• TURUNCU

    Soğuk bir kış gecesiydi. Doğa; yeni yılı beklemiş gibi biriktirdiği en sert ve soğuk rüzgarını üzerimize fırlatıyor, dişlerimizin gıcırdamasına yetecek kadar donuk bir hava dağıtıyordu. Rüzgarın uğuldayışı boşlukta süzülüp aceleyle yüzümü yalayarak geçiyor ve sırasını sonraki hava akımına bırakıyordu. Oldum olası bu sert ve kuru havadan nefret etmişimdir, yazın kuru sıcağını sevmediğim gibi.
    Tam da böyle bir gecede ellerim cebimde, başım önümde dar sokakların kendine has sessizliği arasından hızla yürürken, havada ayakkabımın yere çarpan sesi, köpeklerin uzaktan duyulan havlama sesleriyle karışıyordu. "Bu köpekler de son zamanlar da çok çoğaldı. Bu soğukta dışarda nasıl durabiliyorlar. Donmamalarına hayret ediyorum. Karınlarını nasıl doyurdukları ise tam bir muamma." diye içimden geçirdim. Soğuktan en az zarar görecek pozisyonu alıp ilerlerken eve ne kadar mesafe kaldığını hesaplıyordum. Ve bu son sokağı da geçip eve yetişiyorum. Merdiveni basamaklayarak bir üst kata tırmanıyorum. Anahtarı alıp kapıyı açıyorum. Tam içeri girecekken gözüme küçücük bir kedi ilişti.

    Küçük, kırmızı ama yer yer sarı çıkan tüyleri onu turuncu gösteriyordu. Minicik henüz iki haftası olmuştu. Boyu yeni doğan bir kedinin iki katı kadarıydı. O an yanından geçen sıradan bir insan onu görseydi kalbinin yumuşamış haliyle şu cümleyi kafasından geçirirdi: Ne kadar pıtırcık bir kedi bu tam da onu besleyip sevebileceğim bir kedicik. Onu hemen bir yerde kıstırıp kandırarak yakalamalıyım. Ama annem izin verir mi hayır muhtemelen vermez ama ben onu ikna etmeyi bilirim.
    -Pisi pisii gelsene buraya pışş pışş heeyy nereye gidiyorsun?
    Ne kadar da hırçın bir kedi bu böyle.

    O an kediciğin, karşısındakini gördüğünde verdiği tepki fotoğraflanabilseydi, şunlar kareye hapsedilebilirdi: sıçrarcasına korkup turuncu tüyleri diken diken olan ve tedirgin gözleri nereye kaçacağını araştırırcasına sağ tarafına bakan kırmızıya özenen bir küçük baş. Dört ayağının uçlarına basıp sırtı esnemiş gibi kalkan bir kedi.

    Ama korkunun getirdiği bir hesap karışıklığıyla duvara doğru koşup kafasını sertçe duvara çarptı. Hiçbirşey olmamış gibi açık olan kapıdan içeri doğru kaçıp gözden kayboldu. Şüphesiz ki kafası acımıştı ama tabiki bunun acısını çekmeye ne vakti ne fırsatı vardı. Bu davranışı, asalak bir insanın kaldırımda dalgınca yürürken tümseğe takılıp sendeleyerek hiçbir şey olmamış gibi yolunda yürümesine benziyordu. Kedilerin, insanların duygularını okuyabildiğini duymuştum, belki de onu yakalayacağımı anladığı için kaçtı. Ya da annesi, insanları iyi tanımış olmalı ki bu yaratıklara güvenilemeyeceğini yavrusuna da tembihlemiş olmalı. İki ihtimalde de kaçmakta haksız sayılmazdı.

