• Bugün tesadüfen bir "Sanatçı kahvehanesine" rastladım . İsminin öyle şatafatlı olduğuna bakmayın, sanatçı olmak ve güncel tabiriyle kafeci olmak arasında kalıp ,ikisini birden yol üstü alelade bir dükkana hapsetmekte veya bununla yetinmekte karar kılan ,kibar bir işletmecinin işyeri. Kanun, darbuka ve iki adet sazdan ,kendilerince ve ağırlıklı olarak Türk sanat müziği icrası yapan birkaç kişi. İşletme sahibi ben ona sanatçı kahveci diyorum (gıyabında) saz çalıyor, dolayısıyla çay siparişlerinde bir saz eksik kalıyor namelerde. Müessesenin ayakta kalabilmesi için satılması gerekli olan çay , 1,5 tl. Yanında sanat bedava, her zaman olduğu gibi.. Bir müddet ,iki ince belli çay tüketecek miktarda oturdum , sessizce onları dinledim , izledim, gözlemledim... Yan tarafta (sonradan farkedeceğim) yalnız başına oturan, yaşlıca bir adam tarafından ,muhabbet etmek ve bir şeyler aktarmak için uygun bulunmuş olunacağım ki "nerelisin? " (muhabbete giriş) cümlesiyle irkildim . Buralıyım dedim, mevzuyu uzatmamak isteyenlerin de sık sık yaptıkları gibi detay vermedim ve sen nerelisin de demedim. "Kapıldım gidiyorum, bahtımın rüzgarına..." şarkısının , kanun ağırlıklı melodileri kulağımda olarak , beni muhabbete yahut boş vaktini değerlendirmeye layık gören yaşlı adama bu şarkıyı armağan edemeden , sadece iyi günler diyerek "Sanatçı kahvehanesinden, karşılıksız sunulan sanattan ve onu icra edenlerden uzaklaştım ..
  • Kendime not: derse girerken bir daha giriş müziği açarsan kendi camdan at.
  • 84 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Dikkat: Oyunbozan/tatkaçıran içerir.

    iTürk Yazınında ‘Budunsal (Etnik) Öteki’ İmgesininii Açımlanmasına Giriş Olarak Hüseyin Rahmi Yazını ve ‘Yankesiciler’ Adlı Öykü
    [ Bu inceleme, 2001 yılında yazılmıştır. ]
    Ulaş Başar Gezgin

         Hüseyin Rahmi yazını, kuşkusuz, çok zengin bir yazındır. Bu incelemede, bu yazın, parçalarına ayrıştırılacak; Hüseyin Rahmi’nin yazın anlayışı, Hüseyin Rahmi’nin yaşamından yazınını etkilemiş olaylar, Hüseyin Rahmi yazınının kaynakları ele alındıktan sonra, bu ele alınanlar doğrultusunda, Yankesiciler ( Kadınlar Vaizi içinde) adlı öyküsü incelenecektir.

        Hüseyin Rahmi, çoklukla bir doğalcı (natüralist) olarak bilinir. Ben Deli miyim? (1924) adlı romanı dolayısıyla yargılandığında, kendisini doğalcı oluşuyla savunmasına karşın, sözü edilen okula bütün bütün bağlı kalmamıştı. Lise kitaplarına da geçtiği şekliyle, en kaba bir biçimde söylersek; doğalcılık, yazını, görgül (ampirik) dünyayı gözlemlemek üzerine kurar ve konu olarak da iğrençlikleri / çarpıklıkları ele alır. Şimdi, Hüseyin Rahmi’ye geçmeden önce, soralım: Doğalcılık nasıl bir şeydir ki, yazını gözleme indirgiyor?  Ve doğalcılık tutarlı bir öğreti midir?

         Doğalcılık, olguculuğu (pozitivizm) bir yöntem olarak benimser. Aynı zamanda bir toplumsal bilimci / tarihçi olan yazar, oturduğu yerden gözlem yapar. Soralım: O zaman, bilimsel bir gözlemle yazınsal bir gözlem arasında ne gibi bir fark vardır? Doğalcının yanıtı, ‘yoktur’ olacaktır. İşte burada, sapla saman karışıyor: Yazının işlevi, bilimin işleviyle özdeşleştiriliyor. Bilimin işlevi, bildirmektir. Halbuki yazının ve genel anlamda sanatın işlevi, duydurmak olmalıdır. Birşeyler hissettirmek. Yazına doğalcılık açısından bakıldığında, bir ansiklopedinin ‘Ağrı Dağı’ maddesi ile Yaşar Kemal’in Ağrı Dağı betimlemeleri arasındaki fark ortadan kalkar; ki, bu hem ansiklopedinin pekinliğine hem de Yaşar Kemal betimlemelerinin güzelliğine yazık etmek olur.

         Doğalcılık, yukarıda görüldüğü şekliyle, bir etkinlik alanı olarak, bilim ile yazını özdeş tutuyor. Bu, doğalcılığın kendi felsefel dayanağı olan olgulucuğa da tamamen zıttır. Şöyle ki, olgucu okula göre, bilimin kendine özgü araçları vardır ve bunlarla evrensel bilgiye (‘matesis universalis’) ulaşır. Yazın ise, bu (bilimsel) yöntemi bilmeyenlerce, matematik hizmete koşulmaksızın kaleme alınır ve bu yüzden, bilgifelsefel (epistemolojik) statü açısından hamdır. Örneğin, bilimsel bir gözlem cümlesi, “A insanı, 95 kilo ağırlığında, 30 yaşındadır, saçlarında B pigmentlerinden C oranında bulunmaktadır. A insanı, dudaklarını 14 santimetre yanlara genişletti.” şeklindeyken, yazınsal bir gözlem cümlesi, “Felatun Bey, şişmanca, orta yaşlı, kumral idi. Felatun Bey, güldü(!)” şeklinde olur. Bu yazınsal cümle örneğinin, bildirimsellik açısından, daha kusurlu olduğu açıktır. Ama aynı örneğin, duygulandırımsallık açısından güçlü olduğu görülür. Okurun kafasında, bir Felatun Bey resmi uyanır. Yazının yapmak istediği şey de budur. Doğalcılığın bu şekilde, nasıl ölü doğmuş bir bebek olduğunu anlattıktan sonra Hüseyin Rahmi’ye geri dönelim:

         Hüseyin Rahmi’nin doğalcı okula tam anlamıyla bağlı kalmadığı, yukarıda söylenmişti. Hüseyin Rahmi, romanlarında / öykülerinde, hükmü, okura bırakmaz (Levend 1964, s.47; Göçgün 1990, ss.28-9). Okurun çıkarması gereken dersi de kendi ekler, kendi görüşlerini de yazar. Böyle yapmamış olsaydı bile, biraz önce karşılaştırılan iki cümle örneğinin ışığında, yine, doğalcı olamayacaktır. Bir metinde, sıfatların kullanılmaya başlandığı yerde, öznelleşme de başlar ve tam da bu noktada, verili bir metin, salt bir betimleme olmaktan çıkar. Hüseyin Rahmi ya bu gerçeğin farkında değildir ya da bu gerçeği, piyasa kaygısıyla görmezlikten gelmiştir. En üzücü örnek olarak, ‘İki Hödüğün Seyahati’ verilebilir. Bu öyküde, Eğinliiii  iki -saf- halk çocuğunun Adalar’a gitmesini anlatan Hüseyin Rahmi, kendisinin halkçı öykücülük anlayışından beklenmedik bir şekilde, bu iki genci ‘hödük’ olarak adlandırmaktadır! Burada, halkçılığı su götürmez bir öykücünün, İstanbul beyefendisi olarak, taşra insanını ne kadar aptal gördüğü sırıtır. Hüseyin Rahmi halkçılığı, ne yazık ki, İstanbul halkıyla kısıtlı kalmıştır.iv  Birçok öyküsünde, açıkça hüküm verir. Bu duruma örnek olarak, İttihatçılar’ı yerden yere vurduğu ‘Partici’ isimli öyküsü okunabilir (Partici, Kadınlar Vaizi içinde). İttihatçılar konusunda verdiği hüküm yetmiyormuş gibi, sonda bir de öğüt vermektedir.

