyonel ve umursamaz olarak görüldü. Hayatı boyunca antidepresanlar kullanması gerekti.
Plath, hayatı boyunca ileri derecede bipolar bozuklukla yaşadı. 1950 yılında bursla girdiği Smith College'deki ikinci yılında ilk intihar girişimini gerçekleştirdi ve bunun neticesinde akıl hastanesine yatırıldı. 1955'te Smith College'den iyi bir derece ile mezun oldu.
1963'te, ikinci kattaki odalarında uyumakta olan çocuklarının yanına süt ve kurabiye bıraktıktan sonra, odalarının kapısını da içeri gaz girmeyeceğinden emin olacak şekilde bantlayarak kapattı ve kafasını fırının içine sokarak intihar etti.

18-Nilgün Marmara (1958-1987)
"Hayatın neresinden dönülse kârdır..."
Nilgün Marmara, Türk şiirinin genç ve yetenekli kadın şâirlerindendi. Eğitimini, Boğaziçi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde tamamladı.
Listede de yer alan Sylvia Plath üzerine tez yazmıştı ve 13 Ekim 1987'de 29 yaşındayken o da intihar etti.
19-Yaşamın Ucuna Yolculuk Eden Yazar: Tezer Özlü (1943-1986)
Kafka ve Pavese’in izlerini taşıyan eserlerinde genellikle varoluş ve yabancılaşma temalarını işleyen Özlü, Türkiye ve yurt dışındaki yaşamında çeşitli defalar intiharı denemiş ve psikiyatrik tedavi görmüştür. Göğüs kanseri nedeniyle yaşama veda eden Özlü, intiharın kıyısında dolaşan ruh hali ile bilinir. Özlü, bu özeliğini kitaplarına da taşıdığı için bu listede yer almaktadır.
“Yaşamın Ucuna Yolculuk” adlı romanında şöyle der: “Bir yüksekliğin, bir başıma olduğum bir yüksekliğin en ucundayım. İnemiyorum. Yaşayamıyorum. Ölemiyorum.

{Ç News}'te Bugün;
Merhabalar Efendim...!

Hava'nın bugün kafası karışık gibi. Ne güneşli ne güneşsiz. Grimsi bir tonla yukarıdan bize bakıyor.. Birazda sisli gibi..

Kahvenizi alıp dışarıyı izlemek ne keyif verirdi. Özellikle bu havalarda doğada bir yerlerdeyseniz yeşillik alanlara baktığınızda, yeşilin elli tonu'nu görebilirsiniz. Gri'nin değil efenim yeşilin elli tonu.. :)

Kahveler hazır olsun, biz geldik..! {Ç News} Yayında..!!

Bugün Klasik Türk Mûsikîsi (Türk sanat müziği) etkinliğimizi sonunda yapıyoruz.. Biraz hüzün dolacağız gibi geliyor... Sevdiğiniz TSM parçalarını yoruma bırakırsanız, gün boyu 1K şenlenecektir. Bizim paylaşımımız en altta olacaktır.. TSM paylaşımlarınızı yoruma bekliyoruz..!!

Günün Sözü:

"Kalp için hayat basittir: Atabildiği kadar atar. Sonra durur."

~ Karl Ove Knausgaard, Kavgam

Şimdi; Üç Edebiyat haberi, Üç İnceleme ve Üç Alıntı...!
Hazırsanız, haydi başlayalım....!

Toplanın... Anayurt Oteli, Aylak Adam gibi kitaplarla edebiyatımızda oldukça değerli bir yere sahip olan Yusuf Atılgan'ın saklı kalmış bir eseri, ilk defa gün yüzüne çıkıyor...
 https://kayiprihtim.com/...at-yasayasiniz-diye/

Bir çok okur kitap listelerini sevmez ama yeni çıkan bu 25 kitaba bir gözatın.. Belki liste'de okuma zevkinize uygun bir tat yakalarsınız..
 http://www.neokuyorum.org/...yeni-cikan-25-kitap/

Ursula K. Le Guin üzerine çok güzel bir makale.. Keyifle okuyunuz.. Saygıyla analım bu güzel insanı..
 https://dusunbil.com/...a-bir-tane-yarattim/

Haberlerimiz bitti... Şimdi sıra günün incelemelerinde;

Semih 'in ->> #27973955

Ne Kitapsız Ne Kedisiz (Kübra E.) 'nin ->> #23818900

Hesna 'nın ->> #26536293

 "Özenle ve emek harcanarak yazılmış bu incelemeleri öneriyoruz... Her gün üç inceleme diyoruz.. Bu incelemeler kişisel beğenim karşılığında eklenmiştir..! İyi okumalar...!"

