• Kurtuluş Yolu

    Cami, tekke, imam ne söyler, nasıl söyler ve bunlar muhatapta ne tür bir etki uyandırır? Bütün bu soru ların cevabı Üstadın kurtuluş yolunda yaşadıklarında aranmalıdır; "Buhranımın içinde, tam inkârla, tam iman arası gidip geldiğim bir ân... Efendim'in (Abdulhakim Arvâsî) kitabını sobaya attığımı, sonra bir låhzada, tek låhzacıkta sobaya, ateşin içine atıldığımı; alevli yaprakları elimle söndürdüğümü ve kitabı öperek başımın üstüne koyduğumu Allah biliyor, siz de bilin!...

    Kalplerimiz ilâhi kudret elinin iki parmağı arasın da... Dilediği gibi çeviriyor. Kenarları yanık o kitabı saklıyorum. İnşallah, ben öldükten sonra da sakla yan olur. Tam bir yıl süren uykusuzluk. Lisanımla bil dirmediğim hâlimi uzaktan görüp etrafımda pervane gibi dönen anneme diyorum ki; Bir gece, bir gececik tam uyku, herşeyi düzeltecek ama, nerede?..

    Çalıştığım bankanın şubesini açmak için gittiğim Edirne'de, bir doktordan, tibbin zavallı tıbbın son im kânnı soruyorum: Sizin insanı uyutmaya, olmazsa bayıltmaya ve şuursuz birakmaya mahsus bir ilâcinız yok mu? Ne yapacaksınız, diyor doktor, niçin? Onu sormayın da var mı, yok mu, söyleyin!

    Bana, önünde ölü kafası resmi bulunan ve "şu ka dardan fazlası için ölüm tehlikesi" yazılı bir ilaç veri yor. Dozunu biraz kaçırdığım halde uyuyamıyorum; demirden bir el göz kapaklarımı aşağı çekerken, bir başka el bütün ruhumu yırtıyor ve ben yataktan fir ladığım gibi "ben de sizin gibiyim" tarzında, dünya yı aldatmaya, rol oynamaya memurum. Halimin de kaynağını ve keyfiyetini sevdiğim için, zavallı toptan hiçbir imdat beklemiyorum. Doktorum o; Istanbul'da bıraktığım Efendim. Ama ne zaman ve nasıl iyi ede cek, bilemiyorum,

    Ben de böyleyim. Onu görünce uyuşuyorum, ha fifliyorum fakat ayrılır ayrılmaz, tamam!... Öyle de bir edep ve heybet sarmış ki beni, ona karşı kendisinden açıkça hiçbir şey istemiyor, derdimi bildiremiyor, ilaç talep edemiyorum. Ama -Allah'ın bildirdigi ölçüde

    bana dair- her şeyi bildiğini biliyorum. Kendimi Edirne'nin sokaklarına atıyorum. Sabaha
    kadar gezinti ve banka... Herkes beni (normal) biliyor; içine kaçan gözleri min yerine kömürle bir çift göz kondurmuş,

    - Bu sohbetler size iyi geliyorsa sık sık buyurun... Haydi Necip Fazıl, ayrılık Efendi Hazretlerinden ve yü rüyen ölüler halinde gördüğün insanlar arasından ge çip evine kapan ve sabaha kadar yorganını sır!.. 1934 1935 Yılbaşı gecesi, karşımda susturup devirdiğim bir radyo; sabaha kadar nasıl ağladığımı ben bilirim."
  • Hz. Hüseyin (ra) Mekke'de bulunduğu günlerde halk kendisini ziyarete geliyor, hatırını soruyordu. Bunlar, Umre yapmak için Mekke'de bulunan civar bölge insanlarıydı. Bu arada Kabe'nin yakınından ayrılmayan, gün boyu orada namaz kılıp, tavaf eden İbn Zübeyr de diğer ziyaretçilerle birlikte kendisini görmeye geliyordu.

    Hz. Hüseyin, İbn Zübeyr için o sırada en önemli kişiydi. Çünkü Hüseyin Mekke'de bulunduğu sürece, Hicazlılar İbn Zübeyr'e bîat etmezdi.

    Öte yandan Muâviye (ra)'nin ölümü ile Yezid'e bîat edildiği haberi Küfe'de duyulunca, halk Yezid hakkında ileri geri konuşmaya başladı. Şiîler ise, ileri gelenlerinden Süleyman b. Surad'ın evinde toplanarak durum değerlendirmesi yaptılar. Buradaki toplantıda Hz. Hüseyin (ra)'e, kendisine bîat etmek için davet mahiyetinde mektup yazmaya karar verdiler. Neticede yüz elliye yakın mektup gönderildi. Bu mektupları alan Hz. Hüseyin Kûfelilere şöyle bir cevap yazdı:

    «Ne yapmak istediğinizi anlıyorum. Şimdi size kardeşim, amcamın oğlu ve güvendiğim akrabam Müslim b. Akıl'i gönderiyorum. Oraya vardıktan sonra sizin durumunuz ve düşünceniz hakkında bana mektup yazmasını söyledim. Eğer bütün halkın ve ileri gelenlerin düşüncesi bana yazılan düşünceler etrafında birleşiyorsa, yakında size gelirim. Yemin ederim ki, halife Kur'an'la amel eden, adaletten ayrılmayan, hak dini yaşayan bir kimseden başkası olamaz.»

    Sonra Hz. Hüseyin (ra), Müslim b. Akîl'i çağırarak Kûfe'ye gitmesini söyledi. Allah'ın yolundan ayrılmamasını, bu meseleyi gizli tutmasını tenbih etti. Eğer halk birlik olmuşsa en kısa zamanda durumu kendisine bildirmesini istedi. Müslim, Kûfe'ye doğru yola çıktı. Bu esnada Küfe valisi, Numan b. Beşir idi. Müslim, Küfe'ye varınca Şiîler kendisine gelip gitmeye başladılar. Bu durumu haber alan Numan, minbere çıkarak, kısa bir konuşma yaptı. Aslında mutedil, iyilik sever birisi olan Numan şöyle diyordu:

    «Ey müslümanlar! Fitne ve ayrılıkta yarışmayın. Çünkü bunlar insanların yok olmasına, kan dökülmesine ve malların yağma edilmesine yol açar. Şunu biliniz ki ben ancak benimle savaşanlarla savaş edip, bana saldıranlara karşı saldıracağım. Sizin uyuyanınızı uyandırmayacak, şüphe, zan ve delilsiz hiç kimseyi cezalandırmayacağım. Fakat siz durumunuzu açıkça ortaya koyar, biatinizi iptal eder, halifenize baş kaldırırsanız yemin ederim ki, kabzası elimde olduğu sürece kılıcımı kafanıza indiririm. Sizi benden kimse kurtaramaz ve yardım edemez. Umarım ki içinizde hakkı görebilenlerin sayısı yanlış fikirli olanlarından çoktur.»

    Numan bu konuşmayı yapınca, orada bulunan Emevî taraftarı biri ayağa kalkarak, «Bu kargaşayı ancak cesur biri önler. Sizin bu görüşlerinizi ancak zayıf kimseler ileri sürerler» diye çıkıştı. Numan, bu adama, «Allah'ın yolundan ayrılmamış zayıf bir insan olmak, benim nazarımda Allah'a karşı gelmiş güçlü biri olmaktan daha iyidir.» diye cevap verdi ve minberden indi.

    Daha sonra bu adam Yezid'e bir mektup yazarak, Müslim b. Akîl'in geldiğini, halkın ona bîat etmeye başladığını bildirdikten sonra şunları ilâve etti:

    «Eğer Kûfe'yi gözden çıkarmadınızsa, oraya güçlü, emrinizi yerine getirecek ve sizin düşmanlarınıza karşı aldığınız tedbirleri alabilecek bir kimse gönderiniz. Numan zayıf bir insandır.»

