• Dediler ki Yaşar Kemal İnce Memed diye roman yazmış, bir destan yazmış demeleri gerekiyordu oysaki.

    İnce Memed Türkiye’de meşru olanla gayri meşru olan arasındaki en net çizgidir.

    Bu kadar büyük bir destanı yazacak İnce Memed’in, tek başına bile olsa ağalık sistemine meydan okuyacak bir adamın çok bilgili olması gerektiğini söylüyor bize üstad.
    Bireysel güdülerini, bireysel dürtülerini, sadece sevdiğini kaçırmak için, annesini kurtarmak için yapılan bir isyan değil. Evet böyle başlar, ama diyor ki bize Yaşar Kemal; böyle başlarsan sadece eşkiya olursun. Ama dünyayı sorgularsan, hayatı sorgularsan, aşkı sorgularsan İnce Memed olursun.

    Korku!
    Korkuyla yüzleşmek!
    Korkunun üzerine gitmek!
    İnce Memed Abdi ağadan korktuğu için kaçıyor ve İnce Memed oluyor.
    Memed kaçıp eşkiya olduğu için Abdi ağa korkuyor.
    Burada muhteşem bir imgesi var üstadın, yani eğer Abdi ağa vicdan muhakemesi yapıp “ben ne yapıyorum, ben kötü bir insan mıyım?” dedirtirse arabesk bir dram olurdu. Abdi ağa korkuyor, abartılı bir şekilde korktuğunu yansıtıyor, kabuslar görüyor. Yani bize diyor ki; Abdi ağa ne kadar kötü olduğunun farkında…

    Kitap Anadolu’nun iki bin sayfaya sığdırılmış en büyük resmidir. Nazım’ın “ O topraktan öğrenip kitapsız bilendir” dediği, bugün maalesef göremediğimiz o bilge anadolu insanlarını, Anacık Sultan’dan, Hürü Ana’dan bahsederken bu kitabın zihninizi ve ruhunuzu nasıl sardığını iliklerinize kadar hissediyorsunuz.

    Ve dört kitabın hiç bir incelemesinde bahsetmediğim “at” İnce Memed’in katlı atı.
    Öyle bir at ki sizinle değil, ağzını açmadan tek kelime söylemeden bilinçaltınızla konuşuyor.
    Bizim gibi zihinsel anlamda melankolik olanlar, umutsuzluk anlamında söylemiyorum.
    Yaşamdan, toplumdan biraz dargın, biraz umutsuz, biraz umutlu olan. Dünyaya genelde sol’dan bakan yani “öbürleri” olan insanlar okurken her şeyi kişileştiriyoruz. Toplumla yaptığımız kimlik kavgalarını romandaki karaktere yansıtıyoruz. Kişileştiriyoruz. O kahramanları sen’lere bölmeyi öğrenmek lazım, ben’lere bölmeyi öğrenmek lazım. İçindeki ben’lerine huylarına atfetmek gerekiyor. O at SENSİN…

    O at dışarda beğendiğin birini gırtlağından tutup sevmeye çalışmanı engelleyecek kalp atışı.
    O at bütün güzelliğini, bütün benliğini bırakıp ana avrat söven içindeki canavar.
    O at sana toplumun normlarını beyninden silip zihninde özgürce dilediğini yapmanı sağlıyor.
    O at koşuyor hiç durmadan, gece gündüz koşuyor. Koşuyor koşuyor koşuyor.
    Kimin yakalayacağı ve o at’ın nerede duracağı belli değil…
    Sana çok büyük bir günahta işletebilir, orada durabilir, orada nefesi kesilebilir o at!

    O at koşuyor, o at kaçıyor, o at kovalıyor ama kitabın tek bir yerinde bile o atın nasıl beslendiğini, ihtiyaçlarını nasıl karşıladığını yazmıyor. Nasıl beslendiğine sen karar vereceksin o atın.
    Atın ne yiyeceğine, ne yerse daha düzgün koşacağına, daha çok direneceğine.

    Senin içinde aslında düşünmeyen bir kişi var. O kişi bekleye dursun, sen düşünüyorsun, inanıyorsun, özlüyorsun ve düşündüklerine göre özlediklerine göre kavradıklarına göre içindeki o kişiye, hani düşünmeyen, kuralsız hareket eden güdülerinle ona veri gönderiyorsun. Senin düşündüklerini o yiyor.
    Sen düşündüğün için o düşünmediklerini yapmıyor. Sen düşüne bildiğin için o kişi ahlaksızlık yapmıyor, ya da sen düşünebildiğin için o kişi cesaret edip büyük bir işe kalkışmıyor. Sen düşünerek onu dengelemeye çalışıyorsun ama o koşuyor, koşuyor…

    O at Yaşar Kemal’in kendini dizginleme hali.
    O at Yaşar Kemal’in gizlediği bir alışkanlığı.
    O at Yaşar Kemal’in yazıp yayınlamaya cesaret edemediği bir kitap.
    O at Yaşar Kemal’in ben bu dörtlemeyi bitirecem dediği büyük düş!

    Belki ata dair imgesel bir yorum bekliyordunuz? İşte bu o atın kalbini kırar.
    At hiç bir zaman bir kişi olmadı, at beni kişileştirmeyin diye koşuyor zaten.
    Beni sadece Memed’in atı olarak görmeyin diyor.

    Yaşar Kemal o ata bindi, at dedi ki; Yaşar gel, yoğun bir kitap yazdın sen çok yoruldun gel bin.
    Ve Yaşar Kemal 91 yaşına kadar o atın sırtında yaşadı.


    Tüm kitaplar için tek tek incelemeler:

    İnce Memed 1

    Ben nasıl anlatayım şimdi şahin gibi İnce Memedi, Nasıl başlayayım yedi canlı Abdi ağaya.
    Başlasam bile hanginiz inanır iki gündür sefalet içinde bir köyde yaşadığımı.
    Buğday tanelerini öğütüp aç karnımı doyurdum, aşkımdan deliye döndüm, sevdiğimi kaçırdım kör kurşunlara canımı veriyordum az kalsın.
    Yağmur öyle bir ıslattı ki bizi dağ başlarında, elbiselerime değil derimin altına işlemişti o sular. Adaletten mi söz ediyorsunuz siz! Dostluğun ne demek olduğunu mu biliyorsunuz! Sakın aşk hakkında bişey bildiğinizi iddia etmeyin sakın.
    Ben iki gündür öldüm öldüm dirildim. Bu topraklarda yazılmış, memleketimin insanını anlatan bu kitabı şu zamana kadar okumadığım için kendimden utandım. Ne büyük bir hazine varmış memleketimde yazılan. Beni, insanımı anlatan. Bırakacam işi gücü, tatili. Gezmiyordum zaten iyice eve kapatacam kendimi. Bu dört seriden oluşan kitabı bitirmem lazım benim. Ey İnce Memed! hoş geldin dünyama.