İncelemerimiz bitti. Şimdi sırada günün Alıntılarında;

Fox Mulder 'un bugün için seçtiği üç alıntı;

~

"İyiliğin sebebini aradıkları yok, öyleyse niye tersini merak ediyorlar ki?"

Otomatik Portakal, Anthony Burgess #29315765

~

"Yazmak iyidir, ama düşünmek daha iyi ;akıllılık iyidir, ama sabretmek daha iyi."

Siddhartha, Hermann Hesse  #29321243

~

"Bilgisizlere elinizden geldiği kadar çok şey öğretiniz. Parasız öğrenim vermediği için toplum suçludur; yarattığı karanlığın sorumlusu odur. Bir ruh eğer karanlıkla doluysa, günah orada işini görür. Suçlu, günah işleyen değil, karanlığı yaratandır."

Sefiller, Victor Hugo #29325303

~

"Alıntıların sonlarında ki linklere giderek, asıl alıntı sayfalarını ziyaret edebilirsiniz. Desteği ve emeği için Fox Mulder'a Teşekkürlerimizle.."

Bugüne Özel Üç Adet TSM Paylaşımı:

Zeki Müren: https://youtu.be/g942qom8HqM

Müzeyyan Senar: https://youtu.be/phG5uwmPWIo

Gönül Yazar: https://youtu.be/_RhQR9OUgYQ

İlk aklımıza gelenlerden bizim seçkilerimiz bu şekildeydi. Sizlerin sevdiği Türk Sanat Müziği parçalarını yoruma bekliyoruz...

Birlikteliğimizin bugün de sonuna gelmiş bulunmaktayız...

Keyifli günler dileriz...

Hergün;
Üç Haber, Üç İnceleme, ve Üç Alıntı ile sizlerleyiz...

Sağlıcakla kalın....!

{Ç News}

Yakuphan Güleç, bir alıntı ekledi.
26 Mar 17:52 · Kitabı okudu · İnceledi · 10/10 puan

Üniversite öğrencisi, bilgiyi sadece hocanın anlattıklarından değil, ders kitabı olarak tavsiye edilmiş birkaç kitaptan da değil, geniş, zengin bir kaynak ve kütüphane taramasından elde edebilmeliydi. Şimdi kürsü de anlatılanların manası bile giderek azalıyor. Hocanın anlattıklarını kütüphanelerde, farklı kitaplarla beslemek, mukayese etmek ise ham hayal oldu.

Kağıt Medeniyeti, M. Orhan OkayKağıt Medeniyeti, M. Orhan Okay

Değerli dostlar, slm , mrb, naber? versiyonu - Türkçe katili- hiç bir mesajı cevaplamıyorum. Zahmet etmesin hiç kimse. Kitap dışında herhangi bir konuyu da bu platformda paylaşmak niyetinde değilim. Uzun süredir kayıtsız kalarak, sessize alarak ya da taşkın mesajlar için engelleme yoluna giderek kendimce çözüm buluyorum ama işin ucunu kaçıran, kitaptan ve kitap okumaktan ne anladıkları tartışılan bir güruh -ki aynı fabrika mahsulü olduklarını düşünmeye başladım- tadımı kaçırmakta.

Son olarak da affınıza sığınarak herhangi bir kitap önerisinde bulunacak yeti ve donanımda değilim. Ancak okuduğum ve beğendiğim kitaplar hakkında herkesin sayfasında olduğu gibi benim sayfamda da bir bölüm var. Ben merak ettiğim okurların sayfasından bakıyorum. Şahsi fikrimin bizzat öğrenme zahmetine girilmesine de gerek yok diye düşünüyorum.

Anlayışlı insanlarla kesişsin yollarınız, kitaplarla kalınız dostlar...

Elveda Tüyap
Bu sabah bir inceleme okudum ve sizlere Tüyap Kitap Fuarı'ndan uzaklaştığım günün hikayesini anlatmak istedim. Biraz sitem ve çokça tespit içerecek bu ileti. Şimdiden gereksiz yazılar okumayan okurların bu yazıyı okumamasını tavsiye ediyorum.