         Tutarlı olarak, “ben gözlemciyim” görüşünü savunması zaten olası değildir. Kişilerine, içinde sıfatlar bulunan cümleler kurdurduğunda ve bir aydın / yazar olarak bu cümleleri itirazsız bırakıp, o kısmı ya da öyküyü bitirdiğinde; yaptığı, zaten gözlemden farklı bir şey oluyor. Örneğin (Hürmüz Hanım’ın kocasının ağzından):

    - Boşanma hakkı kadınlara verilse pek çabuk her ailenin altı üstüne gelir. Allahın emri, peygamberin kavlindeki hikmeti şimdi anladın mı? Ben bırakmak için evlenmedim. Durup durup da karı boşayan erkekler de ahlak ve bünyece sizin gibi zayıf, mariz, merhamet bekleyen zavallılardır. Sinirlerini yatıştır da haydi evinin işine bak... (Kocasını Boşayan Hürmüz Hanım, Kadınlar Vaizi içinde)

        Hüseyin Rahmi, bu ve benzeri satırları savunmak için, “bu benim görüşüm değil, ne duydumsa onu yazdım.” diyecektir. Sorulmalıdır: Hüseyin Rahmi, bir sürü yapıtında öğüt vermek kaydıyla, yapıtlarındaki görüşlere / olaylara müdahale ederken; burada niye susmuştur?.. O tarafsız(!) saydığı gözlemle, kendi değer yargılarını, anlattığı toplumsal kesite giydirmiştir.v

        Hüseyin Rahmi’nin yapıtlarının esin kaynağı nelerdir? Hüseyin Rahmi, küçüklüğünden itibaren anneannesinin konağında, bir sürü kadın –özellikle ihtiyar kadın- arasında büyümüştür. Onların anlattığı öykücükler ve yaptıkları dedikodular, esin kaynağı olarak önemli bir yer tutar.vi  Oturup geçmiş senelerin olaylarını düşünür (Alıntılayan: Sevengil 1944, s.60). Uzun yıllar Heybeliada’da aynı evde kaldığı eski dostu emekli albay Hulusi Bey’in anlattıkları, diğer bir esin kaynağıdır (Eti Senin Kemiği Benim, s.53). Kitaplar okuyarak esin aldığı da olmuştur. Örneğin, ‘Ben Deli miyim?’ (1924) adlı romanını, delilik üstüne kitaplar okuduktan sonra yazdığını söyler (Sevengil 1944, s.65). O’na, gizli dertlerini ağlayarak anlatan kadınlar, bir başka esin kaynağı olmuştur (a.g.y., s.114). (Ada) Vapur(u) (yolculuğu) betimlemeleri, Hüseyin Rahmi’nin gerek romanlarında gerekse öykülerinde sıklıkla yararlandığı bir arka plan işlevi görür (örneğin; Ada Vapurunda, Kadınlar Vaizi içinde; Nimetşinas, vd.). Hüseyin Rahmi’nin Heybeliada’dan İstanbul’a gidiş gelişlerini yazınsal olarak hiç kaçırmadığı anlaşılıyor. Son otuz yılındaki bir diğer esin kaynağı, yine aynı evde beraber kaldıkları Aliye Hanım ve kızıdır. Bu iki hanımın, Adalar’da olan biten hemen hemen herşeyi Hüseyin Rahmi’ye aktardığı görülüyor (Sevengil 1944, ss.20-1).vii

        Hüseyin Rahmi, Aydınlanma’nın neresindeydi? Hüseyin Rahmi, kütüphanesinde Voltaire’in tüm yapıtlarını bulundurmakla övünürdü (Tanrıkulu 1974, s.87). Batıl inançlara, bilgisizliğe yönelttiği saldırı okları çok iyi bilinir (örneğin; Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaçviii  (1911); Gulyabani (1912); Cadı (1912) vd.) Bu saldırı okları dolayısıyla, İsmet Paşa’nın övgüsünü kazanmıştır (Sevengil 1944, ss. VI-VII).ix  Tüm bunlara karşın, dindar biri olduğunu söylemektedir (Göçgün 1990, s.235). Hüseyin Rahmi, Aydınlanma’yı tamamıyla içselleştir(e)memiş bir insandır. Sık sık Allah’a gönderme yapar ve üfürükçülüğe, hurafelere karşıyken, bir yandan da doğaüstü güçlere / olaylara inanır. Ve bunu yaparken, -ilginçtir- Schopenhauer’ı tavsiye etmekten geri durmaz (bkz. Üfürükçülüğüm, ss. 39-48, Eti Senin, Kemiği Benim içinde). Bir görüşmede, “Nitekim bizde din gevşeyince, dine istinat eden (moral) de tabiat ile mahvoldu.” diyecek kadar ileri gider (Tanrıkulu 1974, s.153).x

        Hüseyin Rahmi’deki töre (ahlak) nereden gelmektedir? Sözümona nesnel bir gözlemci / öykücü için, töre’nin varlıkbilimsel (ontolojik) ve bilgifelsefel konumu ne olacaktır? Sözgelimi; töre, hangi dünyaya aittir? Bu ve benzeri sorularda, Hüseyin Rahmi’nin kuramsal zayıflığını görürüz.xi  İlginçtir; Hüseyin Rahmi, o kadar empatiyle anladığı / anlattığı eşcinsellerden tiksinir ve aynı bağlamda, Andre Gide’in gerçekçiliğinin “hayasızlık” olduğunu söyler (Göçgün 1990, ss.233-4). Bunu söyleyenin, ‘Ben Deli miyim?’ adlı kitabı dolayısıyla müstehcenlikten yargılanmış olan aynı yazar olduğuna inanmak bir hayli güçtür. O zamanlar (1943) ününün doruğunda olan Andre Gide’in adını hatırlamayıp karşısındakine sormasını (a.y.) şaşırtıcı bulmak ve yüzünü döndüğü ve arkasını yasladığı Fransız yazınındaki gelişmeleri izlemediğinin bir kanıtı saymak mümkündür. Gerçeküstücülere saldırısı ise, yazınsal yobazlık belirtileri taşır.xii

