Geri Bildirim
  • Tüm insanlığa bu güzel kitabı hediye etmek tek istediğim şey bu!!

    Bu kitaba Meltek 'in #29701197 incelemesini gördükten sonra geç kaldığımı anlayıp, acilen okumalıyım diye not düşmüştüm. Kitabı okuduktan sonra sadece kitaba değil yazara ve onunla konuşmaya da geç kaldığımı anlamış olmanın üzüntüsü içerisindeyim.

    Sabahtan beridir evin içinde bir o yana, bir bu yana gidip geliyorum. değişik duygular içerisindeyim. Bu duyguyu anlatmalıyım. Ama kime?
    Kim anlayabilir bu kitabı okurken yaşadığım duygu yoğunluğunu? Kim evet! ben de bunları yaşadım diyebilir? Söyleyin bana bu kadar güzel düşünen bir insanı tanımamış olmanın acısını hanginiz hafifletebilir?

    Ağlamaklıyım hem de çok. Dokunsanız günlerce ağlayabilirim. İçimde derin bir boşluk var.
    Bu boşluk hiç görmediğim ama sevgisini en derinde hissettiğim ve bugün evime misafir olan Yaşar Kemal'in boşluğu.

    Dedim ya evime misafir oldu ve başladı anlatmaya. O anlattı, ben günümüzü düşününce iç geçirdim. İyilikten, güzellikten, sevgiden bahsetmek istediğini ama dünyanın karanlığından dolayı anlatamadığını söyledi. Ona bu dünyanın hâlâ karanlık olduğunu ve gittikçe de daha büyük bir karanlığın içine girdiğini nasıl söylerdim ki?

    İyiye gitmesi gerekirken geçen bunca zamanda her şey daha da kötüleşti. Insanlar kendilerine kin ve nefretten bir dünya kurdular. Kimse kimseyi görmüyor ve herkes susarak, korkarak bu dünyanın iyiye gideceğini düşünüyor.

    Yaşar Kemal öyle mi? o yazmasaydı, söylemeseydi bir şeyler hep eksik kalacaktı. Şöyle diyordu: Bunca zulüm, baskı, korku varken; ben nasıl yazmayayım, nasıl bunlara sessiz kalayım?
    Evet bütün bu olanlara rağmen o yazdı çünkü her şeyin iyiye gideceğine olan umudunu hiçbir zaman yitirmedi.
    Bir yanda uzaya giden bir millet diğer yanda yiyecek ekmek bulamayan bir millet vardı bu eşitsizliği anlattı. Bu dünya böyle gitmez dedi.

    Ve eğilip kulağıma fısıldadı: Bu dünya; iyiliğe, güzelliğe, sevgiye aç. Onu doyurmak için çalışman lazım.
    Bunun için ne yapabilirim? Bilmiyorum. Ama tüm insanlığa bu kitabı hediye etmek istiyorum. Belki bu kavga, zulüm, baskı bir nebze olsun diner.

    Ah Yaşar Kemal seni bu kitapla evimde ağırlamak, senin o müthiş insan sevginle bir gün bile olsa tanışmış olmak, inan beni bu dünyadaki en mutlu insanlardan bir yaptı.

    Yine gel olur mu? Yine evime o kocaman sevgini getir. Mor çiçekler açılsın penceremde. Papatyalar hiç solmasın ve çocuklar hiç ağlamasın.

    Şimdi veda vakti. Üzgünüm, ne olur biraz daha anlat diyorum. Biraz daha...
    Gitmesi gerekiyor, insanlık için başka evlere misafir olacakmış. Yolu buralardan geçti ve gelip bir soluklandı. Konuşacak, anlatacak çok şey vardı. Daha İnce Memed'den, Poyraz Musa'dan, Esme'den ve nicelerinden bahsedecektik.
    Giderken bana bu anlattığı şeylere sahip çıkmamı, ne olursa olsun her zaman insanlık için güzel şeyler düşünmemi öğütledi. Böyle olursa zaten hep benim yanımda olacakmış.:)
    Bu beni birazcık da olsa rahatlattı.