    Peşinden içeri daldım dolabın altına, odalara ve balkona baktım yok. Nereye gidebilir bu yaramaz. Banyoya girdim.
    Hahh! burdasın demek. Hemen banyonun kapısını kilitledim. Ellerimi ovuşturup iştahla onu yakalamaya koyuldum. Eğilip iki kolumu açarak bir hamlede bulundum ama son anda elimden kaçırdım. Öyle yaramaz ve yabani ki duvara tırmanıyor resmen. Kare duvarın etrafında dört dönüyor oraya buraya çarpıyordu. Öyle korkup mücadele ediyor ki onu yakalama şevkimi kabartıyor. Bir kaç kovalamacanın ardından sonunda yakaladım turuncuyu. Kapıyı açıp dışarı çıktım. Ama o mu beni yakaladı ben mi onu, anlaması zor bir görüntü vardı. Durmadan çırpınıp kıvranıyor bağırıp çağrıyordu. Küçük ağzıyla parmağıma dişlerini geçirdi. Elimi tırmıklayıp çizikler atmasıyla yere fırlattım onu. Dışarı kaçıp gözden kayboldu. Turuncunun tartaklamasına uğramıştım elim yara bere içinde kaldı.
    - Bunlara ne iyilik yarar ne bişey bu ne böyle canavar mı kedi mi... Zincirlemek lazım bu yaratıkları!
    Girdiği yer, koridora açılan kapının hemen yanındaki asansör boşluğuydu. Zemini sağlam bir tahtayla kaplı, önünde pembemsi kirli mi kirli bir perde vardı. Bu perde; üstten bir iple uçtan uca perdenin içinden çekilip duvara çivilerle asılmıştı.
    Perdeyi elimle çekip baktım ama içerisi bir yığın eski püskü eşyaların atıldığı dağınık bir hırdavatçı yeri gibiydi. Kısacası insanın ruhu gibi dağınık ve karmaşıktı.
    Bu durumda kedi yüzlerce küçük, karanlık ve ulaşılması karmaşık delikten birine girmiş olmalıydı. Gözlerimle onu ararken isteğimin yarısı ona sahip olmaktan vazgeçmiş gibiydi. Ama hırçınlığına rağmen hala sempatik bir kedi.

    O esnada annesi merdivenden yukarı çıkıyordu beni görünce durdu. Bir kötülük sezmiş olacak ki üzerime diktiği gözleriyle donakalmış bekliyordu. "Hayırdır ne yapıyorsun? Bir rahat bırakmadınız bizi." der gibiydi. Bir an ortada bir kabahatin olduğunu ama bunu benim mi onun mu işlediği ayrımına varamadım. Bakışlarında; üzerime atlayıp beni parçalara ayırmak isteyen bir cesaret, aynı zamanda da bir kıpırdanışımla korkup kaçacak bir tedirginlik vardı. Ben kıpırdamadım. O da kaçmadı. Bir müddet bakıştık. Ben dönüp içeri girdim. O asansör boşluğuna.

    Kapıyı açıp içeri girince Vedat belirdi karşımda. Çatık kaşları ve simsiyah gözleri her zamanki gibi yüzünde ciddi bir iz bırakıyordu. Hali ve tavrı da sürekli öyledir, en basit bir işte bile bu katillere özgü bakışları ondan vazgeçmezdi. Ortanın üzerinde, uzun sayılabilecek bir boydadır.
    Kararları sürekli kesindir, kolay kolay tereddüt etmeyen, heyecanlanmayan...
    -Ne yapıyorsun? Dedi umursamadan mutfağa doğru giderken. Arkasına dönüp ne işler çeviriyorsun yine der gibi bir bakış fırlattı.
    + Hiç... Kedi. Dedim ve odaya geçip sobanın yanına kuruldum. O da arkamdan içeri girdi. Koltuğa oturup önünde sehpada duran meyveleri elindeki bıçakla soyarken,
    - Ne kedisi? Dedi. İlgisiz bir tavırla da olsa belli ki konuşmak istiyordu. Bense yerde oturmuş üşümüş ayaklarımı ısıtıyordum. Aynı zamanda kumandayı bulmaya çalışıyordum.

