• 160 syf.
    ·3 günde·Beğendi·10/10
    Öncelikle 1k platformunda yaptığım ilk kitap yorum(incelemesi) olacak bu nedenle bu heyecanı ve acemiliği hissediyorum. Bu incelemeyi yapmamın en büyük sebebi bu kitabın çok az okunmuş ve sadece bir kere incelenmiş olması.

    Kitabın içeriğinden bahsetmek isterim öncelikle: evrenin başlangıcı, nasıl oluştuğu ile ilgili olan okurlar için giriş kitaplarının girişi olarak kabul edilmeli bu kitap çünkü kitapta kronolojik bir şekilde çok fazla yorum eklemeden insanoğlunun evreni keşfederken ki ilerlemesini objektif bir şekilde görüyoruz. Bu temel başlangıç kitabı basımının çok kaliteli ve detaylı görsel ögelerle tanımlamış olması ilgili okurları daha da bu serüvenin içine dahil edip evren ve uzay bilimi hakkında daha çok araştırmaya itiyor ve bana göre bir giriş kitabı okuyucuda bu isteği uyandırmalı.

    Son olarak kitabın sonundaki "Tanıklıklar ve Belgeler" bölümünde birçok önde gelen bilim adamı ve yazarların evren hakkındaki eserlerinden alıntı ve yine o kişilerin eserlerini okuma hissi veriyor yani en azından bende bu isteği uyandırdığını söyleyebilirim.

    Özetleyecek olursam bu kitap kesinlikle okunmalı ve sonrasında da bu konuya ilgi duyuyorsak farklı yazarlardan veya kitapta bahsedilen yazarların eserlerini de okumaya çalışmalıyız...
  • 400 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    İncelemenin video hali :)

    https://youtu.be/iEVbAcJkfV4

    Evet, fantastik bir dünya nasıl yaratılır konulu kaynak kitabımıza hoş geldiniz.

    Kısa hikayelerin pek ilgimi çekmediğini daha önce de yazmıştım. Fakat, bir bütün oluşturan kısa hikaye kitaplarının yeri ayrı. Tıpkı Ben Robot gibi, neticede bir noktaya bağlanıyor ve birbirleri ile ilintili hikayeler bunlar. Ben Robot için, "Tıpkı Tolkien'in "Topraktaki bir oyukta bir hobbit yaşardı." yazarken işin bu raddeye geleceğini bilmediği gibi, Asimov da ilk robot hikayesini yazarken bilmiyordu." yazmıştım. Polonyalı bir yazar olarak Sapkowski muhtemelen daha da bilmiyordu. Adam nereden bilsin, kendi yarattığı dünyadan bir video oyun serisi çıkacak, o serinin son oyunu oyunseverler tarafından gelmiş geçmiş en iyi oyunlardan birisi olarak görülecek (bir çoğu için de şimdilik en iyisi), ama bu oyun işlerinden hiç anlamadığı için serinin oyun haklarını çok ucuza bırakmış olacak, neyse ki yasal hakkı sayesinde geç de olsa hak ettiği parayı buradan kazanabilecek, sonrasında Netflix diye bir platform bilmem kaç dilde kitabın dizisini çekecek, ilk sezonu yalnızca birkaç ay içerisinde 70 milyon kişi tarafından izlenecek... Şimdilik durum bu. Bunu hayal etmiş midir? Küçük bir Doğu Avrupa ülkesinin yazarı? Önünde Stanislaw Lem gibi bir örnek var ama, Sapkowski'nin tanınırlığı ve Witcher'ın başarısı onu geçecek gibi, hatta bence şimdiden geçti.

    Geldikleri konumu düşündüğümde ilk hikayelerin, ilk kitapların üzerimdeki etkisi artıyor. Son Dilek'te geçen her hikaye çok iyi. Kitaba ismini veren Son Dilek hikayesinin, daha sonradan bağlanacağı yerler çok iyi. Bu bağlanma, oyunseverler için de geçerli. Mantığın Sesi'nin ilk Witcher oyununun giriş fragmanı olarak kullanılması da buna dahil.

    Witcher'ın oyunlarını çok seviyorum. Tüm oyunlarını çılgınlar gibi oynadıktan sonra, Son Dilek basıldığında hemen almıştım. Okuyacağım kitabın, oyunlardan daha iyi olamayacağına dair bir düşünce vardı o an kafamda. Fakat yanılmıştım. Okuduğum her hikayede ne kadar yanıldığımı görüyordum. Kitabı bitirdiğimde, oyunların nasıl bu kadar iyi olduklarını da idrak edebilmiştim. Sapkowski o kadar güzel bir dünya yaratmıştı ki, onu baz alarak iyi bir iş çıkarmayı çok kolaylaştırmıştı.

    Witcher oyunları, oynadığım en iyi oyun serilerinden. Kitapları da okuduğum en iyi serilerden. Ve tüm bunlar, Witcher evrenine toplamda harcadığım yüzlerce saatin hepsi, yazılan ilk hikaye sayesinde.
  • 376 syf.
    ·10/10
    #masaldankitaplik
    Percy Jackson ve Olimposlular serisinin tüm kitaplarının yorumun elimden geldiğince yazmaya çalışıyorum. Ve işte karşınızda serinin 4. kitabı. Her zamanki gibi büyük bir keyifle okuduğum bir kitap oldu elbette. Rick Riordan okurken kafamı dağıtabiliyor ve rahatlayabiliyorum. Okuması da bir hayli eğlenceli olduğundan benim için bulunmaz nimet oluyor açıkçası. Bu kitapta Percy karakterimiz 15 yaşına giriyor ve büyük lanetin gerçekleşmesine sadece 1 yıl kalıyor. Kitabımızda bu kez bizi bekleyen maceraları size kısaca anlatayım. Melez kampının Kronos ve yandaşları yüzünden eskisi kadar güvenli olmaması üzerine ve kampın içinde Deadalus’un Labirentinin girişinin şans eseri(!) bulunması üzerine işler iyice sarpa sarıyor. Labirentten size biraz bahsetmek istiyorum. Bu labirent bizim kadar canlı olan, her geçen gün büyüyen bir mimari harikalık. Bu labirenti inşa eden kişi ise Daedalus isimli bir mucit. Kendisinin ne kadar zeki olduğunu inşa ettiği labirentin muhteşemliğine bakarak anlayabiliriz. Labirent sayamayacağımız kadar tehlikelerle dolu ve bütün Amerika kıtasının altına yayılmış durumda. Labirenti kısaca böyle özetleyebilirim sanırım. Kitabımızın konusuna devam edelim o halde. Luke ve yandaşları kampa direk girmenin bir yolunu bulamayınca labirenti kullanarak kampa giriş yapmayı hedeflerler. Yalnız labirentte hayatta kalabilmek ve sağ salim dışarıya çıkabilmek için mucite ihtiyaçları vardır. Kahramanlarımız ise burada devreye giriyor. Mucite Luke’tan önce ulaşıp kampı korumak için ellerinden geleni yapmaya çalışıyorlar. Annabeth, Percy, Kıvırcık ve Tyson ölümcül labirente girerek Luke’u durdurmak için canla başla çalışıyorlar. Bir diğer sorunumuz ise Kıvırcık oluyor. Kendisi Pan’i bulmak için çıktığı her arayışta eli boş döndüğü için Heyet Kıvırcık’ın Arama ehliyetine el koymak ister fakat bazı nedenlerden dolayı son bir şans daha vererek aramaya çıkmasına izin verilir. Bir başka sorunumuz ise Nico’nun Percy’e olan öfkesi. Ablasının ölümü yüzünden hala kızgın olan Nico ablasını geri getirmek ve Percy’den intikam almak için türlü türlü planlara başvuruyor. Bu kitapta da her zamanki gibi macera hiç bitmiyor. Birden fazla tehlikeyle baş etmeye çalışan kahramanlarımızı zorlu bir yolculuk bekliyor. Bize düşen kısmı ise bu macerayı keyifle okumak oluyor. Ben gerçekten de çok sevdim. Umarım sizler de çok severek okursunuz. Her zamanki gibi size bu seriyi şiddetle önererek aranızdan ayrılıyorum.
    Puanım:5/5
  • 320 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Dikkat: Tatkaçıran/oyunbozan içerir.


