meltem şen profil resmi
Ben kendimim ve yağmur bacaların üstünde güzel.
istanbul
Kadın
433 okur puanı
28 Şub 2017 tarihinde katıldı.
  • "Özel olmanın ayrıcalığı diğer yüzünü döndü. Herkes olmanın baskısı ve buna bağlı olarak hiç kimse olamama. Bir şeyin öldüğünü ve özgür olduğunu düşünürsün, sonra onu içine çöreklenmiş sana gülümserken bulursun."

    Sylvia Plath
  • Thomas Piketty - Kapital ' in pdf'i elinde olan var mı?
  • BALİNA
    Göğü gördüm imkâna tutuldum düşü sevdim
    dalıp çıkmalarım "orda bir şey"e dönüktü
    kaç kez bir şey, başka bir şey
    sıçradım hem yittim
    hem belirlendim
    derin durdum, teknenin altına girdim
    sarstım
    sarsıldım vuruşun gitgide usta vuruşuydu
    sustum düşe düştüm
    senin mi kan, yaralarımdan mı
    hey kaptan
    ne balinayım ben şimdi inadı içinde
    ne senin mavi balinan

    Gülten AKIN
  • Belki ben boş bir insanım, belki de insanlar fazlasıyla anlam peşinde koşuyor. Kendimce bunu kısmen rahatsız edici seviyede bulduğum için birkaç şey dönmeye başladı aklımda.

    Sıradan bir şekilde herhangi bir film sitesinde kafama göre filmlere bakarken biri dikkatimi çekti, fragman izlemek pek huyum değildir, ama izlemiş bulundum ve filmi beğendim. Daha sonra filmi izlemeye karar verdim ve filmin altındaki ilginç yorum beni durdurdu ve işte beni bu ana sürükleyen ilk adımı attı.

    Elbette herkes istediği film, dizi vs hakkında istediği fikri özgürce ifade edebilir. Benim kişisel olarak takıldığım nokta şu oldu: anlam arayışı. Hayatta her şey anlamlı mı olmalı? Anlamsızlık hayatımızda hiç yok mu, anlamsızlık aslında ne ifade ediyor kişi için.. ya da anlamdan kasıt nedir? Hayatta bir şeyleri başarmak, insanlara seslenmek ve faydalı bir şeyler başarmanın kıstasının öznel olduğunu düşünüyorum. Zira herkesin anlamı anladığı kadarıyladır. Dolayısıyla anladıklarımızla yeterince sınırlı olan bu dünyada anlamı sorgulamak, bunun boyutunu çılgınca kazımak tuhaf geldi bana. Üstüne üstlük, hayatın, yaşadığımız hayatın içindeki bizler hep anlamla mı döneniyoruz sanki? Bazı şeyleri sırf yapmak için yapmıyor muyuz ya da sadece alışkanlık olduğu için?

    Hangi eylemleri o an düşünerek, bilincine, amacına yönelerek, irademle yaptığımın tartışılır boyutta olduğunu düşünüyorum ve en önemlisi bu eminsizliği kabul ediyorum.

    Yaşamanın altında hedefler, amaçlar ve hayaller gibi ilerisiyle, gelecekle motive edilen; yürütülen erdemli, akıllı, anlamlı şu anlar yaratmaya çalışıyoruz, bunun peşindeyiz. Ama her şeyden önce insani doğallığın, basitliğin kabul edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Bunu öz aklı havadalığımla, anlamsızlığımla özdeştiriyorum belki şu an. Ama eminim ki böylesi bi’ anlamsızlık benim parçam ve kendi hallerimden biri. Dolayısıyla anlayışımda kendimle orantılı bir kıtlıkta, sınırlılıkta.

    Bu yüzden ısrarlıca aranan anlamsal derinlik yapay geliyor bana sanırım. Mesela boş bir insanım da diyemem ama boş’lukları olan bir insanım. Bu yüzden anlamı kovalarken anlamsızlığın da bir parçam olduğunu kucaklarım.
  • Bazı yazıları okurken beni çağıran bi' yere, göğe, karşımdakine, bakış dürtmesiyle sarsılırım. Hani ilginçtir bu, devam da edebilirim o bakışma durağını yaşamadan, ama bakarsam yazı bana daha iyi anlatabilirmiş kendimi ve en çok da bu yollarla aydınlanırmışım gibi hissediyorum.