    +Kumanda nerde? Kedi mi? Yakalamaya çalıştım elimden kaçtı. Bana da soy bir tane.
    -Yahu kediyi yakalayıp ne yapacaktın sanki.
    +Uzatsana bir tane, dedim. Sonra kalkıp kendim alırken, hiç yakalınılacak gibi değildi zaten baksana dedim, elimi göstererek.
    - Çizmiş seni iyice, dedi ve dişlerini göstermek istiyormuş gibi ağzını yayarak güldü. Portakalın yarısını ağzıma attım. Karşısındaki koltuğa geçip oturdum.
    -Nankör kediler! Hiç sevmem. Dedi kaşlarını çatıp yüzüne ciddi bir hava vererek. Değer, kıymet bilmezler. Köpek olsa hadi neyse. Benim kangal'ı hatırlamıyor musun? Nereye gitsem peşimden geliyordu.
    - Hatırlamaz mıyım. Ağzını açıp dilini dışarıya sarkıtarak salyalarını akıtmasını unutur muyum hiç. İğrenç! Nefret ediyorum köpeklerden. Dedim tv kanallarını değiştirip umursamadan.
    +Sen ne anlarsın hayvanlardan. Bir kere köpekler sadakatin kitabını yazmış. Sen ne diyorsun? Bir ıslığımla yanımda biter, bir işaretimle ölüme giderdi. Dedi ve dudaklarına eğri bir gülümseme kattı.
    - Sadakat denemez ona düpedüz köle ruhluluk o. Kişiliksiz, gurursuz hayvanlar. Kediler daha sempatik. Umursamaz ve biraz da nihilist bir hava var kedilerde.
    +Yeni bir kangal alıp üzerine salmazsam! Görürsün sen! Dedi gayet ciddi bir edayla.
    --Hayvanseverlik değil senin kardeşim kendini koruma içgüdüsü. Dedim gülerek.
    Sonra birden, şuraya bak yahu! 20 tane kanal var birinde bir bok yok. Deyip çıktım odadan. Elimi yıkadım. İçeri geçecekken,
    --Oğlum! Dışarda kar mı yağıyor baksana, diye seslendi annem.
    Annem 60'ına merdiven dayamış orta boylu klasik ev kadınları gibi geleneksel giyinen, ev işlerini yapmadan duramayan oldukça çalışkan ve orta göbekli şişmanca bir insan.
    Temizlik konusunda oldukça titizdir.
    Sırf zevk için tüm halıları dama serip yıkamışlığı var. Babamın tabiriyle 'köstebek gibi çaışkan maşallah'. Güler yüzlüdür de ama eski bir alışkanlık olsa gerek, sessiz sessiz ve elini ağzına siper ederek güler. Güldüğünü çoğu kez göbeğinin sallanışından anlarız. Tasarruf konusunda da dünyada eşine az rastlanılır bir insan. Hiç bir şeyi israf etmez, ettirmez.
    Hayvanları da sever ama uzaktan.