    Eskimeyen Bir Yazın Evreni: 30 Yıl Sonra Yeniden Behrengi

    Ulaş Başar Gezgin


    Çağan Irmak’ın yönettiği ‘Çemberimde Gül Oya’ adlı dizi filmde, öğretmen, öğrencilerine bir kitap dağıtır. Yazarı ‘anarşist’ olarak değerlendiren müdür, kitapları toplatıp okulun bahçesinde yaktırır. Ama bir çocuk kendi kitabını saklamıştır. Sonra öğretmenine gösterir, "kötü bir kitap olsaydı, babam bana aynı kitabı almazdı" diyecektir. Bu kitap, Behrengi’nin ‘Küçük Kara Balığı’dır.[ Bkz. https://www.youtube.com/watch?v=uMvS8StsqiU
    https://www.youtube.com/watch?v=rKFAmB828Ys ]

    Kitabın minik kahramanı gibi ben de birçok kuşakdaşım da Behrengi’nin kitaplarıyla büyüdük; özellikle ‘Küçük Kara Balık’la ve ‘Bir Şeftali Bin Şeftali’yle. Kendi çocukluğumda neyse ki dizideki gibi bir olay yaşamadım. Annem anaokulu öğretmeniydi, böylece “6 yıl anaokulunda okudum” diyebilirim; sınıf öğretmenim de annem gibi aydınlık bir insandı; kendisine minnettarım. 5 yaşımda yitirdiğim babamdan geriye kocaman bir kütüphane kalmıştı ve bunun içinde 12 Eylül’de mutlaka yakılması gereken ‘sakıncalı’ kitaplardan bugün çok zor bulunan şiir kitaplarına kadar çok geniş bir yelpaze söz konusuydu. Yıllar geçtikçe o kütüphaneden daha çok kitap okudum ve daha zorlarını (ve elbette daha ‘sakıncalılar’ını) okumaya başladım. Fakat hepsi Behrengi’den başlar. Okuma-yazma serüvenimi başlatan Behrengi kitaplarının benim için her zaman özel bir yeri vardır. Yaklaşık 30 yıl önce okuduğum Behrengi kitaplarını şimdi yeniden okuyorum. Bu yazı da böylece ortaya çıkıyor.


    Küçük Kara Balık

    Samet Behrengi’nin (1939-1968) en çok bilinen kitabı ‘Küçük Kara Balık’. Yazar bu kısacık ömrüne enfes masallar sığdırmayı başarmış. Bilindiği gibi, ‘Küçük Kara Balık’, bir itaatsizlik anlatısı. Masaldaki başkişinin küçük bir balık olması, çocuk okurların onunla özdeşlik kurmasını kolaylaştırıyor. Özdeşlik kurulan anlatılar, daha çok merak uyandırıyor; çünkü okura kendi öyküsüymüş gibi geliyor. Elbette özdeşleşebilme becerisi için çocuk okurun belli bir yaşın bilişsel düzeyine erişmiş olması gerekiyor. Masalın bir anlatıcı nine çerçevesiyle açıldığını da burada not edelim.

    Anne, çocuğun aykırı düşünmesini kandırılmasına yorar. Öyle ya, çocuk aklı öyle şeylere ermeyecektir. Fakat toplum, çocuğun aykırı düşünmesini kandırılmasına değil annesinin çocuk yetiştirmedeki yetersizliğine yorar; ondan utanç duyarlar hatta neredeyse ona saldıracaklardır. ‘İleri geri konuşan’ salyangozu öldürmüşlerdir, ‘küçük kara balık’ı da öldürmeye kalkarlar. Küçük, arkadaşlarının yardımıyla kendini onların elinden kurtarıp uzaklara kaçar. ‘Arkadaşlarının yardımıyla’ ifadesi önemli. Bir bireysel kurtuluş anlatısı değildir bu.

    Küçük Kara Balık, dere sandığı ırmağın sonuna varmak için çıktığı yolda, kurbağa, yengeç, kertenkele, ceylan ve kaplumbağalarla karşılaşacaktır. Bunların çoğu, belli bir kavramı simgelemektedir: Kurbağalar kendini beğenmişliği, yengeçler kurnazlığı, kertenkeleler bilgeliği, ceylanlar masumluğu temsil edecektir.[ “Bu durum, Sergei Prokofiev’in ‘Peter ve Kurt’ (1936) adlı senfonik masalını akla getirir. Bu yapıtta, her bir kişilik, orkestrada bir çalgıyla temsil edilir. Örneğin, flüt, kuşa; klarnet, kediye karşılık gelir.”
    ] Küçük, kertelenkele sayesinde gelecekteki tehlikelere karşı önlemini almış olur. Kertenkeleden onun gibi birçok bilinçli balığın buralardan geçtiğini öğrenir. Hatta birleşip bir topluluk olmuşlardır. Gece çöktüğünde ay dedeyle sohbet eder.

    Minik balıklar, yolculuğunda küçüğe katılacaklarken, Küçük’ün beklediği gibi bir kuş tarafından yakalanır; kuşun torbasına atılırlar. Minikler hemen pişmanlık duyar, Küçük Kara Balık’ı suçlarlar. Bunlar zor karşısında hemen yılıp saf değiştirenleri simgeler elbette. Kuş, miniklere “canınızı bağışlamamı istiyorsanız Küçük Kara Balık’ı öldürün” der. Yapacaklardır; ancak Küçük, hançerini çıkarır ve bir oyun oynarlar. Küçük, ölü taklidi yapar. Zalim kuş elbette sözünde durmaz. Küçük, torbayı dikenden hançeriyle yırtar ve kuştan kurtulur.

