meltem şen profil resmi
Ben kendimim ve yağmur bacaların üstünde güzel.
istanbul
Kadın
433 okur puanı
28 Şub 2017 tarihinde katıldı.
  • 116 syf.
    ·Puan vermedi
    Kitap, Thomas Bernhard'ın 1964 ve 1969'da yazmış olduğu iki anlatıdan oluşuyor.

    Amras'ta trajik bi' konuyu yeterince duyarlı, adeta can çekişen bir çocuğun gözlerinden yaşatıyor Bernhard. Ailece intihar teşebbüsünden sağ kurtulan iki kardeşin, amcalarının himayesi altına girerek ve bu şekilde dünyadan yalıtılarak aslında sosyal ölümlerinin nasıl gerçekleştiğini okuyoruz.

    Bir tür kart oyununun ismi olan Watten'da ise, Bernhard bir doktor ve kamyoncu arasında gerçekleşen iletişim üzerinden monoloğumsu bir anlatıya sokuyor bizi. Daha çok doktorun açısından baktığımız yazı hayata, insana, insan doğasına, alışkanlıklara dair onlarca tespitle dolu.

    İki anlatının okunması da kesinlikle hikaye gibi değil, akışkanlık yeterince az. Bu aslında genel olarak Bernhard'ın tarzı sayılabilecek özelliklerden biri. Yazara aşina olan okurların da bildiği üzere, Bernhard olayların ardına dünyalar kadar fikir sığdıran yanar döner filozof bi' ruh. Bernhard okurlarını cezbedeceğini düsündüğüm nice kırk ayak cümle iki anlatıda da var. Ve asıl vazgeçilmezi olan, düşünsel devinim, dans, ne dersek... Bir olayı merkeze alıp onu mikro parçalarına ayıran ve nice tespiti art arda sıralayan biri Bernhard. Bu iki anlatıda da olaydan kişilere, kişilerden insana, oradan insan doğasına iniyoruz.

    İndikçe bir durma, düşünme halini yaşıyor insan, bu nedenle fiziksel anlamdaki küçüklüğüyle tam zıt aslında kitap. Okudukça, ne iç fikirler, ne ayrıntı, aşina ama kaldırması aslında ne zor, sert tokatlarla dolu hissine kapıldım ben. Bernhard'ı ışıtan öfkesiyle tanıyorum nicedir, o yüzden tüm zorlanışlar sadece gülümsetti beni.

    İki yazısında da bolca gotik, ölüm düşlü, karanlık bi' havaya sahip olan bu kitabı anını yakalayabilen okurlara öneririm.

    Watten'dan tatlı bi kesit:
    Bana gelince, ben biliyorum ki talihsizlik varlığa delildir. Birinin var olması, aynen dünyada sadece talihsizliğin olması gibi bir talihsizliktir. Mizacı herkesi talihsizliği içerisinde tek bırakır. Sen bir talihsizlik olarak varsın, diyorum kendi kendime, var olman talihsizlik, var olmanın delili. Her delil bir talihsizliktir.
  • 178 syf.
    ·7 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Şiir benim için kapısını aralamaya çalıştığım bir tür. Bu demek değil ki yabancıyım.. sadece bazen birisi hakkında ısrarla tanıman gerektiğine dair o garip, bildik duygu benim için şiire karşı geçerli. Tanımalıyım diyorum, daha iyi tanımalıyım bu türü.

    Ben kısmi zamanlı aylak bir okurum ne yazık ki. Kütüphanede gezerken anlık halimin yansıttığı, beni ötelediği kitaplara kolayca çekilen biriyim. Karşımda bulduğum yazarlardan biri Birhan Keskin oldu. Ne kafayla yaptığımı bilmediğim şekilde kitabın ortasından bir sayfa açıp dünyasına girebilecek miyim şiirin, merak ettim. Şiir benim elimden tutmadı beni yanına çekti hızlıca. İşte böyle bir yanyanalık yaşadım bu kitapla.

    Karşılaşmamızı uzuuun uzadıya anlattıktan sonra kitabın içeriğine geleyim biraz.

    Birhan Keskin’in bu kitabı 2005 yılında basılmış ilk. Şairin diğer kitaplarını okumadığım için bir kıyaslama yapamayacağım ama elbette tarzına dair bazı şeyler belirdi aklımda.

    Okurken bazılarını çok havada kesik, anlık duygulara atfedilmiş bulduğum şiirler oldu. Bu şiirlerin en ortak özelliği, okurken hissettiğim bi’ izlenim duygusuydu. Tüm şiirler okunduktan sonra bi’ izlenim, bir hava bırakmaz mı diye sorulabilir. Evet, bırakırlar belki ama bazı kokular hafiftir, bazılarıysa ağırdır. İşte Keskin’in bu ‘’kimi’’ şiirleri kolayca uçabilen nitelikte bulduğum şiirlerdendi. Bu ifadeye, etkileme yetisine ise asla rastgele ulaşıldığına inanmıyorum. Çünkü bu ‘’uçucu’’ şiirler gerilerinde kişiye bi’ soru işareti bırakacak türdelerdi. Hafifliğiyle, yankısız, gündelik sözleriyle nasıl bu kadar kişiyi kendine döndürebilir şiir? Belki de gizem burada.