    Umarım en kısa zamanda sizinde evinize misafir olur ve insanlığa dair, sevmeye sevinmeye dair, bir sürü şey anlatır.
  • Hayat bir insanın başına gelebilecek en güzel şeydir. Hayat, başına ne gelirse gelsin güzeldir.
    Mustafa Ulusoy
    Sayfa 258 - Kapı Yayınları
  • Hayat ileri doğru akar gider Turuncu. Ama geriye bakarak anlaşılır.
    Mustafa Ulusoy
    Sayfa 216 - Kapı Yayınları
  • Burada bizim karşımıza çıkan en büyük şey; rahatsızlık bazılarımız çok düşünüyor çok yani, bazıları çok zeki oluyorlar, zeki olan insanlar farklı oluyorlar. Çok okuyan insanlar farklı oluyorlar. Onlar birçok şeyi düşünüyorlar. Düşünceleri onlara hem nimet hem de zahmet oluyor. Yani bir müminin yapması gereken şeyi onlar yapıp gerçek bir müminin yapmasına göre teslim olmaları lazım. Belli bir noktaya geldin, içinden çıkamıyorsun teslim olacaksın başka çaresi yok. Teslim olursan belli bir noktaya seni getirirler orda açarlar seni bazı şeyleri müşahede edersin o sıra o zihnindeki olan şeyler berraklaşır ama sen bulunduğun yerden, bulunduğun zaviyeden o çözmeye çalıştığın şeyin her tarafını göremiyorsun. Bir tarafından bakıyorsun yani o parçanın bir tarafını görüyorsun sen, her tarafını göremiyorsun. Görmediğin için de onun hakkındaki senin teşhislerin yanlış olabiliyor. Öyleyse bırak seni bir seviyeye getirsinler bir noktaya getirsinler. Bu ne ile olacak rabıtan ile, zikrin ile seni bir noktaya getirecekler o geldiğin noktada o hadiseye bakman çok farklı olacak, açılar değişecek hadiseyi çok farklı müşahede etmek görmek imkanı bulacaksın. Onlara da bizim tavsiyemiz o. Tabi ki her şeyin içinden bir anda çıkamayabiliriz. Düşünen insanların her zaman hep böyle bir zorluğu vardır bizde çektik o zorluğu yani bu niye böyle olur, niye böyle olsun ki diye bir düşünce her zaman vardır. Kader hakkında vardır, şu hakkında vardır, tasavvufun belli konuları hakkında vardır, vahdeti vücut hakkında vardır, ondan sonra kaza - kader hakkında vardır. Yani olur bunlar olmaz diye bir şey yok. Ancak işte o noktaya geldiği zaman işte insan iman onu o noktadan geçirir.
    Diyecek ki; “Rabbim beni yaratmış, beni yaratan rab akılların en büyüğü onda gerçek akıl sahibi O”. Bunların hepsinin bir cevabı var ancak benim bulunduğum noktadan, benim bulunduğum zaviyeden o cevabı görmem mümkün değil. O zaman ona biraz yaklaşmalıyım başka bir zaviyeden, başka bir seviyeden o hadiseye bakabilmeliyim. Eğer oradan bakarsam işin gerçeğini ancak o sıra görebilirim diye bir teslimiyet içerisinde olması lazım. Böyle bir seviyeden ötesi bizi Allah korusun küfre götürür.
    Yani terk ederek zikrimizi, ibadetimizi terk ederek gidebileceğimiz tek nokta bunda ısrar edersek, edersek, edersek Allah korusun küfre götürür bizi. O zaman Allah’a yaklaşmak için ibadet şart. Allah’a yaklaşmak için ibadet şartsa, o ibadetlerimizi yaparak biz Allah’a yaklaştıkça o sorunlarımızın da çok kolay bir şekilde çözüldüğünü göreceğiz.
    Bir kere kendimize çok değer veriyoruz bunu unutmayın. Yani olaya baktığımız zaman birde Allah rızası için şöyle bakalım. Yani siz kabul edin ki bir heykeltıraşsınız. Bir heykel yapıyorsunuz çamurdan ve koyuyorsunuz önünüze belli bir yerini beğenmiyorsunuz tutuyorsunuz onu istediğiniz gibi değiştiriyorsunuz, şekillendiriyorsunuz. Halbuki siz yoktan bir şeyi var etmiyorsunuz. Allah’ın yarattığı çamurdan bir heykel yapmaya çalışıyorsunuz. Onun sağını solunu bozuyorsunuz o heykele Allah dil verse de o size itiraz etse dese ki yapma senin hakkın yoktur. Şunu şöyle yapma bunu böyle yap. Belki de kafasına yumruğu vurursun o çamurun geçirirsin altına dersin ki "sen benim yaptığım şey, bana itiraz etmeye