    Bunun üzerine Yezid, Numan'ı görevinden aldı ve onun yerine Basra valisi olan Ubeydullah b. Ziyad'ı getirdi. Yezid'in Müslim'i yakalayıp idam etme veya sürgüne gönderme emriyle Kûfe'ye gelen Ubeydullah halkı toplayarak onlara şu konuşmayı yaptı:

    «Halife beni şehrinize vali ve haraç işlerinize memur tayin etti. Bana mazlum olanınıza iyilik etmeyi, yoksullarınızı doyurmayı, devlete itaat edene iyi muamele etmeyi, âsi ve fitnecilere karşı katı davranmayı emretti. Ben burada onun emrini uygulayacak, isteklerini yerine getireceğim. İyilerinize karşı müşfik bir baba, itaat edenlerinize karşı bir öz kardeş gibi davranacağım. Kılıç ve kırbacım emrimi kabul etmeyen, bana karşı çıkanların üstünde olacaktır. Artık herkes dilediğini yapabilir.»

    diyerek sözünü bitiren vali, ayrıca minberden inerken şu tehdidi de savurdu:

    «Bana içinizde bulunan yabancıları, Şiileri, Haricîleri, fitne ve ayrılıkçıları yazıp bildireceksiniz. Kim bunların listesini verirse kurtulur. Bildirmeyenler ise kendi ailesinden herhangi bir muhalif ve başkaldırma çıkmayacağına dair bize garanti vereceklerdir. Bu iki şıktan birini yapmayandan sorumlu değiliz. Bu, onun mal ve can dokunulmazlığı kalkar, demektir. Eğer herhangi birinizin evinde bize bildirilmemiş bir halife muhalifi yakalanırsa, o evin sahibi evinin kapısında asılır.»

    Müslim, İbn Ziyad'ın yaptığı konuşmayı haber aldıktan sonra Hânî b. Urve'nin evine sığındı. Ev sahibi olsun, Müslim olsun bu durumu istemeye istemeye yaptılar. Şiîler bu defa oraya gelip gitmeye başladılar. Müslim'in orada kaldığını öğrenen İbn Ziyad Hânî'ye haber gönderip, makamına getirtti ve:

    «Ben onun sağ kalmasını istiyorum. O ise beni öldürmek istiyor. Seni kim murad'dan salıverdi ise ancak o affeder.»

    şeklinde bir şiirle karşıladı. Hânî, «Mesele nedir?» diye sorunca şu açıklamayı yaptı:

    «Ey Hânî! Evinde halife ve Müslümanlar için düşünülen şeyler nedir? Müslim'i getirip evine alıyor, ona silâh ve asker topluyorsun. Bunların gizli kalacağını mı sanıyorsun?»

    Hânî bu sözlere itiraz edemedi. Bunun üzerine İbn Ziyad kendisinden Müslim'i teslim etmesini istedi. Fakat Hânî, halkın kınamasından çekindiği için bunu kabul etmedi. İbn Ziyad'ın emriyle tutuklanan Hânî, valinin sarayında hapsedildi. Bu durumu öğrenen Müslim adamlarına -aralarında parolaları olan- «Fa Mansur!» diye bağırdı.

    O güne kadar Müslim'e bîat edenlerin sayısı on sekiz bin kişi olup, bunlardan sadece Müslim'in bulunduğu ev etrafında nöbet tutanlar dört bin kadardı. Halk Müslim'in etrafına toplandı. Halkı ayaklandırıcı bir konuşma yapan Müslim valinin sarayına doğru hareket etti. Cami ve sokaklar insanlarla dolup, taşıyordu. Bu arada valinin yanında otuz muhafız, yirmi kadar Kûfeli eşraf ailesi ve kölelerinden başka kimse yoktu. Eşrafla bir görüşme yaptı ve daha sonra Kesîr b. Şihab'ı çağırarak kendisine bağlı adamlarıyla harekete geçip halkı Müslim'in etrafından koparmasını söyledi. Muhammed b. Eş'as'a da kendisine bağlı kimselerle ortaya çıkıp, kendilerine katılanların kurtulacağını ilân etmesini emretti. Diğer bir kısım eşraftan da aynı şeyleri istedi. Birkaç kişiyi ise yanında alıkoydu. Eşraf valinin emrini hemen yerine getirdi. Bu arada sarayda kalanlar da halkın karşısına geçerek devlete bağlı olanların korunacağını söylediler. İsyancıları tehdit ettiler. Bu durumu gören halk dağılmaya başladı. Öyle bir dağılma oldu ki, camide Müslim'in yanında sadece otuz kişi kalmıştı. Nereye gideceğini şaşıran Müslim kaçarak bir yere gizlendi. Fakat gizlendiği yeri öğrenen vali, Muhammed b. Eş'as'ı göndererek yakalatıp getirtti. Müslim yakalanınca Muhammed'e şöyle dedi:

    «Görüyorum ki şu anda beni koruyamazsın. Fakat acaba bir elçi gönderip Hüseyin'e durumu bildirmesini, benim namıma ona, geri dönmesini, Küfelilere aldanmamasını, çünkü bunların onun babasına neler yaptıklarını söylemesini sağlayabilir misin?»

    Muhammed, Müslim'in bu isteğini yerine getirdi. Valinin huzuruna getirilen Müslim orada öldürüldü. Daha sonra da Hânî öldürüldü.

    Öte yandan Mekke'de bulunan Hz. Hüseyin (ra) artık Kûfe'ye gitmeye iyice karar vermişti. Amr b. Abdurrahman b. Haris gelerek kendisine şöyle dedi:

    «Duyduğuma göre Irak'a gidiyormuşsun. Ben şahsen halifenin valisi, memurları ve hazinelerinin bulunduğu bir şehre gitmeni senin için mahzurlu görüyorum. Bugün insanlar paraya tapar hale gelmişlerdir. Sana yardım edeceğini vadedenlerin seni öldürmesinden korkarım.»

    Hz. Hüseyin (ra), Amr'a teşekkür etmekle yetindi. Daha sonra İbn Abbas da geldi: «Halk senin Irak'a gideceğini söylüyor. Bana ne yaptığını açıklar mısın?» dedi. Hüseyin, «Şu bir-iki gün içinde gideceğim.» diye cevap verdi. İbn Abbas sözünü şöyle sürdürdü:

    «Allah böyle bir şey yaptırmasın. Bana söyler misin, sen başlarındaki valiyi öldürmüş, memleketlerine sahip olmuş ve düşmanını kovmuş bir millete mi gidiyorsun? Eğer böyle bir şey yapmadıklarına inanıyorsan, git. Yok eğer savaşa çağırıyorlarsa, seni aldatmalarından, cayıp sana karşı çıkarak, yalnız bırakmalarından, hattâ sana karşı ayaklanarak en fena kötülüğü işlemelerinden korkarım.»

    Hz. Hüseyin (ra): «Düşüneyim, bakalım ne olacak.» diye karşılık verdi. O gün gidip ertesi gün yine gelen İbn Abbas bu defa şöyle diyordu:

    «Amca oğlu, kendimi sabretmeye zorluyorum, ama sabredemiyorum. Eğer düşündüğünü yaparsan başına bir felâket gelmesinden korkuyorum. Iraklılar dönek insanlardır. Onlara sakın yaklaşma. Burada kal, sen Hicazlıların efendisisin. Eğer Iraklılar sana yazdıkları gibi gerçekten seni istiyorlarsa, sen de onlara yaz, önce memleketlerinden valilerini ve düşmanlarını çıkarsınlar, ondan sonra git. Şayet illâ gitmek istiyorsan, Yemen'e git. Orada farklı topluluklar var. Yemen geniş bir yerdir. Ayrıca orada babanın taraftarları da vardır. Bir tarafa çekilir, mektuplar yazar, halka gönderir, elçi ve propagandacılarını yayarsın. O zaman belki istediğin ortam doğabilir.»

    Hz. Hüseyin (ra) bu sözleri kabule yanaşmıyordu. İbn Abbas şöyle devam etti: «Şayet gitmekten vazgeçmiyorsan kadın ve çocuklarının gözü önünde şehit edilmenden korkarım.» İbn Abbas'ın bu uyarıcı sözleri Hüseyin'e hiç tesir etmedi.

    Daha sonra hanım ve çocuklarını alarak yola çıktı. Yolda Şair Ferezdak'la karşılaştı. Geldiği tarafta halkın ne durumda olduğunu sordu. Ferezdak şu cevabı verdi:

    «Halkın gönlü senin yanında, ama kılıçları Emeviler'i destekliyor. Kader gökten geliyor. Allah ise dilediğini yapıyor.»

    Yolda ayrıca, Abdullah b. Cafer'den dönmesi için Allah adına and veren bir mektupla, Medine valisi Amr b. Saîd'den dönmesini ve kendisini koruyacağını ihtiva eden bir başka mektup geldi. Bu iki mektuptaki isteği de reddeden Hz. Hüseyin (ra) yoluna devam ediyordu. Yolda bir ara Abdullah b. Muti' ile karşılaştı. Abdullah and vererek içinde bulunulan nazik durumu hatırlattı ve şöyle dedi:

    «Eğer Emevîler'in sahip oldukları halifeliği ele geçirmek istiyorsan, seni öldürürler ve artık ondan sonra çekinecekleri hiç bir kimse kalmaz. Ne olur, İslâm'ın, Kureyş'in ve Arapların hatırı için bunu yapma, Kûfe'ye gitme, Emevîler'le karşılaşma!»

