• hakikati avucunuzun içine alamazsınız. ona ancak parmaklarınızı değdirebilirsiniz. parmaklarınızın uçlarını. parmak uçlarınızı. abartmalısınız o halde, gerçeğin sınırlarını son kerteye değin zorlamalısınız. gittiği gidebildiği yere kadar. parmak uçlarınızın değebildiği yere kadar. ona kadar. zatına kadar. hüsn-i cemâli, size sizi unutturana kadar.
  • Onu aradığımda açmadı telefonu. Sonra üstüste aramaya başladım. Ve sonunda açtı.

    "Ne var Miraç?" Diye tepki verdi.

    "Ne demek ne var? Şehrine geldim kadın. Her şeyimi bırakıp çıkıp geldim. Hani sevgini göstermek için çabalamadığın adam var ya, senin şehrine geldi. Otogardayım ben. Ya gel beni al ya da nereye istiyorsan oraya geleyim."

    "Kimsenin bir yere geldiği gittiği yok. Geldiğin gibi bin otobüsüne geri dön. Benim hayatımda başka birisi var ve onu çok seviyorum. Bizden olmaz, ben seni hak etmiyorum ve sen de kendini bu kadar yorma, hoşça kal." Dedi ve telefonu kapattı.
  • Altı Kere Ağırlaştırılmış Mühebbet Hapis cezamın otuz ikinci yılını bitiriyorum bu gün. Bu sabah gardiyan Fikret koğuşa girip beni çağırınca anladım bi şeylerin terso gittiğini. Ranzada yatıyorum, düşteyim. Kapı gürültülü, gıcırtıyla geri çektiler kapıyı. İçeri Fikret girdi. Göbeğinin altında ezilen kemerine elini koydu, anahtarlar parmağına takılı. Baba Haldun ziyaretçin gelmiş’ dedi. Önce ismimi tanımadım. Ziyaretçi gelmiş. Getirin ne diyosa söylesin gitsin deyecek oldum. ‘Ulan benim sevenim yok ki’ düşüncesi kafamın içinde şok etkisi yarattı. O an ranzadan ayaklarımı çıkarttım terlikleri ayağıma geçirdim. Doğru tuvalete koştum. Elimi yüzümü yıkadım, sakalları çizdim. En güzel gömleği giydim, tek ütülü pantolonumu giydim. Jilet gibiii. Çıktım dışarı, ‘hadi gidelim Fikret Gardaşım. Kim gelmiş biliyon mu ? sana dediler mi bişey ?’ diye sordum ama gavur inatlı Fikret laf eder mi! Demedi bişey. Gidince görürsün diye geveledi ne sorsam. Bi kapıdan geçerken dayanamadım durdurdum. ‘’Ulan alay mı ediyosonuz yoksa puştlar’ dedim. Tarih bir nisan falan olur belki beni kafaya alıyolardır. Bilemedim. Fikret ellerimden kurtardı yakasını, ‘Baba çocuk muyuz seni niye kandıralım, yürü bilmiyorum bişey, müdürün odasında seni bekliyolarmış bana bunu söylediler git baba haldunu getir dediler’ dedi. inandım bende. Bi demir kapı, bi demir kapı daha, sonra ardı ardına iki demir kapı. bi kat yukarı. bi demir kapı daha. yürü yürü bitmiyordu o koridorlar. biz adım attıkça sesler daha belirgin ve keskin geliyordu. bu bina da ne kadar çok kapı varmış dedim bi an içimden. ben sadece ikisini görüyormuşum. ikisinden çıksam kurtulurum buradan diyordum yıllarca, yanılıyormuşum. Bi kapı daha açılırken Fikret durdu. Baba Haldun, gözünü seveyim çok şey yapma tamam mı ‘ dedi. Bu kapıdan sonra müdürün odasına gireceksin’dedi. Sen gelmeyecek misin’ dedim. Gelmeyeceğini söyledi. Kapılar açıldı. Kapılar çalındı. Cezaevi Müdürünün odasına girdim. İçerde üç gardiyan bir de daha önce bu yerde görmediğim kadar güzel bir hemşire kadın vardı. Onu