ne hakkın var?". Çocuğumuzun itirazına dayanamıyoruz, çocuğumuz bize itiraz ediyor diyoruz ki "hele şuna bak, benden doğmuş bana itiraz ediyor!". Karımızın itirazına dayanamıyoruz diyoruz ki "sen kadınsın, ne hakkın var bana itiraz etmeye ben senin kocanım!". Küçük kardeşimizin itirazına tahammül edemiyoruz. Biz insanız onların hiçbirini biz yaratmadık. Hiç birine biz can vermedik, hiç birini de biz yoktan var etmedik. Ama bunlara dayanamıyoruz. Peki bizi yapan Allah şöyle yapmış, böyle yapmış haşa haşa bizim onun indinde ve bulunduğumuz zaviyeden ona itiraz hakkımız var mı, bu böyle olmasaydı daha iyi olurdu deme hakkımız var mı? Yok.
    O zaman bir yanlış daha yapıyoruz ki bütün yanlışlarımızın yanında yaptığımız büyük bir yanlış varsa o da şu; kendimize olduğumuzdan fazla kıymet veriyoruz, olduğumuzdan fazla değer veriyoruz. Biz zannettiğiniz kadar değerli değiliz. Biz, Allah diğer mahlukata göre bizi değerli buyurmuş değerlidir demiş. Bu Allah’ın emri. Ama diğer mahlukata karşı Allah'a karşı olan değerimiz ne isterse Allah bizi meleklerden üstün yapabiliyor amenna ve saddakna. Ama meleklerin üstünün bir zaviyesine bir çıkalım da Allah ile konuşulacak bir kelamımız olsun da ondan sonra değer kazanalım. Allah ile konuşacak bir kelamımız var mı? O duruma geldik mi? Allah’ın bizi duyabilecek şekilde bir feryadımız var mı? Allah her şeyi duyuyor ama sen duyurabiliyor musun? Yani Allah dedi ki ben duymak istemiyorum dikkatimi çekeceksin, duyuracaksın. Duyur bakalım nasıl duyuracaksın?
    Ben size hep bir hadise anlatırken diyorum ki; Hz. Yunus, Kur'an-ı Kerim’den anlattığım bir hadise var, Hz. Yunus kendi milletini kendi ümmetini terk ettiği zaman oturmuşlar demişler ki "Allaha sesimizi duyurmamız lazım, dikkatini çekmemiz lazım. Nasıl dikkatini çekeriz, nasıl sesimizi duyururuz". Demiş ki "bütün yavruları annelerinden ayırın" ayırmışlar ve Allah duymuş. Öyle bir feryat kopmuş ki, ses yükselmiş de ondan mı? Hayır. İnsan acziyetinin farkına varıyor o noktada diyor ki "biz ancak onun merhametine sığınarak kendi acziyetimizi duyarak sesimizi duyurabiliriz. Başka şekilde duyuramayız. Bağırmakla duyuramayız çünkü O bir yaratıcı, yaratıcının en çok ne hoşuna gider yarattığı şeyin aciziyeti".
    Baldan yaptığı bir heykel kalkar da bir adama ‘efendim ben şuyum, ben buyum ben şöyleyim ben böyleyim..’ derse o adam basar başına ezer onu. Sen yoktan var etmediğin bir şeye karşı böyle davranırken bir şey ile uğraşıyorsun, uğraşıyorsun canın sıkılıyor kalkıp atıyorsun niye? Ona bir değer vermiyorsun onun bir hükmü yok senin için. Sen onu meydana getirdin senin için. Kaldı ki öylede değil aslında. O zaman dikkat ederek Allah rızası için kendimize de olduğumuzdan fazla değer vermeyelim, kıymet vermeyelim. Bizim Allah'a karşı sesimiz, sözümüz, sohbetimiz haşa estağfirullah teşbihte hata olmaz, teşbih ediyoruz aciziyetimizle olur.
    "Ey habibim bana ne hediye getirdin", "Yarabbi sana layık hediyeyi nerden bulayım. Aciziyetimle geldim, yokluğumla geldim, hiçliğimle geldim". "Ya habibim en güzel hediye ile geldin". Evet
    " Ya Musa bana mahlukatın içerisinden en çirkinini, en zayıfını, en kötüsünü bul, getir.” Bulduğu bir köpek uyuz bir köpek affedersiniz takıyor boynuna kemeni götürüyor. Giderken birden ikaz oluyor, kendi kendine diyor ki "ben ne yapıyorum?" hemen onu kafasından çıkarıyor kendi boynuna takıyor kemendini böyle eliyle tutuyor. Tur-i Sina ya çıkıyor diyor ki "Rabbim diyor bütün yeryüzünde düşündüm, taşındım kendimden aciz birisini bulamadım, kendimden kötüsünü bulamadım". "Ya Musa iyi ettin de o köpek ile bize gelmedin, iyi ettin de onun ile bize gelmedin".