    Pencereye yaklaşıp buğulanan camı elimle silerek dışarı bakıyorum. Pencereyi açıp elimle yokluyorum. "Yok değilmiş. Yağmur da değil kararsız bir kar sanki. Karın beyazına hasret kaldık be!"
    - Yağmaz oğlum yağmaz. Yağar mı hiç? Burdaki insanlar çok bozuldu herkes faiz yapıyor, kul hakkına giriyor. Kerkenez doluşmuş bura...
    -Ne alakası var anne ya! O zaman çok kar yağan yerler iyi insanlarla mı dolu?
    + E onlar da güneşli günlere hasret oğlum. Dedi. Sessizlik.
    -Sen o bulaşıkları niye elde yıkıyon? Dedim. Cevap yok.
    -Yiyecek bir şey yok mu kediye verecem.
    Buzdolabını açıp,
    +Vallahi bunlar var al, dedi. Makarnayı göstererek.
    -Yer mi ki bunu?
    +Yer yer. Geçen verdiydim yemiş hepsini. Açsa yer. Al. Hava da soğuk zavallılar...
    -Yakalayamadım tutabilsem içerde beslerim.
    +Annesinin sütünü içiyor küçük daha.
    -Ne sütü ya baksana elime, diyerek yemeği alıp malikanelerine götürüp bırakırken, aklımda yapmam gereken bir şey varmış gibi duraklayıp bekledim, ama neydi? Az önce aklımdaydı diye söyleniyordum.Hep öyle olur zaten! Bir şeyi hatırlamak isterken; bir dalganın kumu aşındırıp tekrar geri çekilmesi gibi, aklımıza gelen o şey de birden kaybolur. Böyle dalmışken kapı kapandı. Kapıyı vurdum. Vedat açtı.
    -Kapatma açık kalsın, dedim.
    +İçerisi zaten soğuk. Ne yapıyorsun burada?
    -Kediye birşeyler verdim. Hahh! Gelsene bak şuraya kedi için bir şey kuralım ısınması için. Etrafa göz gezdirmeye başladık. Bir süre sonra vedat damdan seslendi. Çıktım.
    +Bak bu çekmece nasıl? dedi. 5 6 yavru kedinin sığabileceği eskimiş plastik bir çekmeceydi.
    -Tamam. İyi fikir aferin. Sen bırak bana hallederim, deyip çekmecenin içine birkaç bez parçasıyla kamufle ettim. En azından bezin altına yatabilir. Yemeği de içine bırakıp bıraktım oraya. "Bu turuncuyu bir müddet idare eder heralde."
    İçeriye biricik, sıcacık odamın köşesine kıvrılıp tembelliğin tadını çıkara çıkara saatlerce uzanıp telefonumla vakit öldürdüm. Şüphesiz ki kıyasıya hak etmiştim bunu!
    Geç saatlerde kalkıp asansöre baktım. Plan tutmuş. Yavru kedimiz yemeğini yemiş, çekmecenin içine kıvrılmış, annesine sımsıkı sarılmış uyuyor. Annesi beni görünce hafif başını kaldırdı. Hiç de rahatımı bozamam der gibi bir hali vardı. Demek ben de bir şeyleri değiştirebiliyordum. Onları baş başa bırakıp keyifle içeri döndüm. Telefonuma sarıldım.
    Ertesi gün öğlen, yemeğini götürmek için perdeyi araladım. Turuncu, beni görünce eskisi gibi irkilmedi ama bana hala güvenmediğini gösterir gibi küçük bedeniyle evinin duvarından atlayıp arka tarafa doğru gitti.
    Hemingway, ”Kedinin duygusal dürüstlüğü tamdır. İnsanlar çeşitli nedenlerden duygularını saklayabilirler ama bir kedi asla.” derdi ve sanırım haklıydı da.
    Yemeğini yuvasına bırakırken: "Yaramaz kedi amma da nazlısın." dedim. Sonra da neyse en azından eskisi gibi hırçın değil, yumuşamış. Seni arkadaş olmamıza ikna etmeme az kaldı, diye kafamdan geçirdim.