    İnce Memed 2

    Heeyyyy yavrum hey! 
    Abdi gider Hamza gelir. Abdi gider Hamza gelir. Abdi gider Hamza gelir.
    İyi ki diyorum; İnce Memed’i yeni keşfettim. Yoksa 14 sene nasıl beklerdim bu ikinci kitabı.
    Çok korktum ikinci kitap ilk kitabın tadını vermeyecek diye ama yok arkadaş, ilk sayfadan son sayfaya kadar soluksuz okuyorsunuz Memed’i. Betimlemeler o kadar muhteşem ki bazı yerleri iki defa okumak istiyorsunuz. Lafı hiç uzatmayacağım. Büyük bir eksikliktir İnce Memedi okumamak.


    İnce Memed 3

    Bittiii bitiii bu da bitti. Ne yapacam ben sadece bir kitap kaldı! 2 Gündür ne film izledim ne müzik dinledim ne bizimkileri aradım.
    Sabah on gibi başladım gece gözlerim yorulana kadar! Odamda, kütüphanede, gölette, dağda, bayırda gezip bu kitabı okudum. Ben sanki İnce Memed 1’i okumadım, ben sanki İnce Memed 2’yi okumadım. Ben sanki İnce Memedle ilk defa tanıştım o lezzeti ilk defa tattım. Hiç bir zaman kendini tekrar etmedi kitap.
    Olaylar, insanlar, Yaşar Kemal’in o muazzam betimlemeleri. On beş yıl kendini odaya kapattında yemedin içmedin ben nasıl bir destan yazarım mı? dedin be adam! İnsanlar bu kitabı, İnce Memedi okumadıysa ben kitap okudum demesin. Ölmeden önce yapılacak listesine ekleyin İnce Memed’i. Yarın sabah kalktığımda ilk iş dördüncü kitaba başlamak olacak.
    Altı gündür bana bu eşsiz hazzı yaşattığın için teşekkürler Yaşar Kemal!