Bildiğiniz üzere, Tüyap Kitap Fuarı her sene kasım ayının ilk haftasında Beylikdüzü'nde açılıyor ve birçok yazar binlerce seveni ile buluşuyor. Bu fuar hem yazarlar için hem de okurlar için bulunmaz bir nimet kuşkusuz. Gerçekten ben de böyle düşünenlerdendim... Evet, hiçbir zaman bir yazarın imza kuyruğunda saatlerce beklemedim; ama bekleyeni de eleştirmem. Çünkü benim en sevdiğim yazarlar genellikle çoktan bu dünyadan göçüp gitmiş yazarlardır. Yaşayan yazarlara nedense hayranlıktan öte bir duygu besleyemiyorum.

Tüyap Kitap Fuarı ile 2009 senesinde tanıştım ve her sene fuara giderek okuyamayacağım kadar kitaplar alıp geri döndüm. Kasım ayının ilk haftasını doğum günümmüşçesine iple çektim. Öğrenciyken kitap almanın ne kadar zor olduğunu hepimiz biliyoruzdur. Birkaç ay öncesinden paramı biriktirip fuarda son kuruşuna kadar harcıyordum. Asla da pişman olmadım.

O zamanlar her geçen sene fuarın kalabalıklaştığını görüp mutlu oluyordum içten içe. İnsanların kitap okumaya sevgisinin arttığını düşünüyordum. Bir yandan da bu kadar çok insanın aynı anda fuara alınmasının yanlış olduğunu düşünmeye başlamıştım. Çünkü inanılmaz derecede kalabalıklaşıyordu içerisi. Nefes almak güçleşiyordu her geçen sene. Sıcaklıktan bahsetmiyorum bile...

2 yıl önce ise, yine her zamanki gibi fuara gitmek için evden çıkıp 1 buçuk saatlik yolculuğumu tamamlamıştım. Bilen bilir, fuara girebilmek için Beylikdüzü'ndeki üst geçitten geçmek gerekir. Başka yol yoktur. Ancak üst geçit insan kalabalığı sebebiyle dolu olduğundan insanların E 5'ten, arabaların son sürat geçtiği bir yerden, karşıya geçmeye başladığını gördüm. Bu manzarayı görünce şok oldum. İnsanlar canlarını tehlikeye atarak yaklaşık 100 km hızla geçen arabaların arasından karşıdan karşıya geçiyorlardı. Gözlerime inanamadım. İnsanlar arabadan hızlı olduklarını düşünüyor olamazdı.

Yaklaşık yarım saat süren bir mücadeleden sonra Tüyap'ın önüne gelmeyi başardım. (Tabii üst geçidi kullandım.) İçeriye girerken insanların turnikelerin üzerinden atlayarak giriş yaptıklarını, bazı görevlilerin ise buna müsaade ettiklerini gördüm. 10 TL giriş ücretini vermemek için insanlar görevlinin diğer tarafa bakmasını bekliyordu. Görevli diğer tarafa bakınca da hurra herkes içeri dalıyordu. Bu manzara da beni bir hayli şaşırtmıştı.

İçeriye girdiğimde ise, adeta içeride mahşer yeri kalabalığı hakimdi. Çocuklar sağdan sola koşturuyor ve insanlar fotoğraf çektirmek için türlü türlü şaklabanlıkların içerisine giriyordu. Gerçek şu ki, kimsenin kitaplarla ilgilendiği yoktu. İçi boş bir kitap okuyan nesli yaratılmıştı. İnanılmaz derecede üzüldüm. Çünkü insanlar kitapları alıp okumak yerine onlarla fotoğraf çektirip sosyal medyada paylaşmak amaçlı Tüyap Kitap Fuarı'na geliyordu artık. Bense tek bir kitaba bile dokunamadan, 10 TL vermiş olduğum fuardan eli boş çıktım.

Geri dönüş yolunda ise, yukarıda bahsettiğim üst geçidi tekrar kullandım. Bu kez inanılmaz bir şey oldu. Üst geçit tıkandı. Abartmıyorum, orada yüzlerce kişiyle beraber ölebilirdik. Tarih bu tarz izdihamlarda ölen insanlarla dolu... Üst geçit neden tıkandı peki? Çünkü karşıdan gelen ve Tüyap'a gitmek isteyen insanlara bizim taraftakilerden hiç kimse yol açmıyordu. Onlar da metrobüs çıkışında bizim geçmemize izin vermiyordu. İki taraf da birbirine yol vermediği için insan trafiği sıkışmıştı ve artık tek bir adım atamayacak kadar yapışmıştık insanların sırtına. Arkadan ise sürekli yeni insanlar gelip kalabalığı artırıyordu. En sonunda trafik polisi gelip yolu açmak zorunda kaldı. Şaka yapmıyorum, trafik polisi geldi.