    "Rüzgârlar... pansiyon... teras
    Blue cult.
    Akşam yürüyüşleri. Akşamın batısına
    Meleğimin kanatlarını da oraya götürerek.
    Metropollerin asi özlemi sonra
    Ah benim kaçık sevgilim: İstanbul.
    Fincanlarda yol görünmedi bana yaz boyunca."
    (syf.131)

    Şairin ‘’kimi’’ şiirlerinde ise yankılı, yeri yönü belli, amaçladığına ulaşan kelimeler, ifadeler vardı. Önceki kesik esintiden çok kestiği yeri kanatan, kanın akışını göstermeye çalışan ifadelerle doluydu bu şiirler de. İfadelerdeki netlik ve kesinlik uçuşma yaratacak, izlenime yer bırakacak cinsten değil aksine yaşanmışlığın vurgusuyla dolu, geleceğe dair net bi’ yolda olduğunu ifade eden cinstendi.

    "Yağmur: Sessizliğiniz huzursuzluğunuzun sesi
    diyormuş size. Yankılanıyormuş yağmur:
    Ömrün bir şey anlatıyor sana, ama sen anlamıyorsun!
    Yağmur durmadan yağıyormuş:
    Hiçbir şey rastgele değildir.
    Hiçbir şey rastgele değildir."
    (syf.59)

    Bu ‘’uçuşan’’ ve ‘’ayakları yere basan’’ şiirlerdeki en ortak yön ise Birhan Keskin’in doğayı yazınsal düzlemdeki eşsiz kullanım tarzı. Doğa kelimelerde bile ne renkli, ne can
    lı! Rüzgar, çöl, gül, kuş, yağmur, fırtına, güneş… Pek çok can, şiirin havasına uygun ton ton renklendirilmiş Birhan Keskin’in kalemiyle. Ve okurken şiirden çıkıp o ifadedeki uyuma şaşmamak, şiirin içindeyken de bunu nasıl böyle bi'uyumla şiire yerleştirebildiğine hayret etmemek mümkün değil.

    Tüm bu yazdıklarımdaki "okurun bireysel hisleri" gerçeği unutulmamalı. Şiir okurun kafasindakiyle, ruh haliyle, yaşamıyla, düşünce yapısıyla bin bir ton anlama kombinasyona, renk dünyasına girebilen bir tür. Bu yüzden bence bi' şiir en iyi okunarak tanınır. Şiir hakkında yazılan yazı sanırım şiirin kendi hissettirdiği gücün, hissin onda birini bile vermez. An'a bir karalama niteliğini giyinen bu yazının en temel amacıysa böyle güzel bir şiir kitabının daha çok okunması gerektiğine dair bir etkileşimdir.

    Herkese şiirli günler dilerim.
  • 126 syf.
    ·38 günde·7/10
    Leyla Erbil tepkili bi' kadın. İnsanlara, ayrımcılıklara ama en çok da sisteme. Bunu bu öykü kitabından çıkartmadım, sadece diyebilirim ki bu giyiniş her yazınında farklı seviyelerde hissettiriyor kendini. Ve bence yolu çok özgün.

    Hallaç Leyla Erbil'in ilk öykü kitabı. Şiirle başlayan yazın hayatını öykülerle daha sonra da romanlarla devam ettiriyor Erbil. Hallaç onun ilk öykü kitabı olmasına rağmen inanılmaz sembolik, okunması ve anlaşılması zor geldi bana. Erbil'in aklında yazar olmak amacı var mıydı yoksa yazarlık onun kaçınılmazı olarak hayatında yer eden bi' gerçek miydi bilmiyorum ama, bence Erbil sanatını en çok kendi için yapıyordu. Kendisi için yazdığını, kesin bi' anlaşılma kaygısı içinde olmadığını düşündürdü bana Hallaç. Çünkü böylesi sembolik bi' dil, imgelerle dolu bi' anlatımı bence hiçbir okur tam anlamıyla anlayamaz. Ve öyle ifadeler vardı ki kitapta, nasıl bi' kafayla, ne biçimde okunursa okunsun bi' anlam çıkarılamazmış gibi geldi bana, öyle hissettim. Sadece okurun seslice okumaktan zevk alacağı ifadeler olarak düşündüm bu kısımları. Tüm bunlar da Erbil'in bireyciliğini, içselliğini destekleyen birer faktör olduğunu hissettirdi bana.

    Hallaç sembolik, kişiler üzerinde devinen, adeta düzyazının bi' tür ikinci yeni versiyonuymuş havası estirdi bana. Elbette görece daha anlaşılır olan öyküler de vardı kitapta. Ama çoğunlukla imge taşkınıydı öyküler. Anlamını bulamadığım kelimelere rastladım örneğin, bu da soruladı aklımda öyküleri. Orası tuhaf bi' şekle büründü aklımda. Tüm bu şekil anlamsız görünen yapısına rağmen elbette bütünde, bitişe doğru anlamı giyinen birer semboldüler. Bunu görsel sanatlarda sürrealizm akımına benzettim kendimce, öyle bi' çağrışım yarattı bazı "anlamsızlık" kuşanmış öyküler. Bu öyküler 1956-71 arasında yazılmışlar ve üç bölümde sınıflandırılmışlar kitapta. İkinci bölümün başında "Sait Faik için" şeklinde yer alan bi' ithaf da zamansal bi' kıpırtı yarattı bende istemeden. Çünkü bu tanışıklıktan haberim vardı, Erbil çok gençken Sait Faik ile tanışmış ve arkadaş olmuşlar. Kitaptaki ithaf da bu arkadaşlığın güzelliğine işaret ediyor diye düşündüm.

    Leyla Erbil dümdüz, açık herhangi bir cümleyi ufacık kendine has, uyduruk, eklerle dolu bi' kelimeyle bi' anda farklı bi' boyuta döndürebiliyor. Onun son dönem yapıtlarından Cüce'yi de okumuştum ben, bu yüzden bu özelliğini salt belli bi' dönemine değil, onun yazın tarzına mâl edebiliyorum. Çünkü bu noktada Cüce kitabında da nice sembolik, anlamı direkt vermeyen anlamı metne adım adım sorularla, imlerle inşalayan bi' ifadesi vardı.

