• Şimdi çocukluğun çatısı kalktı ya üstümüzden
    Yağmurun da eski tadı yok bu yüzden
    Yağmur yağmıyor ki artık sudur yağan
    Kırmızı kiremitlerin serinlemeyişi bundan
    Artık çorbası hazır çocuklar hastalansa n’olur
    Okula gitmemek için eskisi gibi yalancıktan."

    https://i.hizliresim.com/7ak2j5.jpg
  • Ancak yanına gitmemek diye bir şey düşünülemezdi.
  • AMCAM

    Bazı hüzünler vardır. Geçtiğine siz bile inanırsınız lakin geçmez; o sızı hiç dinmez ve bir yerlerde gizlenir kalır. O duygular, kırgınlıklar, kalp sızıları aslında hep sizinledir, sizin kaderinizdir ancak hayatın ilerleyişi sırasında unutur ya da unuttuğunuzu sanırsınız…

    Ancak sonra ya bir şarkı, ya bir rüya ya da bir an, kısacık bir an sizin o yaranızı ilk günkü acısıyla ortaya çıkarır. Dün, telefonum çaldığında herhangi bir numaraya cevap verecekmiş gibi açmıştım. Bilmediğim bir numara aradı. Bana adımla hitap etti ve “abi” dedi. Yıllardır görüşmediğim amcaoğlu idi arayan. Şaşırdım. Sesi durgundu, mahcup bir ses tonu vardı. Onu son gördüğümde lise öğrencisiydi. “Babam son aylarında hasta idi, vefat etti. Cenazesini yarın öğlede kaldıracağız, sana da haber verelim istedik abi” dedi.

    Hiçbir şey diyemedim. Kapanan telefonun ekranına baktım uzun uzun. Sonra eşim geldi yanıma, ne olduğunu sordu. Canım sıkkındı.

    “Amcam vefat etmiş.” dedim. Ama ben ne yapmalıyım? Bundan on sene kadar önce olsa çılgınlar gibi ağlardım sanırım. Oysa şimdi… Hissettiğim tek şey kafa karışıklığı…

    Eşim, cenazeye gitmem gerektiğini söyledi. Onun etkisiyle yola çıktım zaten.

    Anne ve babamı hiç hatırlamıyorum. Ben daha yaşıma bile girmemişken bir trafik kazası geçirmişiz. Geçirmişiz diyorum çünkü ben de arabadaymışım. İkisi birden vefat etmişler. Bana, amcam babalık etti. Hani, “baba yarısıdır” denir ya, benim için tamamıydı amcam. Kendi evlatlarından ayrı koymadı beni. Maddi gücü vardı… İlçenin önde gelenlerinden biriydi. Sevilir, sayılırdı. Başı sıkışan, dara düşen, iş arayan hep onun kapısını çalardı. O da hemşerilik duygusuyla elinden geldiğince yardımcı olurdu o insanlara.

    Amcam benim arkamdaki dağ, sırtımı dayadığım duvar idi; onunla gurur duyardım. Bir yerde bahsi geçtiği zaman adını gururla söylerdim. “Evet, ben onun yeğeniyim” derdim. Soyadımızla da gurur duyardım. Ben, ona ağabeyinin emanetiydim. Ondan habersiz hiçbir şeyim olmazdı. Sadece sevdiğim kızı saklamıştım ondan… Şu an evli olduğum kişiyi yani…

    Liseyi bitirdikten sonra amcamla birlikte çalışmaya başladım. Bir müddet sonra ise askere gittim. Dönüşte evlenme planları yapıyordum. Amcama bunu söylediğim zaman beklemediğim bir tepki aldım. Meğer kızın babası ile amcamın arası yokmuş. Bir düşmanlık oluşmuş. “O kız olmaz” dedi ve kestirip attı.

    Ancak o ne kadar inatçıysa, ben de onun kadar inatçıydım. Sonuçta aynı kanı taşıyorduk. İkimizin inadı, nuh deyip peygamber dememesi yüzünden memleketimi terk ettim ve Ankara’ya yerleştim. Evlendim. On yıldan fazla bir zamandır, cep telefonu malzemeleri satan bir dükkận işletiyordum. Ne düğün ne bayram… Bir daha gitmedim memlekete.

    Şimdi ise yıllardır gitmediğim o ilçeden içeri giriş yapan o otobüsün içindeyim ve kafam karma karışık. O cenazeye gitmeli miyim? Ömrümün ilk yirmi beş yılı mı, son on yılı mı daha baskın olmalı? Otobüs, küçük otogara girmeden önce ilkokulu okuduğum okul binasını görünce kalbim öyle bir attı ki! Bahçesinde top oynadığımız o okul, işte birinci sınıfı okuduğum şubenin pencereleri, önünde bir 10 Kasım şiiri okuduğum Atatürk büstü de aynıyla duruyor… Öğretmenim hala burada mıdır acaba? Nedense aklıma o geldi. Onu görmeyi çok istedim.