Peki soruyorum şimdi, biz miydik kitap okuyan insanlar? Hangi kitaptan öğrenmiştik bunları? Usulsüzlüğü, sahtekarlığı, hoşgörüsüzlüğü hangi kitap övüyordu?

O gün Tüyap'a gittiğim son gündü. 1 buçuk saat daha yolculuk yaparak eve döndüm ve bir daha kapısına dahi uğramadım. Demem o ki, popüler kültür çok tehlikeli. Bunun önüne geçmezsek, bir gün kendi gerçek distopyamızı yaşamak zorunda kalabiliriz.

Saygılarımla.

Mehmet Reşit, bir alıntı ekledi.
19 Oca 12:21 · Puan vermedi

...giderek kitaplarla
Kimi gün bir türkü, kimi gün şiirlerle
Kitaplarla daha çok, giderek kitaplarla
Sabırlı, içten, yalın...

Bütün Şiirleri 1, Şükrü ErbaşBütün Şiirleri 1, Şükrü Erbaş

Emek Erez
Into The Wild:“Her Şeyi Gerçek Adıyla Söylemek İçin”

Yönetmenliğini Sean Penn’in yaptığı, 2007 yapımı Into The Wild (Özgürlük Yolu/Yabana Doğru) filmi, dünya sinemasının önemli eserlerinden birisi olmayı sürdürüyor. İnsan, doğa, hayvan ilişkisi, mülkiyet, insanın kendi gerçeğiyle yüzleşmesi, doğa içinde insan varlığının anlamı gibi pek çok açıdan değinilebilecek film bir bakıma bahsettiğimiz bu durumlara eleştirel bir yaklaşım sunarken, içinde bulunduğumuz yaşamların, bize dayatılan anlamların ne kadar varlığımıza uygun olduğu konusunda düşünmeye sevk ediyor.


Mülkiyet, tüketim, “şeyleştirilen” doğa varlığı ve farklı bir insan Christopher McCandless

Filmin kahramanı başarılı bir öğrenci olan, Christopher McCandless kitaplarla kurduğu dünyanın ve aile içi problemlerinin de etkisiyle Alaska’ya doğru bir yolculuğa çıkmaya karar verir. Filmde Christopher’in yol boyunca yaşadıkları anlatılırken, yaşamının onu sürüklediği bu yolculuğun nedenlerine de değinilir. Cristopher yaşadığı toplumsal durumun dışında bir bireydir. Onun dünya anlamı yaşadığı çevreye uyumlu değildir. Mezuniyetinde ona yeni bir araç almak isteyen ailesine “neden yeni bir araba isteyeyim ki, arabam var ve bana yetiyor” şeklindeki çıkışı onun bu durumunun göstergesi gibidir aslında. Baudrillard’a göre, tüketim toplumunda güçlü bir homojenlik sağlanmakta ve bu çerçeve içerisinde toplumun yeniden üretimi gerçekleşmektedir. Tüketici haline dönüşen kişi, bolluk işaretlerine sahip olmanın ve onu teşhir etmenin, kendisine hem mutluluk hem de prestij sağlayacağına inanmaktadır (akt. Şaylan, 1999: 299). Bu anlamda Cristopher içinde bulunduğu ortamdan farklılaşır, insanın ihtiyacının ötesinde tüketmeye koşullandığı günümüz toplumu için bu radikal bir tavır gibi algılanır ki onun ailesine karşı kurduğu şu cümle durumun özetidir: “Farklı olduğum için endişeleniyor musunuz?”

Farklı olmak günümüz yaşamında “öteki” olarak kurulmak anlamına gelir. Yaşadığımız dünyanın kriterleri, bize biçilen yaşamı belirlemiştir. Onun dışında bir yaşam kurma çabanız Cristopher’ın yaşadığı gibi sıkıntılı, ait olamamış, yadsınan bir yaşamsal pratiğe karşılık gelir. Bu aslında akılcılık felsefesinin de getirdiği bir durumdur. Akılcılık her şeyi aklî olan ve olmayan olarak ayırırken kendi sınırları dışında kalanı farklı öznelikler olarak üretir. Böylece “normal” olan; “anormal”, “tuhaf”, “farklı” olarak yeniden üretilir. Ve bunun sonucu olarak yaşam içerisinde herkes gibi davranmayan, tek tip olarak var olamayan dışlanır.