    Sonunda “Deniz’lere çıkar sokaklar” sözünde olduğu gibi denize ulaşır. Kendi gibi özgür bir balık sürüsüyle karşılaşır. Sonra bir karabatağa yakalanır. Onu kandırmayı başarıp suya geri döner, yeniden yakalanır. Karabatağın karnındaki bir minik balığı kurtarır. Kendisi de hançeriyle karabatağı öldürür ama kendisinden bir daha ses çıkmaz. Bir daha ondan haber alan olmaz. Anlatıcı çerçevesine döneriz. Ninenin masalını dinleyen balıklardan biri, Küçük Kara Balık gibi düşünecek, o gece uyuyamayacaktır. Anlatının sonsuz bir biçimde başa döneceğini anlarız...

    ‘Küçük Kara Balık’ın başarısı, yalın bir biçimde itaatsizlik, gelenekçilik, toplumsal baskı vb. konuları işlemesinden ileri geliyor. Ayrıca, yukarıda belirttiğimiz gibi, bu, bir ‘bireysel kurtuluş’ anlatısı değil. Küçük, ölmese, özgür balık sürüsüne katılacaktı. Dolayısıyla, bireyciliğe övgü söz konusu değil. Mutlu sonla bitmemesini de not etmeli. Hak arama mücadelesi uzun bir süreç. Bu açıdan, ‘Küçük Kara Balık’, oldukça gerçekçi bir anlatı.

    ‘Küçük Kara Balık’ın az bilinen bir yönü şu: Kitap, evrim kuramına bağlanabiliyor. Küçük, karadaki yaşamı merak eder. Evrim kuramına göre, işte bu merak, deniz hayvanlarının bir bölümünün evrim içerisinde kara hayvanlarına dönüşmesini ve sonul olarak insan türünün ortaya çıkmasını sağladı. Dolayısıyla, zaten ‘küçük kara balıklar’ merak edip karaya çıkmasa biz insanlar var olmayacaktık. Evet, ilk çıkanlar, karaya uygun bir donanıma sahip olmadıkları için öldüler; ama zamanla karaya uyum sağlayacak donanımlar evrimleşti. Artık karaya çıkmak ölüm anlamına gelmeyecektir.


    Bir Şeftali Bin Şeftali

    ‘Bir Şeftali Bin Şeftali’de bir köye gideriz. Köyün ağası, köyü parselleyip en kötü arazileri köylülere satar. En güzel bahçeyi kendine ayırır. Bu bahçede iki şeftali ağacı vardır. Büyük olanı her yıl bümbüyük meyveler verir; küçük olanı ise çiçek açar ama bir türlü meyve vermez. Bahçıvan bu nedenle ağacı neredeyse kesecektir. Böylece küçük ağacın kendi ağzından öyküsüne geçeriz. Bu, bir ağalık karşıtı anlatıdır. Şeftali ağacı, kızına, kendi öyküsünü anlatan şeftali tanesine şöyle diyecektir:

    “Üç beş kendini bilmez halk düşmanı, ne yaparsa yapsın, güneş anayı küstüremez.” (s.17)

    7-8 yaşındaki iki köylü çocuk Sahip Ali ve Polat arasında şu konuşma geçer:

    “Biz insan değil miyiz sanki? Tüm meyveyi toplayıp zıkkımlansın diye ağa olacak o ite götürüyor.” (s.20)

    Her yıl bahçeye dalan ancak bu kez tadılacak meyve bulamayan çocuklar, ağanın köyü soyup soğana çevirmesine kızarlar. Onlara göre bu bahçe, köylünün malı olmalıydı. Akıllarından bahçeyi yakmayı geçirirler. Bahçede gezinirken, yerde meyve toplanılırken unutulmuş bir şeftali görürler. İşte bu şeftali, öyküsünü anlatacak olan şeftalidir. Sonrasında şeftalinin 2 çocuğun bahçıvandan gizli şefkatiyle büyümesine tanık oluruz.

    Peki ama ne olacaktır şeftali ağacı büyüdüğünde? Kendilerinin olmayan bir toprağa ekmişlerdir ağacı. Çocukların yanıtı basit ve aydınlatıcıdır: “Toprak, üstünde çalışanındır.” (s.50) Ancak ağaç meyve vermeden, çocuklardan biri, Sahip Ali, son nefesini verecektir, yılan sokmasından. Aslında Sahip Ali, şeftali ağacı için ölmüştür: Niyeti, yılan avlayıp ölüsünü gübre olarak şeftali ağacının altına gömmektir. Sahip Ali’nin kardeşi kadar yakın arkadaşı Polat, onun ölümünden sonra üzüntüsünden köyde duramaz; kentte bakkal dayısının yanına çırak olur.

    Bundan sonra, şeftali ağacı, açmak istemeyecektir: “Ağaya uşaklık eden, köy halkını düşman belleyen bahçıvanın eline düştüğüme üzülüyordum.” (s.58) O günden sonra asla meyve vermez. Ağaç için bu, bir yas ve protesto niteliği kazanır. Sözlerini “boyun eğmiyorum işte” (s.60) diye bitirecektir.


    Bir Günlük Düş ve Gerçek (Diğer Adı: Püsküllü Deve)

    ‘Bir Günlük Düş ve Gerçek’, Tahran’da iki çift çocuğun öyküsü olarak başlıyor. Metnin ilk yarısı masaldan çok öykü niteliğinde. Ayakkabısızlık üstüne eğlenceli bir anlatı. Analı babalı olan, ancak gün boyu sokak çocuğu gibi yaşayan dört çocuğun maceraları... Yoksul çocuklardır hepsi. Fakat yarıdan sonrası masal niteliği kazanıyor.

    Başkişinin (Latif) bir el arabasından başka mülkü olmayan babası, bir çift ayakkabı için şöyle diyecektir: "On günlük gelirimizi yemeden içmeden üst üste koysak bir çiftini alamayız bunlardan." (s.27) Baba-oğul geceleri el arabasının üstünde uyurlar.

    Bu kadar zor koşullarda büyüyen çocuğun hayallere sığınması şaşırtmaz. Oyuncakçıdaki oyuncaklar canlı gibi davranırlar. Devesi onu gezmelere götürür. Bu gezmeler sırasında Behrengi biz okurlar için Tahran’daki sınıfsal eşitsizlikleri gözler önüne serer. Zengin Kuzey Tahran ile yoksul Güney Tahran arasında büyük bir uçurum vardır. Öte yandan, babasını isyan etmekten alıkoyanın dindarlığı olduğunu görürüz:
    “"Varlıklı olmak iyi bir şey, değil mi baba? İnsan her istediğini yer, her istediğini alır, değil mi baba?"
    Babam: "Oğlum günaha girme, şükret. Ulu tanrı kimin varlıklı kimin yoksul olması gerektiğini kendi bilir."” (s.43)

    Gün boyu babası Latif’e bakamaz. Sokaklar onundur. Araba da çarpar, polis de kovalar, kendisine kötü davranan bir esnafın camını indirip kaçar da vb... Diğer arkadaşı Ahmet Hüseyin, gün boyu dilencilik yapar. Alışkın olduğu yaşam, beklenmedik bir gelişmeyle tuzla buz olacaktır.