        Hüseyin Rahmi’nin romanları, töre romanlarıdır. Güldürü öğeleri, sık sık kullanılır. Ama içinde ve özellikle sonda, kesinlikle cinayet ya da intihar vardır. Acı ile biter. Alttan alta, “şunu yaparsanız mutsuz olursunuz” der. Romanlarında, şive oynamaları ve Karagöz-Hacivat’ı andıran diyaloglar vardır. Bu diyaloglar, Hüseyin Rahmi’nin hem yazınsal gücünü hem de güçsüzlüğünü oluşturur. Bu diyaloglar sayesinde en ağır yapıtlarını herkese okutabiliyor ama bu diyalogları metinle kaynaştıramıyor (Hizarcı 1953, s.9). Bu diyaloglar çıkarılsalar roman(lar)dan bir şey kaybolmaz. Roman(lar)dan bağımsız bir şekilde durmaktadırlar. Bazı yapıtlarındaki bu bağımsız bölümler konusunda, H. Fahri Ozansoy, bunları yeni baskılardan çıkarmayı önermekte ve Balzac’ın yeni baskılarında da bu yola gidildiğini belirtmektedir (Tanrıkulu 1974, s.186). Yine de, bu diyalogların, İstanbul’un çeşitli şivelerini çok iyi vermeleri açısından yazınsal değeri vardır (Hizarcı 1953, s.11). Hüseyin Rahmi’nin romanlarında teknik yetersizlikler olduğu, genel kabul gören bir olgudur. Roman akışını keserek kendi düşüncelerini sunması, doğalcılığı tam anlamıyla uygulamadığının bir göstergesidir (Bek 1998, ss. 14-5, Cadı Çarpıyor içinde, Şakavet-i Edebiyye). Romanlarına tam oturmamış felsefel parçaların varlığı, Hüseyin Rahmi’nin halkı felsefel düşüncelere alıştırma amacından çok, kendisinin bilgisini gösterme isteğinden (kaynaklanıyor) olabilir (Levend 1964, s.67).xiii  Aşkın, cinselliğin, çarpık evliliklerin / ilişkilerin yer almadığı bir romanı yok gibidir.

        Hüseyin Rahmi’nin öykülerini/romanlarını meşru kılan şey, Hüseyin Rahmi yazınının varoluşsal ifadelere (‘existential statement’) dayanmasıdır. Diğer bir deyişle, Hüseyin Rahmi bir şey söylüyorsa o şey gerçekten vardır. Hüseyin Rahmi birinden söz ediyorsa, o kişi, başka bir adla gerçekten vardır. Hüseyin Rahmi yazınının, önermelerini, evrensel doğrular olarak sunmadığı açıktır. "Bütün ‘A’lar böyledir" demez; "bu özelliklere sahip bir ‘A’ var" der. Burada durmaz; halkçı oluşu ve bir yazın piyasası için yazıyor oluşu, burada durmasını engeller. Çünkü tek bir bireyin yaşadıklarını anlatması, ne halkçılığa uyar ne para getirir. Dolayısıyla, önermesi; "bu özelliklere sahip ‘n’ sayıda / yüzlerce / binlerce ‘A’ var"a döner. Tekil haber programları gibidir. Kitleler hakkında bilgi vermekten çok, kitleleri oluşturanları odağa alır. İsimleri değiştirir; böylece, kahramanlarının özel yaşamlarına saldırmamış ve onları rencide etmemiş olur.xiv

        Hüseyin Rahmi’nin öykülerine bakıldığında, konu olarak aşka, cinselliğe ve çarpık evliliklere / ilişkilere romanlarındaki kadar sıklıkla rastlanmadığı görülür. Öykülerinde, konu artam alanı (‘range’) geniştir. Öykü konuları arasında, hayvan sevgisi ve hayvanlara duyduğu acıma da vardır (Nasıl Öldürdüler, İki Hödüğün Seyahati içinde; Kırço, Kedim Nasıl Öldü?, Gönül Ticareti içinde; Dağların Şenliği, Melek Sanmıştım Şeytanı içinde). Diğer bir öykü konusu da, kadın haklarıdır. Örneğin, ‘Kocasını Boşayan Hürmüz Hanım’ (Kadınlar Vaizi içinde) adlı öyküsünde, hukuk aile kararnamesinin yayınlanması ile kadın-erkek eşitliğinin gelişini işlemektedir. Öykülerinde; uzun konuşmalar, gereksiz ayrıntılar yoktur. Romanlarında görülen törel özelliğe, öykülerinde rastlanmaz. Öykülerinde, bir arka plan olarak çokekinliliğe (kozmopolitlik) daha az yer vardır. Hüseyin Rahmi’nin öykülerinin bir ikisi dışında (örneğin; Şeytanın Karısıxv , Namusla Açlık Meselesi içinde) hepsinde, başkahramanlar yerlidir. Romanları, hemen hemen her zaman intiharla ve/veya cinayetle biterken; öyküleri, açık uçlu veya mutlu bitebilmektedir. ‘Eti Senin Kemiği Benim, “Hikayeler-Sohbetler”’ isimli kitabı, Hüseyin Rahmi’nin kendi yaşamından sunduğu kesitlerden, öykülerden ve çeşitli konulardaki düşüncelerinden oluşmakta olup tamamen birinci tekil şahısta yazılmıştır. ‘Namusla Açlık Meselesi’ (1933) ise, güldürü öğesinin ve Hüseyin Rahmi yazınında sık rastlanan çokekinliliğin cılız olduğu, karamsarlığın egemen olduğu bir öykü kitabıdır. Çocukluğunun ve ilkgençliğinin geçtiği Aksaray, birçok öyküde (Arzın Yuvarlaklığına İnanmıyor, Büyük Ana, İki Hödüğün Seyahati içinde) su yüzüne çıkar. Doğalcılık akımına bağlı kalmaya çalışması, eleştirmenlerin O’nu (ya da Hüseyin Rahmi yazınını) tutarlılık düzleminde eleştirebileceği zemini ortadan kaldırmıştır. Adeta, “Siz benim dediklerimin tutarlılığına niye bakıyorsunuz; ben ne gördüysem yazdım; beni eleştirebileceğiniz tek ölçüt, (görgül) dünyanın benim yazdığım gibi olup olmadığıdır.” demektedir. Öte yandan, konu seçimiyle “Ah, görün bakın dünya ne halde. Öyle iyi bir dünyada yaşamıyoruz” demekte ve sıklıkla güldürü öğeleri kullanmasına karşın, okura karamsarlığı salık vermektedir. Bunda, gerek İstanbul konak yaşamının yozlaşmışlığının gerekse yurtdışında gerçekleşen dünya savaşlarının usdışılığı ve Hüseyin Rahmi’nin Nietzsche tutkusunun büyük payı vardı.