Into The Wild filminde değinilmesi gereken noktalardan birisi de mülkiyet ve mülksüzleşme konusudur. Mülkiyet nedir? Sorusuna en keskin cevabı ünlü düşünür Prodhon: “mükiyet hırsızlıktır” diyerek vermiştir. Mülkiyet hırsızlıktır çünkü topraklar doğal zenginlik miraslarıdır, insan ürünü değildir ve doğanın insanlara karşılıksız bağışıdır. Fakat topraklar hava, su gibi ele avuca sığmaz olmadığından, bazı insanlar doğanın herkese verdiğini sahiplenip onu bir zenginlik hâline getirmişlerdir (Proudhon, 1840: 91).

Proudhon’un yıllar öncesinden yaptığı bu tespit insanın doğa ile değişen ilişkisiyle de ilgilidir. Neolitik dönem ile başlayan toprağın ve hayvanın evcilleşmesi süreci insanın doğa üzerinde bir hȃkimiyet kurmasına sebep olduğu gibi, doğayı öteki bir konuma taşımıştır. İnsan için doğa giderek daha fazla tüketeceği bir nesne haline gelmiş ve bu durum insanın doğayı artık sadece “şey” olarak görmesine sebep olmuştur. Arendt’in “şeyleştirme” (1994: 152) adını verdiği bu durum şeylerle çevrelenmiş bir yaşam pratiğini de beraberinde getirmiştir. İnsan yapımı dünya, insanı bir dünyasallık düzeyine esir hâle getirmiştir. Böyle bir dünya içerisinde Cristopher mülkiyetinde olan “şeylerden” kurtularak aslında bir bakıma gerçek özgürlüğe doğru yolculuğa çıkmıştır. Yol boyunca önce arabasını, daha sonra üzerindeki parayı ve en son plakayı da bırakan Cristopher gittikçe doğaya daha da yaklaşarak, kendi deyimiyle “artık kaçtığı medeniyet tarafından zehirlenmeyecek ve içindeki günahları öldürüp, ruhani bir yolculuğa çıkacaktır.”



Metalaşan doğa, verili yaşamsal durumumuz ve gözetim

İnsan doğayı artık bir tüketim nesnesi hâline getirmiştir; havası, suyu, toprağı kapitalist dünya için sadece maddî anlamda değer taşır. Denizinde yüzmek için, dağında tırmanmak için, nehrinin kenarında oturmak için hep ödemeler yapmak zorundasınızdır. Birileri doğanın herkese eşit sunduğu varlığını mülk edinmiş ve sizi onun için bedel ödemeye mahkȗm etmiştir. Filmde Cristopher’dan nehirden geçebilmesi için istenen kimlik, para ve izin bu durumun göstergesi olarak karşımıza çıkar. Doğada bulunan herhangi varlık için birilerinden izin almak zorundasınızdır. Ayrıca Weatherford’un değindiği gibi günümüz insanı çevrelerindeki bölgelerin kaynaklarına ihtiyaç duymadıkları zaman bile, eğlence ve dinlenme adına çevrelerindeki dünyayı yok etmek için yeni yollar bulurlar (2008: 232). Plajların çevresini oteller sarar, doğanın herhangi bir yeri tellerle çevrilerek parklar, bahçeler kurulur ve bütün bunlar yapılırken doğanın varlığına kast edilir ve doğanın varlığı metasal bir karşılıkla yeniden üretilir.

Var olan dünya durumu bireyleri verili bir yaşama mahkȗm etmiştir. Verili bir yaşam bizim için her şeyin sınırının başkaları tarafından belirlenmiş olması demektir. Mutlu olmak için size belli şeyler sunulmuştur. Para, kariyer, tüketim, bütün bunlar sizin özgürlüğünüzün denetimli hâle gelmesine sebep olur. İnsan, yaşamını verili olan bu hırslar üzerine anlamlandırmaya çalıştıkça daha da mutsuz olur. Devlet aygıtı size verdiği kimlikle sizin yaşamınızın tapusuna da sahip olur siz artık kendi kimliğinizle değil devletin mülkündeki bir bireysel durumla karşı karşıyasınızdır. Diliniz, dininiz, kimliğiniz, uyruğunuz her şeyiniz daha doğduğunuz an birileri tarafından belirlenmiştir. Kredi kartları, pasaportlar, ehliyetler sizin her yerde gözetlenmenize, gittiğiniz her yerde devletin herhangi bir bürokrasi kurumuna kaydınıza yarar. İnsan artık her anlamda bir gözetim nesnesidir. Bu nedenle günümüz dünyasında özgürlükler hiçbir zaman tam anlamıyla bir özgürlüğün ifadesi değildir. İşte bu nedenle filmde Cristopher yolculuğa çıkmadan önce, bütün bu gözetlemenin dışında var olabilmek için kredi kartını, pasaportunu ve kimliğini yok eder o artık Cristopher değil, Alexander Supertramp’dır. Onun için artık verili bir kimlik yoktur, o “adlandırılmış” değil, kendi istediği bir isimle, gözetimin dışında doğaya doğru yol almaktadır. Ve bu yol ona ailesinin sürdürdüğü birbirine bağlanmış “kȃğıt erkek” ve “kȃğıt kadınlar” gibi olmamak için, dayatılmamış bir mutluluğun peşinde, sonsuz bir özgürlük için bir kapı olacaktır.