    Cüce'siyle Gorgo'suyla(Tuhaf Bir Erkek) hep bi' noktaları, bi "nen"leri işaret ediyor Erbil; tarzı bu onun. Dümdüzlükten uzak, alışılmadık, kulağa tuhaf gelen kelimeleri bulup kendine has- spontane gibi görünen, ama yolu,yönü olan bi' dağa tırmandırıyor okuru. İşte bu dağ da sembolün, anlamın, anlatılmak istenenin kendisi oluyor.

    Bu noktada Hallaç'ı Leyla Erbil'i tanımak isteyen kişilere öneririm. Kitabın koşulu ise alışılmadık, zor okunan bi' eseri kaldıracak bi' zamanda olmak ama, bu önemli. Mutlu okumalar...
  • 115 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    Bazı kitaplar vardır; beklenmedik kapı çalışlarla gelir onlar ve sizi kolayca ele geçirirler. Kitabı elime aldığımda edindiğim izlenim ne derece aklı havada, mavi-pembe ise, okudukça o kadar kahvelendi, kızardı içim, basitçe okuyup geçemedim, istemsiz ağlamalarla duraklayarak başka bi’ benle bitirdim kitabı.

    Colette benim daha önce Cicim, Avare Kadın ve Dişi Kedi isimli kitaplarıyla tanıdığım Fransız bi’ yazar. Yazarlık onun hayatının sadece bi’ uzantısı. Kendisi aynı zamanda bi’mim sanatçısı ve eleştirmen.

    Nereden başlayacağını bilememenin o ağır yükü, bocalaması var üstümde. Oysa okurken ne kadar çok karaladım kitabı, o ayrıntılar beni deşti. Ama hepsiyle nasıl bi’ bütün oluşturup da bu kadını anlatabilirim ki? Sonu şimdiden eksik kalacak bi’ inceleme bu, bilinmeli. Nice nice okuyorum diyorum kendime.. bunca acizlik, yazınsal başıboşluk yine de hep benimle, benim bi’ parçam olarak kalacak. Kabulleniyorum bunu, ama bi’ kaç söz etmeden duramayacağımın da farkındayım. O yüzden deneysel bi’ saçmalayış olacak bu yazım. Çünkü tüm ayrıntılar kişisel orantısızlıklarımı barındırıyor, ve Colette bence en iyi eserleri okunarak anlaşılabilecek biri.

    ‘’Sevmek ya da Terk Etmek’’ Delphine de Malherbe isimli bi’ yazarın Colette’in kendi hayatını sanki bi’ doktorla psikanaliz yapıyormuşçasına Colette’in kendi ağzıyla anlattırdığı biyografik ögelerle dolu bi’ kitap. ‘’Bir Colette Romanı’’ olarak geçen bu kitabın içindeki gerçekler yığını Colette’in kendi eserleriyle oluşturulmuş. Yazar kitabın sonunda sonsöz olarak bu kitabı yazmaya başlamasındaki temel etkenin ‘’Avare Kadın’’ isimli kitap olduğunu belirtmiş ve elbette diğer kitaplar…

    Colette bi’ aşık, feminist, dansçı ve yazar. Kişinin hayatta yaşadığı deneyimlerin onu nasıl yonttuğunu, onun fikirlerini, kişiliğini, kalemini hatta dansını nasıl etkilediğini ve Colette’in yazar halini nasıl oluşturduğunu okuyoruz kitapta. Bu demek değil ki, yazar Colette, en yüksek noktasındaydı. Hayır. Colette yaşadıkça yükseliyordu aslında çünkü, yaşama dair düşünerek, kendini bilerek ve çevresini anlayarak hareket ediyordu. Bu onu yaşadıkça yükseltti.

    Colette deneyimlerle devinen bi’ kadın. Yaşadıkları belki sıradan gelebilir kulağa, bi’ aldatılma örneğin; üzücü ama sıradan. Önemli olan bu değil, önemli olan kişinin bu durumda nasıl değişeceği, kişinin aldığı karar. Yaşadığı aldatılma, güvendiği biricik sevgilisinin aslında nasıl biri olduğunu göstermiş Colette’e: sadakatsizlik. Colette kendini kenara çekip, acısıyla yakınmaktansa uzaklaşıp kendini bulmuş tekrar ve ayakları üzerinde durabilmek için çalışmış. Sıradan bunlar. Asıl önemli olan bu sıradanlıkların onda yarattığı değişim, ona kattığı değerler. Colette mim sanatçılığına başlamış ve dans etmeyi öğrenmiş, dansını çıplaklığıyla sergileyip insanların tüm o tabusal bakışlarına rağmen farklılığıyla kendi tarzını yaratmış ve bu da dönemine damga vurmasını sağlamış. Yazarlığıyla tanınan Colette 1910'ların ortasında tiyatral erotik danslarıyla adını duyurmuş bu kez de.

    Yazdıkça aklıma kitaptan pasajlar geliyor; renkler ve geçişken tonlar halinde. Yıkılmanın yarattığı hüzün hep çamurlu bi’ izlenim ama ayağa kalkmak için tutunmak bi’ şeylere; yazıya,dansa ve en çok kendine-duygularına. Bu çok enerjik bi’ şey diye düşünüyorum. Yıkılışın hızlılığına karşın, ayağa kalkmanın, kafanı dik tutup yaşamaya, çalışmaya, kendin olmaya giden adımın yavaşlığı ve ton ton zorluğu geliyor aklıma. Kitapta Colette’in bu zorluğu nasıl aştığını, bunu aşarken kendini nasıl bulduğunu okuyoruz. Psikanaliz, Colette'in eylemlerinin yanısıra bize onun zihnini, geçmişini, şimdisini ve geleceğine dair fikirlerini sunuyor.