        Hüseyin Rahmi, çokekinliliğin yaşamın demirbaşı olduğu bir dönemde (1864-1944) yaşamıştır. Ermeni bir lalayla (Agop) (Sevengil 1944, s.30), Arap bir dadıyla (Eti Benim Kemiği Senin, s.21) büyümüştü. Ev uşağı Laz’dı (a.g.y., s.31). II. Abdülhamid yönetimince sansüre uğratılıp, yazar olmaktansa memur olması istenen Hüseyin Rahmi, o dönem tüm çalışanlarının Ermeni olduğu Tercüme Odası’nda göreve başlar (1893). Bir görüşmesinde, ‘Keğork’xvi  Bey’le olan bir anısını anlatır. Hüseyin Rahmi ile Ermeni çalışanlar, ilk başlarda anlaşamamış, daha sonra kaynaşmışlardır (Tanrıkulu 1974, ss.151-2).xvii  Bu çokekinlilikten, yazınsal olarak bir hayli faydalanmıştır. ‘Mürebbiye’ adlı romanını yazarken, yakınlarda oturan bir Rum mürebbiyenin öyküsünden esinlendiği bilinmektedir (Sevengil 1944, s.61). Romanları, çokekinli bir dünyaya ayna tutar. Örneğin, ‘Şık’ (1888) adlı romanında Ermeni külhanbeylerine, ‘Cehennemlik’te (1924) Doktor Alimyan tiplemesine rastlanır. ‘Efsuncu Baba’da (1924) Ermeniler’i, ‘Şeytan İşi’nde (1933) çokekinli Samatya’yı, ‘Kesikbaş’ta (1942) Levantenler’i işler. Öykülerinde ise, çokekinliliğin unsurlarına yer yer rastlanır: ‘Benim Babam Kimdir’ adlı öykü de (Gönül Ticareti içinde), cami önüne bırakılan çocuğun kundağına konulan yazının “Türk çocuğudur” (a.g.y., s.185) şeklinde başlaması bile, Hüseyin Rahmi’deki çokekinlilik açısından önemli bir ipucu verir. Buradaki “Türk”ü, “Ermeni/Rum/Yahudi-değil” olarak okumak, daha yerinde olur. Budunsal kimliklerin eridiği, içiçe geçiştiği ve bir üstkimlik tarafından yutulduğu bir ortamda, hiç bir  anne, ‘tanıtım’ yazısında, “Türk çocuğudur” diye vurgu yapmaz. ‘Çingene Düğünü’ adlı öyküde (Gönül Ticareti içinde), ‘budunsal öteki’ olarak Çingeneler’i ve Onlar’ın kötü durumlarını büyük bir şefkat ve tepeden bakmaz bir acımayla anlatır. ‘Menekşe Kalfa’nın Müdafaanamesi’ adlı öyküde (Kadınlar Vaizi içinde), ‘Zencilik’ duygusu / olgusu ele alınır. ‘Tünelden İlk Çıkış’ta (Tünelden İlk Çıkış içinde), Rum hayat kadınları (‘Eftimya’ ve ‘Tombul Eleni’); ‘İki Hödüğün Seyahatleri’nde (İki Hödüğün Seyahatleri içinde), Ermeniler, Rumlar ve Yahudilerxviii ; Kocası için Deli Divane’de (Kadınlar Vaizi içinde), Laz hoca vardır. Hüseyin Rahmi’nin öykülerinde şiveli diyaloglara az yer verdiği gözönünde tutulursa, bunlarda çokekinliliğin barınmasını, sadece, yansıtmacılığa bağlayabiliriz. Çokekinli bir dönemde ve yerde (Heybeliada, Aksaray vd.) yaşamış olması, çokekinliliği yazınına davet etmiştir.xix

         Böyle uzun bir giriş yaptıktan sonra, sonunda, Hüseyin Rahmi’nin ‘Yankesiciler’ adlı öyküsünü (Kadınlar Vaizi içinde) çözümleyebiliriz:


         ‘YANKESİCİLER’ ÜZERİNE

         Bu öyküde, sözcük dağarcığı zenginliği göze çarpıyor. Bununla birlikte, romanlarında yaptığı gibi, ‘budunsal ötekiler’i kendi şivesiyle konuşturmaması garip görünüyor.xx  Belki de, kahramanlar yankesici olduğundan, Hüseyin Rahmi, hepsinin Türkçe’yi çok iyi konuşması gerektiğini düşünmüş olabilir. Osmanlı’nın dört büyük ulusunu ele alıyor. 1920’de yazılmış. Birinci Paylaşım Savaşı sonrasındaki törel çöküntüyü yansıtıyor. Törel çöküntü, halka inmiş görünüyor. Hepsi kötü adam ve hiçbirinin kötü olma gerekçesi, Batı taklitçisi çarpık uygar olmalarından değil. En kötülerinin, en sonunda, Avrupalı olduğu anlaşılıyor. Diğer dördü, daha az kötü görünüyor. Doğalcı olma savındaki bir yazar olarak simgeselliğe ve andırışımlara (analoji) başvurmayacağı bilinmese, iyi bir taşlama olarak kabul edilebilirdi. Ayrıca bu yorumsama, Hüseyin Rahmi’nin doğalcı olma savının yanında, genel olgular yerine tekil/tikel olgular yansıtması dolayısıyla da geçersiz kalıyor. Bununla birlikte, Hüseyin Rahmi’nin Anatole France’ı bir dönem, E. Zola’yı sevdiğinden daha fazla sevdiği düşünüldüğünde (Hizarcı 1953, s.5) ve A. France’ın ‘Penguen Adası’ adlı simgesel, taşlama romanı gözönünde tutulduğunda, Hüseyin Rahmi’nin de, aynı şekilde bu yolu izlediği, olasılıklar hanesine yazılır. Öyleyse, bu olasılık hanesini biraz açıp, adı geçen öykünün (olası) simgesel göndergeleri üzerinde duralım:

         Eğitim durumlarına bakıldığında: Yahudi, Alyanse okulunda; Rum, Pangaltı okulunda; Ermeni, Sulumanastırxxi  okulunda okumuşken, Türk cahildir ve mahalle okuluna devam etmiş fakat heceleri sökememiştir. Bu, Türkler’le ‘budunsal öteki’ arasındaki eğitim uçurumuna karşılık gelmektedir. Türk çocuklar, geri kafalı hocaların egemen olduğu mahalle okulunda falakaya yatırılırken; ‘budunsal öteki’ler, okullarda, Avrupa’yı öğreniyorlardı. Avrupa’ya ilk öğrenciyi Tanzimat Dönemi'nde gönderen bir ulusun, yüzyıllardır Avrupalı gibi yetişen ‘öteki’yle karşılaştırıldığında, araçsal ussallık (‘instrumental rationality’) açısından geri olması gayet doğaldır. Belki de, buradaki yankesicilik işini de, gerçekten yankesicilik olarak almaktansa, araçsal ussallığın bir görünüşü olarak değerlendirmek, daha aydınlatıcı olabilir.xxii  ‘Araç’ dendiğinde, teknik bir sorundan sözedilmektedir. Bu öyküde; beş kahramanın da amacı, para kazanmaktır. Mişon, yöntemi bilir görünmekte; Mıstık, hiçbirşey anlamamaktadır. Avrupalı da araçsal ussallığı kullanmaktadır. Ama O, araçsal ussallığı, oturduğu yerden kullanır. Telgraf yoluyla bilgi çalar. Bu açıdan bakıldığında; dört kafadarın yaptığı, sıradan bir iştir. Onlar’ın işi, anamalcılığın –işverenin aynı zamanda müdür olduğu- birinci aşamasına karşılık gelirken; Avrupalı’nın işi, anamalcılığın –işlerin, işverenin parayla çalıştırdığı bir müdür tarafından yürütüldüğü- ikinci aşamasına denk düşer. Türkiyeli -Türk, Ermeni, Rum, Yahudi olsun-, Avrupalı’yla karşılaştırıldığında, bir aşama geridedir. Bir aşama geriden gelen bu Şarklılar, Avrupalı için, yine de vazgeçilir değildir. Avrupalı’nın ticaret için bu Şarklılar’a gereksinimi vardır. Kargaşa içinde daha iyi çalışır. Bunları bir şekilde birbirine kırdırmak, hem Avrupalı’ya zaman kazandırır hem de bunların herbirini güçsüz durumda bırakmak için fırsat yaratır. Bu Şarklılar, o kadar ahmak da değildir. Çabucak uyanabilirler. Bu korkuyla, Avrupa, kapıyı bunların yüzüne kapatır. Sonunda uyanırlar, ama iş işten geçmiştir.