    Ama bu düşüncemde pek samimi olmayacam ki sonraki güne kadar hiç aklıma gelmemişti. Tamamen unutmuştum onu. Sabah uyanıp yüzümü yıkamaya çıktım. "Bugün de çok soğuk, bitmedi arkadaş bu evin soğukluğu." diye içimden geçirip odaya girdim. İçimde bir işi yarım bırakmışım gibi bir his dolaşıyordu. Bu, iştahımı kaçırdı ve kahvaltıdan keyif almadım. Bir iç sıkıntısının getirdiği huzursuzluk içimde belirdi. Neyden kaynaklandığını bilmediğim bu sıkıntı ruhuma öyle yapışmıştı ki, tıpkı arsız bir çocuğun benimle gezintiye çıkmak istemesi gibi peşimi bırakmadan dolaşıyordu. Neydi bu? Havanın soğuk olması mıydı? Hayır. "Evet! dün... dün çok soğuktu bir şey olmuş olmasın Turuncu'ya düşüncesi yanıp söndü aklımda. Asansör boşluğuna doğru yürürken; içimdeki korkuyu ciddiye almak istemiyormuş gibi, "yok canım ne olacak" diye söylene söylene perdeyi hızlıca çekip gözlerimi aşağı doğru kaydırarak baktım. Bakakaldım. Hareketsizce yatıyordu. Bir an inşallah uyuyordur diye düşündüm ama ona doğru eğildiğim her santim bu düşünce varlığını yitiriyordu. Korkunç bir görüntü vardı. Bir süre kıpırdayamayıp gözlerimi ayıramadan ona baktım. Afallamıştım. Uzun süre hissedilen bir şok etkisi yaşadım. Aklımda; bu nasıl oldu, ne zaman, bu kadar erken... benim yüzümden... Neden?.. Düşünceleri birbirini kovaladı. Bu şoktan kurtulmak ister gibi içimi çekip elimi yüzümde gezdirerek kendime gelmeye çalıştım. Çekmeceyi yavaşça kendime doğru çekip iyice yaklaşarak baktım. Gözlerime inanamıyordum. Kaskatı kesilmiş. Ağzı açılmış. Gözlerinin yarısı açık, incecik, ezilmiş, zemine yapışmış gibi duran hareketsiz bir beden... Çok bitkin görünüyordu, çırpınmış ama kimsenin yardımını alamamış gibi bir hali vardı. Uyuyakalınca da kuru soğuğun acımasızlığı küçük ruhunu bedeninden söküp almış. Donmuş, soğuktan donakalmış. Küçücük daha. Ama o artık ölmüş. Ölümün katı gerçekliği yüzüme bir tokat gibi çarpmıştı. Yapacak hiçbir şey yok. Ölmüş. Telafisi yok. Hiçbir şeyin faydası yok.
    Birden yarı açık gözleri yüzüme bakarak zorla da olsa şunları mırldandı: "Beni bu koskoca dünyanıza sığdıramadınız. Ağır geldim size değil mi? Bana bakamadınız sahip çıkamadınız. Halbuki ben vicdanınızı sınamak için gönderilmiştim. Kaldınız sınavdan hadi hoşçakalın." dedi ve son nefesini verip gözlerini kapattı.
    Evet. Ona daha iyi bakabilirdim. Daha iyi bir yer yapabilirdim. İçeri alabilirdim onu. Ama bu pişmanlıkların faydası yok. Sanki bir rezilliğin tadının, iştahımı kaçırması gibi bir boş vermişlik duygusuyla kaplandı içim. Önümde yok olmuş, beni insanlığın vurdumduymazlığı ile baş başa bırakan ölü bir kedinin gerçekliği vardı. Demek ben içerde ayağımın üşümesine mızmızlanırken bu kedi burda yaşam mücadelesi veriyordu düşüncesi zihnimin karanlık bir köşesini aydınlattı.
    Bir hortumun etrafında kızgınca dönerken çevresindekileri kendine çektiği gibi vicdanımın gücüne kapılıp kendimi bu azabın kollarına bırakarak keskin bir kararla alçak olduğuma karar verdim. Hep başkalarını eleştirirdim. Ama insan başkasını eleştireceğine önce kendi içindeki vahşi bencilliği boğup öldürmeli değil mi?

