• TAYMIS [TIMES] GAZETESİ'NİN BİR TELGRAFI...

    VAZİYETİN TELHİSİ VE BENERCİYLE İSTANBULDA

    MATBAADA BİR MÜLÂKAT... KALKÜTADA UMUMÎ GREV... SOMADEVA... TAŞLANAN

    ÇOCUĞUM... VE DAHA BİRÇOK YÜREKLER PARALAYICI HADİSELERE DAİRDİR.

    I

    Taymis gazetesinin Kalküta'dan aldığı bir telgraftan:

    KALKÜTA - Kızılların tevkifatı devam ediyor. Şehir civarındaki çay tarlalarında metrûk bir evde toplanan gizli

    Vilâyet Komiteleri, içtima halindeyken derdest edilmiştir. Yedi kişiden mürekkep olan komite azalarından altısı

    yakında adliyeye verileceklerdir. Yalnız, ilk istintak neticesinde, gene komite azasından, Benerci isimli bir genç

    tahliye olunmuştur...

    II

    Vaziyeti telhis edelim hele.

    BİR.

    Benerci inkılâpçı bir gençtir.

    Hazım zamanlarını, boş gecelerini değil,

    boydan boya ömrünü vermiştir ihtilâle...

    İKİ.

    Birinci bapta öğrendik ki,

    Benerci âşığıdır Britanyalı bir kızın.

    Yani, delikanlımızın

    kalbine bir taş

    düşmüş.

    Kırmızı saçlı bir baş

    düşmüş

    ve kalbi

    dalga dalga halkalanıyor...

    İki, A:

    Benerci riyaset ederken gizli bir içtimaa

    altı yoldaşıyla yakalanıyor.

    İki, B:

    Fakat meçhul bir sebebe

    binaen,

    yoldaşlarının mevkuf bulunmasına rağmen,

    Benerci tahliye edilmiştir.

    İki, C:

    Bence, yani romanın muharrirince

    olduğu kadar,

    Benerci için de bu tahliye keyfiyeti

    siniri, ruhu, kemiği, eti

    kemiren bir esrardır, iki gözüm,

    serapa esrar...

    . . . . . . .

    . . . . . . . . . . . . .

    . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

    . . . .

    Benerci, sana dört teklifim var:

    Evvela,

    Kalküta'dan İstanbul'a

    çık yola.

    Babıâli caddesinde matbaaya gel...

    Geldin mi?

    Âlâ...

    Saniyen:

    sinirini yen.

    Karşımda dikilip durma, otur...

    Salisen:

    ayağını iki defa yere vur:

    Kapı açılsın

    Lebbeeeeeeeeyk! deyip

    bize iki çay getirsin kahveci üstat.

    Rabian:

    anlat.

    Şu müthiş müşkili birlikte halledelim

    seninle...

    - Anlatıyorum.

    Dinle:

    Ve Benerci, macerayı bana, kafiyesiz filân, yani nesren şöyle anlatmaya başladı:

    Sarılmıştık. Yok edilmesi lâzım gelen bazı kâatlar vardı. Vakit kazanmak için, polisin üstüne ateş açtık.

    Brovniklerimizin şarjörlerini iki defa tazeledik. Birimiz kolundan, birimiz de başından yaralandı. Kurşunlarımız

    tükendi. Britanya polisi içeri girdi. Gırtlak gırtlağa kapıştık. Nihayet, kıskıvrak bağladılar bizi. Kamyonlara

    yüklediler. Müdüriyette, yedimiz birden, bir herifin karşısına dizildik.

    Burada, Benerci yine coştu, işi kafiyeye döktü:

    Herifin

    mavi gözleri çipil çipil

    suratı çilliydi.

    İntelicent'ten olduğu belliydi.

    Geçti arkadaşların önünden.

    Benim önümde durdu.

    Yüzüme baktı.

    İsmimi sordu.

    Beni bıraktı...

    Niçin bıraktılar beni?

    Beni

    niçin

    bırak-

    -tılar?

    - Benerci, buna bir tek sebep var.

    - Ne?

    - Düşecekler peşine..

    Eşine??

    Ateşine??

    Mateşine??

    Tükürmüşüm kafiyenin içine...

    Yani, anlayacağın, seni bıraktıktan sonra peşine düşecekler.

    Sonra cooop, haydi bir tevkifat daha. Tabii, sen yine

    içerde.