    Çünkü o bakış boşluklarındaki mini düşünme anları beni geçmişe, geleceğe, insanlara götüren nitel, görsel ansımalarla geliyor bana. Okuma halindeyken en ilgimi çeken şeylerden biri de bu bakış boşlukları olur bu yüzden. Kitapların bitişi nice bakış boşluğu yaşatmıştır bana. Yaşamı süzmek gibi. Okudum ve nice anlar süzüldü aklımda sonra tarifsiz bi' yazı dürttü beni ve durup yere, göğe ya da karşımdakine bakmam konusunda boşluğa düşürdü.

    Bakış boşluğunda dalan gözlerimin ve zaman yolcuğu yapan zihnimin gitgeli yüzüme yansır. Ve kimi zaman bildik bi' gülüşle kararırken yüzüm kimi zaman akmak için iznini kendisi veren gözler ve ıslak bi' yüzle aydınlanırım. Yere baktıran duraklar geçmişin izlenimini yaşatır bana, "neydi o- bana bu hissi veren ve ben neden buradayım" fikri aklımda dolanır ve ipimi çekip gider. Üstünde düşünmekten kaçındığım duraklar aldığım aptal mutluluktan bi' ilmek kaçırır: bunu düşünmeyi bırakamazsın. Göğe baktıran duraklar geleceğin izlenimini taşır ve bana hayal etmeyi, "kaçmadan uçarak" yaşatmaya çalışır. Uçmanın sınırını bilmezliğe düştüğümde bi' ilmek de buradan çekilir, hissederim. Oysa bildiklerinin tümüyle yönetim yapan zihnimin beni bu şekilde sınaması ne ironik!
    Karşımdakine bakış dürtmesiyle yaşadığım sarsıntı en zorudur benim için. Konuşmayı "pek de" sevmeyen ben hangi şekilde konuşabilirim: yazarak. Yazmanın farklı bi' oyun, farklı bi' soluk olduğuna dair ne yazsam güdük kalır ifadem. Hangi şey, ilerledikçe, devam ettikçe içindeki farklı yönleri, düşünce yollarını, farklı akımları, konuları.. sınırsız alanda uçsuz yönü ortaya çıkarır diye düşündüğümde aklıma gelgiti bol, uçurumu kucaklayan yazmak gelir. Yazının ilmek kaçırması/uçurumu çok daha bütünseldir bana göre. Doğası ya da özünden belki zıtlıklarıyla, bi ters bi düzüne karşı kaçırdığı ilmeğiyle bütün gelir bana yazın. Bu yüzden; sarıcıdır ama itekler de, bütünler ama parçalar da! Zevklidir ama çok zordur. Güzel görünür yazarına ve kesinlikle en en çirkin. Belki de çizginin gelgitidir onu çekici yapan.

    Beni bu gelgitli yolda karşımdakine bakış dürtmesiyle sarsan, yazıyorluğuma itki olan nice yazına ve yazara sevgiler...
  • Bir şeyi unutmaya çalışıyorum ama neyi? Bir şeyden kaçmaya çalışıyorum ama neyden?

    Nesnelerle avutulan ruhun öz-kaçışının kendisi olması.. bilinen en ağır, vurucu ironi. Yine de deneysel bir şey. Dönenerek, çarparak ancak anlayabiliyor kişi, sorunun maddelerle değil, özle alakalı olduğu gerçeğini.

    Bir acı, bir gerçek, bir vurucu ama sonunda anlaşımı adına yolunan saçlarda tırnakların arasına giren gerçek uğruna ipucu yakalanmalı, yakalanbilmeli. Bu ancak kişinin kendi iç buhranlarını yatıştırmayı bırakıp bunların yönlendirimlerine kendini bırakmasıyla oluyor. Çünkü isteksiz telkin işe yaramaz. Kişinin en çok direndiği kendisi oluyor, ilginç bu! Kişi en çok kendini anlayamıyor, ilginç bu!