    | Beylerbeyi Bayburdi (K.S)

    ( Can Damlaları 11.Sohbetten Alıntı)
  • 1
    Göğün karanlık denizlerinde yelkenlerini şişiriyor ay
    Ülkeme bakıyorum uzayıp giden bir gecede
    Suskun ve boynu bükük yalnızlığında bir sokağın.
    Elimde henüz açmamış bir gül var
    Ve boşanmayı bekleyen bir konuşma isteği dilimde
    Perdeleri çekilmiş, kapıları sürgülenmiş evlerde
    Yaşayıp giderken halkım.


    Rüzgara bırakılmış bir mumun alevi gibi
    Titriyor bakışlarımda bütün görüntüler
    Tabak, çatal sesleri geliyor çok derinlerden
    Fısıltılı konuşmalar, ürkek gülüşmeler…
    Çocuklar, ilk silah sesinde yaşlanacakmışcasına
    Sıkıca tutuyorlar oyuncaklarını
    Ve bir namluya dönüşeceklerinden kuşkulanarak çiçekler
    Kırmak istiyorlar saksılarını


    Yitirecekleri ne kaldı şimdi onların?
    Doğan ve batan günlerle de var mıdır artık bir alıp verecekleri?
    Birbirlerinin yüzlerine bakıyorlar evlerinde
    Güçlükle yorumlamaya çalışırcasına bir şeyleri
    Öteki dünyalara ve düşlere dair kimi duygular
    Usul usul yer değiştiriyor
    Acımasız ve dünyasal olan birtakım kederlerle.

    Her sabah evlerde yaşlı kadınlar uyanıyor
    Yüzlerini yine dönüyor kıbleye, yine kalkıyor
    Sabahın alacakaranlığında gökyüzüne elleri
    Dilleri yine Tanrı’ya bir şeyler yakarıyor
    Ama titriyor, yalancı bir çocuğun dili gibi.

    Tedirginlik ve acı. Böyle yaşar halkım.
    Evlerde, sokaklarda, yarınlardadırlar
    Ağa vurmuş bir balık kadar yorgun…

    2
    Saatin kaç olduğunu biliyor musun?
    Ben anlayamıyorum gece mi, yoksa gündüz mü?
    Üç gündür yağmur yağıyor bu evlerin,
    Bu ağaçların, bu yolların üstüne.
    Sular alıp götürüyor sanıyorum
    Ellerimi, ayaklarımı, yorgun yüzümü…
    Günlerdir dökülüyor her yanım.

    Saatin kaç olduğunu biliyor musun?
    Duvarda çiviye asılı bir takvim sallanıp duruyor
    Her sabah birileri gelip, bir yaprak daha
    Koparıyorlar ondan görünmez elleriyle.
    Üç gündür yağmur yağıyor
    Yakıyor artık ellerimi kitaplarım.
    Dışardan zincirleme silah sesleri geliyor…

    Üç gündür gökyüzü kanıyor
    Dönüp duruyor kentin üstünde ara vermeden
    Nerden geldiğini bilmediğim bir helikopter
    Her yanım yara bere içinde neden?
    Arkadaşlarım şimdi nerdeler?
    Bir yumruk iniyor sırtıma, neye uğradığımı bilmeden.

    Kahvede oturmuş kitap okuyordum
    Kahveci ellerini boyuna önlüğüne siliyordu
    Birdenbire silah seslerini duydum
    Dışarda gelin telleri gibi bir yağmur yağıyordu…
    Burası benim evim mi, ne oldu bana?
    Ya bu kanlı sargı, sızlayıp duran başımda?
    Yağmur dineli ne kadar zaman oldu söyle?
    Kanlar içinde yıkılıyordu biri boylu boyunca.
    Herkes bir şeyler söylüyordu kendince
    Tedirgin gölgeler kollarıma giriyordu
    Sonrasını şimdi hiç anımsamıyorum.

    Saatin kaç olduğunu biliyor musun?
    Niye böyle uzak bana, ellerim, ayaklarım?
    Her yanım uyuşmuş, öldürseler duymam
    Ülkem şimdi niye bu kadar yakın?
    Kollarımla sarabilirim sanki, uzansam…I

    3
    Nicedir akşam kara bir kefen gibi geriliyor
    Bu acılı, bu yoksul ülkemin üstüne.
    Perdeler örtük, kapılar sürgülü
    Polis arabaları dışında kimseler yok sokaklarda
    Ay, bir boşluk arıyor sekerek gökyüzünde
    Nicedir akşam, kara bir kefen gibi geriliyor
    Bu acılı, bu yoksul ülkemin üstüne.

    Cebinden bir sigara çıkarıp yakıyor bekçi.
    Bir köpek ürmesi. Haberleri veriyor televizyon.
    Dalında kaldı karanlıkta açan erik çiçeği
    Kimseler görmeden solup gidecek yarın.
    Tek tük arabalar geçiyor yoldan
    Bu karanlığı püskürtmek ister gibi.
    Sonra bir sarhoş geçiyor elinde şişesiyle
    Görmezden geliyor yaşlı bekçi
    Döndürerek yüzünü ondan çok ötelere.

    Nicedir akşam, kara bir kefen gibi geriliyor
    Bu acılı, bu yoksul ülkemin üstüne…

    4
    Kendi sesimden korkuyorum bazen, inanır mısın?
    Gördüğüm yüzlerden, tanıdığım insanlardan…
    Gece oluyor.
    Bakıyorsun kimseler yok sokaklarda.
    Karşı evin duvarında öldürülmüş birinin afişi
    Boşluğa asılmış bir levha gibi
    Usul usul sallanıyor
    Ve uykusundan çığlık çığlığa uyanan bir çocuk
    Yanında anasının olmadığına inandırıyor kendini
    Birdenbire yalnızlığının bilincine varıyor.

