• Eee ne yapalım edelim, şu geç kalınmış incelemeleri aktarmaya başlayalım değil mi ama?
    Psikolojiye hepimiz az ya da çok merak duyarız. Gerek toplumsal yaşam içerisinde muhatap olduğumuz insanları anlamak, gerekse kendi iç muhasebemizi yapmak ve içinde bulunduğumuz durumlara karşı çözüm üretmek ya da var olan iyi hali korumak adına önem arz eden bir bilim dalıdır psikoloji. Yalnız bu işe bir akademik yönden, anlaşılması zor tabir ve kavramlarla yaklaşmak var, bir de anlaşılır ve günlük hayata da uyarlanabilir düzeyde yaklaşmak var. İşte Yalom, bizi psikolojiyle, bu ikinci seçenekte olduğu haliyle yaklaştırıyor ve çok da iyi yapıyor. Anlatımı harika derecede güzel, insanı kendine hapseden bir akıcılığı var bu kitabının da. Yani psikoloji deyince bir tırsmaya falan lüzum yok, başladığınız gibi devam edin, zaten sonuna nasıl vardığınızı anlayamayacaksınız bile.
    Konuya girecek olursak, Ernest, psikolojinin daha çok ilaçla tedavi alanında ilerlemeye niyetli bir doktorken Seymour Trotter davasıyla karşılaşır. Seymour ile konuşmaları ve onun etkisi, Ernest'i psikoterapi alanına yönlendirir. Bu işin giriş kısmı belki ama Seymour ile Belle'nin aralarında geçenler, bizi acayip derecede bir psikoterapi sorgulamasına itiyor zaten. Etik değerler, hasta doktor mahremiyeti, hasta, doktor için sadece bir hasta mıdır yoksa başka vasıflara evrilmesi mümkün müdür? Özellikle de Belle'nin ruh haline bakıldığında, içinde bulunulan durum epey zorlu bir hal alabiliyor. Bu konunun finali ise okuyucuda farklı düşüncelere sebebiyet verebilir. Ben "kuyruğunu yakalayan köpek" metaforunu kullanırdım bu konu için.
    Ernest psikoterapi alanına yöneldikten sonra, hastalarıyla olan ilişkileri ise kitabın geri kalan kısmını oluşturuyor. Ana karakter Ernest gibi görünse de aslında hikayede birçok karakteri ayrı ayrı görüyor ve her birinin farklı ruh hallerine ve davranışlarına şahit oluyoruz. Ernest'in hastası Justin'in, karısı Carol ile olan acayip ilişkisi, sonrasında Carol'ın sahneye çıkışı, ki Carol'ın mediko-sosyal'deki yaşadıkları bana kalırsa çok tehlikeli. Hem hasta hem de doktor açısından özellikle de. Yani biliyorum, bir parça SPOILER vermiş olacağım ama, Carol'ın doktoru ile ilişkisi gönüllülük esasına dayanırken (her ne kadar Carol'ı sağlığı bozuk olarak kabul etmek gerekse de), terk edildiğinde durumu kendisine tecavüz edilmiş gibi lanse etmesini yadırgadım doğrusu. Bu nedenle de hasta-doktor ilişkisinin içeriğine gerekli özenin gösterilmesi gerektiği kanısındayım. Nitekim bunun birçok örneği de olmuş ve bunlar kitapta değinilen şeyler.
    Bir başka konu ise gözetmenlik. Ben bu konuyu pek kabul edemedim doğrusu. Tamam, daha tecrübeli bir meslektaştan, kendini geliştirmek adına yardım alınması normal karşılanabilir ama hastalardan bahsederken hasta-doktor mahremiyeti de ihlal olmuyor mu? Sonuçta her hastasına da takma isim kullanmıyor ve zaten burada da birçok hastasını olduğu gibi gözetmeni Marshal'a aktarıyor Ernest. Paul ile muhabbetlerinde de yine hastalarından doğrudan bahsediyor Ernest.
    Carol'a geri dönecek olursak (neden dönelim demeyin, çünkü acayip bir kadın bu Carol), kitabın başından sonuna yaşadıkları ile beni farklı ruh hallerine soktu resmen. Carol'dan bir bölümde nefret ederken başka bir bölümde onu anlayabilir, hatta belki sevebilirsiniz de. Öyle bir kadın yani. Ama yine de yaptıkları, gerçekten de biz erkeklerin, kadınlara karşı gardını hep yukarıda tutması gerektiğinin güzel bir örneği oldu.
    Marshal'ın yaşadıkları ise... Yahu buna söylenecek bir şey yok, resmen "hızlı koşan atın boku seyrek düşer" vakası :) Tezgah vakası ise harikaydı doğrusu.
    Daha değinmediğimiz birkaç karakter daha var, onları da okurken tanımanızı tavsiye ederim artık. Zaten ucundan kıyısından kitaba giren hemen her karakter, güzelce psikoloji tezgahına yatırılıyor ve sanki kanlı canlı hayatımızdalarmış gibi aktarılıyor. Rüyaların çözümlenmeleri ise kitaba ayrı bir hava katmış. Okumanızı kesinlikle tavsiye edeceğim kitaplar arasında yerini aldı bu kitap, tabii başkaca bir kıymeti daha oldu benim için, o da bende kalsın ;) Keyifli okumalar.
  • Kitap bir giriş gelişme sonuç bölümünde ilerliyor. Birinci bölümde dünyadaki bunalım, ikinci bölümde derin ve detaylı bir tahlil yer alıyor. Kitabın kendine en hayran bırakan kısmı da burası aslında. Yazarın bu kadar derin ve sistematik bir bilgi birikimine nasıl sahip olduğuna şaşırıyorsunuz. Dili ve bahsettiği konular bazı yerlerde anlaşılması güç olsa da genel olarak kolay okunabilmekle birlikte üzerinde derin tefekkür edilecek düzeyde. Sezai Karakoç deyince akla gelen şey aslında bu. Sadece kitabın son bölümü yani çözüm önerileri kısmı bana fazla sığ ve alelacele yazılmış gibi geldi. Ayakları yere daha sağlam basan öneriler olmasını beklerdim. Bunun yanında Batı'yı bu kadar ciddiye alıp fazlaca yer vermesi ve tahlil etmesinin dirilişimizin gecikmesinin sebeplerinden biri olduğunu düşünüyorum. Yine de okunduğunda fazlaca istifade edilecek bir kitap.
  • Kitap Regencies serisinin en son çıkan 8. kitabı. Seriyle ilgili daha önce bir bilgim olmadığı için malesef karışık okumuşum. Ama ufak tefek yerler dışında karışık okumanında bir zararı yok sadece sıraya göre okursan karakterler daha iyi yerine oturuyor. Seri sıralaması;
    1-Doludizgin
    2-Aradığım Sensin
    3-Al Beni Kollarına
    4-Yarınlarım Senin
    5-Mutluluk Yemini
    6-A Lady of Expectations
    7-An Unwilling Conquest
    8-Uygun Bir Eş
    Tabi ki yayınevleri seri sırasına dikkat etmeden yayınladığı için isteseniz de seriyi tam sırasıyla okuyamıyorsunuz. Kitaba gelince ben sevdim. Akıcı bir kitaptı. Karakterleri de çok sevdim. Kafa dağıtmak için okuyabileceğiniz bir kitap. Aralarındaki aşkı da pek fazla hissedemedim malesef. Ancak giriş kısmı ve gelişme kısmında çok fazla sıkıldım. Kitap içine çekemedi beni sanırım yazardan kaynaklanıyor. Bu yüzden diğer kitaplarını okumakta biraz çekiniyorum. Çokzla üstü kapalı ifadeler vardı. Bazen neyden bahsediyorlar diye düşündüğüm oldu. Bunun nedeni çeviri kaynaklıda olabilir. Ama sonu gayet güzeldi.
  • Kayıp Zamanın İzinde (Özel Kutulu, 2 Cilt Takım) (Ciltli)
    Yazar : Marcel Proust
    Yayınevi : Yapı Kredi Yayınları Çevirmen: Roza Hakmen
    Yayın Tarihi 2016
    ISBN 9789750818127
    Baskı Sayısı 4. Baskı
    Dil TÜRKÇE
    Sayfa Sayısı : 3150