    Fakat Hz. Hüseyin (ra) yoluna devam etmekten başka bir fikre yanaşmıyordu. Sa'lebîye denilen yere gelince, orada Müslim b. Akîl'in öldürüldüğü haberi duyuldu. Beraberinde bulunanlardan bazıları, «Allah için buradan geri dön, Kûfe'de senin yardımcın ve taraftarın yoktur. Hattâ onların sana karşı tavır almış olmalarından korkarız» dediler.

    Müslim'in çocukları ileri fırlayarak şöyle dediler:

    «Ya intikamımızı alırız veya babamız gibi şehit oluruz. Ama asla geri dönmeyiz.»

    Akabe girişine varıncaya kadar yola devam ettiler. Orada karşılaştıkları bir Arap da şöyle dedi:

    «Allah için dönünüz. Vallahi kılıç ve mızrakların üstüne doğru gidiyorsunuz. Şayet o, gelmen için sana haber gönderenler, savaşa girmeni önleyip, işleri düzene koymuş olsalardı ve sen de o zaman gelmiş olsaydın, buna bir diyecek olmazdı. Fakat bu durumda bana kalırsa yapılacak tek şey dönmektir.»

    Hz. Hüseyin (ra) ve beraberindekiler Şiraf'ı terkeder etmez, Hurr b. Yezid komutasında bin kişilik bir süvari birliğiyle karşılaştılar. Hz. Hüseyin (ra) şöyle dedi:

    «Ey insanlar! Allah da biliyor, siz de biliyorsunuz ki, ben buraya, sizin gönderdiğiniz mektup ve elçiler üzerine geldim. Halifeniz olmadığını, benimle durumunuzun düzeleceğini yazmıştınız. Eğer bana verdiğiniz sözlerinizde duruyorsanız, şehrinize girerim. Aksi halde sözünüzü yerine getirmez ve benim gelişimden dolayı rahatsız olursanız geldiğim yere geri dönerim.»

    Kimseden bir ses çıkmayınca Hurr cevap verdi:

    «Sizinle karşılaştığımızda bir an bile beklemeden sizi yakalayıp, Kûfe'ye Ubeydullah b. Ziyad'a götürmemiz emredildi.»

    «Ölüm bundan daha iyidir.» diye söylenen Hz. Hüseyin (ra), adamlarına, atlarına binmelerini, geri döneceklerini söyledi. Fakat Hurr bırakmıyordu. Hz. Hüseyin,

    «Anan seni kaybetsin, ne istiyorsun?» diye çıkışınca, Hurr şöyle cevap verdi:

    «Senden başka biri bunu söyleseydi, kim olursa olsun aynı sözle mukabele ederdim. Fakat senin annenin adını kötü sözle ağzıma alamam. Olsa olsa ben onu en güzel şekilde anarım.»

    Sonra Hz. Hüseyin (ra)'in Medine'ye dönmesini önlemek için onu takibe başladı. Hüseyin kuzeye doğru yönelmiş, Ninova'ya ulaşmıştı ki, orada İbn Ziyad'ın kendisiyle savaşmak üzere göndermiş olduğu Ömer b.Sa'd b. Ebî Vakkas komutasında başka bir birlikle karşılaştı. Ömer, Hüseyin'e bir elçi göndererek oralara kadar niçin geldiğini sordurdu.

    Hüseyin ise,

    «Hemşehrileriniz bana kendilerine gelmem için mektuplar yazmışlardı. Onun için gelmiştim. Eğer şimdi istemiyorlarsa geri dönerim.»

    diye haber gönderdi. Ömer'den bu haberi bildiren mektubu alan İbn Ziyad:

    «Şimdi, pençelerimizi uzattığımız zaman mı kurtulmak istiyor? Bu zaman kurtulma zamanı değil artık.»

    şeklinde bir şiir söyledi ve Ömer'e bir mektup yazarak, Hüseyin'den Yezid için bîat almasını emretti:

    «Eğer Hüseyin bu teklifi kabul ederse mesele biter. Aksi halde orada bulunan tek su kaynağıyla alâkalarını kes ve onları susuz bırakarak muhasara altına al.»

    diyordu. Hz. Hüseyin (ra), kendisini bıraktıkları takdirde geldiği yere döneceğini söylüyordu. Burada Hz. Hüseyin'in Yezid'e bîat etmeyi kabul ettiğine dair dolaşan rivayetler doğru değildir. Hz. Hüseyin, Medine'ye dönmek istediğini bildirdiyse de karşı taraf onların dönmesini kabul etmiyor, İbn Ziyad'ın vereceği hükme razı olmalarını teklif ediyorlardı. Durum ne olursa olsun böyle bir şey de Hüseyin'in kabul edeceği bir istek değildi. Artık savaşmaktan başka bir yol kalmamıştı.

    H. 61 senesinin 10 Muharreminde (10 Ekim 680) iki taraf savaşa tutuştu. Irak ordusu ile sayıları sekseni geçmeyen küçük topluluk vuruşuyorlardı. Çok geçmeden Hz. Hüseyin (ra) ve adamları şehit edildiler. Bu tarafın kaybı yetmiş iki kişiydi. Ömer'in ordusundan da seksen sekiz kişi ölmüştü.

    Hz. Hüseyin (ra)'in başını, kızları ve kardeşleri ile hasta olan oğlu küçük Ali'yi İbn Ziyad'a götürdüler. İbn Ziyad bunları Yezid'e gönderdi. Şam'a varılıp da bu haber Yezid'e ulaştırılınca, Yezid ağlayarak şöyle dedi:

    «Bana Hüseyin'i öldürmeden itaat ettirmenizi istemiştim. İbn Sümeyye'ye Allah lanet etsin. Hüseyin'le ben karşılaşsaydım, kendisini bağışlardım. Bütün bunlar neden oldu, biliyor musunuz? Hüseyin, şöyle demiş: 'Babam onun babasından, anam onun anasından, dedem de onun dedesinden daha üstündüler. Ben de ondan daha üstünüm. Halifeliğe ben ondan daha lâyıkım.' Babasının benim babamdan üstün olması meselesini Allah bilir. Her ikisi de Allah'ın huzuruna gitmişlerdir. Ayrıca halk, hakemlerin kimi üstün tuttuğunu da bilmektedir.

    Muhakkak ki anası Fâtıma, Rasûlullah'ın kızı benim anamdan daha üstündür. Dedesi de benim dedemden daha üstündür. İmanı olan kimse onun bu dünyada bir benzeri olduğunu düşünemez. Fakat son sözünü, kendi içtihadına göre söylemiş ve: 'De ki: Ey mülk sahibi olan Allah'ım! Sen mülkü dilediğine verir, dilediğinden alırsın.'(Âl-i İmran, 3/26) âyetini okumamıştır.»

    Sonra kadınların kendi evine alınmalarını emretti. Yezid ailesinden olan bütün kadınlar, teker teker gelerek acılarını paylaştılar. Daha sonra mal ve zînetlerinden ne kaybolmuşsa kendilerine bedelini ödediler. Yezid, bir ara Ali b. Hüseyin'i yanına getirtti, Medine'ye gitmeleri için gerekli hazırlığı yaptırdı ve orada herhangi bir ihtiyaçları olursa kendisine yazmalarını söyledi. Böylece İslâm tarihindeki bu elîm olay da arkasında silinmeyecek izler bırakarak kapanmış oldu.
  • 180 syf.
    ·11 günde·Beğendi·10/10
    MERHABA :) SPOİLER İÇERİR!

    Lütfen ön yargılı yaklaşmayın. Akıcı bir dille yazılmış ve sürükleyici bir romandı. Karakterlerin ruhsal çözümlemeleri beni gerçekten etkiledi. Kısaca romanı anlatacak olursak:

    Babası Raif'i mis sabunculuğu öğrenmesi için Almanya'ya göndermek ister. Raif çocukluğundan beri okuduğu romanlardaki Avrupa'yı görmek istediği için kabul eder. Berlin'de gider ve burada Almanca dersleri almaya başlar. Günlerini kitap okumak, müzelerdeki ve yeni açılan galerilerdeki tabloları seyretmekle geçirir. Günün birinde gazetede gördüğü yeni açılan bir sergiye yolu düşer. Bu sergide karşılaştığı kürk mantolu bir kadın portresi hayatını değiştirir.