    Hem bu sefer artık suratına bakıp ismini sorup bırakılmamak şartıyla. İşte tahliye keyfiyetinin sebebi...

    - Sebep bu değil. Ben, tamamen temizim. Arkamda takip yok.

    - Tuhaf şey. Dışarıda temas ettiğin arkadaşlar ne diyor?

    - Galiba onlar da senin gibi düşünüyorlar. İki üç defa, muhtelif arkadaşlarla temas etmek istedim. Fakat verdiğim

    randevulara gelmediler. Arkadaşlar benimle görüşmek istemiyor.

    - Öyleyse, sen hemen yine Kalküta'ya git oğlum. Ne halt edersen et, şu vaziyeti bir düzelt bakalım.

    Benerci gitti.

    Baktım ki, pencereden:

    muktesit, muharrir ve muhbir

    Nedim Vedat Bey geçiyor.

    Düşündüm Benerci'yi

    ve mel'un bir ihtimalle birden

    yüreğim cızz etti.

    Arif olanlar için,

    bu fasıl burada bitti...

    III

    Stop:

    Fren!

    Zıııınk!

    Durdu!.

    Amele

    baş parmağını tele

    dokundurdu.

    Akümülatör, dinamo, motor, buhar, benzin,

    elektrik,

    Trrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrik!

    D U R - D U !!!..

    Yüksek tuğla bacalarda dumanlar donakaldı.

    Koptu kayışlar.

    - Patron, sabotaj var!.

    - Koş telefona.

    - İşlemiyor...

    - Telgraf...

    - Teller kesilmiş,

    makina bomboş...

    - Koş!..

    Karşımda durma, avanak!..

    Hangarda ne varsa, üstüne atlayarak,

    koşun şehre...

    Sarjant, polismen, asker,

    kırk ikilik, tayyare, tank,

    ne bulursanız,

    yetiştirin...

    Birden

    bisiklet, motosiklet, otomobil, omnibüs

    tozu dumana kattılar, dumanı toza...

    Fakat

    yine birden

    ekşi boza...

    Ne ileri

    ne geri.

    Paaaaah!..

    Tıııııss...

    Patladı lastikleri...

    Geç kaldılar, geç!..

    Drran

    drrrn

    drrran...

    Tiki taka frev...

    Edildi ilân

    Umumî grev!!!..

    Kalküta grevdedir.

    Benerci evdedir,

    sırtüstü yatıyor yatakta...

    Geçiyor haykırışmalarla kapısının önünden

    tek başlı, tek yürekli, milyon ayaklı Kalküta...

    Onlar, hep beraber grevdedir...

    O, yapayalnız evdedir.

    Yapayalnız...

    Tavan, kapı ve duvar...

    Onu kavgaya çağırmadılar.

    Günlerdir ki, onu gördükçe arkadaşları

    çevriliyor başları...

    Benerci yatakta

    Kalküta ayakta.

    Benerci görmeden görüyor yattığı yerden

    yürüyen Kalküta'yı:

    «Adım

    Adım.

    Adım - lar

    adım - ları...

    Kal - dırım

    kal - dırım.

    Kal - dırım - lar

    kal - dırım - ları...

    Cad - de...

    Cad - deler...

    Kalabalık...

    Ka - la - ba - lık

    itiyor

    iki

    yana

    apar - tıman - ları...

    Behey tram - vay!..

    çiğneneceksin:

    sağa sola sap...

    Geçit yok.

    Rap

    rappp

    rappp!!!!!

    Ve...

    Va...

    Vey...

    - Yol açın kamyonlara

    amele çocukları

    babalarını geçiyor..»

    Haykıraraktan

    Benerci fırladı yataktan.

    Şimdi sokaktan

    tek bir insan sesi yükseliyordu...

    Benerci koştu pencereye:

    Aşağıda sokak

    kalabalık.

    Yukarıda masmavi bir hava

    Aşada bir kamyonun üstünden

    kalabalığa

    Söz söylüyor en yakın arkadaşı SOMADEVA:

    {SOMADEVA, Benerci'nin en yakın arkadaşı olup, uzun bir müddetten beri Kalküta'da bulunmuyordu.

    Binaenaleyh, böyle bir zamanda onun sesini duyup kendisini görmek, elbette ki, Benerci'yi sevinçli bir

    hayrete düşürecektir. N.H.}

    «- Arkadaşlar!