    Sadece anlık oluşan bir dizi halinde var olmak, bir insan için müthiş bir zaaftır şüphesiz; ama aynı zamanda müthiş bir güçtür de; bu kişi hafızanın ürünüdür ve belirli bir anın hatırası daha sonra olup biten her şeyden haberdar değildir; hafızanın kaydettiği an ve onunla birlikte o hatırada şekillenen kişi varlığını sürdürür, yaşamaya devam eder. Bizim gözümüzde var olan tek şey, hissettiğimiz şeydir, onu geçmişe, geleceğe yansıtır, ölümün kurmaca emellerini tanımayız. Zihnimiz önceden, bilinçsizce ürettiği şeyi açıkça çözümlemedikçe ya da önceden sabırla çözümlediği şeyi canlı şekilde yaratmadıkça asla tatmin olmaz. İnsan ancak hatırladığı şeye sadık kalabilir ve ancak bildiği şeyi hatırlar. Bildiğimiz gibi bir düzlem geometri vardır, bir de uzay geometrisi. Marcel Proust’un anlayışına göre de roman sadece düzlem psikolojisi değil, aynı zamanda zaman psikolojisidir. Kendi ifadesi ile ‘’ Uzayda bir geometri olduğu gibi, zamanda da bir psikoloji vardır ve düzlem psikolojisi hesapları bu psikolojide geçerli olmaz, çünkü düzlem psikolojide zaman ve büründüğü şekillerden biri, yani unutuş göz önüne alınmamıştır; gücünü hissetmeye başladığım unutuş gerçeğe adaptasyonda çok güçlü bir etkendir, çünkü içimizde sürekli gerçekle çatışarak yaşayan geçmişi yavaş yavaş yok eder. Sf:2637’’ Marcel Proust ‘’ zamanın bu görünmez özünü ayıklamaya, soyutlamaya çalıştım, ama bunu yapabilmek için deneyin devam edebilmesi gerekiyordu. ‘’ demektedir.
    Kitabımın sadece zamanın dışındaki, gerçekten yoğun izlenimlerden oluşamayacağına kadar verdiğime göre, bu izlenimleri aralarına serpeceğim gerçeklerin arasında zamana, insanları, toplumları, ulusları sarmalayan ve değiştiren zamana ilişkin gerçekler önemli bir yer tutacaktı. İnsanların dış görünüşündeki değişimlere yer vermeye özen gösterecektim; zaten bunun yeni örnekleri her an karşıma çıkmaktaydı, çünkü bir yandan geçici dalgınlıklar yüzünden durdurulamayacak kadar kesinlikle şekillenmeye başlayan eserimi düşünüyorum der (sf:3016) Marcel Proust kayıp zamanın izinde. Marcel Proust hırslı bir arkeolog gibi hafızanın her karışını eşeleyerek kendinden çok başarılı bir şekilde beslenmiştir. Kayıp Zamanın İzinde sadece kendi yaşamındaki ani değişimleri, ailesini, mekanları, dostluklarını, ilişkilerini, itiraf edebildiği ve edemediği hazları, hoşlandığı ve tiksindiği şeyleri değil, insan ruhunun gizemli ve incelikli arayışlara girişerek değer verdiği, hakir gördüğü gömdüğü ve kazıp çıkardığı, bağdaştığı ve bağdaşmadığı, geçen zamana rağmen hafızada baki kalan görüntüleri bile sanat yoluyla görkemli bir biçimde yeniden yaratmıştır. Bu uzun romanı okurken tam işte yaklaştım dediğiniz noktada bir adım atıp zamanın içinde yol alırken bir bakarsınız ki zaman hemen arkanızdan sizi takibe başlamıştır. Gerçek bir zamanın sanatsal yaklaşımının nefesini ensenizde hissedersiniz. Romanın zamanı biçimsel bir yaratıcıdır.
    Yazarın eseri, okura sunduğu bir görme aygıtına benzer; okurun o kitap olmasa kendinde belki fark edemeyeceği şeyleri görmesini sağlar. Kitapta söylenenleri okurun kendinde tanıması, kitabın gerçekçiliğinin kanıtıdır; bunun tersi de bir ölçüde doğrudur, iki metin arasında ki fark, çoğu kez yazara değil, okura atfedilebilir. Görünmezliğe ulaşmak, romanın varlığını unutturmak, kendini kitap okuyormuş gibi değil de, bir anlığına da olsa, yaşamın yerine geçmeyi başaran bir kurmacada yaşıyormuş gibi hissetmek Proust’un Kayıp Zamanın izinde romanın da doruk noktasındadır.
    Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust anlatıcının sadece iki defa isminin geçtiği yaklaşık yüzatmış karakterden oluşan hayali bir Balbec seyahatlerinde ya da baloda ki herhangi bir olayın gelişim süresinde romanını okurken anlatıcının önümüze kesin bir yer ve olayın ya da gelişimi size anlatmadıkça gelecekteki olayların kavranması hemen hemen imkansızdır. Anlatıcı geriye dönük olarak kurduğu geçmiş ve şimdiki zaman ile birlikte geleceğe baktığı ve anlattığı birey olarak kendi iç hafızası beklide romanın boşaltım sürecindeki mekanıdır. Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust anlatıcısı kendi bilincinde ağrılı bir doğum sancısı gibi gerçeklikleri sindirmek ister. Roman boyunca duyacağınız sesi kırılgan ve üzüntülü bir yapıya sahiptir.Bu tuhaf ses sahibinin çektiği acıları beklide bir ölçüsüdür. Mme de Guermentes Bloch’u ilk gördüğü günün üzerinden en az yirmi yıl geçmiş olan bir baloda ( ki bu balo üç yıl öncesine ait olarak anlatılıyor sf:3056 ) zaman ve roman akışında yazılma süresine dair benim görebildiğim tek ipucu olmuştur. Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust anlatıcının geçmişinin görüntülerini sunarken seçtiği imgeler ve malzeme ile keyfi beklide hafızam zayıf diyerek gerçeklikten uzak tutmaya çalışmıştır. Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust şunu ifade etmesini bu düşünceme uygun bulduğumu belirtmek isterim ‘’ Ülkem adına gurur duyarak şunu belirtmem gerekir ki, tek bir gerçek olayın, tek bir gerçek kişinin yer almadığı, her şeyin anlatımım gereği tarafımdan uydurulduğu bu kitapta… sf: 2931’’ Evlilikler ölümler ve psikolojik gelişimler ile ilerler. Zamanın herhangi bir noktasına yönelen bilinç ruhumuzla birleşip kurgusal zenginliğini sunar bize. Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust anlatıcının geçmişe dönük hafızasını ince bir ipe sermiştir. Albertine ile yaşadığı dönem kendi hafızasının zalimce itirafları ile doludur. Üç boyutlu bu perspektif açımasızca sorgular anlatıcıyı. Sonuç her ne olursa olsun gerçeklik sımsıkı kalmış bir yüzey oluşturur. Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust ifadesi muhteşemdir ‘’İşte bu yüzden, eserimim tamamlayacak vakti bulabilirsem, her şeyden önce insanları birer hilkat garibesine benzetme pahasına da olsa, mekanda kapladıkları kısıtlı yere karşılık, zaman içinde çok büyük, ölçüsüzce uzatılmış bir yer kaplayan varlıklar olarak tasvir edecektim kesinlikle, çünkü insanlar, yıllara dağılmış devler misali, yaşamış oldukları, sayısız günden oluşan, birbirlerinden uzak dönemlerin hepsine aynı anda değerler.’’Duyguları ve zekası, geçmiş ve gelecek ile sürekli yer değiştirir. Zeka ya da duyguların dönüşümleri roman boyunca önce yada sonra olması arasında gidip gelirsiniz. Bilinç akışındaki duygularının ifadesi ve selzenişleri zaman zaman merhamet duygusu ile kaplıdır.
    Uzun zaman, geceleri erkenden yattım. Bazen daha mumu söndürür söndürmez, gözlerim o kadar çabuk kapanıverirdi ki ‘’ uykuya dalıyorum ‘’ diye düşünmeye zaman bulamazdım. Aradan yarım saat geçtikten sonra da, artık uykuya geçme vakti geldiği düşüncesiyle uyanırdım… Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust giriş cümlesi hatta sayfaları demek gerek ki beni çok etkiledi. Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust anlatıcısına daha en başından zamanın farklı dizilerini hissettirmeye başlar. Dış dünya ya da nesneler dediğimiz şey onların yansıması ile oluşan bilinç ifadesidir beklide. Kayıp Zamanın İzinde geçmişe dönük zamanların şimdiki zamana ya da geleceğe olan aktarımlarının ipuçları verilmeye başlamıştır. Bir olguyu şimdi olarak yaşadığımız anda geçmiş olarak kavramakta çok zorlanırız. Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust’un uyuyan kahramanı ya da uyumak için uyanan kahramanı ancak uyanınca tekrar açılmış zamanın düzenine girer özgürlüğü sona erer. Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust anlatıcısı hiçbir şey bilmeden aşama aşama öğrenir ve aktarır. Kendiniz ile ilgili geçmişe bakarak güçlü hafızanız ile olaylar hakkında bir şeyler öğrenmek mümkün müdür? Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust bunu hafızam çok zayıftır aslında diyerek geçmiş zamanına başka bir kişi gibi bakmaktadır. Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust anlatıcısının; Gilbert Swann’a olan aşkı ( Daha sonra öğrendiğinde ise Gilbert Swann kendisine aşıktır.) Albertine’i olan tutkusu ( Albertine’i sonrasında ona olan bakış acısındaki farklılıklar ) Guermantes düşesine olan aşkı ( Kendisine ulaşılmaz olmak tutkusunu ulaştığında yenmesi ) Stermaria olan aşkı ( evlenmesi ile yok olması sanki aynı anda gerçekleşir) hiçbir şey bilmeden öğrenip aktarma sürecine örnektir.