görünce dayanamayıp yılların verdiği bi hasretle, ‘’sevdiğim kadın daha güzeldi ama sana da yara sardılır’’ deyiverdim. gülümsedi. Söylemek istediğim şeyin içinde barındırdığı hasreti anlamıştı. niyetim hovardalık değildi bunu anlamıştı. hafifçe güldüm. ‘’Buyrun müdür bey benimle konuşacaklarınız varmış’’ dedim. ‘’Baba Haldun biz seninle hep konuşuruz, öteki dünyadan birinin sana söylecekleri varmış, önemliymiş. Savcılıktan izin alıp gelmiş özel görüşme yapmak için.’’-- ‘’Bunca yıldan sonra kim hatırlar beni müdür bey’’ dedim. ‘’Baba Haldun otur ben sana bi çay söyleyeyim bir kaç dakikaya burada olur, seni sayar severim biraz müsade ederim konuşursunuz bilmiyorum gelen kişinin neyin olduğunu.’’ dedi. Dikeldiğim yere kadar gelip koluma dokunup önümdeki sandalyeyi gösterdi. Otur der gibi başını salladı. oturdum önümdeki siyah deri kaplı koltuktan dönme sandalyeye. Sağda solda dekorlar var onları izliyom, e kimse konuşmuyo diye bende konuşamıyorum. Sonunda sessizliği bozmak için ‘’sizin askerlik ne zaman bitiyo’’ dedim gardiyanlara. ‘’Şafak 47 Baba Haldun’’ dedi yakışıklıca olan oğlan. Hemşire kıza aç kurdun yaralı kuzuya baktığı gibi bakıyordu ama müdürden çekindiği için bakamıyodu istediği gibi. Gülümseyerek ‘’Eee kızım sen nasılsın burda mı çalışıyosun sen’’ dedim. ‘’Yok haldun amca ben merkezdeki hastaneden geldim, müdür bey ambulans çağırtmış’’ deyince anladım bu müdür bir haltlar karıştırıyor. ‘’Kimmiş bu gelen müdür bey söyleyecek misin artık?’’ demek istedim, kapı çalındı. Kapıyı arkamda dikilen gardiyan açtı. İçeri iki ayak sesi girdi. Biri yorulmuş bi çift ayak. Diğeri narin bi topuk sesi. Yok gibi ama var. duyuyorsunuz. Dönüp bakamadım. O kadar korktum ki o an. Kimin geldiğini görmek istemedi gözlerim. Kafamı iyice eğdim. *Ben burada değilim’’Ben burada değilim* kendimi şu anda ranzamda düş kuruyor vaziyette bulmak istiyordum. Gözlerimi açtığımda önümde hala müdürün odasının acaip şatafatlı dekor eşyaları duruyordu. Hafif krem renkli bu masa benim koğuşta yoktu. Benim koğuşta iran halısı da yoktu. Buranın benim koğuşum ve bunların düş olmadığına emin olduktan sonra başımın arkasında dikelmiş kafamı kaldırmamı bekleyen ziyaretçilerimi hissettim. ‘’Kimsiniz?’’dedim kafamı yerden kaldırmadan. Birisinin ayakkabıları önüme doğru yürüdü. ‘’Benlen ne konuşacaksınız?’’ diye sordum. ‘’Sizinle nerden tanışık olduk biz?’’ diye sordum. Cevap vermedi ikiside. Kafamı kaldırmam için başımın arkasına baktıklarını hissediyordum. Başımı kaldıramıyordum. O on dakika da korktuğum kadar bütün ömrüm boyu korkmamışımdır. Kimdi bu insanlar! Benden ne istiyorlardı! ‘‘Haldun bey’’ dedi arkamda duran kadın. Bey mi? Bu kadın kiminle konuşuyor yahu diye sordum kendime. Bana bey deme ihtimali benim buradan salınma ihtimalimle aynıydı. ‘’Haldun bey, biz yetiştirme yurdundan geliyoruz.’’ Duyduğum şu altı kelime kulaklarımdan beynime ulaşana kadar dört kişiyi daha öldürürdüm de ellerim birbirini tutuyor. ‘’Benden ne istiyonuz gidip birilerini yetiştirin o vakit’’deyip tersledim. ‘’Haldun bey bilmeniz gereken bazı şeyler var.’’ dedi yine aynı kadın. ‘’Ben herşeyi biliyorum bilmediklerim bilenlere kalsın ben bildiklerime bildiklerim bana yetiyor’’ dedim. Konuşma burada bitiyor sanıyordum her defasında. Bu konuşmalar bittiğinde yine ranzama dönecektim, ranzama dönüp oğlumla maç yapmaya kaldığım yerden devam edecektim. Devlet memuru soğukluğundan ürperen kollarımı sıvazlayarak kan gönderdim. ‘’Haldun bey, buraya neden girdiniz?’’ diye sordu önüme dikelen güzel ayakkabılı kadın. ‘’Tatil için’’ dedim. ‘’Mühebbet yiyene devlet baba bakıyormuş, devletimin kollarına sığındım’’ dedim. Arkam da ki kadın ‘’Haldun bey otuz yıl önce o adamları neden öldürdünüz?’’ dedi *hiddetle*. ‘‘Canıma dokundular.’’ dedim. duru. ‘’Canınıza dokunsak bizi de öldürür müsünüz’’ dedi önümde dikelen güzel ayakkabılı kadın. Tıslamaya benzer bi fısıltıyla, ‘’o öldü’’ dedim. Ama onların duyacakları şekil de ‘’2 haziran 1987′de öldürdüm. Yani 32 yıl on bir ay 17 gün eder. otuz yıl değil’’ dedim. ‘’Haldun bey size neden baba diyorlar çok mu çocuğunuz var?’’ dedi arkam da dikelen kadın. ‘’ben hiç evlenmedim.’’ diyebildim anca. ‘’Kimseyi sevmediniz yani?’’ dedi önümdeki kadın. ‘’Siz bunları ne yapacaksınız? Bunları sormak için çok geç geldiniz’’ dedim ama inatla soruyorlar ve çok saçma hislerle içimi tıka basa, hınca hınç dolduruyorlardı. ‘’Haldun bey o adamları bugün olsa yine öldürür müydünüz’’ dedi arkamda ki kadın. Ayağa kalktım. kolumda ki yarığı göstererek. ‘’Ben o gün tereddüt ettim biliyo musun? Bu o tereddütten kaldı. Bugün olsa! şimdi olsa! o gün ki kadar uzun sürmez o itleri gebertmem. Yılların nefreti var içimde. şuramda. o nefret onları saniye içinde kül etmeye yeter.’’ dedim. ‘’Haldun bey sakin olun, size bunları sormamızı bizden isteyen biri oldu. Bittiğinde sizi onunla görüştüreceğiz. Sadece sorularımıza cevap verin ve bize yardımcı olun’’ dedi arkamda kalan güzel ayakkabılı kadın. ‘‘Tamam sorun o zaman, ne isterseniz cevaplayacam!’’ dedim çok emindim. Sordukları her şeyi cevaplamaya karar verdim. Az önce hışımla kalktığım yerime sakince oturdum ve güzel ayakkabılı kadını karşımda ki sandalyeye buyur ettim. ‘’#Haldun bey, neden size baba diyorlar? Çok mu çocuğunuz oldu?’’ dedi yine. ‘’*Hayır insanlara faydalı olmaya çalışırım, babalık yaparım. saygı duyarlar. ondan herhalde. Ben kimseye koca olamadım ki baba olayım.’’ ‘’#Peki o adamları neden öldürdünüz?’’ Bu soruyu ilk sorduğunda cevabını vermiştim ama anlatamamıştım kendimi. Dinlemişti ama duymamıştı beni besbelli. ‘‘Bi kız seviyordum. yirmi dört yaşımdaydım. Babamın atölyesinde torna tezgahında çalışıyordum o dönem. askerlik 18 ay yapılacak dediler. Ben de askerlik 18 ay olmadan gidip aradan çıkartayım dedim. askere gideceğim akşam eğlence yaptım. Eş dost mahalleli kim varsa ne kadarlarsa herkesi çağırdım. Ben konvoya katıldım. Arabalar kornalar falan deli gibi gidiyoruz. Sevdiğimle konuştum, beklerim ben seni dedi. Beklerdi beni. evime güneş olacaktı. O gece otobüse bindim, Çanakkale de acemi birliği ordan da Ankaraya cezaevi gardiyanlığına gittim.’’ Birden lafımı kesip, askerden kaçıp mı öldürdünüz o adamları?’’Dedi hala inatla arkamda dikelen kadın. Yüzümde garip bi ekşime hissedip ‘’Hayır dinlersen anlatıyorum herşeyi kızım’’ dedim gayet babacan bi tavırla. ‘’Askerdeyken sevgilime mektuplar atıyorum haftada üç kere bazen dört kere oluyor bizim hapishanenin yemekçileri haftada beş gün çıkıyor merkeze. biz üç kere. onlardan birine veriyorum mektubu o postalıyor sevabına. Ben mektup atıyorum ama cevap gelmiyor. Sonunda dayanamadım izin alıp eve döndüm. Sırf mektubuma cevap ver artık demek için izin aldım geri gittim memlekete. Evine gittim otobüsten iner inmez. Kapıya tıklıyorum. Cama vuruyorum. Hiç ses eden el veren yok. Muhtar kahveye giderken gördü koştu yanıma geldi. -Haldun, oğlum sen niye geldin ne oldu ne işin var burda hayrola sen askerdeydin? dedi. Ama o kadar panik olmuştu ki o saniye anladım ki bi terso var yoksa bu adama okeyde üst üste dokuz el kitleseler hiç keyfini bozmaz, sinir yapmazdı. Muhtar emmi n’oldu Delal nerde? Apo amcalar niye yok? Nereye gittiler? -Muhtar emmi elini enseme koydu kendine çekti beni. boynuna koydu başımı. Muhtar emmi noluyo napıyosun söylesene noldu? Dedim, baktım ki ağlıyor. Kendimi onun ellerinden çektim doğru eve doğru koştum. İzollu aşiretinden Hüseyyin’e rast geldim ki öyle hızlıydım ki durup selam bile vermedim. Arkamdan bağırdığını duyuyodum ama el edipde durduramadım kendimi. Doğru anama koştum. N’olduğunu öğrenmeye gittim. Anam benim geldiğimi bağın ötesinden koşarken görmüşde anlamış. Ben eve varasıya kadar gözyaşı sel olmuş yüzünde. -Ana n’oldu anlat diyorum. ağlıyor elleme beni diyor. Ana N’olduğunu anlat ana diyorum ağlıyor ama anlatmıyor. Beş dakika önce selam vermeye durmadığım Hüseyyin geldi on dakika sonra. Herşeyi ondan öğrendim. Ben askere gittikten sonra Delal’in babası Muharrem amca Delal’i başkasına vermiş. O an bunu duyunca öldüm öldüm dirildim. Benim evime gelin olacaktı Delal.’’ Önümde meraklı gözlerle beni dinleyen güzel ayakkabılı kadın bi anda sinirle ‘’Sevdiğin kadın başkasıyla evlendi diye mi on dört kişiyi öldürdün? Deli misin ulan!’’ diyerek ayağa kalktı. Başımı yere eğdim. ‘’Benim izin dolmadan geri döndüm asker ocağına. Dolmasını bekleyemedim. Sevdiğim kızı başkasına gelin etmişti babası üç kuruş uğruna. Askerden geldikten sonra sağa sola Muharrem Amcanın evini sordurttum. Bi kaç ay sürdü ama buldum sonunda. Bi gece çektim rakıyı boğazıma kadar dolmuşum gittim kapısına. Gençlik ateşiyle bağır çağır olay çıkarttım kapısında. Çifteliyle karın boşluğumdan vurdu iki hafta komada yattım. Uyandım, ölmeyi becerememişim. Başımda o gün yalnız anam kalmış. Babam ben komadayken vefat etmiş. Üzülemedim bile. Gittim Delalin evini buldum. Önce uzaktan uzağa izledim. Hani evlendi ama seviyorum. Zararım yok ya! İzliyorum sadece. Ara sıra pencereden bakıyor sokağın başına. Beni bekler gibi bakıyor. Gidip onu kaçıracağımı biliyor. Bi gece yine aldım Yeni