    ‘Bir Günlük Düş ve Gerçek’, Behrengi’nin yalnızca masalcılıkta değil toplumsal gerçekçi öykücülükte de yetenekli olduğunu gösteriyor. Bu anlatı, yazılmasından 50-55 yıl sonra hâlâ geçerliliğini koruyor kâh Tahran sokaklarında kâh İstanbul sokaklarında...


    Sevgi Masalı

    ‘Sevgili Masalı’nda başkişi, padişah kızı. 7-8 yaşındayken yaklaşık olarak aynı yaşta bir uşağı var: Koç Ali. Koç Ali, padişaha tutulduğunu söyleyince saraydan yaka paça kovuluyor. Yıllar yılları kovalarken padişah kızının kendini beğenmişliği tavan yapıyor. Birgün hiç uyuyamaz hale geliyor. Nice hekimler gelip bir çare bulamazken, sonunda yaşlı bir hekim, “bunun çaresi, ‘Sevgi Masalı’dır” diyor, böylece bu masalı okuyacak birini arıyorlar. Bir çobandır bu masalı bilen yalnızca. Çobanı zar zor ikna ederler. Sevgi Masalı’nı anlatmaya başlar. Masal, buraya kadar okuduğumuz masalla başlar. Masal içinde masal vardır. Sonra bu masalın içinde başka bir masal olduğunu görürüz. Birkaç masal içiçe geçip yineleniyor.

    Masalda, saray ile halk arasındaki sınıfsal çelişki öne çıkıyor. Bir yandan da, önemsiz bir ayrıntı olarak, padişahın kılıç yapımını yasakladığını, demircilerin ise bu yasağa aldırmayıp gizli gizli kılıç ürettiklerini öğreniyoruz. Masalın sonu, fazlasıyla iyimser. Padişah kızı masal dinleyerek iki anlamda da iyi’leşiyor: Hem sağlığına kavuşuyor hem de iyi bir insan oluyor. Bu, gerçekçi değil.


    Ulduz ve Kargalar

    Kitabın ilk sayfasına bakılırsa Ulduz (Yıldız), Behrengi’nin öğretmenlik yaptığı köylerden birindeki öğrencisi. Ulduz, bu öyküyü yalnızca “yoksul ve şımarık olmayan çocuklar”ın (s.5) okumasını ister. “Okula dadılarıyla birlikte giden” (s.5) çocuklar ile “okula pahalı özel arabalarıyla giden” (s.5) çocuklar, öyküsünü okumasınlar ister.

    Ulduz’un üvey anası vardır. Anneliği onu evde bir odada yalnız bırakır ve “uslu dur” diye tembihler. Minik Ulduz kendini çok yalnız hisseder ve dışarıdaki kargalarla arkadaşlık kurar, onlarla sohbet eder. Kargayla sohbetlerinde nadiren de olsa toplumsal izlekler öne çıkar:

    “Günah da ne demek? Benim ve yavrularımın açlıktan kırıldığı bir zamanda hırsızlık yapıp, onları beslemem mi günah? Ben ve yavrularım aç kalırsak, açlıktan ölürsek, işte asıl günah o zaman olur. Yani aç bırakılmaktır asıl günah olan. Asıl günah, bir yerde gıda savurganlığı varken gıdasızlıktan ölmektir, senin anlayacağın.” (s.10)

    Bu öykü, kötü üvey ana şablonuna göre ilerliyor. Ayrıca bu öyküde, toplumdaki batıl inançları gözlemleme olanağı buluruz. Üvey ananın kötülüklerine karşı, Ulduz, komşunun oğlu olan Yaşar’dan destek alacaktır. Bu süreçte kendileri de kötülük yaparlar. Kargalarla dostluğu Ulduz’a pahalıya patlar.


    Ulduz ve Konuşan Bebek

    Bu öykü, Ulduz’un ‘Konuşan Bebek’inin gözünden verilen bir anlatımla başlar. Önceki Ulduz kitabında olduğu gibi, ilk başta çocuklar arasında saflar belli edilir:

    “(...) şımarık ve kendini beğenmiş çocuklar bu öykümüzü okumaya kalkmasınlar diyorum. Hele o kaldırımlarda aç dolaşan evsiz barksız yoksul çocukları adam yerine koymayan, işçi çocuklarını küçümseyen, ve arabalarına kurulunca kasılan varlıklı ailelerin çocukları okumasın öykümüzü. Çünkü Behrengi Öğretmen öykülerini o yoksul çocuklara yazar, bunu her fırsatta söylemişti.
    Ama yaramaz ve kendini beğenmiş çocuklar da düşünce ve davranışlarını düzeltebilir. O zaman Behrengi Öğretmen’in gönlü olur, okutur öykülerini...” (s.6-7)

    Uldız bu masalda da üvey anne zulmü nedeniyle yalnızdır ve zor durumdadır. Sürekli olarak fiziksel ve psikolojik şiddet görür. Öz annesinin onun için yaptığı bebeği dile gelir ve onun dert ortağı olur. Metinde nadir de olsa toplumsal izleklere gönderme yapılır. Örneğin, “Biz, ışık ne denli cılız olursa olsun yine de aydınlatır, deriz.” (s.43) Fakat metin, genelinde ortalama bir anlatı izlenimi veriyor.


    Pancarcı Çocuk

    ‘Pancarcı Çocuk’ kitabı dört öyküden oluşuyor: Pancarcı Çocuk, Duvarda İki Kedi, Kar Tanesinin Serüveni ve Nine ve Sarı Civcivi. ‘Pancarcı Çocuk’ta Behrengi, öğretmenlik yaptığı köydeki bir köylü çocuğun öyküsünü anlatıyor. Öyküde, sömürü ve direniş gibi izlekleri görüyoruz. ‘Duvarda İki Kedi’, iki kedinin kendi aralarındaki yol verme kavgasını konu alıyor. Bu, simgesel olmayan bir anlatıysa eğlenceli bir çocuk öyküsü; yok eğer simgesel bir anlatıysa, muhaliflerin o kadar benzerliklerine karşın birlik olmak yerine birbirlerini yemelerine bağlanabilir. Sonuçta, iki tarafı da soğuk bir duş bekleyecektir. ‘Kar Tanesinin Serüveni’nde bir kar tanesi dile gelir ve Behrengi’ye yolculuğunu anlatır. Son öykü ise, fitne fesatla ilgili.

    Bu kitabın arka kapak yazısı, çocuğa ve çocuk edebiyatına kaldıramayacağı bir ideolojik ağırlık yüklemiş gibi görünüyor:

    “Çocuk edebiyatı, çocuksu, tatlı, renkli ve yalın düşlerle, acılı ama bilinçli gerçek yaşamımız arasında bir köprü görevi üstlenmelidir.
    Çocuk bu köprüden geçmeli ve bu bilinçle silahlanarak bizim karanlık dünyamıza aydınlıklar saçmalıdır...
    Çocuğa öyle kesin ve bilimsel bir ölçü ve görüş açısı kazandırmalıyız ki, toplumun değişken koşulları altında çeşitli sorunlarını çözümleyebilsin...”