    Bizi sıkan, önümüzde olanlardır çoğunlukla, bize acı çektirdiğinden dolayı gözümüzden bile sakınırız onu, bize güzel görünüyorsa yanılmışız demektir, geçip gidenleri görmede. Biz gelecekle katlanır duruma getirmek isteriz şimdiyi, bu yüzden onu düzene koymaya gücümüzün yetmediğini düşünürüz, evet, bir kez bile ona ulaşamayacağımızı düşünürüz boyuna. Her kişi kendi düşüncelerine bakar: Bütün geçmişle ya da gelecekle uğraşır, onu yakalamak için sürdürür düşünme eylemini durmadan. Çağımızı düşünmeyiz, ondan bir nesne alıp öğrenerek, geleceğe eklesek bile. Şimdiki çağ eriğimiz değildir: Geçmişle şimdiki çağ araçlarımızdır, yalnız gelecektir ereğimiz. Böyle yaşamıyoruz, yaşamayı umuyoruz, biz mutlu olmaya çalışan kimseleriz, oysa bu durumumuzu korudukça mutsuz olacağımız besbelli kaçınamayız ondan.

    VEDA: YAS TUTMAK YASAK
    Erdemli insanlar nasıl sessizce göçüp gider,
    Ve ruhlarına, hadi bakalım, diye fısıldarsa;
    Kederli dostlarından bir kısmı ‘’ İşte nefes durdu, ‘’ der,
    ‘’ Hayır, daha değil, ‘’ derken bir kısmı da;

    Tıpkı öyle eriyelim biz de, sessizce;
    Sel gibi gözyaşları, fırtınalı iç çekişler olmasın.
    Mutluluğumuza saygısızlık etmeyelim bence,
    İnancı tam olmayanlara aşkımızı açmayalım sakın.