Ve yüzleşme

Illich’in deyişiyle: İnsan artık el emeğinden, zahmetten ve toprakla temas etmekten uzaklaşmış, doğanın sadece güzellikleriyle ve estetik hazzıyla değil, zorlukları ve tehlikeleriyle olan doğrudan bağını yitirmiştir (1978: 12). Bu değerlendirmeye uygun olarak filmin kahramanı Cristopher doğanın zorluk ve tehlikeleriyle yüzleşmeye, kendi deyimiyle kendisini “insanlığın en eski duyguları arasında bulunmaya” adamıştır. Ancak doğa her ne kadar insan tarafından denetim altına alınmış gibi görünse de, doğal yaşam içerisinde kendi kurallarını uygulamaya devam eder. Critopher’ın avladığı geyiğin bozulması ve zehirlenmesine sebep olacak yanlış bitkiyi yemesi bütün bunların göstergesidir. Bu durum doğa ve insan arasındaki güç savaşında, insanın hȃlȃ onun karşısında güçsüz olduğuna işaret eder. İnsan doğanın dağlarını delip yollar açmış, bombalar üretmiş, fabrikalar kurmuş, doğayı olabildiğince yağmalamış, tüketmiş ve talan etmiş, her şeyini kendince “adlandırmış” olabilir ancak insan hȃlȃ gerçek doğa şartlarında güçsüz bir varlık durumuyla karşı karşıyadır. Çünkü doğa çeşitliliği birbirine çok benzeyen insan tarafından adlandırılmamış pek çok zenginliği içinde barındırır. Ve yanlışlıkla tükettiğiniz bir bitki Cristopher’ın zehirlenip ölmesine neden olduğu gibi insan varlığının güçsüzlüğünün göstergesi de olabilir. Yani insanın adlandırıp kurduğunu düşündüğü doğa dışı yaşam, ona kendisini ne kadar güçlü hissettirse de, insan ve doğa arasındaki güç savaşı hiç bitmeyecek gibi görünüyor. Kısaca, ne kadar farkında olmasak da gücümüz sadece kendi kurduğumuz ya da birilerinin bize sunduğu bu yaşam şartlarında geçerli, doğa şartlarında değil.

Into The Wild filmi pek çok konuda çok soru sorduran, çok derin felsefî alt yapı barındıran bir film, filmin gerçek bir öyküden yola çıkılarak çekilmesi filmi ayrıca anlamlı kılıyor. Her izlendiğinde yaşamsal varlığımıza dair yeni sorgulamalar bulabileceğimiz bu film, bize verili olan yaşamın dışında başka bir yaşam yolunun mümkün olabileceğini ve en önemlisi her şeyi “gerçek adıyla söylemeyi” öneriyor. Bunun anlamı birilerinin bizim için kurguladığı, anlamlandırdığı, adlandırdığı dünyanın dışında bir dünyanın, hakikatinin de farkında olmak demek belki de, kurulmuş özneler olarak değil, gerçek varlığımızla var olabilmek.


Kaynaklar

Arendt, H. (1994), İnsanlık Durumu, (Çev. Bahadır Sina Şenel), İstanbul: İletişim.

Illich, I. (1978), İşsizlik Hakkı, (Çev. Deniz Keskin), İstanbul: Yeni İnsan Yayınevi.

Proudhon, P.J. (1840), Mülkiyet Nedir?, (Çev. Devrim Çetinkasap), İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları.

Şaylan, G. (1999), Postmodernizm, Ankara: İmge Kitap Evi.