         Bu yorumsama dışından bakıldığında, iki nokta dikkati çeker: Birincisi, Hüseyin Rahmi, neden Mişon’a, “Ah kardeşim Niko.. Moiz (Musa) de hak, Jezükri (İsa) de hak... İkisi büyük profet (peygamber). Biri ne dedi. Öteki de onu dedi. Ben Yahudi sen Rum nedir bu patırdı?... Haham.. Papaz ikisi beraber görüşsünler(...)” (Yankesiciler, s.70, Kadınlar Vaizi içinde) dedirtmektedir? Yine yansıtmacı bir nedeni mi var? Diğer bir deyişle, görgül dünyada, ‘A’ diye bir Yahudi böyle dediği için mi, Hüseyin Rahmi böyle yazmıştır? Yoksa bu, Mişon’la Niko’nun anlaşıp hile yapacağını bildiren bir ima mıdır? Metinde bu sorulara ilişkin bir ipucu görünmüyor. İkinci nokta ise şudur: Öykü, İşgal İstanbulu’nda geçiyor (1920). ‘Milli Mücadele’nin başladığı, ‘Ulusal Bilinç’in uyandığı bir dönem... Hüseyin Rahmi madem bir yansıtmacı / doğalcıydı, niye ‘Milli Mücadele’yi atlayıp yankesicilerin yaşamından bir kesite yöneliyor? (Bu soru, görüldüğü gibi, retorik bir sorudur. Bir yanıt beklenerek sorulmamıştır.) Bu açıdan bakıldığında, bu öykü, duyarsızlığın / yalancı doğalcılığın bir ürünü olmaktan öteye gidemiyor.

         Kahramanlarının Türk, Ermeni, Rum, Yahudi olması dolayısıyla ümit edilen çokekinliliğin, öyküde, zerresine rastlanmıyor. Bu öykü, Hüseyin Rahmi gibi çokekinli diyalog ustası bir kalemin romanlarındaki çeşniyi aratıyor. Hüseyin Rahmi, bir çok romanında, budunsal köken hakkında bir şey söylemeksizin, budunsal kimlikleri diyaloglara yedirmeyi iyi bilir. Diyalogları okunduğunda, hangi konuşmanın hangi budunsal kimliğe ait olduğu, açıkça anlaşılır. Bu öykü, bu özelliğiyle değerlendirildiğinde, Hüseyin Rahmi’nin en kötü öykülerinden biridir. Hüseyin Rahmi, bu görüşe, “dünya böyle, ben ne yapayım...” diye karşılık verirse, O’na, bir konu seçmenin bile tek başına öznel olduğunu belirtmek gerekir. Çeşitli T.V. kanallarının magazinel haberleri ve spor haberlerini seçmesi, rastlantı değildir. Hüseyin Rahmi de, seçtiklerinden sorumlu olmalıdır.

         Kısacası, ‘Yankesiciler’ adlı öykü, içeriğinin çiftanlamlılığı ve olası taşlamacı yönü ile başarılı, diyalogları ve yalancı doğallığıyla başarısız bir öyküdür. Hüseyin Rahmi yazınını temsil eder bir öykü değildir. Bununla birlikte, bu satırların yazarı zaten bu incelemeye, bu savla başlamamıştır.

         EK: YAŞASAYDI NE YAZARDI?

        Hüseyin Rahmi, bu çağda yaşıyor olsaydı ne yazardı? Bu sorunun imledikleri, yeni değilse de –çünkü Refik Halit Karay, Hüseyin Rahmi’nin ölümü üstüne yazdığı yazıda, ölümünden önceki yirmi yılın toplumsal yaşamını da yansıtacak olsaydı neler yazacaktı gibi bir soruyu açımlıyor (Tanrıkulu 1974, s.173)-, biçimi ve odaklandığı nokta açısından özgündür.xxiii  Bu soruya ancak kurgusal (spekülatif) bir yanıt verilebilir. Yine de, tefrika yazarı olmak yerine, dizi film yazarı olabileceği rahatlıkla söylenebilir. Doğu-Batı çelişkisini konu olarak aldığına göre, küreselleşmenin karşısına yerelliği koyan bir içerikle çıkacaktı. Deprem hakkındaki boş inançlar üstüne bir roman yazacaktı. Zamanımızda, 80.000 Ermeni, 20.000 Yahudi, 2.000 Rum’la, o eski çokekinliliği sergileyemeyecek ama Laz bakkalları, Rus / Romen / Ukraynalı hayat kadınlarını, Alamancılar’ı anlatacaktı. Ya da doğalcılık savında bir yazar olarak, kameranın yansılamacı mutlak gücüne teslim olacak ve kalemi bırakacaktı.

         Bu incelemeyi, Hüseyin Rahmi’nin her kitabını okurken kafamda uyanan bir soruyla kapatıyorumxxiv  – ve bir yazının hiç bir zaman tamam olmadığını, bir yazıyı / incelemeyi bitirmenin onu terketmek anlamına geldiğinin bir kez daha farkına varıyorum:

         Bir yazar, şu anki dünyayı betimlemekle gericileşmez mi?xxv  (Bir çatışmayı sadece betimleyerek, kitleyi / halkı aydınlatmak olası mıdır?)


    DİPÇELER:

    i Çıkmalar üstüne Önçıkma: Bu çıkmalar, bu satırların yazarının öznel görüşlerini ve tekil yaşamıyla bağlantılı noktaları sunmak üzere kullanılmıştır. Daha önemlisi; bu çıkmalar, “yazınsal metinlerdeki öteki imgesi” gibi daha geniş bir inceleme alanının bütünselliğine gönderme yapan ama bu bütünün bir parçası olan bu yazıyla doğrudan ilişkili olmayan ya da hiç ilişkili olmayan düşünce kırıntılarının da okurun gözü önüne serilmesi amacıyla kullanılmıştır. Bir inceleme metninde, sert bir dizgesellik (sistematiklik)  arayanlar, bu çıkmalara hiç bakmadan ana metni okurlarsa, daha rahat ederler. İşbu ‘Çıkmalar üstüne Önçıkma’, bu satırların, şizofren bir kafanın ürünü değil, hakikatın parçalılığının ve bütünlüğünün bilincinde olan bir kafanın ürünü olduğunu vurgulamak için eklenmiştir.