    Zarar ve korku getirir yerküre sarsıntısı;
    Nedir, ne oldu diye herkes sorar durur;
    Oysa gökkürenin sarsılması
    Çok daha büyük ama zararsız olur.

    Ayın altındaki aşıkların basit aşkı da işte
    (Ki özü bedendir), ayrılığa dayanamaz;
    Çünkü uzak düşer aşkı oluşturan öğeler de
    Bedenler birbirinden ayrılır ayrılmaz.

    Oysa, öyle arıtılmış bit aşkımız var ki bizim,
    Nasıl bir şey, biz bile bilemiyoruz;
    Öyle bir güvenimiz var ki aklına birbirimizin,
    Gözler, dudaklar, eller uzaktaymış aldırmıyoruz

    Ruhlarımız da aslında tek olduğundan,
    Ayrılmaz asla, ben gidince şimdi;
    Uzar gider yalnızca, hiç kopmadan,
    Hava inceliğinde dövülmüş altın gibi.

    Bir değil iki olsalar da, aynı,
    Sağlam bir PERGELİN iki ayağı gibidirler:
    Senin ruhun, sabit ayak yani,
    Hiç oynamaz, öteki kımıldamazsa eğer.

    Sanki merkezde durur ama her zaman
    Öteki uzaklara giderse de,
    Eğilip kulak kabartır ardından,
    Ve döndüğünde doğrulur yine.

    İşte böyle olacaksın benim için de sen:
    Öteki ayak gibi, ben ayrılıp gitsem de,
    Sen sağlam durdukça, şaşmayacak dairem;
    Başladığı yerde bitecek her seferinde.

    Bu şiir, John Donne’ın ve dönemin en ünlü şiirlerinden biri. Ayrıca, eleştirmenlerce de, metafizik şiirin en iyi örneklerinden biri olarak göşterilir. John Donne bu şiiri karısı Anne More için yazdığı öne sürülmektedir.

    Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust şu cümlesi ‘’ Şüphesiz sevdalı, arzularının, özlemlerinin, hayal kırıklıklarının ve tasarılarının birbirini izleyen icatlarıyla tanımadığı bir kadın hakkında koca bir roman yazdığında, normal bir erkeğin aşkı da, PERGELİN epey açılmasına sebep olur.’’ Bu şiiri hatırlattı bana…


    Proust insanları iyileştirme sanatının çok ciddiye alındığı bir ailede dünyaya geldi. Babası doktordu ve tipik ondokuzuncu yüzyıl fizyonomisine sahip yapılı, sakallı bir adamdı. Otoriter bir görünüşü, karşısındaki insanın kendini ödlek gibi hissetmesine yol açan delice bakışları vardı. Ahlaki üstünlüğü bedeninden taşıyor gibiydi; bu yalnızca tıbbı meslek edinmiş kişilere özgü bir şeydi; hafif öksürükten ya da apandisitten şikayetçi olan her insan onların toplumdaki değerlerini tartışmasız kabul ediyor, bu da daha az değer verilen meslek edinmiş kişilerde nahoş bir gereksizlik hissi yol açıyordu.
    Şüphesiz, Marcel babasının yanında kendinin değersiz hissetmiş, onun başarılarla dolu yaşamındaki tek bela olarak değerlendirmiştir. Proust, ondokuzuncu yüzyılın sonlarında yaşayan bir buruva ailesinin üyelerince normal diye nitelenebilecek bir meslek edinmek için en ufak bir istek duymadı. İlgi duyduğu tek şey edebiyattı ama belki de çok genç olduğundan, yazmaya pek istekli görünmüyor ya da bunu beceremiyordu. İyi bir oğuldu; bu nedenle ailesinin onayladığı bir meslek edinmeye çalıştı. Dışişleri Bakanlığına girebilir, avukat ya da banker olabilirdi. Louvre müzesinde çalışabilirdi. Sonunda kariyer yapmanın zor bir iş olduğunu anladı. Bir hukuk müşavirinin yanında iki hafta çalışmak ona ölüm gibi gelmişti. ( En umutsuz anlarımda bile, bir hukuk bürosunda olduğu kadar büyük bir dehşete kapılmadım ), Paris’ten ve sevgili annesinden ayrılması gerektiğini anlayınca da diplomat olma fikrini bir kenara bıraktı. Giderek umutsuzluğa kapılan yirmi iki yaşındaki Proust şöyle soruyordu: Ne avukat, ne doktor ne de rahip olmaya karar verebiliyorum; peki geriye ne kalıyor?
    Belki de Kütüphaneci olmalıydı. Mazarine kütüphanesinde ücretsiz olarak çalışmak için başvurdu ve işe kabul edildi. Aradığını orada bulması mümkündü ama kütüphane Proust’un ciğerleri için biraz fazla tozluydu. Hastalık bahanesiyle ard arda uzun izinler almaya başladı; izin günlerini bazen yatakta, bazen tatilde, nadiren de yazı masasının başındaydı. Sıkıntıdan uzak yaşıyor, akşam yemekleri veriyor, çay içmek için dışarı çıkıyor, su gibi para harcıyordu. Babasının bu durumdan ne kadar rahatsızlık duyduğunu tahmin edebiliyoruz; o, sanata, hiçbir zaman ilgi duymamış, pratik bir adamdı. Marcel uzun süre haber vermeden işe gitmedi; kütüphaneye bir kez ya uğruyor ya uğramıyordu. Sonunda zaten gereğinden fazla hoşgörü göstermiş olan kütüphane yöneticileri onu, işe girdikten beş yıl sonra işten çıkardılar. Böylece Marcel’in hiçbir zaman doğru düzgün bir meslek sahibi olamayacağı, yalnızca düşkırıklığına uğramış babası için değil, herkes için açıklık açıklık kazanmıştı; o edebiyatla zevk için uğraşıyor, bundan herhangi bir kazanç elde etmeyi beklemiyordu; bu nedenle de yaşamının sonuna kadar ailesinin parası ile geçinecekti.
    Bu gerçek dikkate alındığında, Proust’un edebiyat konusunda hırslı olduğunu görmek şaşırtıcı. Annesi ve babası öldükten, kendisi de nihayet romanı üzerinde çalışmaya başladıktan sonra proust hizmetçisine şöyle içini döküyordu:
    ‘’ Ah, Celeste, keşke babamın hastalarıyla uğraşırken duyduğu güveni duyabilsem kitap yazarken. ‘’