Weatherford, J. (1994), Vahşiler, Barbarlar ve Uygarlık, İstanbul: Versus.

ŞEYHMUS DİKEN'DEN Erebê Şemo'nun Dili!
Maksim Gorki diyor ki; "Kürt halkı, kendi yazarı Erebê Şamilov'un diliyle konuşuyor." Bakın bu bir yazara, yine büyük bir yazarın verdiği koca bir değerdir. Gorki, Erebê Şemo Kürt Halkının diliyle konuşuyor ya da yazıyor demiyor. Kürt halkı Şemo'nun diliyle konuşuyor, diyor.

Lis Yayınları'nın "Şivanê Kurmanca"* ismiyle yakın zamanda yayınlanan ve Erebê Şemo tarafından 1935 yılında yazılıp basılan kitabını elime aldığımda itiraf edeyim ki ben de "Milli" bir gurur duydum.

Kitaplarını Kürt okuruna buluşturmanın önemi

Neden mi? Birincisi teknik olarak çok kaliteli bir baskı olmuş Şivanê Kurmanca. İkincisi 1935 yılında Erivan'da basılan kitabın tıpkıbasımı da birlikte yayınlanmış ve ilk defa eserin tamamı orijinal metniyle birlikte Kürtçe'nin okurunun karşısına çıkmış.

Ve bir başka önemli nokta da şu ki; kitabı yayına hazırlayan Mustafa Aydoğan en az kitap kadar kıymetli 50 sayfalık bir Erebê Şemo ve Şivanê Kurmanca araştırması ile kitabı okurla buluşturmuş.

Anlaşılan o ki; benim gibi kimi başka Kürtler de, az da olsa böylesine çok önemli ve prestij kitabı diyebileceğimiz Kürtçe kitaplarla Kürt okurunun buluşmasını önemsiyor.

"Moral verebilir" diye kitaba yasak

Başkaları da bunun farkında! Farkındalar ki, yasaklıyor, engelliyorlar. Diyarbakır D tipi cezaevinin yetkilileri "Moral verebilir" diye kitabın cezaevine sokulmasına izin vermemiş.

İzin verseydiler şaşardım! Bunca "çözüm" tantanasından sonra hâla aynı kafa yapısına sahip kimi insanlar işin başında durarak politik belirleyiciliklerini sürdürüyorlarsa, işimiz hayli zor.

Her defasında tekrar ve tekrar yineliyorum. Kürt Sorunu çözülecekse gündelik hayatın tutunduğu noktalardan kendini ele verir. Başçavuşun, karakol polisinin, belediye zabıtasının, trafik memurunun, vergi dairesindeki veznedarın ya da nüfus kâğıdınızı elinize tutuşturan memurun kafası hâla eski telden çalıyorsa, Ankara istediği kadar hikâye anlatsın lafı güzaf.

2009'da 20 Kürt yazarı Kürtçe yazdı

Bakın Kürtler inadına yazıyor bilmem haberiniz var mı? Hadi ben sizleri haberdar edeyim de içimde ukde kalmasın. Son sekiz ay içinde yani 2009 başından bu yana en az 20 Kürt yazarı ve sadece bölgeden olmak kaydıyla, Kürtçe kitaplarını yazıp yayınlatmışlar.

Azad Zal (Teşî), Omer Dilsoz (Neynika Dilî), Arjen Arî (Çil Çarîn), Fevzi Bilge ( Bi Şev Merdîn Sterike), Dîlaver Zeraq (Çilken Pênûsê), Şener Özmen ( Rojniviska Spinoza), Çîya Mazî (Mijarên Mîqro), Adil Zozanî (Mişextî), İrfan Amida (Zeremya), Jan Dêran (Şev û Deng), Welat Dilken ( Sî Bi Rojê Xweşik e), Rênas Jîyan (Qerten Zimên), Gulîzer (Bûka Baranê), Lal Laleş (Deqên Qesas), İrfan Babaoğlu ( Pahnîya Aşîl), Kawa Nemir (Salname), Receb Dildar (Şikefta Xwekuştunê), Emin Yalçınkaya (Mala Dînan-Mala Extîyaran), Aram Gernas (Baxçê Zaroqan)...

Bunlar benim bilgim dâhilinde olanlar. Atladıklarım affetsin. Elbette bölge dışında ve de diasporada yaşayıp Kürtçe kitapları bu zaman dilimi içinde yayınlananlar da ayrıca var.