    Silahla aydınlatmak zaten tek başına bir oksimoron olmuş.


    Kel Güvercinci

    ‘Kel Güvercinci’, ilk bakışta klasik bir Keloğlan masalı gibi görünse de, diğerlerinden çeşitli noktalarda farklılaşır. Padişah kızı, Keloğlan’a aşıktır; Keloğlan da onu sevmektedir; ama oralı olmaz, sevdasını gizler. Neden? Koskoca padişah kızı, tutup şu fakir Keloğlan’a mı varacaktır?!! Bu ifade, aslında, ezilenlerin bile zulüm düzenini içselleştirdiğini gösterir. Oysa padişahın kötülüklerinden sonra, başka Keloğlan masallarından alışık olmadığımız bir akıl yürütmeyle karşılaşırız.

    Keloğlan, kapitalistin malını kamulaştırmanın uygun olup olmadığını tartışır, uygun olduğuna karar verir ve bu akıl yürütme, masalda en yalın biçimiyle karşılığını bulacaktır:

    ““Peki Kel’im, bir düşün bakalım, şu Hacı Ali’nin malı sana helal mi haram mı?”
    “Bunca parayı nerden bulduğuna bağlı.”
    “Fabrikalarından!”
    “Çalışarak mı?”
    “Yoo, o parmağını bile kıpırdatmaz, yalnız kazancı toplar, yan gelip yatar, keyfine bakar.”
    “Peki kim çalışıp kazancı sağlar? Ha? Kel’ciğim saksını çalıştır? Doğru yanıtla, işçiler çalışmazsa fabrikanın durumu ne olur?”
    Yanıt:
    “Kapanır!”
    Soru:
    “O durumda yine kazanç sağlanır mı?”
    Yanıt:
    “Değil elbet..”
    Sonuç:
    “Gereği görüşüldü. Soru ve yanıtlardan elde ettiğimiz sonuca bakılırsa, işçiler çalışır, kazanç Hacı’nın cebine akar, Hacı onlara azıcık bir ücret verir. Öyleyse Hacı’nın malı mülkü kendinin değildir, bana da helaldir!”” (s.20, s.22)

    Keloğlan, bu akıl yürütmenin sonucu olarak, Fabrikatör Hacı Ali’nin mallarını kamulaştırıp yoksullara pay eder. Her yoksulun kapısına gizlice paylarını bırakır. Yoksullar, bunu kimin yaptığını bilmezler. Elbette bu, sınıflı toplumu ortadan kaldırmak anlamına gelmediği için kesin çözüm değildir; yine de masal açısından not edilesidir.

    Masal, yönetici (padişah vb.), zengin ve asker ittifakını yansıtır. Ezenler, gerektiğinde, kendi aralarındaki çatışmaları unutup birlik olarak ezilenlere yöneltirler zulüm araçlarını... Masala göre, ezilenlerin ezenleri yenmesi için tek şans, büyü ya da bilgidir. Bu büyü ya da bilgi, ezenlere değil ezilenlere ulaşacaktır; çünkü onu yalnızca iyi ahlaklı olanlar hak eder ve bilindiği gibi, Keloğlan masallarında iyi olanlar hep ezilenlerdir.

    Behrengi’nin masalları ve öyküleri dışında, eğitim sistemi ve folklor üstüne makalelerini derlediği kitapları bulunmaktadır.[ Kurmaca olmayan yapıtlarının bir dökümü için bkz. Kanar, 1999. ] Ancak bunların bildiğimiz kadarıyla tümü Türkçe’ye çevrilmemiştir.


    Behrengi’nin Türklüğü

    Behrengi’yi bir de Türklük açısından değerlendirebiliriz elbette. Nazım Hikmet, Türkiye’de komünist olarak bilinir ve Türkçülerin yakın zamana kadar sevmediği bir isimdi. Oysa aynı Nazım Hikmet, eski Orta Asya Sovyet Cumhuriyetleri’nde milli şair olarak seviliyordu; çünkü Rusça şiir yazmak yerine ana dilinde yazmakta ısrar etmiş, ana diline güzellikler armağan etmişti. Bu durum, aslında, Türkiye’deki Türkçülüğün Orta Asya’daki Türkçülükten fazlasıyla farklı olduğunu bir kez daha gösteriyor. Behrengi’ye baktığımızda, onun masal ve öykülerini okunurluğunu arttırmak üzere ve baskılar nedeniyle Farsça yazdığını biliyoruz; ancak ana dili, Azerice ve anlatılarındaki hemen hemen tüm kişilikler Azeri. Belki Behrengi’nin yapıtlarının bize daha yakın gelmesi, hatta çeviri değil Türkçe yazılmış hissi vermesi de bundan... Behrengi, bu kendi ana dilinde yazamama durumuyla ilgili olarak ‘Ulduz ve Konuşan Bebek’te konuşan bebeğe kendisi için şöyle dedirtecektir: “İnanın o da öz dili Azeri Türkçesiyle değil de başka bir dilde yazmaya zorlandığından kahroluyor. Ama ne gelir elden?” (s.6)


    Sonuç

    Görüldüğü gibi, Behrengi yazını, geleceğe kalacak bir yazın. Ele aldığı konular, anlatımlar ve işlediği kavramların bugün de karşılığı bulunuyor. Bu yönüyle, 30 yıl sonra da önereceğimiz yapıtlar arasında yer alacaklarını görmek şaşırtıcı olmayacak...



    Kaynakça

    Behrengi, Samed (2001). Sevgi Masalı. (res. Hamid Mirghanbari). İstanbul: Gendaş.

    Behrengi, Samed (1980). Ulduz ve Kargalar. (çev. İldeniz Kurtulan, res. Mustafa Delioğlu). İstanbul: Oda.

    Behrengi, Samed (1980). Pancarcı Çocuk. (çev. İldeniz Kurtulan, res. Emir Sarıer). İstanbul: Oda.

    Behrengi, Samed (tarihsiz). Bir Günlük Düş ve Gerçek. (çev. İldeniz Kurtulan, res. Hamid Mirghanbari). İstanbul: Gendaş.

    Behrengi, Samed (tarihsiz). Bir Şeftali Bin Şeftali (çev. İldeniz Kurtulan, res. Mustafa Delioğlu). İstanbul: Akyüz Yayınları.

    Behrengi, Samed (tarihsiz). Kel Güvercinci. (çev. İldeniz Kurtulan, res. Hamid Mirghanbari). İstanbul: Gendaş.

    Behrengi, Samed (tarihsiz). Küçük Kara Balık (çev. İldeniz Kurtulan, res. Hamid Mirghanbari). İstanbul: Gendaş.

    Behrengi, Samed (tarihsiz). Ulduz ve Konuşan Bebek. (çev. İldeniz Kurtulan, res. Mustafa Delioğlu). İstanbul: Akyüz Yayınları.

    Kanar, Mehmet (1999). Çağdaş İran Edebiyatının Doğuşu ve Gelişmesi. İstanbul: İletişim.










    Kaynak: Gezgin, U. B. (2017). Anlatıbilim Açısından Roman, Öykü ve Masal İncelemeleri (2000-2017) [Novel, Story and Fairy Tale Analyses through Narratology].