    İç buhranların görmezden gelinmesi, itilmesi, bunların maddeyle bastırılması, biliyorsun ama(ama'sı yoktur), insanlarla geçiştirilmesi, görmezden(yokmuşçasına), duymazdan(sürecin ittiği her söz/müzik kişinin kendi hayatını anlatır oysa ki, öyledir), bilmezden gelinmesi(en iyi bilinen ama bilinişindeki yüzleşim bilinenin asıl uzaklaştırıcısıdır ve bunların hepsi bilinir)... Tüm bunlar olağanüstü hüzünlü, yıkımsal bi' süreç. Ama sorunlar yokmuş gibi davranılamaz; parmak su topladığında onun bir an önce iyileşmesi için elimizden geleni yaparız. Oysa iç baloncuklar n'için görmezden gelinir? Gelinmemeli. Sonrası kin oluyor, ki bu en hüzünlü bedeldir sanırım. Kişinin duygusal iç baloncuklarını konuşarak(kendisiyle/ karşısındakiyle) çözmesi gereken zihni, zamanında yapılan ve yapılmayanla dolu olan bi' listeye dönüşüyor. Bu hüzünlü bi' şey. Bu duygusal bi' yük. Kin, kişiyi meşgul eden bi' yük; ağır, bedelli, yıkıcı...
    Çözümü konuşmaktan geçen iç buhranları su toplayıp, kinli bi' irine dönüşmeden iyileşebilir. Yeter ki, bunun için uğraşılsın...
  • Yazının ardında vurgun var. Hayat vurgunu. İçsel ürperti ve yaşamsal itki var. Bunlar samimiyet içerikli çünkü böyle olur. Kişi konuşmak zorunda değildir, anlatmak zorunda değildir ama fikirlerini dışarı vurmak zorundadır. Düşüncelerini bi’ şekilde dışarı çıkarmalıdır. Yazın bunun en karmaşık aynı zamanda belirsiz, aynı zamanda özgün hallerinden biri. Tüm bu dışa vurum tarihte bin bir şekilde sanatla ifade edilegelmiş ve devam ediyor da… Bugün kişilerin yaşamları sistemlerin yoğunluğu içerisinde dönüşmektelerken farklı sanat türleri ortaya çıkıyor ve bu dışavurumdan kaçılamıyor, kaçılamaz da. Çünkü en doğal hal bu. İnsanın beslenmesi kadar doğal bu. Ev kadar, yaşamak kadar doğal, insanın en dip haliyle özdeşmiş bir şey, sanat fikri.

    Görsel sanatlardaki dönüşüm çok daha çetrefilli bana göre. Simgeler, marjinal şekillere indirgenen günlük hayatın, sistemin egemenliği görsel sanatlarda çok daha değişerek, manipüle edilerek, fedalarla dönüşegeliyor. Görsel sanatlar tüketimin masum olmayan düşünceleri arasında çok daha kolay sindirilebilir bi' halde. Oysa yazının koruyucuları var. Takip ve araştırmalar, karşılaştırmalar gibi akademik boyutun dışında sistemin ittiği "yalnızlık halinde" kimi insanların yazma eylemine çekilme halleri var. Tüm bu durum kişilerin kendi yazınsal dünyalarından yola çıkarak farklı edebiyatlara yönelmelerine neden oldu. Dolayısıyla yazındaki bilinç, sistemin tahmin etmediği bi' biçimde yalnızlıkta yeşerdi ve bilinç yarattı. Yazınsal, edebi bilinç...Seneler öncesinin kitapları halen pek çok insanca bilinirken, eskinin önemli tabloları halen, aynı ilgiyle bilinir değil. Bunun sistemle ve insanların dönüşmekteki ilgisiyle alakalı olduğunu düşünüyorum.