    İnce Memed 4

    Serinin son kitabı, okurken bitmesin diye boğazınızın düğüm düğüm olacağı son kitap. Aşık olunası Memed’in okuyacağınız son satırları. Serinin her kitabına iki gün ayırıp bitirmiştim. Son kitap bitmesin diye okuyup okuyup hayaller kurdum soluklandım. Okumasam bile okula giderken yürüyüşe çıkarken yanımda gezdirdim İnce Memed’i. Üç gün hüzünle dolaştım. Bir dostumu, hatta kendimden bir parçayı bırakmak istemiyordum kütüphanenin tozlu raflarına. Yüreğim buruk, içim çok daha kötüydü. Lezzetini hiç mi yitirmez, heyecanına hiç mi alıştırmaz. Memed, Memed diye şu satırları sayfalar dolusu yazarım da büyüsü, aşkı kalbimde kalsın. Ancak okuyanlar görsün onu. Alın okuyun ama unutmayın ki kitap bitince asla ölmeyecek bir dostun hatıraları ile baş başa kalacaksınız.
  • Belki de yalnızca mutsuz bir insanım ben. Durmak bilmeden kendi kendimi
    sorgulamalarımın, dalıp gitmelerimin, çevremde onlarca insan olduğu halde
    kimse yokmuş gibi davranmalarımın sebebi bu. Hiç beklemediğim bir anda geliyor bu düşünce aklıma. Gömleğimin kıvrık yeninden görünen bembeyaz tenime bakıyorum. Bir karasinek konup duruyor masama. Bakışlarımı
    kaçırıyorum. Bağırmak istiyorum ey ofis arkadaşlarım! Avazım çıktığı kadar bağırmak istiyorum. Söküp atmak istiyorum boğazımda düğümlenip kalan çığlığı. Bir gün daha geldi geçti işte. Aklımda yalnız bu düşünce var. Bir gün daha geldi geçti işte. Bu durumda başka ne düşünebilirim ki? Burada, kalabalık ofisteki cam kenarı masamda, ham bir insan heykelinden farksızken bundan başka ne gelebilir aklıma? Önümde güzel günler olduğunu söyleyenler mi? Daha birkaç saat önce, öğle tatilinde Ahmet söyledi bunu
    bana. Önümde güzel günler varmış. Sen nereden biliyorsun Ahmet dedim, yanıt vermedi, bakışlarını kaçırdı, gülümseyerek biliyorum işte dedi. Biliyorum işte. Bu kadar. Şimdiyse tam karşımda. Telefona sarılmış hararetli
    bir görüşme yapıyor. Kim bilir kime ne anlatıyor. Onlara da önlerinde güzel günler olduğunu söylüyor olabilir mi? Biri Ahmet’i durdurmalı. Sağda solda insanlara bu şekilde ümit vermesi engellenmeli. Kimileri acı çekmeli çünkü.
    Kimileri intihar etmek istemeli ki bu düzen sürüp gitsin. Ütü yapmak, her gün
    sokağa çıkmak, sağa sola bakıp bir yerden bir yere koşuşturup durmaktaki anlamsızlığın farkına varmalılar; kimsenin onları anlayamayacağını bile bile kendilerini ifade etme isteğiyle yanıp tutuşmalı, yanmalı, yakmalı, çalıp çırpmalı, aç ve açıkta kalmalılar. Yok. Hayır. Kendimi kontrol edemeyeceğim. Kalkıp Dur Ahmet diye bağıracağım. Ne olursun dur, kendine bir çekidüzen ver, git bir sahil kasabasına yerleş mesela, balık tut, ne
    bileyim işte deniz kenarında yürüyüşlere çık, ne yaparsan yap umurumda değil, yeter ki sus! Başını kaldırıp gülümsüyor. Karşılık veriyorum. Kimse bilmemeli böyle düşündüğümü. Aralarında gömlekli bir ayrıkotunun dolaştığını kimse bilmemeli. İkiyüzlülüğün kitabını yazdım ben. Gülelim Ahmet. Hep birlikte gülelim. Camlı odanın gerisinde sigara içen müdürümüz
    de katılsın bize. Şarkı söyleyip halay çekerek çalışalım bugün de, ne çıkar?
    Müzik çalsın istiyorum. Oysa tek duyduğum masa saatimin tiktakları. Bilip bilmeden konuşan insanların çene takırtıları. Çevremde koşup duruyorlar. Yüksek sesle telefonda konuşuyorlar, sağa sola yumruk atıyor kimisi. Bense uzun bir solucan düşlüyorum. Oturduğum yerden evime kadar uzanan, ıslak
    telefon tellerini andıran kapkara bir solucan. Her sabah evimin kapısının önünden bu solucana binip kayarak ofise, tam olarak şu anda bulunduğum yere geldiğimi düşünüyorum. Her gece besliyorum onu. Atık pil, pet şişe falan veriyorum. Yüzünü ekşitiyor, o da memnun değil yaşamından.
    Besledikçe büyüyor, kalınlaşıp daha da çirkin bir hal alıyor. Sonunda öyle kocamanlaşıyor ki kapıdan geçemiyorum. İşe gitmek için kuşlar gibi kanatlanıp pencereden çıkmam gerekiyor. Bunu anneme anlattım geçenlerde.
    Güldü bana. Nedenini sorunca söylemedi. Kuşlara benzemeyi istemek bu kadar kötü mü? İş, güç, faturalar, borçlar, yarım kalmış sevdalar... Albatros olmayı düşlerken çokhörgüçlüdeveye dönmüşüm meğer. Yaşam çizgiselliğini kaybetti benim için. Bir sarmal halini aldı. Başı sonu belli olmayan ve eşi
    benzeri kokuşmuş aklımdan başka yerde bulunmayan bir tuhaf sarmal oldu yaşam. Gündüzleri sağa sola bakıyorum. Beni gören insanların koyunlar trene nasıl bakarsa... diye başlayan laflar etmek istediklerini kuruyorum aklımda. Anlam veremiyorum çünkü olanlara. Bazı şeyler çok hızlı oluyor, bazılarıysa çok yavaş. Yine de hiç fark etmiyor. Bulunduğum zamanın bile dışına çıkmak istemeyen bendenize inat, her şey büyük bir hızla değişiyor. İşte ben böyle gündüzleri sağa sola bakıp çevremde olup bitenleri anlamlandırmaya
    çabalarken bir bakıyorum akşam olmuş. Hava kararınca yine değişiyor her şey. Bense devam ediyorum bakmaya. Ahmet’e bakıyorum. Tanıdığım, bildiğim Ahmet sırra kadem basıyor da yerine bambaşka biri geliyor. Akşam Ahmeti koyuyorum adını ve bu kez ona bakmaya başlıyorum. Daha hassas biri Akşam Ahmeti. Uslanmaz bir âşık. Paydos vakti eve gitmem lazım diyor, karım, çocuklarım beni bekler diyerek apar topar çıkıp gidiyor. Ya da bugün
    iş çıkışında anneme uğrayacağım diyebiliyor. Söylediklerini yapıp yapmadığını bilemiyorum. Bu elbette kendisinin bileceği iş. Eğer o da benim gibi ikiyüzlünün tekiyse karısına çocuklarına ya da annesine gitmek yerine
    bir birahanede alıyordur soluğu. İçip içip sağda solda sızıyordur. Örselendikçe farkına varıyordur yaşadığının. Kimse öğretmemiştir çünkü ona nasıl yaşanılacağını. Bir yaşam acemisi, şekilsiz bir insan taslağıdır. Hoş
    geldin Ahmet. Ver elini de birbirimizi düşürelim. Neden öyle bakıyorsun?
    Yoksa sen de mi beni anlamazlıktan geleceksin? İstersen acımı tahtaya
    yazayım, adına bir türkü çığırayım, kara kaplı defterlere anlamsız şeyler yazayım. Bir zamanlar âşık olduğumu düşlüyorum gibi örneğin. Evet, bunu ancak senin gibi duyarlı ve de duyargalı biri anlayabilir. Bir zamanlar âşık
    olduğumu düşlüyorum ey sevgili Akşam Ahmeti. Adını bile bilmediğim bir kadının peşinden koştuğumu, düşüp düşüp yeniden kalktığımı düşlüyorum.
    Oysa o bana bakmıyor. Beni görmek dahi istemiyor. Ben de ona âşık değilim zaten. Sıkıntıdan dolaşıyorum peşinde. Eşe dosta anlatıp hoşça vakit geçiriyorum. Yaşamayı bilmeyen adam nasıl âşık olsun sorarım sana Akşam Ahmeti? Adım adım öğrenmeliyim yaşamayı öyle değil mi? Önce nefes alıp
    vermekten başlamalı. Ben ara sıra nefes almayı unuturum örneğin. Bir süre nefes almayınca kızarıp bozarır, hınçla nefes almaya başlarım yeniden. Nefes almadığım saniyelerin acısını çıkarmak istercesine açıp kaparım ağzımı. Aynı
    havayı soluyoruz seninle, oysa bak ne kadar farklıyız birbirimizden. Bunu sen ve senin gibilerin anlamasını beklerdim. Beni rahat bırakıp çekip gitmenizi, konuşacak daha başka şeyiniz olmadan da bir daha yanıma
    yanaşmamanızı beklerdim. Nasıl geldik bu hale diye sordunuz mu hiç kendi kendinize? Nerede yanlış yaptık da onu kendimizden uzaklaştırdık diye düşündünüz mü? Telefonu kapıyor Ahmet. Müşterinin isteklerini unutmamak
    için alelacele ajandasına birkaç not karalıyor. İşte bir farkımız daha. Sen her şeyi unutmaktan korkuyorsun, bense sonsuza dek anımsamaktan. Önce bana sonra masa saatine bakıyor. Bakışlarında Akşam Ahmeti. Ne de olsa paydosa az kaldı. Akşam ne yapacaksın diye soruyor. Ne yapacağım? Yaşamaya
    çalışacağım be Ahmet, ya sen ne yapacaksın? Gülüyor. Nereden de bulurmuşum böyle süslü lafları? Süslü anandır! Özür dilerim Ahmet. Nasıl bu kadar alçalabildim? Hiç sana yakıştım mı şimdi? İş çıkışı birkaç arkadaşla
    buluşacağız diyor, benim de gelmemi istiyor. Yüzlerce insan tanıyor bu Ahmet. Benim adını sanını duymadığım yüzlerce insan. Hepsiyle farklı ortamlarda görüşüyor. Bunun için uğraş veriyor. İnsanların akıl almaz ve sonu gelmez kaprislerine, falancayla görüşmem, filanca gelirse ben gelmem gibi tepkilerine tek başına göğüs geriyor. İnsan kalabalığından ufacık tefecik içi dolu turşucuk çekirdek gruplar çıkarıyor. Gelmem diyorum. Neden diye
    sorunca susup başımı öte yana çeviriyorum. Vazgeçmiyor. Biraz dışarı çıkıp
    insan içine karışmalıymışım, mutlaka gelmeliymişim. Gidelim o zaman diyorum. Beni bir sirk hayvanı gibi yanında gezdirmek, sağa sola gösterip alay konusu yapmak istediğini bildiğim halde gidelim diyorum. Geçmişi
    düşünüyorum sonra. Geçip giden tüm gülüşleri. Unutulup gidişleri. Neden bilmem bu aralar çok sık başıma geliyor. Durup dururken, ortada hiçbir şey yokken kendimi büyük adam kıyafetleri içinde ufacık bir çocuk gibi
    hissediyorum. Omuzlarım, kollarım, bacaklarım küçülüyor. Bir tek başım olduğu gibi kalıyor. Otuz küsurluk gözlerle bakan bir yeniyetme olup çıkıyorum. Sen de büyümek isteyenlerden miydin Ahmet? Akşamları uyanıp uyanıp tekrar uyuyamayanlardan mıydın? Hiç durmadan nereye gitmesi gerektiğini düşünüp hiçbir yere gidemeyenlerden miydin yoksa? Ayağa
    kalkıp ceketlerimizi giyerken bu düşündüklerimi seninle paylaşamamak ne büyük bir acı anlayamazsın Ahmet. Akşam Ahmeti bile anlayamaz beni. Dünyanın tüm Ahmetleri bir araya gelip derdini dinleyeceğiz, ne kadar
    sürerse sürsün hiç yanından ayrılmayacağız, yalnız seni dinleyip seni teselli edeceğiz deseler bile anlayamazlar Ahmet. Çünkü onlar da senin gibi farklıdır benden. Gülüşleri, konuşmaları hatta yürüyüşleri bile farklıdır.
    Akşam Ahmeti önüm sıra ilerliyor. Duyargaları açık. Nasıl da sert adımları. Kendinden emin. Başı dik, göğsü önde yürüyor. Bir ben öğrenemedim şöyle yürümeyi. Sendeledim hep. Düşüp kalktım, kafamı yardım bana mısın
    demedi yürüyüşüm. Değişmek bilmedi. Hep o aynı sarsaklık. Böyleleri bisiklete de ayrı bir ustalıkla biner. İki ellerini birden bırakırlar mesela. Islık çalıp sağa sola bakarlar. Bıraksanız kahvaltı ederler selenin üzerinde. Hayır, Ahmet, hayır. Bunlar bana göre değil. Ben varsa yoksa boşluğa bakıp geçmişi
    düşünmeliyim. Nerdeydim, nereye gelemedim demeliyim. İşte dışarıdayız.
    Kalabalığın arasında. Bunca insan birbirine çarpmadan ilerleyebiliyor ya,
    bana bu da yeter be Ahmet. Mutlu yarınlara başka türlü ulaşamayacaklarını
    biliyorlar. Birbirlerine çarparak vakit kaybetmemeliler. Sağa sola bakıp
    alıştıklarının dışında şeyler düşünmemeliler. Bir gün sokağa çıkacağım ve bu
    kalabalık beni dümdüz edip geçecek. Gözümün yaşına bakmadan tepeleyecekler beni. Nereye gidiyoruz? Birahaneye demek. Güzel. Demek
    eski dostlarınla tanıştıracaksın beni. Benim hiç eski dostum yok biliyor musun Ahmet? Tüm dostlarımın vücutları da başlarıyla orantılı bir şekilde büyüyüp gelişince alıştılar yaşamaya. Bir ben kaldım bu halde. Aralarına
    karışamayınca da başkalarının eski dostu hep ben oldum. Unutulup unutulup
    içki masalarında hatırlanan bir özlü söze döndüm. Oysa görüyorsun ya ne çok
    şeyim var anlatacak. Bir gün otursak da hiç durmadan konuşsak. Telaşa
    kapılmadan. Böyle dediğime de bakma. İki dakika geçmeden sıkılır gitmek
    isterim. Ah bir bilsen ne çok yoruyor şu yaşam denen şey beni. Geldik demek. Kahkahalarından, duyargalı başka insanlara sarılıp öpmenden anlamalıydım. Sen beni boş ver Akşam Ahmeti. Bir bira söyle yeter. Sonra
    bırak, bırak da düşüneyim, geçip gitmiş tüm gülüşleri.