    ANLATIBİLİM AÇISINDAN ROMAN, ÖYKÜ VE MASAL İNCELEMELERİ (2000-2017)

    Prof.Dr. Ulaş Başar Gezgin

    Yazında Ezilenler ve Ezilenlerin Yazını
    1. Marksist Açıdan Türk Romanı.
    2. Sovyet Türkologlarının Gözüyle Türk Yazını.
    3. Yaşar Kemal’i Yaşar Kemal Yapan 6 Özellik.
    4. ‘Boynu Bükük Öldüler’: İlk Yılmaz Güney Romanı.
    5. Yıllar Sonra Yeniden Genç Gorki ve Arabesk.
    6. İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu?
    7. Bulgaristan Hatırası Bir Marksist Türkolog: İbrahim Tatarlı

    Sabahattin Ali Yazını
    8. Anlatıbilim Açısından Kürk Mantolu Madonna.
    9. Merhum Marko Paşa’nın Size Çok Selamı Var.
    10. ‘Değirmen’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    11. ‘Kağnı’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    12. ‘Yeni Dünya’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    13. ‘Sırça Köşk’te Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    14. ‘Ses’te ve ‘Esirler’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.

    Gülmece ve Hiciv Anlatıları
    15. Muzaffer İzgü Öykücülüğü: Azrail’den Bir Namussuz’a.
    16. Gülmece yazarı olarak Hasan Hüseyin: ‘Made in Turkey’.
    17. ‘Bay Düdük’ (1958).
    18. Bir Heccav Olarak Ümit Yaşar Oğuzcan.

    Çokkültürlü Yazın Çokkültürlü Toplum
    19. Türk Yazınında ‘Etnik Öteki’ İmgesinin Açımlanmasına Giriş Olarak Hüseyin Rahmi Yazını ve “Yankesiciler” Adlı Öykü.
    20. Çokkültürlü Toplum Çokkültürlü Öykü: Sait Faik Öykücülüğünde Ermeni İmgesi.
    21. Saroyan Öykücülüğü ve Yetmiş Bin Süryani.

    Masallar ve Efsaneler
    22. Eskimeyen Bir Yazın Evreni: 30 Yıl Sonra Yeniden Behrengi.
    23. Ferçler ve Zebler: ‘Binbir Gece Masalları’ Üstüne Bir İçerik Çözümlemesi Denemesi
    24. ‘Masalın Aslı’.
    25. ‘Vietnam Efsaneleri/ Vietnam Söylenceleri’.
    26. Tibet Masalları.

    Vietnam ve Tayland Yazını
    27. ‘Direnme Savaşı’: Direnenlerin Tarafından Vietnam-Amerikan Savaşı.
    28. ‘Şafakta Kazandık Zaferi’.
    29. Bir Vietnam-Amerikan Savaşı Romanı: Gök Cephesi
    30. Siyam Romancılığı Bağlamında Romanda Gerçeklik Sorunu.
    31. Siyamlı Romancı Siburapha’nın Yaşamı.
    32. Siyamlı Şair Sunthorn Phu’nun 'Phra Abhai Mani' Adlı Yapıtındaki Anlatının Özeti ve Değiniler.

    Türkiye Yazını, Türkçe Yazın
    33. Öykücü Yönüyle Ahmet Cemal’i Anarak.
    34. Torik Akını: Az, Öz, Akıcı, Okunası
    35. İstanbul Öyküleri.
    36. Onyıllar Sonra ‘Vatandaş’ı Yeniden Okumak
    37. Ölü Çiçekler Müzesi’nde Gezinti.
    38. ‘Uzaklara Mektuplar’.
    39. Ali Rıza Arıcan Öykücülüğü
    40. Puslu Kentin Mavisi: Modern Çin’den Öyküler.

    Taylan Kara Yazını
    41. Poe’nun Kuzgunu: Derinden ve Uzun...
    42. ‘Böyle de Buyurabilirdi Zerdüşt’: Hiççi Bir Başarı Öyküsü.
    43.‘Vasatlığa Giriş Dersleri’: Yine de İnsana Dair.
    44. Vasat Edebiyatı 101: Mizahla Polemik Arasında.

    Ütopya Anlatıları
    45. Uzaklaşan Ütopya ve Distopyalaşan Dünya.
    46. Devrim Öncesi Edebiyatında Ütopya: Kızıl Yıldız (1908) Örneği.

    İranlı Öykücüler
    47. İranlı Öykücüler: Hem Yakın Hem Yakın (1-4).
    48. Çağdaş İran Yazınının Öncüsü Sâdık Hidâyet (1-4).

    Avrupa Yazını
    49. Fransız Yazınında Bir ‘Muhalif Yazar Miti’ni Sorgulamak: Marguerite Duras.
    50. (Ölüm Yıldönümünde) Jose Saramago’yu Anarak...
    51. Bilişsel Bilimlere İlişkin Bir Roman: ‘Düşünce Balonları’

    Diğer Yazılar
    52. Darüşşafaka ve İmkansız Hayatlar.
    53. Endonezya’dan Bir Öykü: ‘Kral, Cadı ve Papaz’.
    54. Azerbaycan’dan Bir Öykücü: Anar.
    55. ‘En-Dor’a Giden Yol’.
    56. İki Çocuk Öyküsü: ‘Başka Karıncalar Diyarı’ ve ‘Yerle Gök Arasında’
    57. Defterde Kalan Borges (1899-1986) Dipçeleri.
    58. Latin Amerika’nın Çatık Kaşları: Bir Cehennem Ağacı Olarak Muz Ağacı.
    59. Başka Dünyalar Açısından Nobel Yazın Ödülü’ne İlişkin Değiniler.

    Gezgin Yazını
    60. Ulaş Başar Gezgin’le Yeni Romanı Üzerine (Söyleşi).
    61. Babasız Bir Roman Kişiliği Yaratmak (Söyleşi).
  • 479 syf.
    ·25 günde·Puan vermedi
    Selim Reenkarnasyon sonucu Hikmet olarak geliyor...

    (İletişim yayınları)

    Oğuz Atay yalnızlığın acısını karakterlerine de çektirmek istemiyor, karakterine uygun değil. Kitaplarının baş karakteri yanına kesinlikle yardımcı karakter ile konuyu işliyor. Onlara sohbet edebilecek imkan sağlıyor. Tutunamayanlar da Olric, burada Albay'ımız var. Karakterlerini düşünen karakterli yazarımız ne büyük adamsın be Oğuz Atay abi :)

    Tutunamayanlar kitabın da not düşmüştüm incelemenin en sonuna. Bu sefer giriş kısmında yazıyorum;

    + Oğuz Atay yeni okurlar asla tercih olarak edinmemeli. Eğer herhangi bir gruba üye değilseniz burada yarım bırakanlar grubuna dahil olabilirsiniz kısa sürede.

    + Bence yaş çok önemli bazen ister istemez şuanki gündem kitaplar gibi siyasete, ülke eleştirilerisine değiniyor.