    Üstüste yığılmış kitaplarım ve yazılmış şiirlerim
    Kalakalmış odanın bir köşesinde.
    Masanın üstünde bir bardak, dolup dolup boşalıyor
    Ve bir kalem yazıyor kendi kendine.

    Her gece odama yağmur yağıyor
    Bu çığlığı sana nasıl anlatayım şimdi?
    Çeneme kadar çıkıyor sular, boğulmuyorum
    Belli belirsiz bir iz görüyorum ama
    Sabah uyanınca duvarların üstünde
    Ve geceden artakalan bir çizgi
    Elimle alnımı yoklayınca.

    Sana nasıl anlatayım, her gün
    Ölüme gider gibi ayrılıyorum evden
    Son kez dokunuyorum bir kitaba
    Ve tanıdık bir yüze bakıyorum
    Onun çok uzağındaki bir ülkeden.

    Bazan hayat sarıyor beni, belimden kavrayıp
    Yukarlara kaldırıyor – sevecen bir baba gibi…
    Hatta bazan baktığım yüzlerde
    İyilik dolu bir şeyler buluyorum
    O zaman parmağıma doluyorum bir ipliği
    Geceleri bunları anımsamak,
    Bu güzel şeyleri düşünmek için belki.

    Kim çekip alıyor parmağımdan o ipliği
    İlk karanlık çökerken sokaklara?
    Onunla elimi, ayağımı kim bağlıyor?
    Dilim şişiyor konuşmaya korkan ağzımda
    Ellerim bütün düşleri dağıtmaya başlıyor
    Yalnızlığın taşları takılıyor ayaklarıma…
    Görünmez bir el ışığın düğmesine uzanıyor
    Işık sönüyor ve kalakalıyorum bir başıma.

    5
    Gece geç saatlere kadar yürüyüp durdum
    Kentin bitip tükenmeyen yollarında…
    Arkadaşlarımın ölüleri kayıp gitti parmaklarımın ucundan

    Okul çocukları gibi adlarını saydılar,
    Öldürüldükleri günü söylediler, yaşlarını
    Yüzlerini bir türlü seçemedim
    Boşanan gözyaşlarımın parıltısından.

    Bir uçurumun önünde sabırla bekliyoruz
    Taşlar atıyoruz arasıra boşluğa
    Uçurum dolacak bir gün ve biz
    Karşıya geçebileceğiz diye…
    Ama çekilen acılar oluyor günler, geceler boyu
    Kırlara değil, mezarlıklara çıkıyor yolumuz
    Sevda sözcükleri yer değiştiriyor
    Ölüm üstüne söylenen birtakım sözlerle.

    Gece geç saatlere kadar yürüyüp durdum
    Düşünüp durarak bir şeyleri,
    Şarkılar söyleyerek, ağlayarak…
    Bir ırmak donmak istiyordu kanımda,
    Sanki bir nar dağılmak…

    6
    Anlatmak isterdim ülkemin dağlarını, denizlerini
    Çiçeklerinin, kuşlarının adlarını birer birer
    Ama bütün bu güzellikleri görüp, duyacak olanlar
    İnsanlarım, öldürüldüler, öldürülmekteler.
    Nasıl mahzun durmasın meyveler dallarında?
    Dönüp de kimsenin yüzüne bakmadığı şu kedi yavrusu,
    Şu taş bile, ancak bir insan eli onu kavrayınca güzel.

    Ve çocuklar bakıyorlar yüzümüze
    Bir şeyleri sormak, anlamak ister gibi.
    Kim yanıt verecek şimdi onlara?
    Neye yarar bütün bu sözler,
    Yazılmış ve yazılacak yığınla şey?
    Artık unuttuk, onların düşlerini de
    Çoğu şey gibi bu kargaşada.Soruyor yedi yaşında bir çocuk:
    – Niye bu silah sesleri, niye bu ölümler baba?

    7
    Analar, çocuklarının ölümlerini düşünüyorlar
    Kendi ölümlerinden daha çok.
    Sokaklara bakan pencerelerde
    Gözlerinin izi kaldı artık.
    Bütün hayatlar tek bir çizginin üstünde
    Birdenbire birleşti ülkemde.
    Herkes birbirinin yüzüne sorar gibi bakıyor:
    -Bugün kim ölecek?

    Gencecik tarihler düşüyor
    Mezar yazıtlarına yaşlı mermerci
    (Mezarlığın yakınında dükkanı olan adam) .
    Soruyorum: -Alıştın mı buna baba?
    – Mermer çatlamıyor diye şaşıyorum
    Yavrum, elimin altında!

    Kentin alanındaki çiçekçiler yakınıyor
    Akbabalara benzetir olmuşlar kendilerini
    – Bana bir çelenk yap kardeş,
    Üstüne de bir şey yazma
    Ölüler okumayı bilmez ki…

    Korkarım, kalacak bu toprakta
    Gitgide ağırlaşan gözyaşlarımın izi.
    Dilerim, inci diye toplasınlar onları
    Bizden sonra yaşayacak olanlar.
    Dilerim, mermi diye toplamasınlar!