    "Bu soluk yüz, bu siyah kaşlar ve onların altındaki siyah göz­ler; bu koyu kumral saçlar ve asıl, masumluk ile iradeyi, sonsuz bir melâl ile kuvvetli bir şahsiyeti birleştiren bu ifade, bana asla yabancı olamazdı. Ben bu kadını yedi yaşımdan beri okuduğum kitaplardan, beş yaşımdan beri kurduğum hayal dünyalarından tanıyordum. Onda Halit Ziya'nın Nihal'inden, Vecihi Bey'in Mehcure'sinden, Şöval­ye Buridan’ın sevgilisinden ve tarih kitaplarında okudu­ğum Kleopatra’dan, hattâ mevlit dinlerken tasavvur etti­ğim, Muhammed'in annesi Âmine Hatun'dan birer parça vardı. O benim hayalimdeki bütün kadınların bir terkibi, bir imtizacıydı." ( Sayfa 60 )

    Tablo, Maria Puder'in otoportresidir. Raif her gün sergiye gelip saatlerce tabloyu seyretmeye başlar. Bir gün sokakta Maria Puder'i gördüğünü sanar ve takip eder. Gerçekten de odur. Çalıştığı yere gider ve arkadaşlık kurarlar. Maria; iradeli, özgür ruhlu, güçlü bir karakterdir. Raif çok çekingen ve melankoliktir, hayatı boyunca insanlardan kaçmıştır. Raif o güne kadar kimseye göstermediği alakayı Maria'ya karşı gösterir. İlk defa yaşamının anlamlı olduğunu hisseder. Raif Maria'ya aşıktır ancak Maria Raif'e karşı aynı duyguları hissetmez. Arkadaşlıkları ilerler. Yılbaşı gecesini birlikte geçirirler. Ertesi gün Maria birbirlerinden uzak kalmaları gerektiğini söyler.

    "Demek ki insanlar birbirine ancak muayyen bir hadde kadar yaklaşabiliyorlar ve ondan sonra, daha fazla sokulmak için atılan her adım daha çok uzaklaştırıyor. Seninle aramızdaki yakınlaşmanın bir hududu, bir sonu olmamasını ne kadar isterdim. Beni asıl, bu ümidin boşa çıkması üzüyor... Bundan sonra kendimizi aldatmaya lüzum yok... Artık eskisi gibi apaçık konuşamayız... Bunları ne diye, neyin uğrunda feda ettik? Hiç!.. Mevcut olmayan bir şeye malik olalım derken mevcut olanları kaybettik... Her şey bitti mi? Zannetmem. İkimizin de çocuk olmadığını biliyorum. Yalnız bir müddet dinlenmek ve birbirimizden uzak kalmak lazım. Ta birbirimizi tekrar görmek ihtiyacını şiddetle duyuncaya kadar... Hadi artık Raif. Bu an gelince ben seni ararım; belki tekrar dost olur ve bu sefer daha akıllı davranırız. Birbirimizden, verebileceğimizden fazla şeyler beklemeyiz ve istemeyiz... Hadi artık git... O kadar yalnız kalmak istiyorum ki..." ( Sayfa 133 )

    Raif bu konuşmadan sonra duygusal bir çöküş yaşar. Hayatı boyunca hiçbir kareketinin tesirinden kurtulamayacağı düşüncelere inanmaya başlar. Lüzumsuz ve faydasız olduğunu, kimsenin kendine ihtiyacı olmadığını, boş yere yaşadığını düşünür. 4-5 gün sonra bir akşam, Maria'nın hastaneye yatırıldığını öğrenir. Sabaha kadar perişan bir halde hastanenin açılmasını bekler. Tüm günlerini Maria'nın başında geçirir. Eve çıktığında da sürekli onunla ilgilenir hatta onun evinde kalmaya başlar. Maria bu dönemde Raif'i sevdiğini anlar.

    " Şimdi aramızda noksan olan şeyin ne olduğunu biliyorum! Bu eksik sana değil, bana ait... Bende inanmak noksanmış... Beni bu kadar çok sevdiğine bir türlü inanmadığım için, sana aşık olmadığımı zannediyormuşum... Bunu şimdi anlıyorum. Demek ki, insanlar benden inanmak kabiliyetini almışlar... Ama şimdi inanıyorum... Sen beni inandırdın... Seni seviyorum... Deli gibi değil, gayet aklı başında olarak seviyorum... Seni istiyorum... İçimde müthiş bir arzu var... Bir iyi olsam!.. Ne zaman iyi olacağım acaba?.." ( Sayfa 151 )

    Zamanla Maria'nın durumu iyiye gitmeye başlar. Bu sırada Raif'e bir telgraf gelir. Babası ölmüştür. Raif'in Türkiye'ye dönmesi gerekir, Maria da annesinin yanına Prag'a gitmeye karar verir. Birbirlerine sık sık mektup yazacaklarına söz verirler. Raif döndüğünde iki eniştesinin arkasından iş çevirdiğini, en verimsiz tarlaları ona bıraktıklarını, babasının iki fabrikasını da satıp parasını yok ettiklerini görür ancak hakkını aramaz. Canla başla çalışır, durumunu düzeltip Maria'yı yanına almakta kararlıdır. Bir gün Maria mektuplarına cevap yazmamaya başlar, iki mektubu da teslim alınmadığı için iade edilir. Bir daha da Maria'dan haber alamaz. Maria'nın artık kendini sevmediğine, gittiği yerde bir başkasını bulduğuna inanır. Ruhunu açtığı tek kişi, ona ihanet etmiştir. Raif bir daha kimseye güvenmez, insanlarla arasına aşılmaz mesafeler koyar. Kendini tüm insanlardan uzaklaştırır. Yeniden lüzumsuzluk hissi onu esir alır ve yaşamının anlamsızlığına kendini inandırır. Sevmediği bir kadınla evlenir, çocukları olur.

    " Bu sefer inanmak ve ümit
    etmek kabiliyetini ben kaybetmiştim, içimde insanlara karşı öyle bir itimatsızlık, öyle bir acılık peyda olmuştu ki, bundan zaman zaman kendim
    de korkuyordum.
    Kim olursa olsun, temasa geldiğim herkesi düşman, hiç değilse muzır bir mahluk telakki ediyordum. Seneler geçtikçe bu his kuvvetini
    kaybedeceğine şiddetlendi. İnsanlara karşı duyduğum şüphe, kin derecesine çıktı. Bana yaklaşmak isteyenlerden kaçtım. Kendime en yakın
    bulduğum veya bulacağımı zannettiğim insanlardan en çok korkuyordum. "O bile böyle yaptıktan sonra!.." diyordum... Ne yapmıştı, bu malum
    değildi; ve asıl bunun için muhayyilem en fena ihtimaller üzerinde duruyor ve en ağır hükümleri veriyordu. Öyle ya... Bir ayrılık anında, basit bir
    heyecanın şevkiyle verilmiş bir sözü tutmamak için en kolay çare, münasebeti hiç münakaşasız kesivermekti.
    Postaneden mektuplar alınmaz... Cevap verilmez... Var zannedilen şeyler bir anda yok oluverirdi. Kim bilir hangi yeni macera, hangi yakın ve
    daha makul saadet şimdi ona kollarını açmış bulunuyordu. Bunu bırakıp, saf bir çocuğa biraz da gönlünü almak için söylenmiş bir söze
    bağlanarak meçhul bir hayata, nereye varacağı malum olmayan bir maceraya atılmak, onun daima iyi işleyen kafasının kabul edeceği bir iş
    değildi.
    Fakat niçin bunları bu kadar ince düşündüğüm halde bir türlü kendimi hadiselere uyduramıyordum? Niçin hayatta önüme çıkan her yeni yola
    adım atmaktan bu kadar çekiniyor, her yaklaşan insanı, bana fenalık etmeye geliyormuş gibi, endişe ile karşılıyordum? Bazan kendimi bir
    müddet için unuttuğum, bir insanda kendime yakın taraflar bulduğum oluyordu.
    Fakat kafama, çıkmaz bir şekilde yerleşmiş olan o korkunç hüküm, derhal kendini gösteriyor; "Unutma, unutma, unutma ki, o sana daha
    yakındı... Buna rağmen böyle yaptı..." diye beni hakikate davet ediyordu. Herhangi bir kimsenin bana bir adıma kadar yaklaştığını görüp ümitlere
    düşsem, hemen kendimi topluyor: "Hayır, hayır, o bana daha çok yaklaşmıştı... Aramızda artık mesafe bile kalmamıştı... Fakat işte, sonu!"
    diyordum.
    İnanmamak, inanamamak... Bunun ne kadar korkunç olduğunu her gün, her an hissediyordum. Bu histen kurtulmak için yaptığım bütün hamleler
    boşa çıktı... Evlendim... Daha o gün, karımın bana herkesten daha uzak olduğunu anladım. Çocuklarım oldu... Onları sevdim, fakat hayatta
    kaybetmiş olduğum şeyi bana asla veremeyeceklerini bile bile..." ( Sayfa 164-165 )