    Bunları okuduktan sonra bende oluşan düşüncem ‘’Kayıp Zamanın İzinde Marcel Proust; kayıp zamanın izinde diyerek, boşa geçen zamanımı kastetmektedir? Veya aslında hiçbir zaman, boşa geçmiş zaman değildir aslında; bilmediklerimiz, öğrenemediklerimiz, gözlemleyemediklerimiz mi bize bu hissi verir? Her okuyucu kendi payına çıkarması gerekeni kendinde bulması gerekir diye bize bir paradoks mu bırakmıştır? Beklenmedik ve kaçınılmazı görebilmek?’’

    KAYNAKLAR:
    Marcel Proust - Kayıp Zamanın İzinde (Özel Kutulu, 2 Cilt Takım) (Ciltli) Yapı Kredi Yayınları 4. Baskı
    Samuel Becket – Proust Metis Yayınlar 4. Baskı
    Mario Vargas Llosa – Genç Bir Romancıya Mektuplar Can yayınları 2. Baskı
    Marcel Proust – Edebiyat Ve Sanat Yazıları Kredi Yayınları 1. Baskı
    Alain De Botton – Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir Sel Yayınları 5. Baskı
    GILLES DELEUZE – Proust ve Göstergeler Alfa Yayınları 1. Baskı
    Blaise Pascal – Düşünceler Say Yayınları 5. Baskı
    John Donne – Yapı Kredi Yayınları (Kazım Taşkent Klasik Yapıtları Dizisi ) 1. Baskı
  • Çok tartışıldı, üzerine çok konuşuldu.
    "Her Şey 1000Kitap'ta oldu."

    Niyetim kitabı kötülemek ya da bazı kişileri övmek değil, öncelikle bunu belirtmek istiyorum ki niyet okunmasın. Bunu yazdığım için yine gerilimli bir durum olacak belki ama ne yazık ki bana göre ilk 109 sayfa çöp, bu tabire katılıyorum. Yani yazar kitabın ilk bölümü olan Celal bölümünü neden yazmış, ne amaçlamış anlayamadım. Gerçekten kötüydü.

    Aslında cümleleri okurken aklımdan sık sık şu geçti, yazarın yazmaya bir istidadı var ama sanki kendisini kasmış. Sanki anlatacaklarını belirli bir kalıbın içerisinde anlatma kaygısına düşmüş. Bu da yazımını gölgelemiş ve kurmaya çalışacağım diye uğraşırken, üslubunu ve anlatımını kaybetmiş. Bölüm kocaman bir gereksiz aforizma, sigara ve betimleme yığınına dönüşmüş.

    Kitabın sonraki bölümlerini de okuyunca aklımdan geçen ise yazar ilk bölümü yazmış, bir köşede bırakmış, aradan bir kaç yıl geçmiş oturmuş kitabı tamamlamaya karar vermiş. Yani ilk bölümde hissedilen aşırı acemilik sonra sonra kayboluyor kitapta ama kitabı eline alan her okur 109 sayfa bitsin de kalan bölümler nasılmış bakalım diye sabreder mi bilemiyorum. Ki ben de dayanamayıp bırakmıştım sonradan devam etmeye karar verdim.