    Kitabı okurken karakter olarak geçen Colette’in, gerçek Colette’le uyumu kesinlikle tamdı benim için. Bunu söyleyebiliyorum çünkü Colette’in bi’ kaç kitabını okudum ve diyebilirim ki Colette’in pek çok kitabı otobiyografik öğeler taşıyor. Kendi yasak aşkı, bu aşkın onda yaşattığı değişimi anlatan kitabı örneğin ‘’Cicim’’. Cicim’i okuyor olduğum zamanki hissi hatırlıyorum, ona kapılıyorum sonra; o yüzden mi o kitap beni bu kadar etkilemişti diyorum, o yüzden mi ellisine dayanmış bi’ kadınla neredeyse yirmilerinde olan bi’ gencin arasındaki imkansız bi’ aşk öylesine yıkmıştı beni. Evet, çünkü gerçekmiş bunlar. Evet çünkü öylesi bi’ anlatım ve etkileyicilik ancak yaşanarak o kadar içten ifade edilebilirmiş. Colette’in kendi hayatındaki öğeleri kurgusal, yazınsal güzellikle, duyuları ele geçirerek okura ifadenin en güzel haliyle sunan bi’anlatım tarzı var. Yazarın kendi kitaplarında bunu gördüğüm kadar, bu kurgusal biyografik kitapta da o cesur, uç, avare kadın sesine rastladım ben.

    Her ne kadar kurgu vurgusunu yapsam da.. diyebilirim ki ben Colette’i kendi ağzından dinlemiş kadar mutluyum. O samimiyet donattı beni.
    Bazı kitaplar bazı kişiler tarafından okunmalıdır. Buna inanıyorum. Çok saçma geliyor olabilir kulağa. Kitaplar kişilere sadece okurlarının niteliğinde katışırlar, evet.. Ama bazı tamamlanmışlıklar için o ‘’bazı’’ kitapları okumak gerekir. Ve o tamamlanış gerçekleşirse bu kişide çok önemli bi’ yer edinebilir. Bu kitap öyle bi’ tamamlanış yaşattı bana, bunu içtenlikle yazıyorum.

    Yazdığım bu cümleler, inceleme kaygısından çok belirsiz, ifadesiz bi’ dünyanın parçaları. Cümlelerim esere ait gerçekler taşırken bi’ yandan kendi hislerimin hedefindeler. Ben bu durumda engelsizce sadece bi’ aktarıcıyım, yazımdaki başıboşluğun sebebi böylece bilinir umarım.

    Colette’i anlatan bu kitap hakkında okurken oturup ağladığım, sindiremeyip mesafe koymayı denediğim ama tekrar elime aldığım o kadar parçalı anlar yaşadım ki... Ve yine geçiyorum nice vurgulanması gereken anı, çünkü kendi ifade gücümün çok ötesinde, kelimelerle anlatabileceğim şeyler değil. Colette, bu farklı, güçlü mü güçlü kadın en iyi kendi kalemi okunarak anlaşılabilir. Bu noktada Colette’i tanımak isteyen herkese öncelikli olarak kendi kitapları olan Cicim ve Avare Kadın’ı, öneririm.

    İki alıntıyla kitapta Colette’in ilerlemek noktasındaki duygusunu ve itkisel gücünü aktarmak istiyorum:

    ‘’Kimse başka seçimim olmadığı için her şeyi kabullendiğimi anlamadı. Yoruldum. Kadınların çoğu aile kurmak, hırsları veya yaşamlarını sürdürebilmek adına işin iyi yürümesi için çaba gösterirler. Günlerden bir gün aldatıldıklarını keşfettiklerinde, en azından ellerinde kalan budur: aileleri, işleri. Önce göğüsleriyle, sonra fikirleriyle besleyerek yetiştirdikleri çocuk. Alın terleriyle kazandıkları mevkiler. Willy’nin alışkanlık haline getirdiği sadakatsizliğini keşfettiğimde, ondan yirmi yaş genç olmak dışında hiçbir şeye sahip olmadığım için, elimde sadece kendim kalmıştı. Kitaplarım bile ona aitti. Ölmemek, ayakta kalabilmek, varlığımı sürdürebilmek için sadece kendimi düşünmeliydim artık.’’ syf.41

    ‘’Aynada yıkılmış bir halim vardı ama korkunç bir ışık yayıyordum. Öyle bir ışık ki kendimi tanıyamıyordum. Kendime bakmaya devam ettim. Ve birden asla hiçbir şeyin ve hiçbir kimsenin kurbanı olmayacağıma dair yemin ettim kendi kendime. İlk olarak: boşanacağımın sözünü verdim kendime. Bana acı çektirmek için bunu kabul etmeyi geciktirecektir. Bu durumda olayları temelden ele almalıydım: Çekip gitmek. Ekmeğimi kazanmak. Kitaplarımı kendi adımla yayımlatmak.’’ syf.57

    Yaşadıklarının yarattığı hüzünsel girdapta boğulmaktansa çırpınıp yüzmeyi, karaya çıkmayı başaran güçlü, direngen bi’ kadın Colette. Üstelik yıkımından doğan, yıkımla kendini keşfeden bi’ maceracı. Bu maceracı ruhun aşk, sevgi, aldatılma ve kendini bulma serüvenini okumak isteyen herkese kitabı öneririm.
  • 96 syf.
    ·6 günde·Beğendi·Puan vermedi
    İpek ve Bakır'ı okurken aklımda bilmediğim bi' melodi döndü durdu. Kim bilir bunu ya ben uydurdum, ya da bi' şeylerin anısı bu öykü kitabıyla bağdaştırdı beni.