    Aradan on yıl kadar geçer ve bir gün Maria'nın kuzeni Frau Van Tiedemann ile karşılaşır. Maria'nın doğum sırasında öldüğünü öğrenir. Bir kızı olduğunu öğrenir. O gece bir saniye bile uyuyamaz. Yakın zamanda da hastalanarak ölür.
    ---------------------------------------------------------------------

    Düşüncelerime gelecek olursak; Raif'e, kuruntuları yüzünden hayatını mahvettiği için çok sinirlendim. Maria'nın kendine ihanet etmeyeceğinden emin olmalıydı. Bu kadar seven bir insan başına bir şey mi geldi diye hiç mi düşünmez? Gidip başına ne geldiğini araştırmalıydı. Belki de içten içe bunları düşündü ve gerçeklerle yüzleşmekten kaçtı. Raif'in evlenip de hiç sevmediği bir kadına haksızlık yapmasına da hiç anlam veremiyorum. Zaten hayattan hiçbir ümidi kalmamış bir insan neden evlenir ki? Her ne kadar Raif'e kızsam da Maria'nın başına gelenleri öğrendikten sonraki düşünceleri beni ağlattı. İnsanların ömürlerini belirsizliklerle heba ettiğini gördüğümde kendimi tutamıyorum. Çok güzel bir kitaptı. İyi ki okumuşum. Bir gün yeniden Raif ve Maria ile buluşacağım.
    İncelememi okuduğunuz için teşekkür ederim, hoşça kalın! :))
  • ️Birileri için en büyük kararları alırken oval ofislere gerek yokmuş,öğrendim. Asıl karar vicdan ile alınırmış.
    .
    ️Bazen en korktuğunuz an en cesur olduğunuz andı.
    .
    ️Bazen nefes aldığınızı sanırsınız ama yanılırsınız.
    .
    ️Büyümek ve büyüyebilmek çok güzel. Olgunlaşmak ve hayata başka bir gözle bakabilmek.... Ölüm ile yaşam,varlık ile yokluk arasında gidip geldiğim vakalarda silinen egom kendimi yalın bir şekilde görmemi sağlıyor.
    .
    ️Bazen kafamıza kapalı kaldığımızda başlayan parodiydi yaşam.
    .
    ️Bazen hayat sizin yerinize tercihleri yapardı ve size düşen sadece oyundaki yerinizi bilmektir.
  • Benim adım Kinyas. Gün ağrıyor. Başım ağrıyor. İsmimi kendime ben verdim. Bitmeyen bir öfke ve bitmeyen bir mutsuzluğun ifadesi. Bütün insanlara kızgınım. Yaşadıkları için. Hayattan midem bulanıyor... Ateşle oynarım. Yeterince benzin ve karşımda oturan adamın ceketinin iç cebindeki çakmakla dünyayı yakabilirim. Benim adım Neron. Geceleri, çaldığım arabalarla gezerim. Tokyo’da doğdum. İki zenciye üç gram kokain karşılığında bileklerimi kestirttim. Sabah uyandığımda okyanus beni yıkadı. Benim adım Steve McQueen. Bütün bildiklerimi kusarak hayatta kalıyorum. David Bowie’yi rüyamda gördüm. Sabah bir gözüm yoktu. Şiir yazdım. Tam üç tane. Birini rendeleyip makarna sosuma kattım. Diğerini yakıp küllerini kum saatine koydum. Biraz zaman kazandım böylece. Sonuncusunu ise şimdi yazdım. İşte geliyor:

    Sözlerimin sonunu duymadığın zaman.
    Cümlelerimin sonunu duymadığın zaman.
    Değiştiriyorum son kelimelerimi.
    Değiştiriyorum sonumu.