    Kerem Işık // Aslında Cennet de Yok
  • Ateş Almaya mı Geldin?
    Eskiden kibrit yokmuş. Ateş sönünce, ateş küreği ile komşuya gidilir, bir parça ateş alınırmış.Ateş almak için komşuya geçen kadınlar, kürekteki ateş sönmesin diye oturup çene çalamazlar ve acele ederlermiş.Kapıdan içeri girmeyerek, kısa bir konuşmadan sonra gitmek isteyen ziyaretçilere:-Ateş almaya mı geldin? denmesi de işte bu devirlerden kalmadır.
  • Ticari Nakliyatın kervanlarla yapıldığı devirlerde, İstanbullu bir tüccara ipekli kumaş, kürk, mücevherat, deri, hurma, pirinç ve benzeri mallar getiren bir kervancı, getirdiği malların parasını alırken daima zorluk çekermiş.

    Bir seferinde, İstanbullu tüccar, hesap görürken, çarpma ve toplamalarda kasden hile yaparak, zavallının beş yüz altınını iç etmiş.

    Zavallı kervancı önceleri farkına varmamış, kervan hareket etmiş, İstanbul’dan çıkıp Şam, Halep, Bağdat, Beyrut ve Mısır’a kadar uzun bir sefer yapacakmış. Tüccar; “Deve yürüyüşü ile kervanın Mısır’a gidiş dönüşü altı ay sürer, hilemi yutturdum, bir daha dönün-ceye kadar da unutulur ve kaynar gider,” der sevinirmiş.