    Bu kitap Tomris Uyar'ın 1965-70 yılları arasında yazdığı on yedi kısa öyküden oluşuyor. Ben meraklı biriyim, kitabın ta en arkasındaki sonu Tomris Uyar'la biten, italik "Sonsöz Yerine" başlığını görünce benim için "son"söz olmadı haliyle. Buradan öğrendim ki kitaptaki öyküler Uyar'ın ilk öyküleriymiş.

    İşte kitabı okurken sık sık söylenme sebeplerimden biri oldu bu durum. Belki yazarın tarzını tanıdığımdan eleştirel gözlüğüm diğer öykü kitaplarının duygusal samimiyetine bulandığı için, belki de kendi okursal körlüğümden kaynaklandı bu durum ama ben hangi öyküyü okursam okuyayım bu kitapta aktarımsal farklılıklar içinde, hayatın kıyısında, uzağında, yakınında.. ya da göklerde bi'yerde.. ben hep o duygusal etkileyiciliği hissettim. Bu da sık sık, bunlar nasıl ilk öykü, dedirtti bana. Sözel, biçimsel yorum yapacak yetkinlik yok bende, dolayısıyla bakış açım da hiç dili böyle olmalıydı, şu şekilde yazılması daha doğru olurdu tarzında olmadı bu yüzden. Ama eğer duygusal bi' akış, etkileşim değerlendirimi yapacak olursam işte orada gayet eminim hislerimden. Dolayısıyla oluşan tüm bu içsellik, yakınlık da beni sık sık gülümsetti ya da hüzünlendirdi, satır altlarını çizip oklar çıkarıp bi' şeyler karalamama neden oldu.

    Öyküler genel olarak insanlar üzerineydi. Fakat bu öykülerde çok güzel portreler de vardı. Dönemsel havayı hissetirebilmenin zor olduğunu düşünüyorum ben öyküde diğer yazın biçimlerine göre. Örneğin romanda bi' dünyanın içine yerleştirmek karakteri, bütünün verdiği güçle daha kolay olabiliyor. Çünkü dönemsel ayrıntıların ince ince işlenebileceği derin, uzun bi' dünyayı barındırıyor roman. Ama öykü daha kısa, daha kesitsel bi' tür, dolayısıyla dönemin havası daha ayrıntısal ya da sınırli bi' şekilde ifade edilebiliyor. Okuduğum bu öykülerde ise, öyle bi' kelime, öyle bi' kaç cümle sıralanmış ki ardarda biz bi' anda başıboş zamandan siyah beyaz dantelli, terzili sapsarı-nostaljik bi' odaya çekiliyoruz. İki cümleye dönemin havasını yerleştirmenin nedenlerinden biri hikayenin küçük bedenidir fakat bunu duyguyla ve berlirsizlikle ayrıntılarda konuşlandırmak yazarın yeteneğidir diye düşünüyorum. Tüm bu ayrıntıları fark etmek bana buruk tarifi zor bi' mutluluk veriyor.

    Tomris Uyar dönemsel bi' portre, iş-ev-aile-akrabalar arasında bi' düzenek kurarken öyküde, genellikle bi' karakteri seçiyor ve onun duygusal derinliğinde sorgusal-gelgitli bi' noktada bırakıyor okuru. Ben okurken yargıda bulunamadım karakterler hakkında. Bu karakter aşık, bu üzgün, şu mutlu diyemedim ya da. Hepsi kırılganlıklarıyla, gelgitli yapılarıyla, kesinsizlikleriyle özdeşmiş karakterler ve bence bu yüzden gerçekçiler, gerçekler. Bunu gerçek hayatta düşündüğümde öyküdeki o belirsizlikle hayatın belirsizliği benim aklımda tam uyuşuyor. Çünkü yaşamdaki çoğu şey de belirsiz, gelgitli bir yapıda ve kendi adıma bu belirsizliğin, net olmayışın yaşamda önemli bi' itkisel güç olduğunu düşünüyorum. Doğal olarak okurken bu düşündüğüm şeyin farklı, kurgusal bi' tonunu görmek ekstra mutlu etti beni. Okurken yakaladığım bu realist kırılganlık düzlemi beni daha da bağlayan şeylerden biri oldu kitaba.

    Bi' öykü kitabından ne bekleyebilirim sorusunu sorunca kendime, aklıma ilk gelen şeyi, samimiyeti dolu dolu verdi bana "İpek ve Bakır". Bu yüzden öykülerin başlıklarını, etkileyici girişlerini, durgunlaştırıcı sonlarını unutsam bile, okurken yaşattığı mutluluğu ve verdiği samimiyet hissini unutamam sanırım. Bu da bi' öğrenci olan bana sınavlı şu anımda, elde olmayan stresli günlerime bi' şemsiye, korunak, sarıngan bi' mutluluk etkisi yarattı bende.

    İpek ve Bakır, ipek kadar nahif cümlelerle yazılmış, hisleri bakır kadar güçlü olan bi' ilk öyküler kitabı. Edebiyatımızdaki yeriyle, özgünlüğüyle gelecekte güçlü bi' yer kazanacak olan sevgili Uyar'ın teknik anlamda "ilk"selliğini yaşadığı, duygusal anlamda ise deneyim dolu olduğunu düşündüğüm bu kitabı öyküsever kişilere öneririm.

    Eklemeden geçemeyeceğim. Yazarın 1988'de ilk öykülerini yazışına dair, kendisi için düşündüğü şöyle bi' sözü yer alıyordu sonsözde: "Sürekli alabora olarak kötü şaşırtmacalar veren bir dil ortamında, bir kültürsüzlük kargaşasında yaşayacağını, toplumun sancılarına bir yurttaş kimliğiyle asla kayıtsız kalamayacağın için bireysel fantezilerinde bile toplumsal gerçeklikten kaçmayacağını, bu yüzden yazar-kanatlarını yeterince kullanamayacağını ve bundan da asla pişmanlık duymayacağını nerden biliyordun?"