    Kendimi ölümsüz olarak görüyorum. Mekân ve zamandan kopalı yıllar oluyor. Bir kıza âşık olmuştum. Onu görmek için altı saat yol almam gerekiyordu. Bir sabah, treni kaçırdım. Âşık olmaktan vazgeçtim. Kendinden vazgeçmenin ne olduğunu asıl ben bilirim. Benim adım Kaygusuz Abdal. Tanrı’dan vazgeçtim. Ölmekten vazgeçtim. Çünkü ölürsem ve eğer yukarıda beni ödül ve ceza sisteminin bekçileri bekliyorsa çok büyük kavgalar etmem gerekecekti. Ölmek istemiyorum, çünkü Tanrı’yı da öldürürüm diye korkuyorum. Ve böyle bir vefata benim dışımda kimse dayanamaz... Platon’un Mağara İstiaresi’ne karşılık, ben de Kuyu İstiaresi’ni yazdım: doğdukları andan itibaren düşen insanların, yanlarından hızla geçen fırsatlara ve başka insanlara tutunup tırmanmalarını ve bunu sadece doğdukları andaki yüksekliklerine erişebilmek için yaptıklarını anlattım. Ancak ellerini ağızlarına sokup, parmaklarını ısırıp hiçbir şeye tutunmamaya kararlı olanları da anlattım. Ve sordum, Tanrı’nın yukarıda mı yoksa aşağıda mı olduğunu. Eskiden poker oynardım. Şimdi de, Tanrı’nın aşağıda, kuyunun dibinde olduğuna oynuyorum. Hayatım masada, birkaç kırmızı oyun fişiyle.
    Az yedim, çok içtim. Hâlâ içiyorum. İçki ayırmadım. Alkolü kendime yakıştırdım. Her türlü uyuşturucudan tattım. Bağımlılıktan nefret ettim. Gitmemi, terk etmemi engeller diye. Ne bir maddeye, ne de bir insana bağlandım. Sırf bunu kendime kanıtlamak için eroin kullandım, âşık oldum. İkisini de arkama bakmadan bırakıp gittim. Geçmişe tükürüp geleceği çiğnedim. Bugünü ise uyuyarak geçirdim. Benim adım Houdini. Dünyayı bir oyuncağa çevirdim. Ayak basmadığım yer kalmadı. Kalan varsa, onları da amuda kalkar geçerim! Duvarlara, bedenime resimler çizdim. Bir gün öyle gürledim ki önümde duran şarap kadehi çatladı. Benim adım Hitler. Kendi ordumu kurmak için bir sürü kadına tohumlarımı bıraktım... Şimdiyse ağlıyorum. Hepimiz için. Çünkü hiçbiri işe yaramadı...
    Kendimi defalarca buldum, defalarca kaybettim. Gerçek adımı hatırlamıyorum. Kimliğimi bir çocuğa sattım. Çirkinleşmek için çok uğraştım. İsteyene ruhumu kiraladım. Vücudumdaki dikiş sayısını artık bilmiyorum. Hayatımı diktiler. Oysa yırtmak için çok uğraşmıştım... Bir psikiyatra tecavüz ettim. İsminin ve unvanının üzerinde yazdığı, masasındaki mermer parçasıyla. Hapse girdim. Çıktım. Hayat bitmedi. Piyano çaldım. Sattım. Benim adım Deacn Moriarty. 140’ı geçince direksiyonun üzerine yattım. Bagajına ceset sığdırabileceğim arabayı seçtim. Nargileyle sevişenleri seyrettim. Beş bin film seyrettim. Her şeyin farkına vardım. Farkına varılacak bir şey kalmayınca da “Sıradaki hayat gelsin!” dedim. Ne gelen var, ne de giden. Sadece Kinyas ve ben... Kendimi tanıyamadım. Zamanım olmadı. Binlerce dilim pizza yedim. Pepperonni ve siyah zeytinli. Benim adım Miss Piggy. Bütün hayatım boyunca kaçtım. Önüme okyanus çıktı. Daha ileri gidemedim. İçinde boğulmak istedim. Gözlerimi sahilde açtım...
    Uyumadım. Pişman olmadım. Kendimden bile. Ben gerçektim. Dünyanın en gerçek adamı! Bana ait bir gezegen bulana kadar insanlara ve kendime zarar vermeye devam edeceğim... Biliyorum, beni linç edecekler. Beni bütün dünya öldürecek. En derinde benim cesedim olacak ancak bedenimi toprak bile kusacak... Aranızdayım her gece. Dolaşıyorum sokaklarda, sol elimde Şam’dan taşıyıp geldiğim yakutlu hançerimle...
    Gittim, jazz dinledim. Duke Ellington’ın plağıyla kendilerini kesen kadınları gördüm... Benim adım yok. Çünkü ben yokum. Delirdim. Yetmedi. Delirttim. İğrendirdim. Dünya bendim. Acıyı inceledim üniversitelerde. Üç ayrı okulda, üç yıl. Sonra acıttım akademik kariyerleri ve tabiî ki kendiminkini. Ne çalışmak, ne de bir işe yaramak. Hiçbirine inanmadım. Tespihle adam boğdum. Ben doğdum! Oysa güneş batıdaydı. Ben geceye geldim. Aya misafir oldum... Bunları söylüyorum çünkü anlatılacak başka bir hikâyem yok. Zaten yazma işlerinde de hiç başarılı olamadım. Ben daha çok, fırça ve boyalarla ilgilenendim. Ve dünyaya bırakabileceğim bir miras yok. Bütün değerleri iyi bir pizzanın üstüne içtim...
    Japonya’dan Suriye’ye taşındığımızda on iki yaşındaydım. Arapça öğrenmemek için elimden geleni yaptım. Ama yine de sarmaşık gibi dilime dolandı. Arap’ı ve Bedevî’yi T. E. Lawrence’tan öğrenmiştim. Ve Arap yarımadasında var olabilmek için ya ibne ya da silah kaçakçısı olmak gerektiğini anladım. Ben ikisi de değildim. Ama adına çöl denilen, küreğin batmadığı denizde yaşayan insanların hiç de hak etmedikleri bir tarihleri vardı. Bir zamanlar dünyaya hükmeden esmer savaşçıların düştükleri durumu görünce zamanın ne kadar nankör olduğunu anladım. Geçmiş hiçbir şeydi. Kuma kendini gömüp yeniden Arap medeniyetinin hüküm süreceği günleri beklemek ve o gün gelene kadar birbirlerini öldürmek yapabilecekleri tek işti. Ben de onları seyrediyordum. On altı yaşıma kadar hep seyrettim zaten. Hep iyi bir izleyici oldum. On altımda bozuk Arapça, pokerde kazanılmış bir hançer ve bronz bir tenle Avrupa’ya geldim.
    Eski kıta beni bekliyordu. Bir dejenere sürüsünden başka bir dejenere sürüsünün içine düşmüştüm. Burada silah kaçakçısı da yoktu. Hepsi ilk gruba dahildi. Ve daha yakınlaşmadan hiçbirine, nefret etmiştim hepsinden de. İki dünya savaşını da bu geri zekâlıların başlatmış olmasına hiç şaşırmamak gerekiyordu. Birbirlerinden o kadar korkuyorlardı ki aynı metroda beş yüz kişi yolculuk yaparken duyulan tek ses makine gürültüsüydü. Halkı aptal ama azınlıkları var olma çabası içinde yarı tanrılar yaratmış bir toplum. Bu yarı tanrılar bugün üstünde yaşadığımız dünyanın edebiyatını, müziğini, resmini, politikasını belirlemiş olanlardı. Ve ben onları sokakta göremiyordum. Kapalı kapılar arkasındaydı Avrupa’yı yönetenler. Halkın karşısına çıktıkları anda çiğ çiğ yeneceklerini bildiklerinden, ukalaca taktıkları yüksek kültür maskesini sadece birbirlerine gösteriyorlardı. Sömürmeye ve sömürülmeye hayatın amacı olarak bakan bu açık tenli ırk, belki de doğanın en büyük hatasıydı... Atom bombası oraya atılmalıymış. Deniz olmalıymış oralarda. Balıklar bile daha iyi geçinirmiş birbirleriyle!
    Ama bütün bunların ne önemi var? Entelektüel sapkınlıklarıyla ve dünyanın diğer bütün kıtalarına karşı hissettikleri korku ve nefret kokteyli duygularıyla, son olarak da yeryüzünün görüp görebileceği en salak turistleri olma unvanlarıyla Avrupa halkı kendini öldürmek ya da öldürtmek için bütün nedenlere sahiptir. Sosyal devlet dedikleri, bana kalırsa Gestapo düzeninden başka bir şey olmayan sistemleri, sokakta biri düştüğünde ambulans gelene kadar, yerde yatanın kendileri olmadığı için şükretmelerinden ibarettir. Arap hiçbir sakınca görmeden hiç tanımadığı, kendinden geçmiş yerde yatan bir adamı sırtlayıp en yakın hastaneye koştururken Avrupa insanı aynı adama, adını yeni öğrendiği bininci mikrobu kapmamak için bir metreden fazla yaklaşamaz bile. Çünkü Avrupalının altına yapacak kadar korkması için bir şeyin ismini bilmesi yeter. İsimsiz canavarlar sadece Arap’ı korkutur. Herkesin kendine göre bir paranoyası var. İklimden, saç renklerinden, el parmakları uzunluğundan ya da her neden kaynaklanıyorsa! Herkesin tercih ettiği bir ölüm var...
    Her neyse, zaten üzerinde yaşadıkları çirkin kara parçasına sıkışmış, birbirini yiyen, Ortaçağ’dan beri gelen eş değiştirerek yaptıkları salon danslarından grup sekse kadar ahlak anlayışlarını değiştirmemiş Avrupalıları hayatımın geri kalan kısmında da çok iyi tanıma fırsatım oldu.
    Genel olarak normal olmadığımı düşünerek kendimi meşrulaştırıyordum. Anormalliğim o yaşlarda herkesin istediği şeylerden farklı hayaller kurmamla sınırlıydı. Yani bir şeyleri arzulayabiliyordum o sıralar. Gitmeyi, siyah giymeyi, bir kamerayla izleniyormuşçasına yaşamayı, güzel kadınlarla yatmayı, dünyayı çözmeyi, hayata başlama vuruşunu yapanı keşfetmeyi ve yaşıtlarımın çok azının kurgulayabildiği benzer kavramları hayal ediyordum... Her zaman yalnız oldum. Yalnızlığı kendimi geliştirmenin tek yolu olarak gördüm. Ama çevremde olup biteni kaçırmak ve yanımdan akıp giden hayat nehriyle yüzümü yıkamamak da bana aptalca geliyordu. Bu nedenle evde çok az zaman geçirmeye ve sokaklarda yaşamaya başladım. Fahişeleri keşfettim. Silah kullanmasını öğrendim. Poker oynamaya devam ettim. Kitap okumayı bıraktım. Artık en ufak boş zamanımda kilometrelerce uzakta olan bir kasabaya trenle gidip, birkaç kadehten ve caddelerini arşınladıktan sonra evime dönüp uyuyordum. Rüyamda yüzleri, sokakları, tren camındaki pastel renkleri görüyordum. İnsanlardan istediğim ölçülerde, ilgilendiğim alanlarda yararlanıyordum. İlişkilerim kontrolüm altındaydı. Kimseyi kendime fazla yaklaştırmıyordum. Dünyayı, hayatı olduğu gibi kabul ediyor ancak bütün bunların dışında da bir gerçeğin olması gerektiğinin üzerine yoğunlaşıyordum. Yani bir şekilde, çok uzaklarda kimliğimi büyük bir seremoniyle yaktıktan sonra gözlerimi kapatıp son nefesime kadar huzur içinde yaşayabileceğim bir yer olduğunu düşünüyordum. Aslında bu mümkündü. Ve bir ara çok yaklaşmıştım. Ama Kinyas hâlâ ortaya çıkmamıştı ve gerçekten böylesi bir hayat isteyip istemediğimi bilemiyordum.
    Bütün bunları yazmak o kadar zor ki. Şu an bulunduğum noktada hiçbirinin olmadığını görmek... Aslında bu kadar yükselmek ya da alçalmak, daha doğrusu bu kadar ileri gitmek istememiştim hiçbir zaman. Aynaya bakıp kendini tanıyamamak, insanın kendi anılarını bir başkası yaşamış gibi anlatması, dünyanın kendisi dahil üzerindeki hiçbir şeye kayda değer bir varoluş nedeni bulamamak ve zihnin bedenden binlerce kilometre uzakta olması o kadar korkunç ki!
    Hava aydınlanıyor. Kayra’nın yazdıklarını okuyormuş gibi yapıp ilgilendiğimi düşünmesini istemiştim. Oysa tek bir kelimesine bile bakmadım. Şimdi kaçamak bakışlar atıyorum ona ve görüyorum ki elinde başka bir votka şişesi, arkamdaki duvarda asılı olan afişleri seyrediyor. Ne yazdıklarıma bakıyor, ne de burada olduğumun farkında. Belki de dünyada sadece onun yanındayken kendimi hâlâ yalnız hissedebildiğim için böylesine garip bir dostluğumuz var. Birbirimize anlatacak hiçbir şey ve her şeyimiz var. Ve aynı zamanda, o kadar da umursamıyoruz ki söylenenleri, olanları, aynı odada bulunduğumuzu bile unutabiliyoruz. Onu sevdiğimi söyleyemem çünkü duygularım yok ama hayattaki tek bağımlılığım olduğunu itiraf edebilirim... Yoruldum. Çok yorgunum... Yeryüzüne inme zamanı.
    “Kayra! Haydi çıkalım buradan. Biraz dolanalım.”
  • YOL VE YORGUN GÖVDE


    "Eğer talihsizliklere saygı duymayı öğrenemeyeceksen, ne diye yollardasın? Ülkene dön ve modern insanlar gibi, yaşamın risklerine karşı maddi manevi tüm varlığını bir sigorta şirketine sigortalattır."