Rakı’mı içtim içtim kapısına dayanacak oldum. Yolda kayboldum. Evin yolunu bulamadım. Oturduğum bi kaldırım taşında sızmışım. Sabah ayıldım. Üst baş kir pislik. Eve gittim köye. Anam uyanmadn üzerimi değiştim çıktım tekrar. İş güç hak getire. Babamın atolyede malzeme bile kalmamış bırak tornayı tesbiyeyi. Ne varsa satmış savurmuş bana yollamış askerdeyim diye. Gidip gelirken gidip gelirken bi gün Delal’imin kocası olacak gavat beni fark etti. Kapıdan çıktı, yine bi yere gidiyor zannettim, benim tarafa doğru yürüdü, yürüdü. Tam yanımdan geçip gidiyor ki birden dönüp beni gafil avladı. Yaşça benden on yaş büyük. Ne bekliyosun burda delikanlı dedi. Napacan diye tersledim. Eyvallah deyip gitti. Geldi beş arkadaşıyla bi güzel dövdü beni. Tek olsa belki yıkardım deyyusu bileğim kuvvetliydi. Bi daha seni buralarda görmeyecem dedi. Duymaza vurdum. Eve gittim zor zoruna. Yattığım gibi uyudum. Her yanımda kan. Anam da soramadı o gece ne olduğunu. anlatamazdım da. anlamazdı beni. Ertesi gün yine gittim. Yine geldi yanıma. Elini enseme koydu. Aslanım parayı veren düdüğü çalar böyle kapıma köpek olma paran varsa gel dedi. Niye param varsa napacan dedim anlamadım o an. anlamak gelmedi gözüme. cesaretim engel oldu kafama. Ne parası ne düdüğü dedim. ‘’Seni bizim hatunu keserken görmüş müşteriler. paran varsa sende tadına bakarsın. Yoksa siktir git yine dayak yeme’’ dedi. Delal’i parayla satıyordu orospu çocuğu. Ben o güne kadar küfür bilmeyen adamdım. Var dedim. Param var. Ben de gelecem bakacam tadına dedim. Ama yarın gelecem dedim. Şimdi üzerimde yok dükkandan alırım yarın gelirim dedim çıktım. bi dakika daha karşısında dursaydım ağlayarak ayaklarına kapanacaktım. Yalvaracaktım ona yalan söylediğini söylemesi için. Durmadan döndüm arkamı. ağlamaya başladım ve hıp hızlı bi vaziyyette yürüdüm. yürüdüm.yürüdüm. az kalsın bir arabanın altında kalıp kurtuluyordum ki şoför son anda direksiyonu kırıp bi ağaca vurarak durdu. inip benimle münakaşaya girecek bana hesap soracak sandım ki teşekkür etti. arabanın içinde eli silahlı baygın bi adam gördüm o an. ve arabanın şoförü bulduğu ilk ara sokakta kayboldu. Arabanın içinde ölmüş olduğunu umarak yaklaştığım adamın elinde hala büyükçe bir askeri silah vardı. belliydi ki bu adam teröristti. ve belliydi ki bu adam birilerinden kaçıyordu. Önce ne yapacağımı bulamadım ama silahın namlusundan gözüme seken ay ışığı öfkemi elime vurdu. Arka kapıyı açıp adamın boynundan silah askısını çıkartıp elime aldım. Tenhalardan ve siyah paltomun içine zor sığdırdığım silaha sarılarak Delal’in evine yürüdüm. Her gün onu izlediğim yerde durup bekledim. Bekledim. Bekledim. Delalin kocası olacak aşağılık mahlukat yanında 12-13 kişi getiriyordu. Sakin kalmaya ve silaha davranmamaya çalışarak yanına yaklaştım ve param olduğunu kadınla bir saat geçirmek istediğimi söyledim. Kaç param olduğunu sordu. Dişlerimi damaklarıma geçirdim ve kan dolu ağzımdan kelimeleri iterek çıkarttım. doksanbinlara vardı cebimde. çıkarttım onu gösterdim. O parayla