    Ve bazı sorular cevaplanmak için sorulmaz, zaten kendileri bi' cevap doluluğuyla sorulmuştur, işte böyle düşündürttü bu içgörü bana.
  • 114 syf.
    ·9 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Thomas Bernhard'ı nasıl, nereden, kimin rüzgârıyla tanıdım bilmiyorum. Eminlikle göz kapadığım şey bu tanımanın sık sık bi' "iyi ki" duygusu yarattığıdır içimde.
    Modern hayatın bireysel tutumu içerisinde her kişi kendi farklılığıyla yaşarken hayatını, aslında kollektif bi' farklılık toplumunu oluşturuyor; yabancılaşma. Sevgili Bernhard bunu ne güzel eleştiriyor konuşmalarında. Kuşkusuz o her şeye yabancı ama çok da yakın. Bu yabancılığı nefretinden, yakınlığını da eleştirel fikirlerindeki mantıklı ele alışlarından seziyorum.

    Kitap, Avusturyalı gazeteci Kurt Hofmann'ın 1981- 1988 yılları arasında ara ara yaptığı röportajvari konuşmalardan oluşuyor. Kitapta Bernhard'ın anlatım bütünlüğünün korunması adına sorular yazılı değil, sadece Bernhard'ın cevapları var. Konuşmalar Bernhard'ın anlatılarına, verdiği cevaplara, konuşmayı yüzdürdüğü akıntıya göre şekillenmiş ve o cevapları temsil edecek şekilde başlıklandırılarak 16 bölüme ayrılmış. Hofmann, Bernhard'ın ölmeden önceki düşün halini daha iyi yansıtabilmek adına sadece son bölümü soru cevap olarak kitaba eklemiş.

    Bernhard konuşmalarında sık sık anılarından bahsetmiş; geçirdiği hastalıklar, çocukluk ve gençlik çağının geçtiği yerler, insanlarla ilişkileri, ilk işi, yazın hayatına girişi... Tüm bunlar yazarın karakterini, doğasını oluşturan temel ögelerden biri olan eleştirel tutum ve öfkenin onun yaşamında nasıl geliştiğine dair bi' referans oluşturabilir diye düşünuyorum. Çünkü öyle şeyler yaşamış ve görmüş ki Bernhard.. diyebilirim ki kızgınlıkla katıştırmış onu bu durum ama aydın bakış açısı onu kendi gölgesinde yürüyen, karanlık bi' öfke duvarına toslatmamış, o bunu yazdıkça dönüştürmüş kaleminde ve öfkenin eleştirel tonunu kırmızı bi' aydınlıkla birleştirmiş.

    Bernhard çok ilginç biri! Çok farklı buluyorum onu. Bunu bi' okur, öğrenci, aynılıklara baygın bakan biri olarak, hissettiğim için söylüyorum. 114 sayfalık şu cevaplar zırhını okurken ne çok güldüm, öfkelendim, kitabı kapatıp tavana baktım. "Yok artık!" oldum, "Bu adam deli!" dedim. Çünkü fikirsel vurgunluklarla dolu kitap. Bernhard acımasız bi'eleştirici, keskin bi' gözlemci ve sakınmasız bi' konuşmacı. Eleştirisi sanat dünyasından toplumların yaşam anlayışına, gözlemleri insanlarin iki yüzlülüğünden arkadaşlığın basit-saf-buruk doğasına, konuşmaları ise sonsuzluğa uzanıyor. Noktası az olan bu adamın virgülleri birer fikir ayracı, o sıralıyor ve ben de anlamaya çalıştıkça idrak ettikçe duvara kitlenip dalıyorum, dalıyorum...

    Bernhard gibi birini tanımadım ben hayatımda.. ama Bernhard'a olan hayranlığım hayatıma bi' kavram kattı; aydın öfke sezdiğim, eleştirilerini mantıklıca yaptığını düşündüğüm, gözlerinden oklar çıktığını hissettiğim insanları "Bernhardyen" olarak nitelemeye başladım.. ve günlük hayatımda kullanmaya başladım. Bunu yadırgayan, soran insanlara ise, meraklarını kazandığım takdirde yazarı tanıttım. Direngen öfkenin, eleştirel bakışın nasılca birinde birleşip yazınıyla ne büyük bi'hazine bıraktığını herkesin öğrenmesini isterim, onu herkesin okumasını isterim çünkü. Çünkü deneyimlenmiş, yaşanmış nice olayın ardında bi' yaşamın özü eleştirel bakışla, zekayla birleşerek kelimelere dolmuş. Nasıl anlatmam!?

    Mantıklı öfkeyle belki de sinirin, kızgınlığın en meşru halini kaleminde barındıran adam, iyi ki vardın ve iyi ki yazdın.
  • 175 syf.
    ·7 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Yazı yazmakla ilgilenen insanların aşina olduklarını düşündüğüm bi' nefesle yaklaştı bu kitap bana. Kitabı okurken sık sık ne iç fikirler diye düşündüm, bunları karşındakinin anlayacağını düşünmek de ne cesaret diye düşündüm, kendi iç dünyanı olduğu gibi, doğrudan doğruya insanlara açmak, bi' tür delilik diye düşündüm.