    ii Bu konuya yönelmem, karşılaştığım çeşitli türlerdeki metinlerden kaynaklanıyor. Şöyle ki; A.H. Tanpınar’ın ‘Huzur’ adlı romanında, kahveci çırağının sevgilisinin adı, Anahit’tir. (Anahit: Ermeni mitolojisinde Bereket Tanrıçası.) Neden? Başkahraman Mümtaz, neden yardım dileyen “yaşlı bir Ermeni karısı”nı yerden kaldırır? Niye bir başkasını değil? Kartal Tibet’li/Sadri Alışık’lı filmlerde, Hayganuş Hanımlar’ın, evsahibi madamların bolluğu niye? Olası üç yanıt var: (1) Ya bu metinler, yaşanmış olaylara dayanır. (Ki bu nedenden, Pierre Loti’yi hiç yadırgamıyorum. Yahudi kayıkçı, Rum gezdirici, Çerkes kızı Aziyade’yi aramaya geldiğinde kapısını çaldığı Anaktar Şiraz, O’nun oğlu Ahmet/Mihran... Bunlar hep, yaşantısının bir ürünü... Bunları kurgulamış değil, bunları yaşamış.) (2) Ya da bu metinler, yansıtmacı bir yaklaşımla yazılmıştır.  Metin yazarının odaklandığı toplum kesitinde, yukarıda belirtildiği gibi, “Hayganuş Hanımlar’ın, evsahibi madamların bolluğu” vardır. (3) Ya da bu çokekinlilikten (kozmopolitlik) güldürü öğesi olarak faydalanılmıştır. Hüseyin Rahmi incelemesinde, bu üç olası yanıtın büyük önem kazandığı görülecektir.

    iii Eğin: Erzincan’ın Kemaliye ilçesinin eski adı.

    iv Bir anısında, Heybeliadadaki Köşkü’nü inşa eden Kürt işçilerle nasıl ahbap olduğunu anlatır. (Üfürükçülüğüm, s.44, Eti Senin, Kemiği Benim içinde) Yine de ‘İki Hödüğün Seyahati’ndeki aşağılama havası, öyküde öylece durur.

    v Bu sözümona tarafsızlık, olgucuların gözlem cümleleriyle değer yargıları arasında yaptıkları ayrıma dayanır. Bu ayrım, -hele hele toplumsal bilimlerde- olgucuların sandığı kadar belirgin değildir, hatta yanlıştır. Örneğin, “cenin bir insandır.” gibi bir önermenin, kürtajla konumlandırıldığında, bu iki daldan hangisine düştüğü muğlaktır.

    vi Özellikle Penbe Hanım’dan çok öykü dinlediğini söyler. (Alıntılayan: Levend 1964, s.19)

    vii Adalar’da olup bitenlerden de yapıtlar kotardığı düşünüldüğünde, Hüseyin Rahmi’nin, yazınsal olarak, Troçki’nin Büyükada’da oturmasını (1929-aralıklarla-1933) atlamış olması şaşırtıcıdır. Oysa Troçki’nin Büyükada yaşamı, Hüseyin Rahmi’nin sevdiği türden yazınsal zenginliklerle (aşk oyunları, intiharlar vb.) ile dolu idi. (bkz. Tuğlacı 1989, ss.288-95.)

    viii ‘Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç’ı, deprem inançlarını eksen alarak yeniden yazmak isterdim.

    ix Hüseyin Rahmi’nin kendisi de, 1935-1943 arasında (Kütahya) milletvekilliği yapmıştır. (Büyük Larousse, s.4869.)

    x Nietzsche okumuş ve O’nun birçok görüşüne katılan bir aydın olarak Hüseyin Rahmi’nin, töre’nin (ahlak) temellerini din olarak görmesi, şaşırtıcıdır. Bu cümleyle, dünyayı mı betimliyor yoksa kendi töre anlayışını mı ortaya seriyor; açık değildir. (Üstüne üstlük, Hüseyin Rahmi, 70 yaşından sonra, Nietzsche’nin yapıtlarını Türkçe’ye çevirmek arzusundaydı. (Sevengil 1944, s.134))

    xi Ama kuramsal zayıflığın, iyi öyküler yazmak için engel olabileceğini sanmıyorum. Hatta tersine, Hüseyin Rahmi’nin kazanacağı olası kuramsal güç(lenme), iyi öykü yazmasına engel olabilirdi.
    Buna benzer bir yaklaşım, müzikçiler Miles Davis ve Jimmy Hendrix arasında görülüyor. Jimmy Hendrix’in fazla nota bilgisi yokmuş; buna karşın, Miles Davis, Jimmy Hendrix’in yaptığı müziği çok severmiş; O’na, “aman, “nota bilgimi geliştireyim” deme!” dermiş.

    xii 1941’de yayınlanan bir makalesinde, Hitler’in gerçeküstücülere/dadacılara/gelecekçilere (futurist) nasıl güzel bir tırpan attığını, ballandıra ballandıra, bir yazıncıya yakışmayacak yasakçı/yazınsal yobaz bir şekilde aktarır. (bkz. Tanrıkulu 1974, s.73.) Aynı makalede, kaba bir namus savunuculuğu ve ‘Vatan, millet, Sakarya’ yazını ortaya koyar. (a.g.y., ss.73-4)

    xiii Bu noktada Ahmet Mithat’a öykündüğü açıktır. Bu ikisinin arasındaki yazınsal farklardan biri şudur: Hüseyin Rahmi, öğreticiliği üçüncü tekil şahıstan yapıyorken; Ahmet Mithat, birinci tekil şahısı kullanır.

    xivGüzelliklerden çok, çarpıklıkları ele aldığı düşünülürse; ‘Flash T.V.’de yayınlanan ‘Gerçek Kesit’ isimli program, tam da Hüseyin Rahmi yazınına koşut bir anlatım biçemi sergiliyor.

    xv Bu öyküyü Makyavel’den aktardığını belirtmiştir. (a.g.y., s.14) Öykü kitaplarında bulunan öykülerden birinin ise (Papazın Eşeği, Gönül Ticareti içinde), çeviri olduğunu belirtmektedir. (a.g.y., s.236)

    xvi ‘Kevork’ olacak.

    xvii Bu anıya bakılırsa, Kevork Bey’in kafasındaki ‘karşı-öteki’ olarak Türk imgesi; aklına “ateş, tabanca ve kurşun”dan daha önce hiç bir şey gelmeyen bir kimliktedir. (a.g.y., s.152)

    xviii Bu öyküyü, Heybeliada’nın Tellal Yankosu’ndan derlemiş olabilir.

    xix Romanlarında ise, çokekinliliği hem yansıtma hem de güldürü amacıyla kullandığı anlaşılır. Çünkü romanlarında; şiveli diyalogların güldürücülüğü, çokekinlilik olmaksızın varolamaz.

    xx Hüseyin Rahmi, olağan koşullar altında, Ermeniler’i, sözlerine ‘zo’, ‘ahbar/ik’ (Erm. ‘birader/cik’) gibi sözcükler katarak ve Onlara Türkçedeki şimdiki zaman soneki olan ‘-yor’u ‘-oor’ diye söyleterek konuşturur; Rumlar’ı ‘ş’ sesini veremez bir halde (örneğin, ‘Mişon’ yerine ‘Mison’) ve kimi adların sonuna Rumca’da ‘-cığım’, ‘-cuğum’a karşılık gelen (dişiler için) ‘-ulamu’ (örneğin; Meri-Merulamu, Melani-Melanulamu) ve (eriller için) ‘–akimu’ (örneğin; Manolis, Manolakimu, Hasan-Hasanakimu) soneklerini iliştirerek konuşturur. Hüseyin Rahmi’nin bu öyküde, o şive oynamalarını kullanmaması, öyküyü, romanlarına özgü güldürü öğesinden yoksun bırakmıştır.