    Kervancı Bağdat yoluna düşmüş. Fakat yol uzun, vakit te bol olduğundan, deve üstünde hem gider, hem de İstanbul’da muhtelif tüccarlara sattığı malların hesaplarını bir daha incelermiş. Bu arada, hilekâr tüccardan yediği kazığın farkına varmış.

    Kervanı oğluna ve ortağına teslim etmiş:

    “Beni Bağdat’ta bekleyin. Ben İstanbul’a dönüyorum, şu hesabı temizleyeyim, çabucak size yetişirim,” demiş.

    En iyi arap atlarından birisine atlayıp, üç beş gün sonra İstanbul’a gelmiş. Fakat doğrudan doğruya bu hilekâr herife gidip durumu anlatsa, parayı alamayacağını bildiğinden bir plân hazırlamış. İstanbul’daki dost ve hemşehrileriyle birlikte plânı tatbik etmişler.

    Ertesi sabah, tüccarın, kapalı çarşıdaki dükkanına iki kadın gelmiş. İkisinin de elinde Tunus işi maroken birer çanta ve içinde pek çok inci, elmas, küpe, yüzük, beşi bir yerde ve kıymetli pırlantalar varmış.

    Kadınlar:

    “Biz Hicaz’a gideceğiz, sorduk soruşturduk, en güvenilir tüccar olarak sizi tavsiye ettiler, bunları size emanet bırakacağız. Hicaz’dan, sağ salim dönmek kısmet olursa gelir alırız, yok o mukaddes topraklarda ölürsek, size helâl olsun, bir kısmı ile bize hatim okutursunuz,” demişler.

    Tüccar sevinmiş, heyecanlanmış, telaşlanmış, kendi ayağıyla gelen bu yüklü kısmetin neşesiyle kadınlara binbir ikram ve izzette bulunurken, kervan sahibi tam bu sırada dükkâna damlamış. Tüccar kervancıyı görünce şaşırmış, kervancı kısaca derdini anlatmış.

    “Ha evet, sen gittikten sonra ben de hesapları incelerken farkına vardım. Haklısın, hatta senin paranı ayırdım, çocuklarıma da vasiyet ettim, ben haramdan ve kul hakkından çok korkarım, buyurun paranızı.” demiş.

    Kervancı, altınları kemerine yerleştirmiş, fakat o sırada kadınlar da gitmek için ayağa kalkmışlar:

    “Biz artık bu sene Hicaz’a gitmekten vazgeçtik. Allaha ısmarladık,” demişler. Dükkan sahibi tüccar, plânı anlamış, kızmış, köpürmüş ve kervancıya bağırmış:

    “Böyle döne döne hesap mı olur? İlk yaptığımız hesap doğru idi. Bu münasebetsiz zamanda, nereden çıktın geldin başıma? Hani sen Bağdat’a gidiyordun, ne çabuk döndün?”

    Kervancı, “Yutturduğun yanlış hesap, Bağdat’tan geri döndü,” diye cevap verip, dükkandan çıkıp gitmiş.
  • Büyük Ozan Neşet Ertaş'ı saygı ve sevgi özlemle anıyorum... 🌹🌹🌹💖💖💖

    Devlet sanatçılığı bana teklif edildi. Ben, hepimiz bu devletin sanatçısıyız, ayrıca bir devlet sanatçısı sıfatı bana ayrımcılık geliyor diyerek teklifi kabul etmedim. Ben halkın sanatçısı olarak kalırsam benim için en büyük mutluluk bu. Şimdiye kadar devletten bir kuruş almadım, bir tek TBMM tarafından üstün hizmet ödülünü kabul ettim. Onu da bu kültüre hizmet eden ecdatlarımız adına aldım./Neşet Ertaş,

    Neşet Ertaş, kimdir?

    Neşet Ertaş, (doğum 1938, Çiçekdağı, Kırşehir - ölüm. 25 Eylül 2012, İzmir)
    Türk ozan. Bozkırın Tezenesi olarak da bilinir. Kırşehir Abdal'larındandır.

    Neşet ErtaşSesi ve sazı ile babası Muharrem Ertaş'ın yolunu sürdüren Neşat Ertaş, 1938 yılında Kırşehir'in Tırtıllar köyünde dünyaya geldi. Keman ve saz çalmasını öğrendi. Ankarada TRT radyo evine girdi. Güçlü derlemeleri olan ozanın kendisine ait çok sayıda güfte ve besteleri vardır.

    Neşet Ertaş babası Muharrem Ertaş ile adeta Anadoludaki en olgun seviyesine erişen bu Türkmen-Abdal müzik birikiminin yeni bir yorumcusudur. Yoğun yöresel özellikleri ve baskın mahallilik unsurları ile donanmış bu müziği yöresinin dışına çıkarmış, ülke genelinde ve hatta yurt dışında bilinmesini ve tanınmasını sağlamıştır.

    25 Eylül 2012 tarihinde İzmir'de tedavi gördüğü hastanede yaşamını yitirmiştir.

    Albümleri
    1957 - Neden Garip Garip Ötersin Bülbül
    1960 - Gitme Leylam
    1979 - Türküler Yolcu
    1985 - Sazlı Oyun Havaları
    1987 - Türkülerle Yaşayan Efsane Deyişler Bozlaklar Türküler
    1988 - Gönül Ne Gezersin Seyran Yerinde
    1988 - Kendim Ettim Kendim Buldum
    1988 - Kibar Kız
    1989 - Hapishanelere Güneş Doğmuyor
    1989 - Sazlı Sözlü Oyun Havaları
    1990 - Gel Gayri Gel
    1992 - Türküler Yolcu
    1992 - Gitme Leylam
    1993 - Kova Kova İndirdiler Yazıya
    1995 - Seçmeler 2
    1995 - Seçmeler 3
    1995 - Seher Vakti
    1995 - Altın Ezgiler 3
    1996 - Polis Lojmanları
    1997 - Benim Yurdum
    1998 - Gönül Yarası
    1999 - Zülüf Dökülmüş Yüze
    1999 - Gönül Dağı
    1999 - Mühür Gözlüm
    1999 - Zahidem
    1999 - Neredesin Sen
    2000 - Garibin Dünyada Yüzü Gülemez (kayıt: 1969-1974)
    2000 - Niye Çattın Kaşlarını (kayıt: 1969-1974)
    2000 - Çiçekdağı (kayıt: 1969-1974)
    2000 - Ayaş Yolları
    2000 - Sevsem Öldürürler (kayıt: 1974-1986)
    2000 - Ağla Sazım (kayıt: 1974-1986)
    2000 - Hata Benim
    2001 - Dostlara Selam
    2001 - Sabreyle Gönül
    2002 - Yar Gönlünü Bilenlere
    2002 - Vay Vay Dünya
    2003 - Yolcu
    2003 - Gurban Olduğum
    2008 - Neşet Ertaş 2008
    KENDİ AĞZINDAN HAYAT HİKAYESİ