    Sistemin dayatısı ‘’tüketmek’’ olduğu için, ve görselin daha ‘’kolay olduğu düşünülen’’ ya da ‘’ kolaya indirgenen’’ bir araç olduğu düşünülünce görsel her şey bir adım daha tehlikede oluyor. Bu demek değil ki, yazın tehlikede değil. Elbette o da manipülasyona uğruyor. Yazarlığın elbette mesleki getirisi var ve bu işten para kazanmak çok doğal. Ama kurgusu popülerlikte yiten, diyalogları belli bi’ kesimi etkilemeyi başarmış ve o kesimden ‘’faydalanmakta olan’’ nice kitap var. Bu işin piyasası elbette var ama işin özü sanat olunca piyasanın, ikinci planda tutulması gerektiğini düşünüyorum. Bunu sanatsal bir ilke olarak görüyorum.

    Yine de bunda sevindirici bi’ yön var. O da şu, yazın akbabalarının bu dalda belirmesi bu dalın hereketliliğinin ve canlılığının bi’ göstergesi. Bu dalda ilerleyen, gerileyen, kişiler var. Hareket ve nefes var. Geçmişin irdelenişi, yeninin takip edilişi, karşılaştırmalar, hareketlilikler var. Tüm bu heyecanlı hengame ve sanatsal devinim içerisinde mutlaka buradaki canlılıktan ‘’akababalık’’lar sağlamaya çalışanlar olacak. Önemli olanın onlara pay kaptırmamak olduğunu düşünüyorum. Onun dışında akbaba da kendi halinde bir kuştur ve doğanın kabulüdür.
  • Giyinişler vardır. Cismen değil, his olarak. Maddesizce ve aracısızca. Onun adı sanattır.
    Bunun ne düzeyde olduğunu bir kaç kelimeyle ifade edecek olsam özgürlük, evrensellik ve güzellik derim.

    Sanat neden güzeldir? Bir insanın içinden, ruhunun derinliklerinden gelen bir isteği barındırır çünkü. Aslında insan içine, topluma çıkarılan o üreti, kişinin ne karmaşalarından, uçuk anılarından, göz kaçırışlarından doğar... Saf güzelliğin ardında nefret, öfke, hınç gibi kırmızı duygular; mutluluk, hüzün, umut gibi yeşil duygular ya da tutku, umut, kıskançlık gibi mor duygular vardır, bilemeyiz. Tüm bu bilemeyişlerin ne şekilde, nasıl ve ne tür bi' kombinasyonla gerçekleşmesi tahmini imkansız, biricik yaratı demektir. Bu, fikren, varlık olan ne yüce şeydir!

    Sanat neden özgürdür? Çünkü sınırsızdır. Sınır nedir demeli o halde.. sınır kalıbın, dayatının altına giren zihindeki parazittir. Bu parazit bakışı köreltir ve bu körelme kangrenin bedenin diğer kısımlarına yayılması gibi kişinin hayatına hızla yayılır. Oysa, zaten yeterince sınırlı olan; bedeniyle, odasıyla, çevresiyle, dünyasıyla yeterince sınırlı olan insana daha yüce, üst ve sınırsız olan şey gereklidir, bu en doğal istektir. Sanatın doğallığının altında, kişinin sınırlı olduğu gerçeği yatar. Bu gerçeklikse sanat üretisinde kişinin temel itkilerindendir. Kişi, kendi dünyasının ardında gerçeğe bir adım daha yakın olma isteğini duyar. Buradaki gerçeklikten kasıt, sonsuzluktur. Ne şiirler vardır ki nice filme, yazıya, heykele ilham olmuştur, nice ruhta heyecanlı, tarifsiz bi' hisle sarılmıştır kişiye ve sınırlarını zorlayan bir hisle bırakmıştır kişiyi... Tüm bu sonsuzluğa atılan tek bir adım, aslında sanatın kendi üretisindeki en temel araçlardan biridir.