    Hayatın Sessizliğinde, Aslı Erdoğan'ın farklı zamanlarda yazmış olduğu çok boyutlu yazılardan oluşuyor. Kiminde öykümsü, kiminde denememsi tarzlarla ele alınan bu metinler konu olarak varoluşsal, yaşamsal dertlerle dolu. Yine de farklı boyutlarıyla çeşitlendirilmiş, ayrıntılarındırılmış bu yazın noktaları kalın bi' keçeli kalemle birleştirilirse, görülebilir ki hepsi genelce bi' hissi yüklenmiş: yalnızlık. Ben bunu hissettim çokça. İnsanlarıyla çoğalan kimi yazılarda bile, bahsedilmeyen yalnızlık etkiledi beni en çok. Sanki ısrarla bakılmayan tarafın kişiyi asıl etkileyen yön olması gibi.

    Noktalar birleştirildiğinde görülebilir ki, bu yazılar olaydan mekandan oldukça soyut, düşünsel bi' düzlemi yurt edinmişler. "Hayatın Sessizliğinde"ki bi' anda yazılmış gibi tüm yazılar. Susmaksızın süren hayatta, yazarın da sık sık anlatırken bi' girizgah olarak bahsettiği gibi, beyaz kağıdı, sigarası ve kahvesiyle kendi iç sessizliğine bürünüyor yazar. Ve aslında susmayan hayatı, kendi yarattığı sessizlikle yorumluyor.. kendi melankolik, içli, anısal, uç cümleleriyle.

    Kitabı bir öykü derlemesi zannederek almıştım elime.. ama kısa kısa yazılmış olan bu metinler bi' öykü kitabından çok daha karmaşık ve derin geldi bana. Kitabı okumayı düşünen herkese "doğru" bi' zamanlamayla başlamalarını, kendi sessizliklerine bürünebilecekleri anı yakalayıp o şekilde okumalarını öneririm.
  • 88 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Yaza Yolculuk iç-yorumlu bi' kitap. Sorulabilir elbette, tüm yorumlar içten gelmez mi, içten yapılmaz mı diye.. Benim kast ettiğim kitapta fikirden, düşüncelerden daha derin, daha başka şeyler olduğu.
    Okuduğum şu dokuz öykülük kitapta her bi' öykünün duygu grafiklerini çıkarmışım içten içe. Bunu kitap bittiğinde anladım. Çünkü tüm öykülerde ortak olan bazı şeylerin ustalıkla nasıl vurgulandığını da ancak kitap bitince anlayabildim.

    Tomris Uyar'ın direngen halleriyle doluydu bu öyküler. Öyküdeki direnişi açıklarsam da, diyebilirim ki bu.. duyguların bastırılışı, kısmen kadın olmanın yarattığı baskı ve en çok hissettiğim şey olan yavanlık üzerineydi. Toplumsal yavanlık zaman içinde başkalaşım; ben aynıyım ama insanlar değişmiş, nasıl oluyor bu? Oysa başkalarına göre de başkalaşmış asıl kişiler bizizdir. O halde nasıl? Bu sorgulamanın acı-yavan tadını verdi öyküler bana. Tüm bu acı okumamı zorlu ama zevkli hale getirdi.

    Öykülerde genelde -seviliyor olan- eylemden çok, düşünce boyutunda hareket eden hatta çok daha derinlerde yakalanan bir duygu vardı. İfadesini bilmediğim bu yakınlık bana sarıldı ve öykülerdeki hakim olan o durağan, bana akıcı gelmeyen tarzlarına rağmen sevgiyle okutturdu bu kitabı. Çünkü içinde hareketten, düşünceden vb. değişkenlerden daha başka, ifadesini bulamadığım bi' sıcaklıkla sardı beni.
    Farklılık aynı boyutta çok özel şeyler yaratmayla olabilir fakat ben, samimiyetini bana hangi yoldan, hangi boyutta verdiğini bile bilemiyorum Tomris Uyar'ın. Beni hangi yoldan etkilediğini bilsem belki onu ve öykülerini daha iyi anlayabilirdim. Yine de gizemli haliyle çok sevgili geldi bana. Bu nedenle onu aklımda farklılaştıran, tanımadığım ama tanımaya çalıştığım, sevdiğim bu gizemli yazını sanırım.
    Yaza Yolculuk'u yazındaki direngenlikle ruhunu zenginleştirmeyi seven tüm öyküseverlere öneririm.
  • 128 syf.
    ·Beğendi·6/10
    Colette sen nasıl bir aykırısın, nasıl bi' düşün dünyan var böyle? Hani marjinalliklerle karşılaşırız hayatta, uçlarla. Bize yüksek ya da dip gelir ama ilgi çekicidir bir şekilde. Colette işte yerini belirleyemediğim bir marjinalliği taşıyor aklımda.

    1830'ların bu aykırı ve cesur Fransız kadını fikriyle, bileşimleriyle benim için çok farklı. Dişi Kedi kitabında ise evlenmek üzere olan çiftin bir kedi ile tokatlanışlarına/kendi içsel sorgulanışlarına tanık oluyoruz. Kadının sevgilisini kediden kıskanması, adamınsa hayatında Saha'sından, kedisinden başkasına aslında yer olmadığını fark etme sürecini okuyoruz. Bu süreç çok sık, derin psikolojik ifadelerle dolu. Yine de okurken her şeyin aklımda hızla görselleşen hali, kitabın betimsel yönünün de güçlü olduğunu hissettiriyor bana.