    xxi Sulumanastır: Samatyadaki Surp Kevork Ermeni Kilisesi. Yanındaki ayazma ve sarnıç dolayısıyla; Türkler, bu kiliseyi, ‘Sulumanastır’ olarak adlandırırdı. (Seropyan 1994, s.552)

    xxiiYazınsal metinlerin, araçsal ussallık bağlamında yorumsanabilmesi için; Horkheimer ve Adorno, çok güçlü yöntemsel araç(!)lar sunuyor. (Horkheimer & Adorno, 1995) (Sundukları bu yöntemsel araçları kullanarak hazırladığım bir opera metni çözümlemesi için bkz. Gezgin 2000.)

    xxiii Refik Halit Karay, bu soruyla şunu ima ediyor: Hüseyin Rahmi, yaşamının son yirmi yılında, daha önce yansıladığı aynı toplumsal  yaşamı ele almayı sürdürmüştür. Refik Halit Karay’a göre, Hüseyin Rahmi, son yirmi yılın toplumsal yaşamını yansılasaydı; yazınında, “sokak daktiloları”, “plaj eğlenceleri”, “memure kadınlar kızlar”, “vezinsiz kafiyesiz şairler”, “romancı bayanlar”, “yerli bar artistleri”, “milyoner mütehahhitler”, “vurguncu çeşitleri”, “kokteyl partileri”, “spor merakı”, “üniversite hayatı” vb. bulunacaktı. (Tanrıkulu 1974, s.173) Refik Halit Karay, Hüseyin Rahmi’nin, bir yazar olarak, bedensel ölümünden yirmi yıl önce öldüğünü ileri sürer. (a.g.y., s.173) Karay’ın bu görüşünün gerekçesini bilemiyoruz.

    xxiv H.B. Kahraman, ‘Yahya Kemal Rimbaud’yu Okudu mu?’ adlı yapıtında, nasıl Yahya Kemal’i “‘modern’ ama ‘modernist’ değil” diye nitelemişse, Hüseyin Rahmi’nin de bu şekilde ele alındığı bir yapıt, gereklidir. Hüseyin Rahmi, dünya yazınının neresindedir? Bu incelemeye sığdırılamayacak bir konu.

    xxv Marks’ın Balzac hakkında söylediği “Balzac ilericidir, arka mahallelere ayna tutmuştur.” sözü, Hüseyin Rahmi için de geçerli olabilir mi? Soru, böyle de sorulabilir. (Hüseyin Rahmi’nin, Marks’ın arka mahallelerine değil de, Freud’un arka mahallelerine ayna tuttuğu da savlanabilir. )


    YARARLANILAN KAYNAKLAR

    Gezgin, U.B. (2000). Homeros Libretto Yazarsa ya da ‘Il Trovatore’ Üstüne. Katarsis(3).

    Göçgün, Ö. (1990). Hüseyin Rahmi Gürpınar. Ankara: Kültür Bakanlığı Yayınları.

    Gürpınar, H.R. (1933). İki Hödüğün Seyahati. İstanbul: Hilmi Kitaphanesi.

    Gürpınar, H.R. (1934). Tünelden İlk Çıkış. İstanbul: Hilmi Kitaphanesi.

    Gürpınar, H.R. (1960). Kadınlar Vaizi. İstanbul: Hilmi Kitabevi.

    Gürpınar, H.R. (1963). Eti Senin, Kemiği Benim: Hikayeler-Sohbetler. İstanbul: Gürpınar Yayınları.

    Gürpınar, H.R. (1972). Namusla Açlık Meselesi. İstanbul: Atlas Kitabevi.

    Gürpınar, H.R. (1998). Cadı Çarpıyor, Şakavet-i Edebiyye. İstanbul: Özgür Yayınları.

    Gürpınar, H.R. (1999). Gulyabani/Gönül Ticareti/Melek Sanmıştım Şeytanı. İstanbul: Özgür Yayınları.

    Gürpınar, Hüseyin Rahmi. Ana Britannica Genel Kültür Ansiklopedisi. (C.10, s.212). İstanbul: Ana Yayıncılık Anonim Şirketi.

    GÜRPINAR (HüseyinRahmi). Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi. (C.8, ss. 4869-4870). İstanbul: Gelişim Yayınları A.Ş.

    GÜRPINAR (Hüseyin Rahmi). Büyük Lugat ve Ansiklopedi. (C.5, ss.458-9). İstanbul: Meydan Yayınevi.

    Hizarcı, S. (Haz.). (1953). Hüseyin Rahmi Gürpınar: Hayatı Sanatı Eserleri. İstanbul: Varlık Yayınevi.

    Horkheimer, M. & Adorno, T.W. (1995). Aydınlanmanın Diyalektiği. İstanbul: Kabalcı Yayınevi.

    İleri, S. (1994). Gürpınar, Hüseyin Rahmi. Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi. (C.3, ss.455-7). İstanbul: Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı.

    Kahraman, H.B. (1997). Yahya Kemal Rimbaud’yu Okudu mu? İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.

    Karaalioğlu, S.K. (1979). Resimli Dünya Edebiyatçılar Sözlüğü. İstanbul: İnkılap ve Aka Kitabevleri Koll. Şti.

    Levend, A.S. (1964). Hüseyin Rahmi Gürpınar. Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları.

    Loti, P. (2000). Doğudaki Hayalet. İstanbul: Cumhuriyet.

    Seropyan, V. (1994). Kevork (Surp) Kilisesi. Dünden Bugüne İstanbul Ansiklopedisi. (C.4, ss.552-4). İstanbul: Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı.

    Sevengil, R.A. (1944). Hüseyin Rahmi Gürpınar: Hayatı, Hatıraları. İstanbul: Hilmi Kitabevi.
    Tanpınar, A.H. (1998). Huzur. İstanbul: Dergah Yayınları.

    Tanrıkulu, A. (1974). H.Rahmi Gürpınar. İstanbul: Toker Yayınları.

    Tuğlacı, P. (1989). Tarih Boyunca İstanbul Adaları. İstanbul: Cem Yayınevi.

    Yücel, T. (1991). Eleştirinin ABC’si. İstanbul: Simavi Yayınları.

    Kaynak: Gezgin, U. B. (2017). Anlatıbilim Açısından Roman, Öykü ve Masal İncelemeleri (2000-2017) [Novel, Story and Fairy Tale Analyses through Narratology].

    ANLATIBİLİM AÇISINDAN ROMAN, ÖYKÜ VE MASAL İNCELEMELERİ (2000-2017)

    Prof.Dr. Ulaş Başar Gezgin

    Yazında Ezilenler ve Ezilenlerin Yazını
    1. Marksist Açıdan Türk Romanı.
    2. Sovyet Türkologlarının Gözüyle Türk Yazını.
    3. Yaşar Kemal’i Yaşar Kemal Yapan 6 Özellik.
    4. ‘Boynu Bükük Öldüler’: İlk Yılmaz Güney Romanı.
    5. Yıllar Sonra Yeniden Genç Gorki ve Arabesk.
    6. İvan İvanoviç Var mıydı Yok muydu?
    7. Bulgaristan Hatırası Bir Marksist Türkolog: İbrahim Tatarlı

    Sabahattin Ali Yazını
    8. Anlatıbilim Açısından Kürk Mantolu Madonna.
    9. Merhum Marko Paşa’nın Size Çok Selamı Var.
    10. ‘Değirmen’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    11. ‘Kağnı’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    12. ‘Yeni Dünya’da Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    13. ‘Sırça Köşk’te Sabahattin Ali Öykücülüğü.
    14. ‘Ses’te ve ‘Esirler’de Sabahattin Ali Öykücülüğü.