    Nerdeyse üç gündür bir yük kamyonunun kasasında süren yolculuğum, gün doğumuyla Jakarta'da sonlanmış, işlek bir caddede kamyondan inmiştim. Sabah güneşi, ensemi yakıyordu. Bense bu sözleri ve bu sözlerle bana çıkışan adamı düşünüyordum. Yıllar önce Fas'ta karşılaştığım bir gezgini yani. Avustralyalıydı. Teknolojik aletlere sırtını dönmüştü. İyice yıpranmış defteri, bir de kalemi vardı yalnızca. Yazıp çizerdi.

    Günlerdir kamyon kasasında sarsılmış bir bünyeyle, şehrin felce uğramış sabah trafiğinde, nereye gideceğimi bilmeden sersem sepelek etrafıma bakınıyorum.
    Tırlar, otobüsler, arabalar ve yoldan taşıp kaldırımlar üzerinde seyreden motosikletler... Sağ elimde sazım ve sol elimde bir buçuk litrelik boş pet şişeyle refüjde bekliyorum. Başım sırtımdaki çantamdan daha ağır. Şişeyi ne yapmalı diye huzursuzlanıyorum. Gözüm karardı. Karşı kaldırıma ulaşmak için geçmem gereken yol, o anda gözüme bir savaş meydanı gibi geniş ve tehlikeli görünüyordu. Olduğum yere çömeldim.

    Her iki yanıma ufak tefek, yanık tenli, alnı açık iki adam girmiş, beni karşıya geçirirlerken buldum kendimi. Az önce karşı kaldırımdan bağıran adamlardı. Ne tuhaf adamlar diye düşünmüştüm. Meğerse tuhaflık bendeymiş. Şehre inmiş bir vahşi hayvan tedirginliğiyle trafiği birbirine katmıştım.

    Beni bir binanın gölgesine bıraktılar. Başım önüme düştü. Çevremde olup bitenler silik bir gölgeden ibaretti. Bir ara, iki ürkek serçenin gezindiği kaldırımda, adamların gölgesinin görüş açımdan çıktığını fark ettim. O sırada, pet şişe çıtırdılar içinde ellerimde acı çekiyordu.

    Epeydir çalıp duran telefonuma bakmak için, bir gayretle çantama uzandım. Cevapsız aramalar Angkasa'dandı. Medan'da misafir olduğum aile, ona benim iletişim bilgilerimi vermişti. Onun beni misafir edebileceğini söylemişlerdi. Sinema ve televizyon bölümü mezunu olması dışında hakkında bir şey bilmiyordum.

    Onu geri aradım. Varıp varmadığımı soruyor, saat dokuz buçukta işe gitmek üzere evden ayrılacağını bana tekrar hatırlatıyordu. Saatime baktım, saat dokuza gelmişti. Angkasa'nın evine kendimi bir şekilde atmalıydım, bu halimle tüm günü sokakta geçiremezdim. Önümden geçen genç bir bayana telefonu uzattım. Bunu yapmamı Angkasa istemişti; çünkü evin adresini detaylıca tarif etmesine rağmen anlayamamıştım. Genç bayan kendisini takip etmemi söyledi. Önce bir toplu ulaşım kartı aldık. TransJakarta'ya (metrobüs) beni bindirdikten sonra, muavine Slipi durağında beni indirmeyi unutmamasını tembihledi.

    Saat dokuz buçuğa gelmişti. Angkasa, beni daha fazla bekleyemeyeceğini yazıyordu. İki elimle tutunduğum tutamaçlardan birini bıraktım, cevap yazmaya yeltendim; fakat alınganlığıma yenilip yazmaktan vazgeçtim. Birkaç kilometre ötede, metrobüsteydim ve varmak üzereydim. Bunu biliyordu. Metrobüsün camında yansımama gözüm ilişti: Egosentrik kişiliğimden ne zaman sıyrılacaktım! Dikkatim, yüzümdeki detaylara kaydı: Çökmüş avurtlarım, kan çanağına dönmüş gözlerim, terli alnıma yapışmış yağlı saçlarım... Besili, bakımlı ve henüz uykusunu almış beyaz yakalıların kaçamak bakışlarını üzerimde yakalıyorum. Dünyanın her yerinde bu bakışlar, bir yolun kenarındaki kilometre taşı gibi, hep aynı şeyi açıklardı.

    Muavinin uyarısıyla Slipi durağında indim. Saat ona geliyordu. Bir umutla eve doğru koşar adımlarla yürüdüm. Ana caddeye açılan sokağa yöneldim. Angkasa'nın tarif ettiği gibi benzinlik sağımda, alışveriş merkezi solumda kalmıştı. İlk sağdan saptım. Sabah güneşinin karşıdan ışıl ışıl aydınlattığı sokakta ilerledim. İleride, solda iki katlı bir binanın bahçe kapısı önünde Angkasa sabırsız bir bekleyiş içinde devinip duruyordu. Beni görür görmez, el salladı. İşe geç gitme pahasına beklemişti. Sevinçle ona yöneldim. Birkaç metre mesafeden evin anahtarını bana fırlattı ve geldiğim yönün tersi istikametinde geri geri giderek:
    "İyi dinlen. Akşam saat beşte döneceğim. Seni arkadaşımın doğum günü partisine götüreceğim." dedi.
    Böylesi soğuk bir karşılamadan içi rahat etmemiş olacak ki geri döndü. Birbirimize sarıldıktan sonra koşar adımlarla uzaklaştı ve köşede gözden kayboldu.

    Angkasa'nın yaşadığı yer, altı metrekarelik çıplak bir odadan ibaretti. Tüm eşyalar, büyükçe bir yer yatağı ve banyoya açılan kapının solunda eğik duran ahşap bir elbise dolabından ibaretti.


    Sıcak bir duş ve ardından deliksiz bir uyku! Saat beşte Angkasa iş arkadaşıyla birlikte neşeli kahkahalarla kapıdan içeri girdiğinde, uykudan sıçrayarak uyandım. Nerede olduğumu ve orada neden bulunduğumu hatırlayamadan şaşkın bakışlarımı bir süre onların üzerinde gezdirdim. Bu ruh hali, bir yerlere yorgun bir şekilde varır varmaz yattığım derin uykunun sabahında düştüğüm ürkünç boşluktu. O an, bu ruh halinin farkında olmama rağmen, oraya nasıl geldiğimi hâlâ hatırlayamıyordum. Angkasa'nın sesi beni kendime getirdi:
    "İyi dinlendin mi?"
    "Evet."

    Sabaha karşı, doğum günü partisinden körkütük sarhoş eve döndük. Kıyafetlerimizle yatağa yan yana yığılıverdik. Angkasa'nın ufak ufak dokunuşları, gitgide daha cüretkar eğilimlere dönüşünce, önce gözlerim doldu, sonra hıçkırıklara boğuldum. Kendimi koyvermemek için çabaladıkça, göğsüm daha bir şiddetle sarsılıyor; yatağın yumuşak yayları üzerinde yaylanan gövdem, beni aptalca bir duruma sokuyordu.

    Uzaktan uzağa özlemekle yetindiğim, ana dilimi konuşan o insan gözümün önüne gelmişti. Bana dokunmak, sarılmak onun hakkıyken; kırık aksanlı, muğlak mimikli bu kızın dokunuşlarına bu kırılgan ruh halimle maruz kalmak, ne dayanılmaz acıydı.

    Yataktan doğrulup çıplak zemine kendimi bıraktım. Angkasa'nın yüzündeki ılık ve masum anlatım, yerini şakınlık ve kızgınlığa bırakmıştı. Yattığı yerden sert bir el hareketiyle başucundaki lambayı kapattı, sonra da bana sırtını döndü.

    İrkilerek uyanıyorum. Öğlen olmuş. Angkasa duştan henüz çıkmış, yatağının üzerinde makyajını yapıyordu. Çıplak zemin üzerinde kaskatı kesilmiş gövdemle doğrulup kendime gelmem, bir hayli vakit aldı.
    "Günaydın."
    Angkasa karşılık vermedi. Bir süre onu izledim. Henüz yirmi üçündeydi. Yanaklarına kondurduğu allıklar, elmacık kemiklerini iyice belirginleştirmiş; küçücük ağzını gölgede bırakan iri ve çekik gözleri, yüzüne asil bir görünüm kazandırmıştı. Dün gece olanlarla ilgili açıklama yapmak ve özür dilemek için kafamda uygun cümleleri hazırlıyordum ki,
    "Bugün misafirlerim gelecek, kendine başka bir yer bulmalısın." dedi elindeki küçük aynadan yüzünü çevirmeden.
    "Tamam." dedim.