    Giriş kısım;

    Oğuz Atay'ın karışık kalemi ilk sayfalarda yine kendini belli ediyor.

    Sayfa 60'dan sonra Albay karakteri konuya tamamen dahil olarak anlaşılır hale geliyor, çözülüyor.

    "Herkes tarih okuyor albayım; bugüne değer veren kalmadı." (s.60)
    Oğuz Atay bu yazıları ilk zamanlar fazla dikkatle alınmadı, değerli görülmedi. Bu sözü ile anlıyoruz ki; şuan ki zamana değer vermek yerine geçmiş tarihteki yazarımız Oğuz Atay'ı değerli kılıp okuyoruz.

    "Kelimeler, albayım, bazı anlamlara gelmiyor. 'Kelimeler, albayım, hangi anlama geliyor?' "

    Yazarımız, iç dünyasını kitaplara yansıtmaya çalışmıştır. Belli zamanlarda yazıların bile kendini kurtarmayacağını yetersiz, anlamsız kaldığını düşünmüş gibi.

    İlerleyen sayfalarda ayrılık sonrası yeni aşk ediniyor tutunmaya çalışıyor, gerçek hayatta benzer olayları yaşamış ve psikolojik sorunları olmuştur ve bu konuları kitabın içine küçük küçük bazı noktalarına dağıtmıştır.

    Orta kısımlar;

    S.259'dan sonra Tehlikeli Oyunlar oynamak istiyor Hikmet, küçük oyunlar yerine büyük oyunlar istiyor.

    Öyle oyunlar oynamaya başlıyor ki Hikmet rol yetersizliğinden dolayı kaldıramıyor ve Hikmeti parçalıyor!
    Yeni hikmetler çıkartıyor ortaya Ruhunu, kişiliğini paramparça ediyor.
    Hikmetli 1,2,3,4,5,6 olarak rollerini alıyor. Büyük oyunda küçük Hikmetler oluşuyor.

    Sizde kendinizi hazır hissediyorsanız okuyucu rol 1 olarak kitaba başlayabilirsiniz. Diğer rol 2-3-4... Desdek alabilirsiniz :)

    Sonuç;

    "Sayın Albayım, insan düz balkonun üstünden nasıl kayıp düşer?" (Hikmet'in ölüm şekli)

    Oğuz Atay'ın karakterinin ayağını sonunda kaydırıyor...

    Kitabı okuyanlar adına tespit ve bir soru;
    Kitap içinde Albay Hüsamettin Tambay' gerçekten canlı olarak var mı ?

    Benim görüşüm; Oğuz Atay'ın kalem oyunundan çıkan Hikmet'in oyunlarından biri...

    Albay gerçek değil :)

    Kısa zamanda kitabı okumanızı tavsiye ediyorum bu oyunlara yeni kitap okuyucu rol 1'ler lazım...