    Sanat özgürdür çünkü o kuşbazdır. Uçkundur.
    Fikirlerdeki zinciri görmeye çalışmalı burada. Kişisel, ruhsal zincirler... Hayattaki, rutindeki sınırlılığın ardı bilindik yollarla işaretlidir. Oysa sanat, merak edilenin, bilinmeyenlerin, tahminsizliklerin içerisinde yeterince bilinmediktir, özgürdür. Sanata; yazına ya da görsel sanatlara duyulan aşkın ardında bu vardır: ölçüsüzlük. Çünkü aşkın yoğunluğu ve sınır tanımazlığı burada da kendini hissettirir. Taşkınlıklarda hatalarla, dengeli hallerde güzellikle hissettirir bize kendini ve onu doğallıkla kabulleniriz, kendimizden bir parça gibi. Aslında bu durum güneşe ve aya benzetilebilir. Dünyadaki yaşam kişinin güneşli haliyse; bunun en sevgili, düşsel ortamdaki yansıması ay olur. Kim inkar edebilir sanatta ay'lı hislere kapılmadığını? Fikirleri özgürce bünyesinde barındırıp en ihtiyacı olduğu vakitte kişileri ışıtarak aydınlatan varlığın en aylı halidir sanat. Kişiyse tıpkı doğanın kendi içindeki döngüsünde olduğu gibi, kendi ayı olan sanata doğallıkla açtır. Doğallığın güvenliği kişinin bir parçası haline getirir sanatı.

    Sanat evrenseldir çünkü doğallığından gelen bi' oluşumdur o. İnsanlığın kendisinden kattığı, oluşumlar oluşumudur. Derin, çetrefil, ayrıntılı, ipe sapa gelmez, asla bitmeyen bi' insanlık koluyla dolanmıştır sanatın çevresi. Fikir! Kişinin fikrinden beslenir o, ve tüm insanlıktan ayırt etmeden, en dinamik en çağlayan haliyle beslenirken, bir yandan da besleyen.. toprak gibidir o! Sulanmaya ihtiyaç duyan, kişiye muhtaç olan toprak kat be kat cömertlikle, en güzel yiyecekleriyle kişiye katlı bi' iyilikte bulunur. Sanat da öyledir. Tüm insanlıktan, fikirlerden ayırt etmeden beslenir ve yine en güzel haliyle ilham olarak, güzel hislerle insanları başı sonu olmadan, duraksızca besler, o daha cömerttir.

    Kişi sanatın sınırsızlığıyla çoğalırken, sanat kişinin fikirleriyle tek'leşir. Kişi sanatla devinirken, sanat kişinin eliyle belirginleşir. Kişi sanatla uçarken, sanat kişinin hareketleriyle fikirden çıkıp dünyaya ayak basar. Kişi sanatla sarhoş olurken, sanat kişiyle irade, form ve görüş kazanır.
    Tüm bu zıtlıktır belki de bağımlılığın nedeni. Bağımlılığında bile nice doğallık barındıran bu birleşim belki de kişinin hayattaki en gerçek aşkıdır. Sonsuzluğa uzanan...
  • Alaca gecenin alaca kedisiyim ben. Sevgisizceneyim ne zamandır.. sevmeyin de zaten. Ben geceye aidim, sevgisel ilişiğim hep onunladır, sizinle değil.

    Bayat ekmek yemek, susuzlukla sınanmak değil derdim, yemek halloluyor ve sıkıntı da değil. Esas sıkıntı hayatın ta kendisi! Çok modern, postmodern hayatlarınızda bir siz karşılaşırsınız girift sorunlarla değil mi, ayrıntılar bir sizin dikkatinizi çeker... Oysa bilmezsiniz toplumun kirli fikirleriyle, sadece somut değil soyut ne güzellik yok olur, çevrede görünmüyor olan ne çok şey yok olur.

    Alaca gecenin alaca kedisiyim ben. Hüznümün yegane ortağı şu tek parlak yıldızdır, ne zamandır bir o var. Benimle dertleşmenizi de beklemiyorum ya zaten, tüm alakam geceyledir benim, sizinle değil.

    Bazen yaratının biriciği olan can unutuluyor. En çok buna yanıyorum. Kedileri alıp sevmeyin, kedileri okşamayın, yemek değil, sevgi değil ki dert! Derdin ta kendisi aslında yaşamın da ta kendisi. İdare, arkadaşlık, paylaşmak! Kediniz olursa ona sadece bakın. Karşınıza oturtun ve sıcacık bakın. Onu gözlerinizle dinleyin, bitkilerden esirgemediğiniz konuşmalarınızı onlardan da esirgemeyin. Ben en çok bunun acısını çekiyorum.