    109 sayfalık Celal kısmını da yazan, Yusuf kısmını da, Doktor ve Pars karakterlerini de yazan aynı kişiyse, bu ne yaman bir çelişki durumuna düşüyorum. Bence yazar psikoloji üzerine yazmak istemiş ki bu yönüyle kitap iyi fakat bunu da bir kurgu ve diyalog üzerine yazayım ki kişisel gelişim gibi, deneme gibi olmasın piyasaya yeni çıkacağım kitabı kimse okumaz düşüncesine girmiş ve kurgu kısmında tökezlemiş. Ne şekilde yazacağından bir türlü emin olamadığı için de ortaya Celal gibi karman çorman bir karakter çıkmış.

    Elimde kalem not ala ala okudum kitabı, neresini neden sevmedim neresini neden beğendim gibi. İncelemeye biraz böyle devam etsem kitaba dair daha adil bir inceleme yazabileceğim gibi, o yüzden biraz uzun bir yazı olacak okumak istemeyen varsa çıksın. =)

    Kitabın ilk bölümündeki giriş paragrafları bana Hakan Günday’ı anımsattı, bir yorumda Hakan Günday olsa şöyle şöyle yazardı dememin ve üzerine bir iletide bir dünya laf yememin sebebi de bu benzerlik hissiydi aslında, Hakan Günday tarzını sonuna kadar ara ara hissettim. Mustafa Becit Hakan Günday’dan etkilenmiş olabilir diye düşündüm işte başlarken de ve giriş kısmını beğendim de, fakat sonrasında aşırı klişeye düştü.

    Örneğin sayfa 13’te;
    “İkimiz de yalnızız ve bir nükleer santral kadar tehlikeliyiz,” diye bir cümle var, buraya “Neden?” diye not düşmüşüm, hikayenin çok başındayız karakterler bile daha oturmadan böyle iddialı bir cümle neden kurdurtuluyor karaktere. Etkileyici bulmak gerekiyordu bu cümleyi belki ama klişe... Neden bu kadar gereksiz betimleme ve afili cümle kullanmış, olaya girdikten sonra aforizmaları araya serpiştirse ya da kurguyu betimleme ile süslese daha lezzetli olurmuş. Betimleme dediğim de "Geniş bir kapıdan geniş bir salona girdi, upuzun koridoru geçti, geniş merdivenleri tek tek çıkıp büyük salonun sonundaki önemli adamın odasına girdi." şeklinde. Geniş merdivenler, geniş salon yerine etrafındaki durumu betimlese okumaktan daha keyif almaz mıydınız? Ben alırdım. :))

    Çakma Hollywood konuşmaları, Kurtlar Vadisi esintileri, laf kalabalığı... klişeydi. (Kızmayın yani klişe.)
    “Ben sana iş veririm ve sen de bu işi yaparsın!” (Selam ben Polat Alemdar!)

    “Sigaranın filtresini ağzıma,ucunu ise çakmağımdan çıkan ateşe teslim ettim.” – Sırf süsleyeceğim diye bunca laf kalabalığına ne gerek vardı, sigara yaktım yaz devam et, filtresini ateşe vererek sigarayı yakamayacağını okur biliyor, her okur Bilal değil. Okurun zekasını bu kadar küçümsemek niye? Ki zaten o kadar çok sigara yakıyor ki bu bölümde neredeyse sayfada bir sigara yaktı, sigara yaktım cümlesini görüyoruz. Sigaradan bezecek kadar sigara yakılan cümle var.
    Buna benzer bir cümle de yine “...arabayı çalıştırıp, vitesi bire taktım, sonra gaza basıp hızla uzaklaştım.” Şimdi ben harika şeyler yazabiliyorum falan değil ama yazma işinin de biraz matematiği olduğunu ve eğer güzel bir eser meydana getirmek istiyorsak kurguya katkısı olmayacak şeylerin yazıyı şişirmek dışında bir etkisi olmadığını da biliyorum. Çehov’un tüfeği olayı hani. Buna bir örnek daha yazıp, bu bahsi geçeceğim.

    “Masanın üzerine döktüğü tütünleri ayrıştırdıktan sonra yanma haznesine sıkıştırdı ve yaklaşık yedi saniyede yaktı.” Tütünlerin de, zamanın da kurguya katkısı yok.

    Celal kısmındaki olaylar hep şuna vurgu, bakın Celal çok vahşi, acımasız ve soğukkanlı bir ölüm makinesi! Tamam anladık diye bağırmak istedim, kafa kırmalar, iki kaşın ortasına domdom kurşunular...

    “...adamın kopmuş kellesine falçata ile dövme yapıyordum.” Vayyy bee!! Adam psikopat, katil, ama sanatçı ruhlu!