    8
    Penceresinde yağmuru dinleyen şu çocuk ölecekse
    (Yüzünde kederi, çocukluktan öter her şeyin)
    Duvarları kurşun yaralarıyla
    Dökülüp saçılacaksa şu güzeşim evin.
    Biri çıkıp da, bu geceki ayın görkeminden söz etmeyecekse
    Artık ölebilirim, diyebilirsin
    Yanımda, yöremde yıkıntılar
    Ve yüreğimde, aynı ülkenin nüfus cüzdanını
    Taşıyan birinin kurşunu var!

    9
    Geceyarısı bindim bu otobüse
    Yağmur yağıyordu.Titriyordu her yanım.
    Fazlaca dolanmadım ortalıkta
    Girip de ilk oturan ben oldum.

    Başımı öndeki koltuğa dayayıp,
    Evde bıraktığım yaşlı anamı düşündüm
    Kitaplarımı, sonradan sarıya boyadığım
    O küçücük odamı ve yola çıkmadan önce
    Yaktığım mektupları düşündüm uzun uzun
    Bindiğim otobüs gürültüyle hareket ederken
    Gülümsedim yanımdaki köylüye.

    Geceyarısı bindim bu otobüse…
    Bir elma uzattı bir ara yanımdaki adam – aldım
    Şaşılacak kadar saf ve hayata ilişkin
    Bir şeyler sordu bana – yanıtladım.
    Gidiyormuş uzaktaki kızını görmeye…

    Niye durdu bu otobüs, söylesene?
    Işıkları yandı, yolcular uyandılar
    Önce hiçbir şey, hiçbir şey göremedim
    Çevirdi otobüsün dört bir yanını eli silahlı adamlar
    Boğuk bir ses yükseldi dışardan:
    -Herkes aşağı insin!

    Bir bir indi bütün yolcular
    Sonunda ben de. Gizlenmeye çalışarak yüzümü,
    O zaman ayırdılar beni bir kenara.
    Ellerimi yukarı kaldırttılar
    Kavuşturdum yukarda kollarımı;
    Kaçırmamaya çalışır gibi bir kuşu,
    Ya da düşürmemeye bir gülü…

    Yaralı ülkemin özgürlüğünü…

    10
    Karanlık, alabildiğine karanlık
    Kentimin üstünde, ülkemin üstünde…
    Tutacak bir dalımız kalmadı mı artık?

    Herkes bıkıp usanmadan birbirini suçluyor
    Komşusuna atmaya çalışıyor, yüreğinde bekleyen ölüyü.
    Polis arabaları gidip geliyor
    Yol boyunca
    ağır aksak.
    Kapılar kapandı çoktan, perdeler örtüldü.

    Karanlık, alabildiğine karanlık…

    Gökyüzü hiç bu kadar yıldızlanmadı
    Ay, inadına ışık sızdıran koca bir testi.
    İnce ince bir yaz yağmuru başladı.

    –Ölen kim? Öldüren nereye kaçtı?

    Ana caddeyi askerler sardı.
    Dışarıdakiler elleri başlarında duruyorlar öylece.
    Bir enik, anasını arıyor incecik çığlıklarla
    Onun o küçücük bedeninden çıkan
    O cırlak sese şaşmıyor hiç kimse.
    Bir kadın, yerde yatan ölüye bakarak
    Örtüyor yüzünü elleriyle.

    Karanlık, alabildiğine karanlık
    Kentimin üstünde, ülkemin üstünde…

    11
    Mermerlerin üstüne kazınacak
    Sözler söylemediler bu dünyada.
    Yüzleri bir ressama poz vermeye de uygun değildir
    Çünkü değişir, acıdan sevince
    Umuttan düş kırıklığına ikide bir.

    Adlarını da aklında tutmaya çalışma.
    Kahpece öldürüldüler, dersin
    Çok severlerdi bu ülkeyi…
    Böyle söylersin.Bir gün sonra olursa.

    12
    Kitaplarını paket adersin
    Ayırırsın bir bir yasaklanmış olanları
    Sonra alırsın başını avuçlarına
    Bir arkadaşını kefenlemişcesine suçlu.

    İnce bir yağmur dalar gözlerini
    Harlı bir ateş ellerini yakar
    Yüreğin göğsünü delecek kadar büyümüşken
    Bir el, sobanın kapağını açar.

    Kibrit tutuşmamak için direnir bir süre
    Yeniden okumak geçer içinden
    Belki yüzlerce kez okuduğun o kitapları…
    Alıp götürür gözünün değdiği her sözcüğü bir yalım.