    Pişmanlığımla baş başa kalmıştım. Ama insan öyle bir mahlukat ki bunu da unutur. Bir kedinin değerli insan hayatı içindeki önemi ne kadar olabilir ki hem de ölü bir kedinin. Bu pişmanlığın doğurduğu öfkenin acısı ne kadar sürebilir? Tekrar tekrar hatırlanarak bu anıya duyulan öfkenin keskinliği zamanla körelecek ve zihinde oluşturduğu etki yavaş yavaş kaybolacaktır. Aynı acının başta yarattığı etki bu süreçle zayıflaşır. Tıpkı suya atılan küçük bir taşın su yüzeyinde oluşturduğu dalga hareketlerinin büyümesiyle yarattığı etki ve git gide yüzeye dağılarak yok olması gibi. Bir insanın yardımseverlik duygusunun yok olması gibi... Turuncu bir kedinin yok olması gibi...

    - The End -
    _ Directed By _
    _ Selman Olcasöz _


    - Tamamen Kurgusaldır -


    “Bir milletin büyüklüğü ve ahlaki gelişimi, hayvanlara olan davranış biçimi ile değerlendirilir.”

    - Mahatma Gandhi -
  • Bavuluna almak istediğin eşyaların sığmaması gibi sığmıyor yüreğime onca sözler
    Sığmıyor insanlar!
    •Sinem Özkan
  • 256 syf.
    ·Puan vermedi
    Savaşın pek çok yüzü var bu bilinen bir gerçek. Bu yüzler o kadar çeşitli mekanizmaların hem sonucu hem sebebi ki ne neydi, kim kimdi karıştırmak bir yana; neden sonuç ilişkisini çözmek de çok olanaklı olmuyor elbette. Savaş bir tarafta Benito Mussolini’nin dediği gibi -“milletin enerjisin en iyi alan savaştır.”- itici bir güçtür. Sanayi ve tüm kaynaklar bu noktaya kanalize edilir ve ne yazık ki bugün ki teknolojiyi bu yıkıcı Tanrı’ya borçluyuz. Ateş’in kılıcından beri bir aletsiz silahsız savaş olmaz. Keskin kenarlı bir kılıcı sapından tutarsanız elinizi kesmez; diğer türlü elinizi parçalar. Savaş, kabzası olmayan bir bıçak veya kılıç gibidir; kimin elini keseceğinden çok hangisinin elini kolunu koparacağı önemlidir. İllaki kesilir elin kolu her iki tarafında illaki acı ve kan vardır etrafta. Etrafa saçılan cesetler içinde tüm ahlak değerleri de yerle yeksan olur. Tek gerçeklik yokluk ve açlıktır. Yokluğunu çektiğiniz şey öncelikle huzurdur elbette ama bunun yanına açlığı hastalığı ve ölümü hediye eder savaş. Çıkan sonuç ise tüm değer yargılarının yok olduğu pis kirli bir ortamdır. Artık sınırlar kaybolmuştur. Kim iyi kim kötü, kim gaddar kim değil bilinmez. Aslında dost bile yoktur etrafta, hayatta kalmak için her şeyi göze almış bir sürü yürüyen ölü vardır. Gelecek yıllar ile değil dakikalarla sınırlıdır. Bomba düşer kurşun gelir yangın çıkar, açlık ve soğuk gelir. Hepsi de vahşi doğadan daha vahşidir. Sorgusuz alır canını da dönüp bakmaz arkasına, savaş. Yıkım her şey ve her yerde hüküm sürmektedir.
    Ahlak sınırlarının ortadan kalktığı böyle bir ortamda kimse doğmak istemez. Doğarsan bile yaşamak için bir çok gereği yerine getirmen gerekir. İsminin önemi yoktur ama deri renginin saç renginin çok önemi vardır. Bizden bizden değil kavramı içinde yer alırsın. Çoğu zaman bu iki uç arasında gidip gelirsin. Birçok kişi için bir düşman çok azı içinse dostsundur. Bu çok azıda beslenecek boğaz olarak götür seni. En çok aç kalırsın ve sonra da sürekli dayak yersin. Tutunduğun her kişi ölebilir aniden sen ölmeden. Karakterinin oluşmasını sağlayan en önemli şey savaş ve şartları olur. Mizacınızın içine eder savaş. Ürkek olursun mesela, fırsatçı olursun ve en çok da yalancı olursun:

    “İnsan olmak buyuk bir başarı, onemli bir aşamadır. Herkes, kavgasının içinde taşır. Bunu benimsemek kendi yasalarına gore tek başına kazanmak ya da kaybetmek zorundadır.”

    Bu vahşi ortamda savaşın kıyısına atılmış bir çocuk. Yalnız tek başına ve ürkek korkma yetisi geliştirmiş. Herkes ve her şey düşman. Vahşi bir var olma isteği çevrelemiş etrafını ve ne olduğunu bilmiyor aslında hayvan mı insan mı yoksa satılması için boyadıkları kuş mu? Hayvan ve insan arasında bir yerde hissediyor kendini makyaj yapılmış bir kuş:

    “Yuvasız kuşlar gibi, bomboş gökyüzünde uçuşuyor muydu dualanm? Umutsuzca kaçmaya çalışan bu dualar, yitirdiğim sesimle birlikte gizli bir yere mi kapatıldı mı yoksa?”

    Sığınacak hiçbir yer yok aslında yuvasız bir boyalı kuşun dileği de elbette başka bambaşkadır:

    “Kadınların çocukların paylaşılacağı dogruysa her çocugun birçok babası, birçok anası, sayısız kardeşleri olacak demekti. Çok güzel geliyordu bu bana. Herkesin olmak! Nereye git­sem babalar güven verici elleriyle saçlarımı okşayacak, anneler beni göğüslerine sıkacak; ağabeyler beni köpeklerden koruyacak; ben de kız kardeşlerime göz kulak olacaktım. Köylülerin neden korktuklanna akıl erdiremiyordum doğrusu.”

