• - Zannederim ki, giderdim. Yine zannederim ki, senin de şimdi öyle yapman lazım.
    İtiraf etmeliyim ki bu sözleri yalnız dudaklarım söylüyordu. Yoksa içimden bu dakikada büsbütün başka türlü konuşuyordum. Maamafih bana da hak vermen lazım. “Ben seni bırakıp gideyim mi?” diye sorana başka türlü cevap bulunur mu?
    Reşat Nuri Güntekin
    Sayfa 126 - İnkılap yay.
  • Yapacağım bu inceleme diğerlerinden biraz farklı, çünkü kitabın geneline değil kitapta geçen sadece bir satıra yapmak istiyorum bu incelemeyi. Aslında kitap iki gün önce bitti ve ben yeni hazır hissettim kendimi bu satırları yazmak için.

    20 Kasımdan bu yana sadece Yaşar Kemal okuyunca, psikoloji de bundan fazlasıyla etkileniyor.
    Okumak dediysem bazen günde 10 saati buldu, az okuduğumda 3 saat in altında olmadı. İlk günler İnce Memedi görüyorum diye normal dedim fakat dün gece rüyamda Yaşar Kemal vardı. “Sayemde ne insanlar tanıdın değil mi?” diyordu kitaptaki karakterleri göstererek. Ve dün gece sabaha kadar Yaşar Kemal ile sohbet ettim rüyamda.
    Geçen gün Hüyükteki Nar Ağacı kitabında sadece bir iki satır benim saatlerce donup kalmama sebep oldu.

    Kimine iğreti gelebilir ama beni donup bırakan o satırlar aynen şöyle;
    “Gavur Ağa, dedi, seni kucağımda büyüttüm, nen çalarak büyüttüm... Daha b**un tırnaklarımın dibinde. Ben nerelere gideyim bu yaştan sonra?“
    Tüylerim diken diken oldu, donup kaldım… Satıra uzun uzun baktım. Bir insan bu satırı yazmak için nasıl bir gözlem yeteceğine ve vefa duygusuna sahip olmalı.

    Birden çocukluğuma gittim, Şu marketlerde satılan hazır bezlerin çıkmasına bir kaç yıl kalmıştı. Son anda da olsa yetiştim o naylonlara, bez parçasını naylona sararlardı anneler. Bebek bezi kirletirdi anneler o kirli bezi yıkardı. Naylon aşınana kadar kullanılırdı. Annelerimiz bizi ne yüce, ne kutsal bir emekle büyüttü. Ben donup kaldım arkadaş bu cümleye. Bir insanın ağız kokusu bile rahatsızlık duyarken hemde. Bir annenin pisliğimizi elleri ile yıkaması... Bize verilen, dile getirilmeyen bu emeğin, daha güzel bir izahatını duymadım bu güne kadar.
    Kitap daha bana ne verebilir bu cümleden başka.
    Kitabın incelemesi ancak bu kadar.
    Saygılarımla.
  • Nereye gideyim?
    Benim yerim neresidir?
    Kimlere doğru varayım?
    Beni kimler anlar? Kimler derdime deva bulur? Beni bu illetten, beni bu gurbetten kim kurtarabilir? Hangi kardeş? Hangi hemşire? Hangi can yoldaşı? Hey, ana toprak, ne kadar merhametsiz, ne kadar katısın? Benim ıstırabıma ne kadar yabancısın? Ben senin üvey evladın mıyım? Yoksa sen mi benim üvey anamsın? Eğer, ben senin üvey evladın isem bu kolu kimin yoluna feda ettim? Niçin şu anda, bu genç yaşımda bir derenin kenarında bir insan viranesiyim?

    Senin yoluna gençliğimi harcadıktan sonra, gene orada, o düşmüş şehirde, senin hasretinle yanan ben değil miyim? İşte geldim: İşte geldim. Fakat, benim önümde, kızların kaçıyor. Bana kızların arkalarını çeviriyor. Onlara her uzattığım el boşlukta kalıyor.