    Ve iki büklüm oturup da başına sobanın
    İçini çekerek ağlarsın, tıkanırcasına
    Gözyaşlarının da hiçbir ateşi söndüremediğini
    O zaman anlarsın en sonunda.

    13
    Ölüm gelir. Ve dalar yüzünü, saçlarını
    Hiç tanımadığın sinsi bir rüzgar.
    Ölüm gelir. Evde seni bekleyen
    Birileri var mı diye sormaz.
    Ölüm gelir sonra silah sesleri,
    Önce silah sesleri duyulur çok yakınında
    Ve yankılanır az sonra uzak bir ülkede.
    Ölüm gelir. Bir kapıyı örter gibi.
    Doğum tarihlerine, düşlere aldırmaz.

    Niye böyle bu, niye bu ölüm?
    Nedir son düşündüğü acaba
    Kahpece vurulup giden birinin?
    İçinde portakal olan bir kağıt torba
    Patlayıp, dağılır sokağın ortasında.
    Dürülmüş, çok okunmuş bir gazete kanlanır.
    Düşer bir can daha sessizce toprağa.

    Ölüm gelir.
    Çiçekler ölülerin tabutlarına
    Çelenk olmak için büyür.
    Anaların gözyaşları bekler göz çukurlarında
    Zamanı gelince akmak için.
    Dudakları hep aralık durur
    Bir gün ağıt yakmak için.
    Gözleri hep yollara, yollara bakar.

    Ölüm gelir. Bakılan o yollardan
    Bir tek insan geçmez olur.
    Ölüm gelir. Önce silah sesleri…
    Ve bir el, hayatın sesini boğan
    O çanlara, birdenbire dokunur.

    14
    Ülkemin üstündeki bu alacakaranlık,
    Bu belirsizlik, bu umarsızlık, bu korku biterse eğer
    Halkım bu ufkun nereye uzanacağını bilirse bir gün
    Şiirler yazarım o zaman, saf ve belki de
    Oyun olsun diye boş, anlamsız…

    Niye böyle gecikiyor o gün?
    Niye her yerde bir naftalin kokusu?
    Neyi saklayabiliriz ki yarına?
    Tek görebildiğim, uçsuz bucaksız bir alacakaranlık
    Herkes maskeler taşıyor koyunlarında
    Nerede hangi maskenin – ve niçin,
    Ne amaçla kullanılacağını biliyor.
    Dokunsam bir adamın koluna dostça
    Neden bir madeni ses çıkıyor ondan?
    Kendi cebinde paslı bir bıçak taşıyan biri
    Önüne çıkan herkesi katil sanıyor.

    Ülkemin üstündeki bu alacakaranlık,
    Bu tedirginlik, bu çılgınlık, bu sancı biterse eğer
    Bırakacağım şiir yazmayı
    Gidip portakal satacağım bir denizin kıyısında
    Ne bileyim, bir dalgıç da olabilirim örneğin
    Sabahlara kadar yollarda dolaşabilirim
    Üstelik sevdaya filan da tutulmamışken…
    Şimdi kurumuş olan göz pınarlarım
    En küçük şeylerde bile boşanabilir örneğin.
    Yeter ki, silah sesleri gelmesin
    Her gece kentimin sokaklarından
    Yeter ki, hiç kimse ecelsiz ölmesin!

    15
    Acılı oğulları ülkemin
    Kahvelerde otururlar sessiz, sakin.
    Gözlerine baksan çayırları görürsün,
    Bir tavşanın ekinler arasında kaçarken açtığı yolu.
    Bir ürkeklik, yabancılık hepsinde
    Acılı oğulları ülkemin
    Taşralılık sarılı bedenlerine.

    Uçup şarap içerler, kötü sigara
    Ceplerinde mutlak, kıvrılmış bir gazete vardır.
    Bir gecekondu nemli bir oda.
    Döşemenin üstünde telleri kopuk bir saz.
    Masanın üstünde çay bardakları,
    Ekmek kırıntıları, eski bir demlik.
    Onun altında gazeteler, kitaplar.
    Duvarlarda resimler ve yazılar…
    Naylonla örtülmüş bir pencere - camları kırık.

    Acılı oğulları ülkemin
    Ölüp giderler bir akşamüstü
    Karanlık, kuytu bir sokakta;
    Gözleri sonuna kadar hayata açık.
    Elleri kavuşmuş, bilmezmiş gibi
    Ölümü ve kalleşliği bu dünyada.

    Ertesi gün resimleri gazetelerde
    Ve bir tarih resmin altında:
    Doğumu şu yıl, ölümü üç nokta…

    16
    Alacakaranlık akıyor kentin üstünden
    Kenar mahalleler, gecekondular
    Koca bir çanağın dışına taşan sular gibi
    Garip ve yabancı bu evrende.
    Işıkları bile solgun yanar bu evlerin
    Kapılarının altından bir hüzün şarkısı gibi sızar gece
    Dişsiz bir bebek ekmeğini kemirir
    Bilir, ağlayıp sızlansa da kimsenin
    Kulak vermeyeceğini kendisine
    Minicik ayaklarını toprağa uzatır.
    Oturur, küçük bir heykelcik gibi evin önünde.