    Bir karakter ve mizaç gelişimini savaş kadar derinden etkileyecek çok az şey vardır. Bu pek çok şeyin sınırını ortadan kaldırır. Düşünün doğuştan kör bir insana renkleri anlatmanın zorluğunu. Bu noktada savaşın ortasında ahlakı ve insan olmayı nasıl öğretebilirsiniz ki? İnsanlar bile insan değilken tek gerçek ne olursa olsun hayatta kalmak olmuşken. Hayat insanlar nedeniyle garip elbette, ve biz çocukları kendimiz ile kirletiyoruz.
    İkinci dünya savaşını bir de çocuk gözüyle görmek için okunmalı bu kitap. Basit ama muhteşem çıkarımları ile asla geri gelmeyen değer yargı kaybı ile birlikte. Savaş insanları kaybettiği gibi insan olmanın tüm yollarını da yıkar. Bir çorak çöldür geride kalan hem coğrafya üzerinde hem de insanlığın kalbinde.
    Keyifli okumalar!
  • Adem mülkine gitsem çünki bed-nâm-ı cihân oldum
    Kimesne bilmese dünyâda bârî adumı yâ Rab
  • 275 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    Yaşar Kemal’in ağıtlarını okurken hafızamı zorlayıp köyümde ki cenazelerde söylenen ağıtları bölük pörçük hatırladım ve kaybettiğimiz değerleri görüp bir gözyaşıda onun için döktüm. Okurken hep aklımdan şimdi (bende bir yörük bölgesinde doğup büyüyen biri olarak) köyüme dönsem gitsem köyümün yaşlılarına hadi anlatın desem bana geçmişimizi, örfümüzü, adetlerimizi, ağıtlarımızı, oyunlarımızı, türkülerimizi, anlatın, hepsini yeniden yaşatın, unutanlardan olmak istemiyorum desem diye geçirdim. (Ki bunu ilk fırsatta yapmaya kararlıyım.)Bu toprakların insanları acılarını öyle güzel anlatmışlar ki kurt kuş toprak esen yel gökteki bulut yerdeki karınca ağıtlara karışmış ve diyar diyar gezip o acıları paylaştırmış. Derlenen ağıtlarda okuduğum cümleler o kadar tanıdık ki çocukluğumda duyduğum uzaktan gelen bir ses gibi benim için. Yaşar Kemal’i her okuduğumda içimde anlatamadığım bir sızı olur ama bu ağıtlarda çok derinden hissettim o sızıyı. Ne kadar çok şeyi kaybetmişiz ve kaybediyoruz zaman bize teknolojiyi verirken duygularımızı benliğimizi birliğimizi alıp götürüyor. Ağacın dalında kalıp ölen bebeğinin ardından ağıt yakan annenin acısını hissedebiliyor muyuz acaba? Ya da her iki evladını kaybetmiş bir annenin ağıdına, sevdiğinin ölüsü başında kendini paralayıp ağıtlar yakan eli kınalı gelinlerin acısına ortak olabiliyor muyuz acaba? Acılar değişmiyor acıyı yaşama şekilleri değişiyor belki de. Artık biz acılarımızıda yalnız ve içimizde yaşamak zorunda kalıyoruz.
    Ayrıca okurken bu derlemeleri neden bizlere okulda vermediler neden müfredatta böyle değerlerimiz daha çok yer almaz diye düşünmeden edemedim. Böylesi mükemmel bir cevher varken neden daha çok araştırma yapılmıyor keşke ellerinde imkan olsa da üniversitelerimiz böyle değerlerimizi biraz daha araştırıp kayıt altına alabilse.
    Yaşar Kemal sadece bir yazar değildi. O halkın Anadolu’nun ta kendisi idi. Hem Kürt’ü hem Türk hem laz hem Çerkez hem yörük hem köylü hem kentli... o Türkiye’nin resmiydi, gerçeğiydi. Bu güzel derleme için ona ne kadar minnettar olsak azdır. Nurlar içinde uyusun büyük usta...
    Yaşar Kemal Ağıtlar