    Aylardır ki anamız avradımız

    uzun aç dişleriyle dişlediler

    kendi memelerini.

    Arkadaşlar...

    Çıplak aç karnını kurşunlara vermek,

    kıvranarak gebermek...

    . . . . Tek . . . .

    . . . . . . . . . . Vaar?

    Hayır!.

    Ar . . . . . . . lar . . . . . .



    Önümüzde onlar

    kalın enselerini kırıp

    boynuzlarını saplayınca toprağa...

    . . . . . ağa....

    Biz....

    . . . . . . . mızı!.

    Patiska bir gömlek

    gibi yırtarak

    etimizi

    kanlı kemiklerimizle

    . . . . . . . . cağız . ! ! . .

    O zaman gülleri koklayacağız.

    O zaman

    tabiat

    güzel bir ağız

    gibi karşımızda gülümseyecek...»

    Benerci artık kendini tutamadı. Pencereden üç defa: S O M A D E V A.. S O M A D E V A.. S O M A D E V A.. diye haykırdı. Bu haykırış o kadar kuvvetli idi ki, S O M A D E V A sustu. Birdenbire esen rüzgârla bulutları dağılan bir yaz sağanağı gibi sokaktaki kalabalığın uğultusu kesildi. İnsanlar, başlarını enselerinin üstüne yatırarak, dikine mustatil apartımanın yedinci katındaki perdesiz pencereye baktılar. Ve orada, camın arkasında, Benerci'nin sarı yüzünü gördüler.

    S O M A D E V A, Benerci'yi tanıdı. Kolları ona doğru uzanır gibi oldu. Bu hareketi, yalnız yukarıdan Benerci

    ve kendi içinin içinden S O M A D E V A gördü. Başka hiçbir göz, uzanmak, kucaklamak isteyen kolların hasretini

    göremedi.

    Yukardan, yine Benerci, üç defa bağırdı:

    - S O M A D E V A.. S O M A D E V A.. S O M A D E V A...

    Aşada S O M A D E V A, kamyonun etrafına toplananlara:

    - Bana bir taş veriniz, dedi.

    Taşı verdiler. Ve en eski günlerin en yakın arkadaşı:

    - Bu adam nefsini kurtarmak için yoldaşlarını satmıştır. Benerci müstevlilerin casusu olmuştur. En yakınlarının

    kellesini satmasaydı, bunu yapmasaydı, onun kahrolası başını omuzlarının üstünde bırakmazlardı, dedi. Ve sağ

    kolunun bütün kuvvetiyle, yedinci kattaki perdesiz pencereden bakan sapsarı insanın yüzüne, taşı attı...

    SOMADEVA'nın taşı, BENERCİ'nin alnına geldi. Benerci dimdik durdu. İki kaşının arasından sızan kan,

    çenesinden göğsüne aktı...

    Ve Benerci'nin başı benim, ben Nâzım Hikmet'in dizlerine düşünceye kadar, en büyük, en iyi, en sevgili,

    kahreden ve yaratan KALKÜTA, onu taşladı.

    Baygın çocuğumu, yatağına yatırdım. Camları parçalanmış, pervazları kanlı pencereye çıktım. Ara sıra arkasına

    dönüp bakarak uzaklaşan kalabalığın peşinden şu suretle feryada başladım:

    Benerci benim oğlum...

    Ben onun yüzünü

    görebilmek için

    kaç kerre gecemi gündüzümü

    on birlik tütüne satarak

    dumandan bir adam gibi dikilip durmuşum...

    Benerci benim oğlum,

    ben onu

    uykusuz gecelerin

    ellerine doğurmuşum...

    Benerci sizi satmadı.

    Benerci günlerdir yemek yemiyor,

    gecelerdir yatmadı.

    O yatmıyor, ben yatabilir miyim?

    Benerci sizi satmadı,

    sizi ben satabilir miyim?

    Benerci benim oğlum.

    Onu ben

    kellemden, etimden, iskeletimden

    sizin için doğurdum...

    Dostlar!

    İçinizden bir çıban gibi şüphenizi yolunuz.

    Benerci sizin oğlunuz,

    benim oğlum...

    Fakat, kalabalık, benim sesimi bile işitmeden ilerledi, kayboldu. O zaman, hâlâ baygın yatan çocuğuma döndüm,

    dedim ki:

    Dostlar dinlemedi beni Benerci.