    bin dokuz yüz otuz sekiz cihana
    kırtıllar köyünde geldin dediler
    babama muharrem, anama döne
    dediysen atayı bildin dediler

    dizinde sızıydı anamın derdi
    tokacı saz yaptı elime verdi
    yeni bitirmiştim üç ile dördü
    baban gibi sazcı oldun dediler

    o zaman babamdan öğrendim sazı
    engin gönül ile hakk'a niyazı
    o yaşımda yaktı bir ahu gözü
    mecnun gibi çölde kaldın dediler

    zalım kader devranını dönderdi
    tuttu bizi ibikli'ye gönderdi
    babam saz çalarken bana zil verdi
    oynadım meydanda köçek dediler

    anam döne ibikli'de ölünce
    tam beş tane öksüz yetim kalınca
    beşimiz de perişan olunca
    babamgile burdan göçek dediler

    yürüdü göçümüz tefleğe doğru
    bu hali görenin yanıyor bağrı
    üç aylık çoçuğun çekilmez kahrı
    bunlara bir ana bulun dediler

    yozgat'ın kırıksoku köyü'ne vardık
    bize ana yok mu diyerek sorduk
    adı arzu dediler bir ana bulduk
    işte bu anadır buldun dediler

    en küçük kardaşı kayıp eyledik
    onun için gizli gizli ağladık
    üstelik babamı asker eyledik
    yine öksüz yetim kaldın dediler

    zalım kader tebdilimi şaşırttı
    heybe verdi dalımıza devşirtti
    yardım etti yerköy'üne göçürttü
    biraz da burada kalın dediler

    yerköy'den kırıkkale'ye geldik
    babam saz çalarken biz çümbüş aldık
    kırşehir'e varınca kemanı çaldık
    aferin arkadaş çaldın dediler

    yarin aşkı ile arttı hep derdim
    babamı bir yere dünür gönderdim
    başlık çok istemişler haberin aldım
    istemiyor yarin seni dediler

    kırşehir'de yedi sene kalınca
    düğün düzgün hepsi bize gelince
    burada herkese yer daralınca
    ankara'ya gider yolun dediler

    ankara'da (sünnetçi) veysel usta'yı buldum
    epeyce eğleştim, evinde kaldım
    yüz lirayı verip bir yatak aldım
    etti isen böyle buldun dediler

    bir ev kiraladım münasip yerde
    kaldı kavim kardaş hep kırşehir'de
    bu aşk hançerini vurdu derinde
    çaresini bulmazsan öldün dediler

    yarin aşkı ile döndüm şaşkına
    arada içerdim yarin aşkına
    canan acımaz mı garip dostuna
    bunu da içeriye alın dediler

    İKİ BÜYÜK NİMETİM VAR

    İki büyük nimetim var
    Biri anam biri yarim
    İkisine de hörmetim var
    Biri anam biri yarim

    Ana deyip de geçilmez
    O yar anadan seçilmez
    İkisine de kıymet biçilmez
    Biri anam biri yarim

    Birisi var etti beni
    Birisi yar etti beni
    İkisinin de birdir yari
    Biri anam biri yarim
    AYVA TURUNÇ NARIM VAR

    Ayva turunç narım var
    Benim ah ü zarım var
    Hep derdinden ağlarım
    Bir vefasız yarim var

    Al almayı ver narı
    Ağlarım zarı zarı
    Tez günlerde gönderin
    O ahu gözlü yari

    Ayva turunç nar bende
    Aldı aklım yar bende
    Hiç melhem kar eyleme
    Yar yarası var bende

    Ayva turunç neyleyim
    Halimi arz eyleyim
    Zaten bende talih yok
    Ta küçükten böyleyim
    GÖNÜL DAĞI

    Gönül Dağı yağmur yağmur boran olunca
    Akar can özümde sel gizli gizli
    Bir tenhada can cananı bulunca
    Sinemi yaralar dil gizli gizli

    Dost elinden gel olmazsa varılmaz
    Rızasız bahçanın gülü derilmez
    Kalpten kalbe bir yol vardır görülmez
    Gönülden gönüle yol gizli gizli

    Seher vakti garip garip bülbül öterken
    Kirpiklerin oku cana batarken
    Cümle alem uykusunda uyurken
    Kimseler görmeden gel gizli gizli

    YARE GİDEM

    Yare gidem yare gidem
    Yareliyim nere gidem
    Bu derdimin dermanını
    Almaya ben yare gidem

    Saçlarını ben öreyim
    Buna dayanmaz yüreğim
    Seni vermem Ezraile
    Ben öleyim ben öleyim

    Yar elinde yar elinden
    Yareliyim yar elinden
    Dermansız bir derde düştüm
    Dermanı var yar elinden
    DOYULUR MU?