    Eğer, sen bir üvey ana olsaydın, ıstırabın benim ıstırabıma bu kadar benzer miydi? Sen de bencileyin, bu kadar garip, bu kadar yoksul... Sen de bencileyin bu kadar derdini anlatmadan aciz olur muydun?
    Yakup Kadri Karaosmanoğlu
    Sayfa 85 - İletişim Yayınları
  • Edwin, bir yandan bahsi geçen saçlarını dağıtır, bir yandan da, “Kellemi de beraberinde kestirseymişim, herhalde daha iyi etmiş olurmuşum,” diye karşılık verir. Aynaya ürkütücü bir bakış fırlatır ve sabırsızca ayağını yere vurarak, “Gideyim mi?” diye sorar.
  • Şimdi ben sensiz,dertli,hüzünlü kalbi
    alıp da nereye gideyim?
    Modası gırgır olan bu dünyada,
    var mı dertli bir adamı dertleriyle
    birlikte kabul edecek bir yer?
  • Kapıcı Filip mutfağın ortasında dikilmiş, herkese öğüt veriyordu. Onu dinleyenler ise konağın uşakları, seyisi, iki oda hizmetçisi, biri kadın, biri erkek iki ahçı ile erkek ahçının iki oğluydu. Her sabah yapardı bu işi, bugünkü söylevi bilgi edinmeyle ilgiliydi.

    Kokartlı kapıcı şapkasını elinde çevirerek;

    — Hepiniz domuz sürüsünden farksız bir yaşam sürüyorsunuz. Gece-gündüz burada toplanıp çene çalmaktan başka ne işiniz var? Topunuz cahilsiniz, uygarca yaşamakla bir ilişkinizi görmüyorum. Mişka hep dama oynuyor. Matriona fındık çıtırdatıyor. Nikifor gerekli-gereksiz yerde sırıtıp duruyor. Bunlar aklı başında insanların işi mi? Hayır, budalalığın daniskası! Hiçbirinizde düşünme yeteneği kalmamış. Ama niçin?

    Erkek ahçı:

    — Orası öyle, Filip Nikondriç, diye söze karıştı. Bizde akıl olsa hile ne işe yarar ki?
    Mujik aklı işte. Şu söylediklerinizi kaç kişi anlıyor?

    Kapıcı söylevini sürdürdü:

    — Peki, niçin düşünme yeteneği kalmamış? Çünkü aklınızı neye yönelteceğinizi bilmiyorsunuz da ondan. Kitap filan okuduğunuzu görmedim, yazılı bilgi kaynağı nedir, haberiniz yok? Elinize bir kitap alsanız, köşeye çekilip okusanız, kötü mü olur? Herhalde okuma-yazmanız var, harfleri tanıyorsunuz. Örneğin sen, Mişka, eline bir kitap al, oku şurada. Hem kendin zevk alırsın, hem de başkalarına bir yararın dokunur. Kitapta bilgilerin her türlüsü bulunur. Doğaya, dine, başka ülkelere ilişkin pek çok bilgiyi edinebilirsin. Neyin neden yapıldığı, çeşitli ulusların hangi dillerde konuştuğu hepsi orada yazılıdır. Puta tapanlardan da söz edilir, aradığın her şeyi bulursun, yeter ki, sende istek olsun. Oysa mutfakta ocağın karşısında oturmuş, durmadan tıkınıyorsunuz; dört ayaklı yaratıklar gibisiniz. Tüh size!

    Ahçı kadın:

    — Şey... nöbet saatiniz geldi, diyecek oldu.

    — Biliyorum. Benim işlerime karışmak sana düşmez! Size biraz da kendimden söz edeyim. Bu geçkin yaşımda yararlı nasıl bir şeyle oyalanabilirim? Ruhumu doyuracak ne olabilir? İşte... kitaplar, gazeteler ne güne duruyor? Bakın nöbet sırası şimdi bende. Kapıda tam üç saat durmam gerekiyor. Sanıyor musunuz ki, esnemekle, kadınlarla çene çalmakla vakit öldüreceğim orada? Hayır, yanılıyorsunuz! Kitabımı yanıma alır, oturur, zevkle okurum. Ne sandınız ya!