    Benerci oğlum, küçücüğüm, büyüğüm,

    başında dolaşan bu mel'un düğüm

    çözülene kadar...

    bizim ah! demeğe hakkımız yok,

    Onların taşlamağa hakkı var...
  • 152 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    "BENİM NE İŞİM VARDI, İNSANLIĞIN TARİHİNDE ?"

    Roman okuduğunuzda zevk alırsınız, öğrenirsiniz, farkına varırsınız ve sonra  etrafınıza baktığınızda acı çekersiniz. Bu yüzden "Bilmemek mutluluktur" demiş bir yazar.

    Ama şiirde başka bir şey söz konusudur.Şiiri okuduğunuz an acı çekersiniz. Yani siz gayet mutlusunuzdur. Ortada sizi mutsuz edecek bir şey yoktur. Ama öyle bir cümle okursunuz ki şair, sizin belki onca yıl kabuk tuttuğunuz yaranızı açar, dokunur ve kanatır. Birden acılarınızı anımsarsınız.

    Ama her zaman böyle değildir. Bazen de Sezen Aksu etkisi yaratır şiirler. Yani yaşamı, kendinizi hayatı seviyorsunuzdur. Büyük bir derdiniz yoktur. Kendinizle barışıksınızdır. Aşk acısı çekmemişsinizdir. Ama o sesi duyduğunuzda, o mısrayı okuduğunuzda nedensiz bir acı gelip yüreğinize konar.

    Bu yüzdendir ki asla bir şiiri, bir roman okur gibi sürekli okuyamazsınız. Ara vere vere, sindire sindire, acıyı dağıta dağıta okumanız gerekir.

    Şiirin besin kaynağı acıdır.

    Acının süzgecinden geçmeden öyle kolay kolay şiir yazamazsanız. Düşünsenize o gün çok mutlusunuz. Kanat takınmış gibi. Acaba elinize kalem alıp bunu yazmayı mı düşünürsünüz? Muhtemelen hayır. Yani en azından ben sadece o anın tadını çıkarırım. Ne gerek var ki kağıt kaleme. Ama eğer acıyorsanız. Bazen bir insandan öte bir kalem kağıda ihtiyaç duyabilirsiniz. Sözcüklere sığınabilirsiniz. İnsanlara sığınmaktansa.

    Bu kitapta da salt acı çektim. Hayır ciddi söylüyorum.Çünkü buhranlıydı Ahmet Erhan...Hayat acı ağlarıyla sarmıştı onu. Kimisi "Bir daha hangi ana doğurur bizi?" derken, Ahmet Erhan " Niye doğurdun anne beni?" diyordu.

    1958' de Ankara'da doğmuş Erhan. 1976' da babasını kaybetmiş. Ve babasının ölümünden çok etkilenmiş. Acıyı keşfetmesini neden olan ilk şey de budur. Önceleri alkolden nefret eden Ahmet Erhan, babası öldükten sonra "bayrağı devralır gibi" meyhanelere atmış kendini. Belki de acısının dineceğini düşündü böylelikle.

    "Bir kartopu gibi sıktım demin
    Acılarımı yavaşça,
    Alkole bıraktım, eridi nasılsa..."
    (Syf99)


    Gerçek adı Erhan Bozkur'ttur, Ahmet Erhan'ın. Babası öldükten sonra adının önüne babasının adını getirmiş Ahmet Erhan olmuştur.

    Türk Dili ve Edebiyatını bölümünü bitirmiş, birçok yerde ve Edebiyat öğretmenliği yapmıştır. Futbolla da ilgilendi.Fatih Terim'le birlikte Demirsporda top oynadı.Ardından bir arkadaşının kaval kemiği kırılınca futbola küstü. Şiire yöneldi.


    1980 darbesini bilirsiniz.
    Şu utanç devrini.
    O dönemde:

    * 1 milyon 683 bin kişi fişlendi.

    * 210 bin davada 230 bin kişi  yargılandı.

    *7 bin kişi için idam cezası istendi.

    *517 kişiye idam cezası verildi, 50 kişi asıldı.

    * 30 bin kişi sakıncalı(?) olduğu için işten atıldı.

    * Yasama yürütme yargı tek ele geçti. Birçok yere sokağa çıkma yasağı getirilmişti.