    Tatlı dile güler yüze
    Doyulur mu doyulur mu
    Aşkınan bakışan göze
    Doyulur mu doyulur mu

    Doyulur mu doyulur mu
    Canana kıyılır mı
    Cananına kıyanlar
    Hakkın kulu sayılır mı

    Zülüflerin dökse yüze
    Yar badeyi sunsa bize
    Lebleri meyime meze
    Doyulur mu doyulur mu

    Hem bahara hemi yaza
    Yarın ettikleri naza
    Yar aşkına çalan saza
    Doyulur mu doyulur mu

    Garibim geldik gitmeze
    Muhabbetimiz bitmeye
    Yar île sohbet etmeye
    Doyulur mu doyulur mu

    DELİ BORAN

    uzak yoldan geldim hasretim için
    hani nerde babam muharrem nerde
    yaralı bülbülüm ses vermez niçin
    yüreği yanığım o kerem nerde

    o garip gönüllüm,dertli bakışlım
    feleğin elinde sinesi taşlım
    yüreği yaralım,gözleri yaşlım
    gönül evi yıkık,viranım nerde

    fetholurdu feryadını dinleyen
    feryadı içinde derdin anlayan
    kuşlar gibi viranede inleyen
    ecinnice deli boranım nerde

    okula gidemedim bu dert benimdi
    hemi benim derdim,hem babamındı
    hemi babam,hemi öğretmenimdi
    geribim dersimi verenim nerde

    ANAM AĞLAR

    Anam ağlar başucumda oturur
    Derdim elli iken yüze yetirir
    Bu dert beni yiye yiye bitirir

    El çek tabip el çek benim yaramdan
    Ölürüm kurtulmam ben bu yaradan

    Anama babama yüzüm kalmadı
    Bir su ver demeye yüzüm kalmadı
    Doktora tabibe lüzum kalmadı

    El çek tabip el çek benim yaramdan
    Ölürüm kurtulmam ben bu yaradan

    EVVELİM SENSİN

    Cahildim dünyanın rengine kandım
    Hayale aldandım boşuna yandım
    Seni ilelebet benimsin sandım
    Ölürüm sevdiğim zehirim sensin
    Evvelim sen oldun ahirim sensin
    Sözüm yok şu benden kırıldığına
    idip başka dala sarıldığıma
    Gönülüm inanmıyor ayrıldığına
    Gözyaşım sen oldun kahirim sensin
    Evvelim sen oldun ahirim sensin
    Garibim can yıkıp gönül kırmadım
    Senden ayrı ben bir mekan kurmadım
    Daha bir gönüle ikrar vermedim
    Batınım sen oldun zahirim sensin
    Evvelim sen oldun ahirim sensin

    HAPİSANELERE GÜNEŞ DOĞMUYOR

    Hapisanelere güneş doğmuyor
    Geçiyo bu ömrüm de günüm dolmuyor
    Eşim dostum hiç yanıma gelmiyor
    Yok mu hapisane beni arayan
    Bu zındanda ölem can gardiyan
    Birer birer yoklamayı yaparlar
    Akşam olur kapıları kaparlar
    Bitmiyo geceler, olmaz sabahlar
    Yok mu hapisane beni arayan
    Bu zındanda ölem can gardiyan

    Anamdan doğalı garip kalmışım
    Acı hapisane aha genç yaşım
    Benim zındanlarda neydi işim
    Yok mu hapisane beni arayan
    Bu zındanda ölem can gardiyan

    KÜSTÜRDÜM GÖNLÜMÜ

    Küstürdüm gönlümü güldüremedim
    Baharım güz oldu yazım kış oldu
    Gönüle yarimi balduramadım
    Baharım güz oldu yazım kış oldu

    Şu fani dünyada murad almadan
    Eller gibi şad olup da gülmeden
    Ellerin bağında gülü solmadan
    Baharım güz oldu yazım kış oldu

    MÜHÜR GÖZLÜM

    Mühür gözlüm, seni elden,
    Sakinirim kıskanırım
    Uçan kustan esen yelden
    Sakınırım kıskanırım..

    Yagan kardan, esen yelden
    Sakınırım kıskanırım..

    Havadaki turnalardan,
    Su içtigim kurnalardan,
    Giyindigim urbalardan
    Sakınırım kıskanırım..

    Besikte yatan kuzudan,
    Hem oglundan hem gözünden,
    Ben seni, senin gözünden,
    Sakınırım kıskanırım..

    Al izzet'i oncalardan,
    Elindeki goncalardan,
    Yerdeki karıncalardan
    Sakınırım kıskanırım..

    YOLCU

    Bir anadan dünyaya gelen yolcu
    Görünce dünyayı gönül verdin mi
    Kimi büyük kimi böcek kimi kurt
    Merak edip hiç birini sordun mu

    İnsan ölür ama uruhu ölmez
    Bunca mahlukat var hiç biri gülmez
    Cehennem azabı zordur çekilmez
    Azap çeken hayvanları gördün mü

    İnsandan doğanlar insan olurlar
    Hayvandan doğanlar hayvan olurlar
    Hepisi de bu dünyaya gelirler
    Ana haktır sen bu sırra erdin mi

    Vade tekmil olup ömür dolmadan
    Emanetçi emanetin almadan
    Ömrünün bağının gülü solmadan
    Varıp bir canana ikrar verdin mi

    Garip bülbül gibi feryad ederiz
    Cehalet elinde küsmü kederiz
    Hep yolcuyuz böyle gelir gideriz
    Dünya senin vatanın mı yurdun mu

    AHU GÖZLERİNİ SEVDİĞİM
    Ahu gözlerini sevdiğim dilber
    Sana bir sözüm var diyemiyorum
    Sırrımı ellere veremiyorum
    Derdimi ellere diyemiyorum

    Helal olsun al yanaktan aldığım
    El uzatıp gonca gülün derdiğim
    İnce belini tatlı dilini sevdiğim
    Kırılsın kollarım duramıyorum

    Al yanaktan aldıracağım azıktır
    Tarama zülfünü gönlüm bozuktur
    Öksüzüm garibim bana yazıktır
    Destursuz yanına varamıyorum
    ACEM KIZI

    Çırpınıp da şan ovaya çıkınca
    Eylen şan ovada kal Acem Kızı
    Uğrun uğrun kaş altında bakarken
    Can telef ediyor gül Acem Kızı

    Seni saran oğlan neylesin mal
    Yumdukça gözünden döker mercanı
    Burnu fındık ağız kahve fincanı
    Şeker mi şerbet mi bal Acem Kızı
    NEREDESİN SEN
    Şu garip halimden bilen işveli nazlı
    Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen
    Datlı dillim güler yüzlüm ey ceylan gözlüm
    Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen

    Ben ağlarsam ağlayıp gülersem gülen
    Bütün dertlerim anlayıp gönlümü bilen
    Sanki kalbimi bilerek yüzüme gülen
    Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen

    Sinemde gizli yaramı kimse bilmiyo
    Hiç bir tabip bu yarama melhem olmuyo
    Boynu bükük bir Garibim yüzüm gülmüyo
    Gönlüm hep seni arıyor neredesin sen