    Saygılarımla...
  • 198 syf.
    ·4 günde·Beğendi·7/10
    Kitabımızın baş kahramanı Holden Caulfield’in 17 yaşındayken anlattığı, çoğunluğu 16 yaşına ait olan serüvenlerini ve içsel konuşmalarını okuyoruz. Anılarında yaş olarak geriye dönüşler de var ve bu geri dönüşler ile yaşını büyük göstermek için fazladan söylediği yerler biraz kafaları karıştırıyor. Holden, okulla ilgisi olmayan ve tam bir ergen özelliklerini gösteren, kendini tanımaya çalışan, uyumsuz, aykırı ve etrafındaki hemen hemen herkese karşı nefretle bakan, argo ve küfürlü konuşmayı seven, cinselliğe merakı yeni yeni başlamış bir yatılı okulun lise öğrencisi. Holden, derslerindeki başarısızlığından dolayı birçok okuldan da atılmış bir çocuk. Holden’in bana göre tek iyi özelliği kardeşlerini ve çocukları sevmesi. Toplam 4 kardeşler; abisi yazar, bir kardeşini lösemi yüzünden kaybetmiş, 10 yaşındaki kız kardeşi ise hayattaki en sevdiği kişi. Hatta bu kıza olan sevgisi, hikayesinin daha da kötüye gitmesinden koruyor onu. Kitaptaki karamsarlığın arasına karışan, arasıra gülümseten muziplikler de var. Hatta ben, kızın abisine bir arkadaşından geğirme dersleri aldığını söylediği kısımda kendimi tutamayıp bir kahkaha attım.
    Kitabın adına bakıp hikayenin kırsal kesimde geçtiği gibi bir yanılgıya düşmeyin.
    Bir ergen okuduğunda, belki Holden’ın bakış açısının tanıdık gelmesi ile kitabı sevebilir ve okuma alışkanlığı kazanmasında faydalı olabilir. Ancak, yetişkinleri edebi açıdan doyuracak bir kitap olmayabilir.
    Kitap, Amerika’da çıkar çıkmaz çok satmış, sonra ahlak dışı bulunarak yasaklanmış, daha sonra derslerde bile okutulmaya başlanmış. Ancak, kırmızı avcı şapkasıyla gezen Holden hayranlarının yazarı ürkütmesi, bir anda gelen şöhretten bunalması ve birkaç katilin başucu kitabı olduğunun yayılması sonucu, J. D. Salinger saplantılı bir şekilde yazmaya devam ettiği halde olay sonrasında yazdığı kitaplarının yayınlanmasına izin vermemiş.
    2018 çıkışlı, kitabın yazımının arka planını ve Salinger’in biyografisini anlatan filmi izlemenizi tavsiye ederim.
    Piyasada mevcut olan 6 kitabının en beğenilenden en az beğenilene doğru sıralaması şöyle:
    1. Titrek Bacanak
    2. Yükselti Tavan Girişini Ustalar-Seymour Bir Giriş
    3. Franny ve Zooey
    4. Dokuz Öykü
    5. Çavdar Tarlasında Çocuklar
    6. Üç Öykü
  • Bu kitap Soğuk Savaş’ın en heveskâr yönetici sınıflarından birine sahip Türkiye’nin, Soğuk Savaş koşullarında yaşadığı entelektüel dönüşümü anlama çabasının bir ürünüdür. En genel haliyle ifade edilecek olursa, bu çalışmada Soğuk Savaş’ın ilk yıllarında Türkiye fikir hayatının farklı kesimlerinin ABD’yle kurulan ilişkiye, Soğuk Savaş antikomünizmine ve Anglosakson düşüncesinin artan ektisine yaklaşımları ele alınmaktadır. Soğuk Savaş mücadelelerinin Türkiye toplumunda bıraktığı derin izleri açıklayabilmek için, kuşkusuz daha uzun bir dönemin siyasi, iktisadi, sosyal ve kültürel yönlerden incelenmesi gerekir. 1950’ler fikir hayatına ve başlıca ideolojik konumlara odaklanan bu çalışma ise bu açıdan mütevazı bir deneme olarak görülmelidir.
    Türkiye başından itibaren Soğuk Savaş cepheleşmesinde ABD liderliğindeki kapitalist Batı blokuna büyük bir şevkle angaje olan ve bu angajmanını Soğuk Savaş bitimine kadar esnetmeden sürdüren az sayıdaki ülkeden biri oldu. Üstelik sadece dış ilişkilerinde değil, ülke içinde de Soğuk Savaş taraflaşmasını en uç haliyle yeniden üretti. Antikomünizm, Türkiye’nin siyasi hayatının genlerine işlerken ideolojiler alanı, bir bütün olarak bu atmosfer içerisinde yeniden şekillendi. Bu bağlamda 1940’lardan 1990’lara kadarki tarih diliminde Türkiye’yi ilgilendiren herhangi bir olguyu Soğuk Savaş etkisini dikkate almadan açıklamanın mümkün olmadığına çok az kişi karşı çıkacaktır. Fikir ve ideolojilerin, siyasi tarihin koyduğu sınırlara riayet etmek zorunda açık olduğuna göre, Soğuk Savaş etkisinin 1990’larla son bulmadığı, çeşitli fikir akımlarının ve ideolojik pozisyonların geri dönülmez biçimde değiştiği de kabul edilmelidir.
    Durum buyken, Soğuk Savaş’ın özellikle sosyokültürel dinamikler üzerindeki dönüştürücü etkisini ele alan kapsamlı çalışmaların azlığı, Türkiye analizlerinde önemli bir eksiklik yaratmıştır. Soğuk Savaş’la doğrudan ilişkili temel ideolojik başlıklarda bile –antikomünizmin sosyal tabanı ya da antiamerikanizmin tarihi gibi– elimizdeki analitik çalışmalar oldukça yetersizdir. Halbuki bu başlıklara yoğunlaşan bir araştırma inceleme faaliyeti, sadece Türkiye’nin geçirdiği dönüşümü değil, Soğuk Savaş’ın farklı coğrafyalarda nasıl yerel nitelikler kazandığını ya da Soğuk Savaş ideolojisinin sınıf mücadelelerinin özgünlüğüne göre nasıl yeniden üretildiğini anlamamıza yardımcı olabilirdi.
    Henüz bu tarihin araştırılmasına mütevazı bir giriş yapmış bulunuyoruz. Ancak bu, elimizdeki az sayıdaki incelemenin eleştiriden muaf olduğu anlamına gelmiyor. Soğuk Savaş’ın Türkiye seyrini ele alan bazı çalışmalarda bugüne kadar pek sorunsallaştırılmamış, ancak önemli bir yaklaşım problemiyle karşılaşıyoruz. Bu başlıkta raflarımızı dolduran kitaplar, az sayıda istisna dışında Batı merkezli bir yaklaşımı tekrar eden siyasi tarih çalışmalarından ibaret. Birçoğunu üniversitelerde ders kitabı olarak okuduğumuz ve okuttuğumuz, aralarında genel siyasi tarih kitaplarının yanı sıra özel olarak Türk-Amerikan ilişkilerini ele alan çalışmaların bulunduğu bu külliyatın önemli bir bölümü, Batılı tarihçilerin nüanslı Soğuk Savaş analizlerini dahi dikkate almayan tek yönlü bir yaklaşımın ürünü. Böyle bakıldığında, aslında bu literatürü büyük oranda Soğuk Savaş ideolojisinin etkisi altında ortaya konulmuş ve bu ideolojiyi yeniden üreten çalışmalar saymak lazım.
    Bu literatür içinde az sayıda da olsa yukarıda açıklanan yaklaşıma istisna teşkil eden özgün çalışmalardan söz edilebilir. Bunların bazıları, literatürün ortalamasından farklılaşan bir yaklaşıma sahip olmasalar da inceledikleri başlığı resmî arşiv belgeleri, gazete, dergi arşivleri veya görsel malzemeler gibi zengin materyaller kullanarak ele almaları bakımından diğer çalışmalardan ayrışmaktadır. Özellikle Soğuk Savaş ideolojisine ilişkin ayrıksı nitelikte analizlere yer veren ama çoğunlukla dikkatlerden kaçan yararlı bir derleme Ferhat Telli tarafından hazırlanan, içinde Yalçın Küçük’ün makalelerinin yanı sıra George Kennan’ın “X” müstear adıyla yayımladığı ünlü “Uzun Telgraf” makalesinin çevirisinin de yer aldığı İdeolojilerin Dünya Savaşı: Soğuk Savaş başlıklı kitaptır. Bunun dışında Nur Bilge Criss, Selçuk Esenbel, Tony Greenwood ve Louis Mazzari editörlüğünde hazırlanan American Turkish Encounters: Politics and Culture 1830-1989 başlıklı kitap, Türk-Amerikan ilişkilerinin çeşitli kültür sanat dallarındaki yansımalarıyla bu çok boyutlu ilişkinin yürütüldüğü resmî ve sivil kurumları inceleyen makaleleri bir araya getirmesiyle özgün bir çalışmadır. Türkiye’de ideoloji ve kültür alanının Soğuk Savaş etkisiyle nasıl dönüştüğünü ele alan, editörlüğünü Cangül Örnek ve Çağdaş Üngör’ün yaptığı Turkey in the Cold War: Ideology and Culture, Türkiye’nin ideolojik ve kültürel Soğuk Savaş’ını ele alan ve böylece yerel dinamiklerle eklemlenme biçimini tartışan makalelere yer vermektedir. Özellikle son iki kitap, dünyada hızla genişleyen “kültürel Soğuk Savaş” literatürüne Türkiye’den yapılan istisnai katkılar olmaları ve Soğuk Savaş’ın Türkiye’deki ideoloji cephesine dair fikir vermeleri bakımından önem taşımaktadır. Ancak ikisinin de İngilizce olması, Türkçe literatürün bu tür analizlerden çok daha yoksun olduğunu ortaya koymaktadır.
    Bu istisnalar dışarıda tutulacak olursa var olan Soğuk Savaş literatürünün en sorunlu yanlarından biri, yukarıda da kısmen değinildiği gibi, Soğuk Savaş konusundaki ana akım görüşleri tekrarlaması ve konuya ilişkin eleştirel yorumları, bu yorumların kaynağı Batılı tarihçiler bile olsa dikkate almamasıdır. Türkiye, onlarca yıl Soğuk Savaş’ın adeta göbeğinde yaşamış; ancak bu konuda Türkiye dışında yapılan alternatif incelemeler ve eleştirel yaklaşımlar, akademik dünyada ya da genel olarak aydınlar arasında neredeyse hiç ilgi uyandırmamıştır. Bu tavır nedeniyle Batı’da üretilen ana akım fikirler neredeyse sorgulanmaksızın kabul görmüştür. Halbuki Batı’da gerek akademik tarihçiler gerekse bağımsız araştırmacılar tarafından konuya ciddi yenilikler getiren, eleştirel ve çok boyutlu birçok eser verilmiştir. Bu araştırmaların bir bölümü yoğun tartışmalara konu olmuş ve Soğuk Savaş’ın incelenmesinde paradigma değişikliklerine yol açmıştır. Bu açıdan dönüm noktası 1960’ların sonlarıdır.