    *14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı.

    * 171 kişinin işkenceden öldüğü belgelendi.

    * Yeni anayasa ile sendikalaşma, grev hakkı ortadan kalktı.

    *3 bin 854 öğretmenin ve 47 hakimin görevine son verildi.

    * 400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi.

    * 14 kişi açlık grevinde öldü. 16 kişi kaçarken vuruldu. 95 kişi çatışmada öldü.

    * 73 kişiye doğal ölüm raporu verildi.
    43 kişinin intihar ettiği belirtildi.

    Ahmet Erhan tüm bunlara tanık oldu ve bu dönemde yaşadı.

    "Ölüm günleridir şimdi
    Ölüme doğar çocuklar
    Ey soruların gelini, soruların gelini
    Nereye yürüsek duvar
    Nereye baksak çöl
    Anlatsam sana bir şeyleri
    Ağlar hep ağlar bir mor
    Bulamayarak bir türlü çiçeğini."
    (Syf58)


    "Adım seksen kuşağı, yaşım yirmisekiz
    Çocukları artık sokağa çıkarmayınız..."
    (Syf84)

    "Dünya özür dileyecek senden bir gün
    Biliyorum, tarih orda başlayacak ..."
    (Syf59)

    Arkadaşlarını kaybetti.Belki de sık sık şiirlerinde ölümden bahsetmesi bu yüzden. Ölüm isteğinden.


    "O son damlayı düşünüyorum
    Bardağı taşıracak o son damlayı
    Bekliyorum yıllardır."


    "Ben yenildim, 60 x 1. 72 olarak yere serildim.
    İpim yok, ilacım eski... intiharı erteledim."

    Çeşitli şiirlerinden dolayı ödüller aldı.

    Sevdi, Hacer Hanımla evlendi.

    "Yendim kırk haramiyi
    Kolumda sen vardın."

    "Kafamı kızdırma gene giderim
    Az sonra gelirim elimde karanfiller
    Karım, sarı mendilim, al ben gibi bir karayı bağrına
    Gel, yüz kere evlenelim..."


    4 Ağustos 2013' te tam da Turgut Uyar'ın doğum gününde gırtlak kanserinden dolayı vefat etti.

    Ardından hüznünü, acısını damıttığı şiirleri kaldı.

    Kitap üç kısma ayrılmış, 1970, 1980 ve 1990 olmak üzere.

    Her dönemde o dönemdeki yaşamını hislerini, acılarını anlatmış şair.
    Yaşadıkları gibi satırları da acı çekiyor Ahmet Erhan'ın.Öyle ki bir yerden sonra sizi iyi hissettirecek bir mısrayı arıyor gözleriniz.


    Yaşamını, yaşadığı dönemi, o psikolojiyi öğrendikten sonra o her satıra hak veriyorsunuz.

    Ben bu acılı adamı sevdim. Acılı şiirlerini sevdim onunla birlikte ben de acı çektim.Onun hissettiklerini ben de hissettim.

    Ama tüm bu yaşanmışlıklara rağmen yine de resminde gülerek bakan adam o. Sanki tüm acılarını sineye çekmiş gibi. Bir gülüşe sığdırmış. Belki de satırlarında umudu aramak boşunadır. Bu fotoğraf umudun ta kendisi.
    Belki de dediği gibidir:

    "Acı ne kadar yoğunsa, bedenin kendini koruma güdüsü o oranda artıyor."


    İyi okumalar, şiirle kalın.
  • Arkamdaki masada deminden beri devam edegelen münakaşa tam kıvamına girmiş, yumruk yumruğa, sille silleye, iskemle iskemleye şiddetli bir kavga başlamıştı. Müstakbel damadım, gırtlak kemiği, avını arayan şahin gibi dışarıya fırlamış, sapsarı yüzü, diken diken saçlarıyla alabildiğine küfrediyor, tutmağa çalışanların üstünden durmadan saldırıyordu.
  • Ferhat Hoca bir tepenin üstüne çıkmış Kuran okuyor,ardından da açıklıyordu.Sonra da boynunu uzatarak,gırtlak kemiği inip kalka kalka insanlara yürekten,kendi sözlerini söylüyordu. Ve diyordu ki,hiçbir umursamazlık elimizi kolumuzu bağlamamalı. Savaşmak haktır.