İtiraf edeyim, Kürtlerin morale ihtiyacı var

Şimdi işin tam da burasında yaşadığı dönemde anadili Kürtçe'nin yanında; Ruşça, Türkçe, Yunanca, Ermenice de bilen bir Kürt yazarının ve Modern Kürt romanının atası olarak kabul edilen ilk Kürtçe romanı yazan Erebê Şemo'nun romanının neden "Moral verebilir" diye engele takıldığını bugünün okumalarından bilmem anlayabiliyor musunuz?

Evet, yasaklayan zihniyetle tersten bir yakınlığım olduğunu size itiraf edeyim. Kürtlerin bir iç ses manasında şiddetle morale ihtiyacı var. İstedikleri kadar dar yerlere sıkışmış olanlara Kürtçe kitapların ulaşmasına engel olsunlar. Bu moral gücün önünü kesemeyecekler benden söylemesi.

Öyle inanıyorum ki; bu türden kitapların yayınıyla, bu moral güç takviyesi Kürtçenin en çok konuşulan lehçesi Kurmanci üzerinden bir yazılı ve sözel mutabakatın oluşmasına da ortam hazırlayacak. Bunu da bugünden söylemek öyle çok anlamlı bir öngörü olmasa da söyleyeyim de içim rahat etsin.

Kürtlerin dostuğa da ihtiyaçları var

Belki kimilerine göre "yeri değil" denebilir. Ama kanımca tam da bu metin içinde vurgulanması gereken bir durum. Yani ez cümle var olmanın dille, ortak bir dille mümkün olabileceğinin vurgusu! Kürtler, kendi iradeleri dışında bölünmüş ve parçalanmış bir halk.

Irak ve Suriye'dekiler Araplarla, İran'dakiler Fars'larla, Türkiye'dekiler de Türk Halkıyla birlikte yaşamaya çalışıyor. Bu manada bakarsak Kürtlerin kendi iç sesleri anlamında kardeşliğe, diğer birlikte yaşadığı halklarla da dostluğa ihtiyaçları var.

Ama gelin görün ki, kimi siyasal müdahaleler Kürtlerin entelektüel bilinçlerinin giderek gelişmesine ortam oluşturacak ortak bir dil mevzuunun ciddi manada önüne bariyer koyuyor.

Örneğin, Irak Kürdistan'ında yaşayan Kürtlerin mücadele tarihleri boyunca Araplarla siyasal manada ilişkilerini koparmış olmalarına rağmen hâla Arap alfabesinde ısrar etmeleri manidar.

İstedikleri kadar kuzey-güney diyalogunun önünü kesmek, mutabakatını kırmak manasında, güney Kürtlerinin hâla Arap alfabesinde ısrar ile Soraniceyi resmi olarak dayatmasını sağlasınlar, hatta maniple etsinler. İktidarların dilin lehçelerine eşit mesafede durma doğruluğuna da inanarak, doğruların bulunulacağına da inanıyorum. Kürtler ortak bir lehçede karar da kılacaklar. Mesela Latin alfabesi ve Kürtçenin Kurmanci lehçesi. Buna yürekten inanıyorum...

Şemo'nun 74 sene önceki diline ihtiyaç var

Erebê Şemo'nun Kars'ın Susuz beldesinden başlayan serüveni bugünlere evirildi. Erebê Şemo romanını dönemin Komünist gençlik örgütü olan Kürt Konsomollarına ithaf etmiş. Ve Ermenistan Komünist Partisi'nde çalışmış. Stalin'in malum sürgünlük yıllarından da epeyce bir zaman dilimi içinde nasibini almış.

Şivanê Kurmanca ile içinde otobiyografik öğeler de taşıyan Kafkas Kürtlerinin ve 1900'lü yılların Ermenistan'ının ve tabii ki Oktobr devriminin yarattığı iktidarın Kürt hayatını didikleyen romanı bugün Kürtçe'de ısrar eden yazarlara ışık saçıp rehber oluyor. Moral güç veriyor. Heyecan katıyor.

Evet, Kürtlerin Latini ve Kurmanci Erebê Şemo'nun 74 sene önce yazdığı ve kullandığı diline ihtiyacı var. Kürtlerin sadece siyasette değil edebiyatta da morale, şiddetle ihtiyaçları var... Hem de çok...

"Letîf u naze / Şêrîn u xweş e / Çi xweş awaze / Zimanê Kurdî" diyen ozanın diline doladığı gibi. (ŞD/EÖ)

*Erebê Şemo. Şivanê Kurmanca. Weşanxaneyê Lîs. Diyarbakır.2009