    Alacakaranlık akıyor kentin üstünden
    Bir kahvede kağıt oynayarak vakit öldürüyor
    Saat yirmi üç vardiyasinin işçileri
    Sucuk ekmek yiyorlar, sigara içiyorlar
    Kulakları yukarıdaki fabrikanın seslerinde.
    Kara bir tabut gibi uzanıyor fabrika
    Ay, onun tuğlalarını kemirmeye başlıyor
    Şıçrayıp duruyor, açık bir kapı bulmak için
    Parlak bir uçurtma gibi sekiyor gökyüzünde
    İpini bir yerlere takmadan, özgürce.

    Sevişilmez böyle bir gecede. Uyuyamaz da insan.
    Tatlı bir yaz yağmuru dökülüyor çatılarına evlerin.
    Bir cırcır böceği kesti şarkısını
    Ay, bir bulutun terkisine atlayıp da savuşup gidince.
    Öksüz kaldı gökyüzü. Usuldan bir rüzgar çıktı.
    Ötelerdeki apartmanlara kadar taşıdı
    Soğan ve ucuz şarap kokularını
    Kulak verdi cırcır böceği
    Rüzgarın ve yağmurun çıkardığı seslere.
    Suskunluğunun farkına vardı, sonra başladı yeniden
    Şarkısında şimdi biraz soğan kokuları.
    Daha çok da toprağın baygınlığı var.
    Yeni evli iki insan düştüler beyaz yastıklarına,
    Çiçekli yorganlarına sarıldılar
    Mutluluğun verdiği bir baş dönmesiyle.
    Sürdürdü şarkısını cırcır böceği
    Bir şeylere öykündüğünü bile bile

    Alacakaranlık akıyor kentin üstünden
    Kimse farkında değil gibi, gelen gece midir,
    Yoksa yeni bir sabaha mı çıkılıyor?
    Kaldırımlarda birer iskemle atıp oturuyorlar
    Konuşuyorlar. Konuşuyorlar. Konuşuyorlar.
    Kenarlarında çit filan yok evlerinin.
    Tavukları aynı toprağı eşeliyor.
    Çiçeklerinin kökleri birbirine dolanıyor.
    O ufacık, o el kadar bahçelerinde...
    Ödünç bir şeyler alıyorlar birbirlerinden
    Bir keser, bir dua ya da bir ekmek;
    Çoğunlukla da geri vermiyorlar aldıklarını
    Dilek tutuyorlar yıldız kaynaklarında
    Geçmiş yıllardan, pahalılıktan söz ediyorlar.
    Ve güneş ağlarını çektiği zaman, çaresiz
    Balıklar gibi çırpınıyorlar yataklarında
    Nedense düşlerine bir deniz kızı girmiyor

    Alacakaranlıkta akıyor kentin üstünden
    Bir sarhoş, yolun kenarında, şişesini
    Ata biner gibi bacaklarının arasına almış,
    İçini çeke çeke ağlıyor
    Atım yaşlı olmasa giderdim diyor, buralardan.
    Sonra kırgın bir sesle, dilini dışarı yayıp
    Eski bir aşk türküsüne başlıyor.

    Köylerini getirmişler buralara
    Minicik, ak badanalı evler kurmuşlar
    Çakıl taşlarından yolculuklar yapmışlar bahçelerine
    Soğan maydanoz ekmişler - ama kurutup atmış.
    Kömür tozlarına ve kireçlere alışkın toprak.
    Kum gibi çocukları olmuş- büyütmüşler
    Önemli bir adam olacaklarını şimdi; çoğunlukla da
    Çırak olmuşlar bir tornacıya, bir marangoza.
    Radyo dinleyip, dikis dikiyor kadınları;
    Evlere çamaşıra gidiyor

    Yağmur dindi. Sabah oldu.
    Güneş bir tepenin ardında doğrulmaya çalışırken
    Kökler uzattı karanlığın bağrına.
    İliklerine kadar uykusuzluğa batmış işçiler
    Ağır ağır çıkıyorlar fabrikanın kapısından.
    Yağmur dindi. Sabah oldu.
    Bitirdi şarkısını cırcır böceği...
  • Keşke. .. Hayatımızı cehenneme çeviren kelime.
  • "..Sonsuz ayrılıktan kaçınmak için ayrılırdı insan bazen..Sonsuz ayrılıktan önce ayrılığı tecrübe etmek ve dayanıklı olmak için..İnsanın dünyada kendisini hiçliğin içine atması bile bundan ötürüydü..Hiçliği tecrübe etmek,hiçliğin acısıyla yüzleşmek ve hiçlilikten kurtulmanın yollarını aramak için bir denemeydi sadece.."