    Vardı, benim de. Bana ithal mamalar alan, güzel bir yatak ve oyuncaklar veren bir ailem... Aile nedir diye düşündüm kendi kendime, sorular bir tek size ait değil bilin, hem alaca gecenin alaca kedisi olmak da hiç öyle düşünüldüğü gibi kolay değil. Düşüncemin nedeni yaşamımdı. Nereye kadar sınırlı sevgi, somut, maddesel sevgi? Oturup hangi birisi yitik bir parçada, gözlerime derin derin bakıp yalnızlığı derindi benimle diye düşündüm. Kim konuştu benle, fikrimi sordu, bazen şartsızca elini sırtıma koydu diye.. Düşündüm, bunların olmayışı beni sokağa çıkardı. Sokaklar öyle değil!

    Sokaktaki yalnızlığın, başıboşluğun kendi doğal düzeni var. Tüm bu doğallık sıcak bir yataktan, ithal mamalardan daha "aile" geldi bana. Sonra onu keşfettim, geceyi. O da beni izliyormuş, ne zamandır... öyle dedi. Neden benimle ilk gün konuşmadığını sorunca, öyle gerekti, dedi. Bazen hayat "öyle gerektiriyor"muş, anladım.

    Alaca gecenin alaca kedisi olurken en iyi anladığım şey sorunlardan kaçmamak oldu, onları izlemek, takip etmek ve gerekirse mırlayarak isyan etmek... Çünkü hayat, o cılız mırlamalarımla çok daha anlamlı bir hale geldi benim için. Kendi sessizliğimin mırlak benin yanında ne kadar güçsüz kaldığını fark edince içim acıdı. Bunca zamandır, yani alaca gecenin alaca kedisi olmadan önce, sessizken ben hep yitikmişim aslında, kendim bile değilmişim! Geçmişteki kendime üzüldüm, anılarımı yakmaya çalıştım, elbette olmadı. Anılarımı sanki daha çok yeni şey yaşarsam bastırabilirmişim gibi bir his doğdu içime. Gece alacalandığında anında çöktü üstüme. "Saçmalama, başına neler geleceğini tahmin bile edemezsin." dedi. "Ruh anılarını yok etmek için, geçmişteki yaşantısını sıfırlamak için bazen yeni şeyler yaşamak ister, yoğun şeyler... Bu süreçte pişmanlıklar, taşkınlıklarının tökezlemesini bekler, ilk abartında kendinden bir adım daha uzaklaşırsın, o yüzden yapma." dedi. Tabii ki, dinlemedim onu.. alaca gecenin alaca kedisi olmak kolay değil, demiştim.

    Bir gün ısrarla girmeyin, denilen bir alana girdim. Kablolarla doluydu orası. Amacım tamamen eğlenmekti. Yanıp sönen kuru kafa sembolü benim için uyarı değildi o an. Kablolara dolanmamaya çalışarak girdiğim yerde, biraz dolanıp çıkacaktım. Fakat kuyruğum iki paslı demirin arasına sıkıştı ve o an ayağım katman katman olan kablolara dolandı. Panikle kaçmaya çalışırken bedenime yoğun bir acı girdi birden ve bayıldım. Uyandığımda sargılı bir haldeydim, başımda küçük bir kız vardı. Elektrik çarpmış meğerse. O evde güzel anılarım oldu, kız çok küçük ve hisleri çok saftı. Oysa ben sokaktaki boşluklu, kayıp, serseri hayatın çekiciliğine çoktandır kapılmış haldeydim. İyileştiğim ilk vakit bir yolunu bulup kaçtım.

    Yaşadığım şey, kuyruğumun yarısına ve bedenimdeki bazı kısımların alacalanmasına neden olmuştu. Demiştim, alaca gecenin alaca kedisi olmak kolay değil. O vakitten sonra geceyi dinledim hep. Ne zaman bir fikrin, bir çılgınlığın peşinden gitmek isteği duysam içime gecenin doğmasını beklerim. Onun fikirleri, yönlendirişleriyle yaşarım ben. Ama onun sınırları öylesine bendir ki, asla içime hüzün çökmez, aklıma dolanan fikrin peşinden gidemediğim için üzülmem.