    Eşyalarımı çantama yerleştirirken, zaten gitmem gerekiyormuş ve çoktan gidecek bir yerim varmış gibi davranmaya çalışıyordum; fakat bunu beceremediğimin farkına vardıkça da yüzümün pancar gibi kızardığını hissediyordum.

    Angkasa'ya veda edip evden ayrıldım. İnternette Jakarta'nın dünyanın en kalabalık ikinci şehri olduğunu okumuştum. Şimdi şehrin neresindeydim, hiçbir fikrim yoktu. Yayalara çok nadir rastlanabilen mahallede, karıncalar gibi sağa sola kaçışan motosikletler ara ara beliriyordu. Şemsiyeli bir yaya, bir binadan diğerine doğru koşar adımlarla sokağı geçti. Bu iklimde güneş, sanki ilk defa bu kadar yakıcıydı. Sokak başında, bitlenmiş gibi kafasını kaşıyıp duran bir adama yanaştım. "Şehrin merkezi neresi?" diye sordum.
    Soruyla karşılık verdi:
    "Hangi merkez?"

    Çevremle ilgilenmeyi bırakıp rastgele yürümeye başladım. Parasızdım. Emelim yoktu. Kaygılarımdan arınmıştım. Karşıma çıkacak ilk alıcıya ruhumu beş kuruşa satabilirdim. Yaşamın tam göbeğinde olmak, böyle bir şey olmalıydı.

    Akşama kadar sokaklarda, çirkin yapıların arasında yürüdüm. Geceyi bir kuytuda bir kurdun ulumasını andıran öksürük nöbetleriyle geçirdim. Güneş üzerime doğduğunda bedenim öyle güçsüzdü ki acılarımı duyamaz haldeydim.

    Kuşluk vakti göğü altında, bir yere yetişecekmişim gibi, tekrar yürümeye koyuldum. Yeryüzü bulanık ve hastalıklıydı.

    İkindi sonrası kara kuru, minyon gövdeli insanların doldurduğu caddelerden geçiyorum. Kötülüklerini birbirlerinden kaçırmak istercesine, nemli havada pelte gibi sağa sola koşuşuyorlar. Ara sokaklara kaçıp, bir süre kendimle baş başa kalıyorum: Çirkinliğin, gözlenen nesnelerde olduğu ön kabulüyle davranan, yeni yetme bir gözlemciymişim meğer. Nasıl da küstah ve alçak bir organizmaydım böyle! Caddelere geri dönüp kalabalıkları kucaklayasım var.

    Akşam üzeri Çin asıllı Endonezyalı bir kızla tanışıyorum. Adı Jiayi. Evinde iki gece beni misafir edecek. Çin mahallesine doğru yürürken, Çinli nufusun Endonezya nüfusunun yüzde ikisini oluşturduğunu söylüyor. Ataları yirminci yüzyılın başında buraya gelmişler. Hala kendi geleneklerinden kopmadıklarını ve Hıristiyan olduğunu söylüyor. Bir azınlık olarak, burada karşılaştıkları zorluklardan bahsederken iç çekiyor. Onu dinlediğimi belli etmek için çıkardığım hırıltılı seslerin dışında, konuşacak dermanım yoktu.

    Jiayi güvenlikli bir sitede; derli toplu, temiz bir dairede oturuyordu. Yalnız yaşıyordu. Kalacağım odayı gösterdi. Yatağa çarşaf serip ince bir örtüye nevresim geçirdi. Duştan çıktığımda, öksürüğe iyi geldiğini söylediği çorbayı hazırlamıştı. İçinde bol çeşit sebze ve sadece Çin'in bir bölgesinde yetişen endemik birkaç bitki vardı. Çorbayı içtikten sonra vücudum gevşedi. Böylece birkaç saat uyuma fırsatı bulabildim.

    Gece yarısına doğru, öksürük nöbetleri içinde yatağımda sarsılmaya başladım. Ciğerlerim sökülüyor, öksürdükçe korkunç sesler odanın duvarlarında patlıyordu. O güne dek, böylesini yaşamamıştım. Yan odada uyuyan Jiayi'yi ürkütmemek için, sabaha kadar yüzümü yastığa gömerek öksüyorum.

    Jiayi, sabah saat sekizde işe gitti. Tüm günü ateşler içinde yatakta geçirdim. Yatağımdan çıkmak için birkaç denemem oldu, fakat her seferinde öksürük kriziyle kendimi yerlerde emeklerken buldum.

    Akşam Jiayi eve döndüğünde, sabah beni bıraktığından daha kötü bir durumda bulunca, Daha önce de sözünü etmiş olduğu doktor eniştesini hemen arayıp durumumu ona anlattı. Sonra da hiç vakit kaybetmeden eczaneye gitmek için evden ayrıldı.

    Biraz sonra elinde bir poşet dolusu ilaçla geri döndü. Mutfağa geçip ateşe çorba koydu. O sırada, aç karna alınması gereken ilaçları aldım. Çok geçmeden Jiayi, elinde kocaman çorba kasesiyle gelip baş ucumda oturdu. Dünkü çekingenliği, yerini teklifsiz tavırlara bırakmıştı; fakat yüzündeki anlatım öylesine kapalıydı ki ruhunu izlemek imkansızdı. Otuzlu yaşların başında olmalıydı. Belki de daha gençti. Sormamıştım. Çorbayı bir anne ihtimamıyla kaşık kaşık bana içirmeye başladı. Şimdi de eli, alnımda geziniyordu.
    "Özür dilerim." diye geveledim.
    "Neden özür diliyorsun?"
    Boğazım düğümlendi. Alnımda gezinen yabancı bir elin yumuşak dokunuşları, duygu dünyamı altüst etmişti. Bir yerlere ait olamamanın sonuçlarına katlanmak zorundaydım. Ortalarda kalmış, günübirlik sığındığım insanlara yük olmaya başlamıştım.

    Jiayi içimdekileri hissetmişçesine beni teselli etti:
    "Evimde iyi insanların enerjisinin birikmesi beni mutlu ediyor. Sen ise kötü bir enerjiyle gelmedin. Burda olduğun için mutluyum."

    İlaçların etkisiyle üzerime bir esenlik çökmüş, yatağımda uyukluyordum. Jiayi pencerenin yanındaki koltukta oturmuş, kitabını okuyordu. Tatlı bir esinti pencerenin perdesini hafifçe dalgalandırıyor, bunaltıcı şehrin ritimsiz kalp atışları odaya doluyordu. Uyku ile uyanıklık arasında gidip gelen gözlerime, bu manzara Leonardo da Vinci'nin tabloları gibi kasvetli ve gizemli geliyordu.

    Gözlerimi tekrar açtığımda gece yarısıydı. Jiayi, başı önüne düşmüş uyukluyordu. Yatağımdan doğrulup ilk adımlarını atan bebek tedirginliğiyle odayı dolanıyorum. Gardıroptan kıyafetlerin yığıldığı ayaklı askılıklar taşmıştı. Aralarından yeşil ve omuzlardan dirseklere kadar inen yaldızlı nakışları olanına gözlerim takıldı. Ona uzanan elim, birdenbire zihnime vuran tutucu bir düşünceyle ürküp geri kaçtı. Vazgeçip sağıma yöneldim. Şifonyerin üzerindeki yılbaşı çam ağacından sarkan mor plastik topa bir fiske attım. Karşı duvarda içi boş, birkaç metal çerçeve asılıydı. Kapının bulunduğu köşeye iki tane halı rulosu dikey yaslıydı.

    Tepede sarkmış ampulün sarı ışığı altında, odadaki tüm bu nesneler, anlamlarına ve işlevlerine bakılmaksızın, korkunç bir aşırılık içinde somut ve gerçekti. Oysa ben, bu dünyanın, psikolojik ihtiyaçlardan uydurulduğu düşüncesiyle, şurada burada sabahlayan bohem bir adamdım. Şimdi, çevrili olduğum bu gerçeklik, bana esareti çağrıştırıyordu. Gelecek kaygısı içimi dolduruyor: Gençliğin diriliği ellerimin arasından kayıp gittiğinde, hangi yol, yorgun gövdemi taşımayı kabul edecekti? Korkuyorum. Keşke canlı bir varlık olacak yerde, bir taş olsaydım.

    Loudingirra Özdemir