    NE GÜZEL YARATMIŞ

    Ne güzel yaratmış seni yaradan
    Esmesin sevdiğim yeller incidir
    Güzelsin sevdiğim gülden goncadan
    Uzanmasın sana yar yar eller incidir

    Kipriklerin oktur kaşın yay kimi
    Gözlerin aklımı etti zay gimi
    Cemalin güneşe benzer yüzün ay gimi
    Değmesin zülüfler yar yar teller incidir
    BİLEMEDİM KIYMETİNİ KADRİNİ

    bilemedim kıymatını kadrini
    hata benim günah benim suç benim
    eliminen içtim derdin zehrini
    hata benim günah benim suç benim

    bir günden bir güne sormadım seni
    körümüş gözlerim görmedim seni
    boşa mecnun eylemişim ben beni
    hata benim günah benim suç benim

    bilirim suçluyum gendi özümde
    gel desem gelirdin benim izimden
    her ne çekti isen benim yüzümden
    hata benim günah benim suç benim

    sana karşı benim bir sözüm yoktur
    haklısın sevdiğim kararın haktır
    garibim derdimin dermanı yoktur
    hata benim günah benim suç benim

    NEYLEDİN DÜNYA

    aydost deyince yeri göğü inleten
    muharrem usta'ydı bunu dinleten
    gönül kırmazdı bilerekten,bilmeden
    insan velisini neyledin dünya

    sazını çalarken kendinden geçen
    gönülden gönüle kapılar açan
    aşkın dolusunu nefessiz içen
    gönül delisini neyledin dünya

    garibim babamdı muharrem usta
    bilirim aşıktı sevdiği dosta
    "sazımın emaneti.." diyen en son nefeste
    sazın ulusunu neyledin dünya

    AŞKIN BENİ DELİ EYLEDİ

    Aşkın beni deleyledi
    Yaktı yaktı kül eyledi
    El alemi kul eyledi
    Yar beni beni...

    Mecnunum sahra içinde
    Yunusum derya içinde
    Eyübüm yara içinde
    Sar beni beni...

    Aslı'yısan Kerim'i bul
    Derde derman vereni bul
    Garip gibi viranı bul
    Sar beni beni...

    ÇİÇEK DAĞI

    Çiçekdağı derler de, var mı sana zararım
    Yâr yitirdim uğrun uğrun ararım
    Üç güneydi benim kavli kararım
    Beş gün oldu nazlı yârim gelmedi
    Derdime bir derman ver Çiçekdağı
    Yârim hey, yine mi ben yandım

    Hana vardım han değil
    Penceresi cam değil
    Bugün ben yâri gördüm
    Ölürsem de gam değil

    Çiçekdağı derler garibin yurdu
    Hep orada arttı efkârı derdi
    Zâlim felek beni yârden ayırdı
    Yârden ayrılması zor Çiçekdağı
    Yârim hey, yine mi ben yandım

    Nakarat

    Çiçekdağı derler methini etmek
    Kolaymıdır seni terkedip gitmek of!
    Hele şu gurbetin kahrını çekmek
    Gel onu da bana sor Çiçekdağı
    Şâhım hey, yine mi ben yandım

    GEL SEVELİM

    Gel sevelim sevileni seveni
    Sevgisiz suratlar gülmüyor canım
    Nice gördüm dizlerini döveni
    Giden ömür geri gelmiyor canım

    Özü gülmeyenin yüzü güler mi
    Sevgisiz muhabbet Hakk'a değer mi
    Seven insan kaşlarını eğer mi
    Zorunan güzellik olmuyor canım

    Sevgi haktır seven alır bu hakkı
    İçi güler dıştan görünür farkı
    Sevmeyene akmaz sevginin arkı
    Boş lafla oluklar dolmuyor canım

    Bir zaman aşıkken sen de sevmiştin
    O anda dünyayı nasıl görmüştün
    Sanki cennetin bağına girmiştin
    Çokları bu hakkı bilmiyor canım

    Aşkın ateşine yandım alıştım
    Bu ateş içinde aşkla tanıştım
    Doğru mu yanlış mı deyi danıştım
    Sevgisiz hakka kul olmuyor canım

    Sevenin içinde yanar ışıklar
    Kaybolur karanlık tüm dolaşıklar
    Garibim sevenler bunca aşıklar
    Boş hayale boşa yelmiyor cenım

    KARANFİL SUYU NEYLER

    Karanfil suyu neyler (gülüm)
    Güzel kokuyu neyler (gülüm)
    İki baş bir yastıkta (gülüm)
    O göz uykuyu neyler (gülüm)

    Le le le le Leylam yar
    Hergün akşam böyle yar
    Kötü isem söyle yar

    Karanfil deste gider
    Kokusu dosta gider
    Sevipte alamayan
    Gurbete hasta gider

    NİYE ÇATTIN KAŞLARINI

    Niye çattın kaşlarını
    Bilmiyom yar suçlarımı
    Ben ölürsem saçlarını
    Yolma gayrı yolma leyli leyli yar

    Ben yandım aşkın narına
    Meyletmem dünya malına
    Ben ölürsem mezarıma
    Gelme gayrı gelme leyli leyli yar

    Bir garibim düştüm dile
    Gerçeklerde olmaz hile
    Zalimler elinden bile
    Alma gayrı alma leyli leyli yar

    YANARIM SENİN AŞKINA

    Yanarım senin aşkına
    Gel kaçma gel gel
    Derdinden döndüm şaşkına
    Gel kaçma gel gel

    Mecnun'um bu çöllerde
    Bülbülüm şu güllerde
    Kaldım gurbet ellerde
    Gel kaçma gel gel

    Hasretin dağlar beni
    Gel kaçma gel gel
    Zülfüne bağlar beni
    Gel kaçma gel gel

    ZÜLÜF DÖKÜLMÜŞ YÜZE

    Zülüf dökülmüş yüze
    Kaşlar yakışmış göze
    Usandım bu candan
    Dert ile geze geze

    Gün doğdu aştı böyle
    Gönlümüz coştu böyle
    Sen orada ben burda
    Ömrümüz geçti böyle

    Bu ellerde gez gayri
    Katip ol da yaz gayri
    Bir kazma al bir kürek
    Mezarımı kaz gayri

    İki Büyük Nimetim Var
  • Gitmek için mi geldin? Bir gün köklerinden kopartıp atacağı bir çiceği neden sular ki insan?

    Kahraman Tazeoğlu