    Kafamızda hep aynı soru... Bu kitap ne üzerine kurulu? Aşk mı? Yeraltı mı? Polisiye mi? Psikoloji mi?

    Bir kısım vardı ki hangi akla hizmet yazmış, nasıl makul görerek yazmış anlayamadım. Gölge’nin kadınımı öldürdüm diye zırvaladığı kısım! Bu kısımla ilgili ne gibi bir savunması var soracağım kendisine de.(Yazara sorsaydın denildi hep.)

    Sanırım en oturaklı kısım Yusuf kısmıydı, buradan sonra kurgu süper falan olmuyor ama cümleler daha makul, daha kabul edilebilir ve aforizma kısımları yukarıda bahsettiğim olay örgüsünün içinde eritilmiş olarak karşımıza çıkıyor. Tanrı, ego, Freud, Jung, Gazali kısımları güzeldi. Ama yine bir eleştirim var ki zorunda değil diyebilirsiniz, bilmiyorum belki de öyledir, bilimsel bir dayanağa vermemiş sırtını sadece benim görüşüm, benim düşüncem böyle ve bunun doğru olduğunu kabul ediyorum yapıp yazmış. Doğu ile Batı’yı kıyas yapmış ama kendisi Doğu’ya yakın hissettiği için Batı’yı bir kenara fırlatmış, adeta Freud da kimmiş babalar gibi Gazali’miz var bizim durumu gibi. İnanç kıskacında takılmış kalmış bilimi yok kabul etmiş, bunu da sevmedim.

    Neyini sevdim? Bir sürü yer oldu altını çizdiğim; psikolojik çıkarım yaptığı kısımların çoğunu sevdim, yazmaya istidatı kesinlikle var doğruladım buralarda, Pars ve Asil bağlantısı güzeldi, doktorun hikayesini biraz daha derinleşitrip daha güzel bir temele oturtsa süper olurmuş, doktorun egosu ile savaşı kısmı güzeldi. Necati mesela olmasa da olurmuş, hatta belki Celal –Serap olmasa da olabilirmiş, Sümbül hikayeye illa girmeli miydi şüpheli ama yazar böyle kurmayı tercih etmiş böyle kurmuş.

    Psikoloji konusuma eğilimi varmış bu konu üzerine yazarsa daha güzel kitaplar okuruz sanırım kendisinden, ama lütfen mafyamatik karakterlerden uzak dursun.

    Aşk üzerine kurduğu cümleler biraz bayattı açıkcası ve kurguda basit ve mantıksız yerler vardı. Ama yazarın bu kitabı 20li yaşlarda yazdığı göz önünde bulundurulursa çok da kötü denemez kitaba. Biraz daha olgunlaştığında, biraz daha hayat tecrübesi edindiğinde ya da bir kaç kitap olgunluğuna ulaşıp kendi kitabını yazsa daha güzel bir iş çıkartabilirmiş diye düşünüyorum. Bu herkes için geçerli değil çok genç yaşta çok sağlam eserler yazabilen yazarlar elbet vardır ama Becit için ben böyle hissettim, böyle düşündüm.

    Okuyun diyemem ama okumayın da diyemiyorum. Kitap ortalama bir kitap, ne çok kötü (Celal kısmı hariç), ne çok iyi... Sadece kurgu ve üslup bakımından bakarsanız zayıf ama içinde güzel çıkarımlar da yok değil. Biraz okuma birikiminiz biraz da ne beklediğiniz önemli olan.
  • Üslubu akıcı, çevirmenin de bunda büyük etkisi olduğuna inanıyorum. Bununla beraber yazarın giriş kısmındaki tespitleri ve savaşın yeniden inşası sırasında verilen bilgiler doğrultusunda Troya'nın ve Troyalıların kökenlerine dair kafamdaki soru işaretlerinin bir kısmı giderken, yeni soru işaretleri ile baş başa kaldığımı fark ettim. Giriş kısmında Akhalar ve Troyalılar arasındaki mücadelenin günümüzde halen Yunanlar ve Türkler arasında devam ettiğine ilişkin tespitler ilginç. Husumetin binlerce yıldır şekil değiştirmesine rağmen temel değiştirmediğinden bahsedilmesi, sadece bizim bilinçaltımızda değil, batılı araştırmacıların bilinçaltında da Akhalar ile Yunan toplumunun, Troyalılar ile Türk toplumunun eşleştirildiğini açık şekilde göstermekte. Kaldı ki Avrupa orta çağının sonuna kadar bu kavrayışın ve anlayışın mevcut olduğunu ileride okuduğum başka kitaplarda da gördüğümü belirtmeliyim. Troya savaşının ne kadarının gerçek olabileceği konusunda ender bulunabilecek tespit ve bilgiler içeren bir kitap. Troya Savaşına ilgi duymakla beraber, askeri harekatlar hakkında da araştırma yapan kişiler için çok önemli bir kaynak niteliğinde.