    Beni benden iyi tanıyan bir şekilde hissederim onu ve uyarım ona. Onun zaman içinde nasıl akıştığını, benimle hareket edip alacalandığını, renklendiğini, hareketlendiğini öğrendim. Belki de insanların iç ses, altıncı his dediği şeydir gece. İçimdeki susmayan sestir, ruhumun "aydınlık" olan karanlığıdır. Karanlık ki, beni tepeye çıkartan, minik sorunlarımı bile dinleyen, yargılarında elini sırtında hissettiğim, sessizliğinde uzunca konuştuğum, uyurken sınırsızca bakıştığım...

    Ruhun içindeki, gecenin ne bildik halleri varmış, esas aydınlık olan taraf oraymış. Öğrendim. Alaca gecenin alaca kedisi olmak kolay değildir, demiştim. Ama huzurluyum ve bu olağanüstü. Yalnız halimle kalabalık, sessiz halimle fazla gürültülüyüm. Çünkü "gece"m hiç susmuyor...
    Sizler de gecenizi susturmayın, alaca kediden bir tavsiye...
  • •Tımar, devletin süvari ordusuna tahsis ettiği vergilerdir. İltizam ise, devletin hazine gelirlerinin toplandığı usüldür. Osmanlı'da Tımar'daki yoğunluğun İltizam'a kayması Tımar'ın İltizam'a dönüşmesi şeklinde yanlış algılanır.
    •Yoğunluğun Tımar'dan İltizam'a kaymasında dünyadaki küresel gelişmeler, askeri devrimin ortaya çıkması, süvari birliklerinin nispi önem kaybı, merkezi ordunun ve piyade askerlerinin önem kazanması, muhasara savaşlarının ortaya çıkması gibi sebepler vardır.
    •Bunlara bağlı olarak da devlet, süvari birliklerine daha az yaslanmaya başlamış, zaman içinde Tımar sektörüne ayrılan tahsisat yavaş yavaş Merkezi Hazine'ye aktarılmaya başlanmıştır.
    •Merkezi Hazine'ye aktarılacak olan bu vergilerin tahsilat yetkisi ise müzayede yani açık artırma yöntemi ile taliplerine devredilir.
Ben kendimim ve yağmur bacaların üstünde güzel.
istanbul
Kadın
433 okur puanı
28 Şub 2017 tarihinde katıldı.
2019
50/130
39%
50 kitap
6.390 sayfa
4 inceleme
89 alıntı
Her gün 2 kitap okumalı.

Okuduğu kitaplar 269 kitap

  • Death Note, Vol. 1: Boredom
  • Çorbacı
  • Franz Kafka'nın Dönüşümleri
  • Yengeç Gemisi
  • Gerçek Yaşam
  • Atları Bağlayın Geceyi Burada Geçireceğiz
  • Okumak, Yazmak ve Yaşamak Üzerine
  • Amras - Watten
  • Üç Yıl
  • Kuru Gürültü

Okuyacağı kitaplar 73 kitap

  • Yıldızyiyiciler
  • Hapishanenin Doğuşu
  • İntihar
  • Bu Ülke
  • Fırtına
  • Maskeler Süvariler Gacılar
  • Surname
  • Demokrasi
  • Sevme Sanatı
  • Kadınlar

Kütüphanesindekiler 123 kitap

  • Amras - Watten
  • Körlük
  • Dışlanmış Kadın
  • Rahibe
  • Toplum Sözleşmesi
  • Fransız Devrimi
  • Sevmek ya da Terk Etmek
  • İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı
  • Yöntem Üzerine Konuşma
  • Yel Etekli Kuş Kanatlı

Beğendiği kitaplar 91 kitap

  • Yengeç Gemisi
  • Körlük
  • Mutluluğun En Güzel Tarihi
  • Şiddetin Topolojisi
  • Havada Bulut
  • Teleandregenos Ütopyasında Evlilik Hayatı
  • Kim Bağışlayacak Beni?
  • Hüznün İsyan Olur
  • Fransız Devrimi
  • Ucuzayiyenler

Beğendiği yazarlar 3 kitap

  • Sait Faik Abasıyanık
  • Jack London
  • Romain Gary (Emile Ajar)