    Kitabı bitirdiğimde bi' duyguya, bir farkındalığa varmaktan çok, bu kadar uç bir olay, modern bi' sorunun ifadesindeki nahif ve kırılgan bütünlüğün sarsıcı etkisini yaşadım. Colette'i düşündüğümdeyse, kendi zamanının o tarihsel ve genel, şu andan bakınca "karabulutlu" dönüşüm sürecine göre ne kadar iç, ne kadar derin ve günümüzde yaşanabilecek hassasiyette bir konuyu ele aldığını düşünüyorum. Colette çok ilginç, duyarlı bir ruh ve bu ruhu tanımanın en iyi yolu onun sınırlı yazınını okumak.
    Kitabı Colette'i tanımak isteyenlere ve özellikle kedisever herkese tavsiye ederim.
  • 128 syf.
    ·3 günde·Beğendi·7/10
    Alphonse Daudet, 19.yy'ın ikinci yarısında yaşamış Fransız bir yazar. Kendisinin Charles Dickens'dan etkilenmiş olduğuna dair bir bilgiye rastladım okuduğum baskının önsözünde. Yine de ben Dickens'ın toplum eleştirisini, bütüne bakan yanını göremedim Daudet'de. Ama Dickens'ın gerçekçi bakışının çok daha ayrıntılı, irdelenmiş bi' halini gördüğümü söyleyebilirim.

    Natüralizm, hayatı nesnellikle ele alan, gerçeği derin ayrıntılarla anlatan sanat akımıdır. Daudet'nin parlayan yanı da bu, gerçekçilikten çok ayrıntılarda dönenmesi yani natüralist olması. Değirmenimden Mektuplar'da bariz bi' şekilde natüralizmin o tasvirsever yanını, mikroskobik incelemesini gördüm ben. Daha da ötesini gördüm hatta; doğa tabloları gördüm, tiyatro sahneleri gördüm. Tasvire boğulduğum sırada olayların sakin, kimi zaman komik, kimi zamansa hüzünlü sonlanışları duraklattı beni. Yanısıra ucu sivri yorumlar, hicivci bi' bakış da vardı anılarda.

    Eski bi' değirmende, basık bir odaya yerleşen Alphonse Daudet'nin, okuruna bazen bizzat yaşadığı, bazen şahit olduğu bazense "zevzek mi zevzek" insanlardan duyduğunu son derece ayrıntılı, sıcak ve genel olarak okurla konuşur bi' üslupla anlattığı anılardan, hikayelerden oluşuyor Değirmenimden Öyküler.

    Kitap hiç de aklımda değildi ama bi' şekilde yolum yazarla kesişti, merakımı tetikleyen şey ise yazarın tarzıydı. Ve bu nedenle kapıyı aralamaya karar verdim. Bilinçli kararıma karşın kesinlikle beklenmedikti benim için kitap, ne beklediğimi bilemesem de eğlendim ben okurken. Tasvir ve ayrıntılardan başının ağrımayacağını düşünen, yazarı tanımak isteyen herkese doğayla ve insanlarla fazla yakın olan bu kitabı öneririm.

    Kulübe isimli öykünün ilk paragrafı:
    "Sazdan bir çatı, kurumuş ve sararmış kamışlardan duvarlar, işte kulübe burası. Bizim av köşkümüzün adı bu. Camargue'daki bütün evler gibi, kulübemiz de yüksek tavanlı, geniş, penceresiz, camlı kapısından ışık alan bir tek odadan ibaret. Akşam olunca camlı kapının kepenkleri çekilir. Sıvası pörtük pörtük beyaz badanalı yüksek duvarları boyunca çakılmış askılara tüfekler, av çantaları, bataklık çizmeleri asılır. Dipte zemine kakılıp da bir ucu tavana kadar yükselen ve çatıya destek olan kalın bir direğin etrafına, beş altı tane kadar yuvarlakça payanda sıralanmış. Geceleri poyraz esip de bütün ev çatırdamaya başlayınca uzaklarda kalan denizle, denizi yaklaştırarak gürültüsünü getiren ve bu gürültüyü büyüterek devam ettiren rüzgârla, insan kendini bir geminin kamarasında uyuyor zanneder."
Ben kendimim ve yağmur bacaların üstünde güzel.
istanbul
Kadın
433 okur puanı
28 Şub 2017 tarihinde katıldı.
2019
50/130
39%
50 kitap
6.390 sayfa
4 inceleme
89 alıntı
Her gün 2 kitap okumalı.

Okuduğu kitaplar 269 kitap

  • Death Note, Vol. 1: Boredom
  • Çorbacı
  • Franz Kafka'nın Dönüşümleri
  • Yengeç Gemisi
  • Gerçek Yaşam
  • Atları Bağlayın Geceyi Burada Geçireceğiz
  • Okumak, Yazmak ve Yaşamak Üzerine
  • Amras - Watten
  • Üç Yıl
  • Kuru Gürültü

Okuyacağı kitaplar 73 kitap

  • Yıldızyiyiciler
  • Hapishanenin Doğuşu
  • İntihar
  • Bu Ülke
  • Fırtına
  • Maskeler Süvariler Gacılar
  • Surname
  • Demokrasi
  • Sevme Sanatı
  • Kadınlar

Kütüphanesindekiler 123 kitap

  • Amras - Watten
  • Körlük
  • Dışlanmış Kadın
  • Rahibe
  • Toplum Sözleşmesi
  • Fransız Devrimi
  • Sevmek ya da Terk Etmek
  • İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı
  • Yöntem Üzerine Konuşma
  • Yel Etekli Kuş Kanatlı

Beğendiği kitaplar 91 kitap

  • Yengeç Gemisi
  • Körlük
  • Mutluluğun En Güzel Tarihi
  • Şiddetin Topolojisi
  • Havada Bulut
  • Teleandregenos Ütopyasında Evlilik Hayatı
  • Kim Bağışlayacak Beni?
  • Hüznün İsyan Olur
  • Fransız Devrimi
  • Ucuzayiyenler

Beğendiği yazarlar 3 kitap

  • Sait Faik Abasıyanık
  • Jack London
  • Romain Gary (Emile Ajar)