    Ölüm, farklı bir şey... Düğünde, cenazede, bayramda dargınlık olmaz denilir. Olmaz mı sahiden? Olmamalı mı? Olamaz mı? Emin değilim. Bir yanımda güzel anılar birikiyor; amcamı delice sevdiğim o yılların tatlı hatıraları… Ama öbür yanımda, o büyük kırgınlığım… Her şeyi silip süpüren, bize kötü bir final yaptıran inadı… Belki de onun açısından bakınca inat eden bendim. Ama bu benim hayatım değil miydi? Onun küs olduğu birileri yüzünden ben niçin onun istediği bir kararı verecektim ki?

    Kafamı dışarı çevirdiğim zaman amcamın bana bayramlık ayakkabı aldığı o dükkậnı görüyorum. Beyaz, üzerinde kocaman bir amblemi olan bir spor ayakkabı, yanında ise karne hediyesi olarak bana vitesli bisiklet aldığı bir başka dükkận. Gözümde ne büyük adamdı amcam; onun o hallerini istesem de unutamam. Ancak diğer yanda, anlamsız bir inat uğruna bunca güzel şeyi silen bir adam… Vefa ile kırgınlık duygularım, tıpkı kumsalın dalgalarla buluşması gibi çarpışıyorlar ve ayrılıyorlardı… Hangisi benim amcamdı ve ben aslında hangisinin cenazesine gelmiştim?

    Üstelik o kadar yolu gelmişken halen daha o eve gidip gitmemekte tereddüt ediyordum. Yazın sıcağında, gözlerimde bir güneş gözlüğü, tam o sokağın girişindeydim. Biraz ileride bir cenaze ortamı vardı; evin önünde bir kalabalık toplanmıştı. Görüyordum ama gitmekle gitmemek arasında kalakalmıştım.

    Git… Gitme… Gitmelisin… Durmalısın… Kafamın içinde bin türlü ses yankılanıyordu.

    Beş saat süren otobüs yolculuğunun ardından, beş dakika bile sürmeyecek olan o yürüme mesafesinde karar veremiyordum. Bir duvarın dibine çömelip kaldım. Kafamı kaldırıp göğe baktım. Masmavi gökyüzünde, birkaç bulut yer alıyordu. Gözlerim doldu. “Ne olurdu be amca, kuru inadından vaz geçseydin, ne olurdu?” diye mırıldandıktan sonra ağlamaya başladım. Neden sonu böyle olmuştu ki?

    Bir müddet sonra ağlamam dindi. Gözyaşlarımı ellerimle sildikten sonra ayağa kalktım ve yürümeye başladım…

    Dedim ya, bazı hüzünler vardır. Geçtiğine siz bile inanırsınız lakin geçmez; o sızı hiç dinmez ve bir yerlerde gizlenir kalır. O duygular, kırgınlıklar, kalp sızıları aslında hep sizinledir, sizin kaderinizdir ancak hayatın ilerleyişi sırasında unutur ya da unuttuğunuzu sanırsınız…

    Yürüyordum…

    Mehmet Y. - 09.12.2018
  • Bauman ve Obirek arasında bir sohbet havasında geçen uzun pasajların içerisinde kıyıdan kıyıya savruluyor insan.

    Agnostisizm diyerek geçip gitmemek lazım. Zira her iki isim de başka yazarların bu konudaki düşüncelerinden yola çıkarak aslında ateizm dahil her türden inancı (evet ateizmi de bir tür inanç olarak kodluyorlar) farklı hakikatler olabileceği noktasında bir araya getirme gayretindeler. Zaman zaman biraz da Obirek'in katolik geçmiş yaşamı sebebiyle Hıristiyanlığa dair teolojik malumatın içinde boğulabiliyorsunuz. Ancak Bauman'ın sözü aldığı bölümler gerçekten ufuk açıcı.
    Özellikle din ve tanrı konusunda aşırı hassasiyet gösterebilecek ve ne anlatıldığını anlamak yerine düşmanca karşı durmak isteyecek okurun uzak durması gereken bir kitap. Ancak sorgulamaya, inançların kaynağı Tanrıdan , inançları oyuncağı haline getiren insana uzanan yolculukta pek çok kavrama dair en ilgi çekici cümleleri okuyabileceğinizi iddia ediyorum.

    Beğenme seviyem, Zygmunt Bauman'ın diğer kitaplarını almama vesile oldu. Sanırım bu veriden yola çıkılabilir.
  • “Demek gidilesi yollarda benim yerime O’nu tercih ettin.Bensiz gittin, O’nsuz gitmemek için?”
    “Tövbe de oğul, O’nsuz bir yol mu olur?”
  • Topla pılını pırtını bir yere gitmemek için!