    Gülmece ve Hiciv Anlatıları
    15. Muzaffer İzgü Öykücülüğü: Azrail’den Bir Namussuz’a.
    16. Gülmece yazarı olarak Hasan Hüseyin: ‘Made in Turkey’.
    17. ‘Bay Düdük’ (1958).
    18. Bir Heccav Olarak Ümit Yaşar Oğuzcan.

    Çokkültürlü Yazın Çokkültürlü Toplum
    19. Türk Yazınında ‘Etnik Öteki’ İmgesinin Açımlanmasına Giriş Olarak Hüseyin Rahmi Yazını ve “Yankesiciler” Adlı Öykü.
    20. Çokkültürlü Toplum Çokkültürlü Öykü: Sait Faik Öykücülüğünde Ermeni İmgesi.
    21. Saroyan Öykücülüğü ve Yetmiş Bin Süryani.

    Masallar ve Efsaneler
    22. Eskimeyen Bir Yazın Evreni: 30 Yıl Sonra Yeniden Behrengi.
    23. Ferçler ve Zebler: ‘Binbir Gece Masalları’ Üstüne Bir İçerik Çözümlemesi Denemesi
    24. ‘Masalın Aslı’.
    25. ‘Vietnam Efsaneleri/ Vietnam Söylenceleri’.
    26. Tibet Masalları.

    Vietnam ve Tayland Yazını
    27. ‘Direnme Savaşı’: Direnenlerin Tarafından Vietnam-Amerikan Savaşı.
    28. ‘Şafakta Kazandık Zaferi’.
    29. Bir Vietnam-Amerikan Savaşı Romanı: Gök Cephesi
    30. Siyam Romancılığı Bağlamında Romanda Gerçeklik Sorunu.
    31. Siyamlı Romancı Siburapha’nın Yaşamı.
    32. Siyamlı Şair Sunthorn Phu’nun 'Phra Abhai Mani' Adlı Yapıtındaki Anlatının Özeti ve Değiniler.

    Türkiye Yazını, Türkçe Yazın
    33. Öykücü Yönüyle Ahmet Cemal’i Anarak.
    34. Torik Akını: Az, Öz, Akıcı, Okunası
    35. İstanbul Öyküleri.
    36. Onyıllar Sonra ‘Vatandaş’ı Yeniden Okumak
    37. Ölü Çiçekler Müzesi’nde Gezinti.
    38. ‘Uzaklara Mektuplar’.
    39. Ali Rıza Arıcan Öykücülüğü
    40. Puslu Kentin Mavisi: Modern Çin’den Öyküler.

    Taylan Kara Yazını
    41. Poe’nun Kuzgunu: Derinden ve Uzun...
    42. ‘Böyle de Buyurabilirdi Zerdüşt’: Hiççi Bir Başarı Öyküsü.
    43.‘Vasatlığa Giriş Dersleri’: Yine de İnsana Dair.
    44. Vasat Edebiyatı 101: Mizahla Polemik Arasında.

    Ütopya Anlatıları
    45. Uzaklaşan Ütopya ve Distopyalaşan Dünya.
    46. Devrim Öncesi Edebiyatında Ütopya: Kızıl Yıldız (1908) Örneği.

    İranlı Öykücüler
    47. İranlı Öykücüler: Hem Yakın Hem Yakın (1-4).
    48. Çağdaş İran Yazınının Öncüsü Sâdık Hidâyet (1-4).

    Avrupa Yazını
    49. Fransız Yazınında Bir ‘Muhalif Yazar Miti’ni Sorgulamak: Marguerite Duras.
    50. (Ölüm Yıldönümünde) Jose Saramago’yu Anarak...
    51. Bilişsel Bilimlere İlişkin Bir Roman: ‘Düşünce Balonları’

    Diğer Yazılar
    52. Darüşşafaka ve İmkansız Hayatlar.
    53. Endonezya’dan Bir Öykü: ‘Kral, Cadı ve Papaz’.
    54. Azerbaycan’dan Bir Öykücü: Anar.
    55. ‘En-Dor’a Giden Yol’.
    56. İki Çocuk Öyküsü: ‘Başka Karıncalar Diyarı’ ve ‘Yerle Gök Arasında’
    57. Defterde Kalan Borges (1899-1986) Dipçeleri.
    58. Latin Amerika’nın Çatık Kaşları: Bir Cehennem Ağacı Olarak Muz Ağacı.
    59. Başka Dünyalar Açısından Nobel Yazın Ödülü’ne İlişkin Değiniler.

    Gezgin Yazını
    60. Ulaş Başar Gezgin’le Yeni Romanı Üzerine (Söyleşi).
    61. Babasız Bir Roman Kişiliği Yaratmak (Söyleşi).
  • O sırada hareket eden bir trenin kulakları çınlatan hüzünlü düdüğü,bundan böyle babasının hayatına kısa süreli giriş çıkışlarına eşlik edecek bir fon müziği gibi çınladı.
  • “Özgün” performans savunucularının unuttukları şey, her ne kadar geçmiş bir dönemde kullanılan enstrümanları başarıyla yeniden üretebilsek de; o günden bu güne bestelenmiş ve icra edilmiş parçaların hiçbir zaman bir kalemde silinmeyeceğidir. Diğer bir deyişle, biz müziği tarihsel olarak özgün kulaklarla asla dinleyemeyiz.
  • Daha düşük üretim maliyetleri, gazete, dergi, popüler roman ve çizgi roman türlerinde (ve ayrıca edebiyat, felsefe, teoloji, bilim, tarih ve diğer türlerde) ürünleri içeren bir basılı kültürün daha önce hiç olmadığı kadar geniş bir alana yayılması anlamına da geliyor­du. Ancak modernist avangard, bilgi ve sanatın giderek demokra­tikleşmesini, bunun gerçek kültürel gelenekleri değersizleştirdiği ve estetik hayal gücünü öldürdüğü düşüncesiyle hor gördü. Modern endüstriyel toplum ancak horgörüye layıktı, çünkü sanat ve bilginin tahammül edilemez bir şekilde metaya indirgenmesini özendirmiş ve geniş kitlelere modernize bir dağıtımla çabuk kâr getirecek şe­kilde ulaştırılacak görüşler imal etmişti. Modernist entelektüel sı­nıf, pek çok insanın sevdiğinin sadece ucuz roman, beyaz pazen pantalon ve caz müziği olduğu kasvetli bir dünyayı (kitlelerin eleş­tirel beğeniden yoksunluğundan ötürü umutsuzluk duyarak) betim­lemişti.
  • I Saw The Devil filminin giriş müziği.. Yoksa siz hala?

    https://youtu.be/mjT4ia-fga0