    Filip dolaptan yıpranmış bir kitap çıkardı, koynuna soktu.

    — İşte benim hoşlanarak yaptığım iş bu. Küçük yaştan beri alışmışım. Bilim ışıktır, cahillik de karanlık, işittiniz mi bunu? Öyledir, ya!

    Şapkasını başına geçirdi, öksürdü, homurdana homurdana çıktı. Konağın dış kapısının yanındaki sıraya kuruldu, suratını astı. Mutfaktaki kalabalığı düşünüyordu hep.

    — Bunlar düpedüz hayvan! diye söylendi kendi kendine.

    Sinirleri biraz yatıştıktan sonra kitabı koynundan çıkardı, gururla içini çekerek okumaya başladı. Birinci sayfayı bitirince. «Oh, be! Öyle şeyler yazmışlar ki, bundan iyisi can sağlığı! Okumaya önem verdiğim için aklımla bin yaşayayım!» diyerek başını salladı.
    Moskova'da basılmış güzel bir kitaptı bu. Adı da şöyleydi: «Köklü Bitkilerin Üretimi: Tarla Şalgamının Yararları Üstüne»

    Kapıcı ikinci sayfayı da bitirince anlamlı anlamlı başını salladı.

    — Çok güzel yazmışlar vallahi! dedi.

    Üçüncü sayfayı da bitirince derin düşüncelere daldı. Canı eğitim, eğitimle birlikte nedense Fransızları düşünmek istiyordu. Derken, başı önüne düştü, dirseklerini dizlerinin üzerine dayadı. gözleri usul usul kapandı...

    Tatlı bir düş görüyordu şimdi. Düşünde yaşadığı yerler, evler, apartman kapıları aynıydı da insanlar tümüyle değişmişti. Gördüğü insanların hepsi de okumuştu, aralarında akılsızı, salağı yoktu: Sokaklarda yalnız Fransızlar dolaşıyordu. Evlere su taşıyan saka bile akıllıca laflar ediyor. «Havalar birden nasıl değişti? Gideyim de takvime bakayım!» gibi şeyler söylüyordu. Elinde ise kalın bir kitap vardı.

    Filip adama;

    — Takvim yapraklarını okursan havaların gidişini daha iyi anlarsın, dedi.

    Aptalın aptalı ahçı kadın bile akıllıca konuşmalara katılıyor, kendi düşüncelerini çekinmeden söylüyordu. Filip kapıcılığını yaptığı apartmana yeni taşınan bir kiracıyı yazdırmak için karakola gittiğinde şaştı kaldı. Buz gibi soğuk karakolda herkes çok bilgiliydi, masaların üstüne kitaplar yığılmıştı.

    İşte o sırada birisi uşak Mişka'ya yaklaşıyor, omzundan tutup sarsarak bağırıyor: «Nasıl uyursun burada? Sana soruyorum, nasıl uyursun?»

    Filip gök gürültüsünü andıran bir sesin;

    — Nöbette uyursun, ha! Burada uyunur mu, hayvan herif, kalın kafalı! diye bağırdığını işitiyor.

    Filip yerinden fırladı, gözlerini ovuşturdu. Karşısında karakol komiser yardımcısı dikiliyordu.

    — Uyursun, ha! Sana ceza vereyim de gör, mendebur! Nöbette uyumanın ne demek olduğunu göstereceğim sana, odun!

    İki saat sonra kapıcıyı karakola çağırdılar. Filip oradan dönünce doğruca mutfağa gitti. Onun öğütlerinden etkilenen uşaklar masanın çevresine toplanmışlar, heceleye heceleye kitap okuyan Mişka'yı dinliyorlardı.

    Suratı bir karış asık. öfkeden kıpkırmızı kapıcı oturanlara yaklaştı: Mişka'nın okuduğu kitaba eldiveniyle vurarak, acı bir sesle:


    — Bırak okumayı! dedi.