bütün gece senin olsun dedi. Delal’imden bahsederken yüzünün aldığı o pişkin hali gördüğüm de bu adama işkence etmeden öldürmeyeceğimi söyledim kendime. Söz verdim kendime o an. Elli elli beş adım daha yürüdük evin bahçesine girdik. kapıyı çaldı. Delal açtı kapıyı. Elleri sabunlu. Yüzü yere eğik. Başı yazmalı. Ben ise Delal’imin kocasının, peşine taktığı arkadaş grubunun arasına sıkışmış beni tanımaması için görmemesi için ömrüm boyu etmediğim kadar dua ediyordum. Kocası olacak it Delalimi elyle iterek girdi içeri. Çekil ulan kaltak’ dedi Delal’ime. Benim iki gözümün çiçeği diyeceğim kadına. Orospu çocuğunun biri, kaltak dedi. içeri girdim. kalabalıkta hiç durmadan mutfağa sığındı delal. Peşine gidecektim ki orospu çocuğu yanına buyur etti. midem bulana bulana, kulaklarım yana yana oturdum yanına. Paltomu çıkarmadığım için rahat değildim ve silah sığmıyordu oturduğum için. ucunun dışarıdan görünmediğini düşünerek biraz rahatça oturdum ve sohbetlerini dinledim. Evde kumar oynatacaktı ve kazananla herşeyini masaya koyarak kendisi kumar oynayacaktı. kazanan Delal’le yatacaktı. Benim canıma dokunacaklardı. Delal hala mutfaktayken tuvalet nerde diyip kalktım. Cevaplarını beklemeden Delalin gittiği tarafa gittim. Arkasından yaklaşıp ağzını kapattım. Bağırırdı biliyordum. Delalim dedim. Delalim ben geldim. O an kollarını öyle bi saldı ki. kucağıma bayıldığını düşündüm. korkudan öldüm öldüm de dirildim o an. Ona bişey oldu sandım. Arkasına dönüp boynuma bir sarıldı ki, ulan gözümde hiç bişeyi kalmadı. Onun hiç bi günahı yoktu. Onun tek günahı babasıydı. ‘’Delal bak, bir dakika sonra kapıdan cıkacaksın ve şu parayı da al, deyip eline bütün paramı verdim, var gücünle koşacaksın. Git bi bilet al köye git. Anamı bul hala aynı evde oturuyor. Git oraya. Ben hemen gelecem. Tamam mı Delalim’’deyip alnına düşmüş saçlarının arasına dudaklarımı koydum ve saçlarıyla beraber alnını öptüm. saçlarının kokusunu cigerlerime çektim ve hadi dedim. Yazmasını düzeltti ve kapıdan koşarak cıktı. Kapıya doğru sırtımı verdim ve içerden ‘’N’oluyor lan kim geldi bu saatte’’ diye kapıya doğru yönelen Delalin kocasıyla göz göze geldim. ‘’sen hala tanımadın beni değiil’ dedim. şivemi kullandığımdan o an anlamıştı benim kim olduğumu. Paltomun ön düğmesini açmadan bi saniye önce Bana gülümseyerek bunca adama karşı ne bok yiyeceksin dedi. ‘’bunu’’ dedim ve paltomun düğmesini çözdüm. pantomun içinden mide hizama düşen AK-47′yi gören herkes dehşetle ve yalvarırcasına bana baktı. Silahın namlusuna mermiyi vermek için kolu çektim ve O gece o evdeki herkesi öldürdüm. Sadece bi kişiyi öldürmeden önce tereddüt ettim. Delal’imin kocası olacak o orospu çocuğu. Onu hemen öldürmemek için kendime söz vermiştim ama şerefsizin soyu eline geçirdiği bıçakla koluma bu gördüğünüz izi bıraktı. O an bi refleksle tetiği çektim. koluma sapladığı bıçağı tutan eli cansız bedeniyle beraber yere düştü. Evden çıktım ve hiç bişey olmamış gibi, akşam işten çıkıp evine, karısının kollarına giden bi adam gibi yürüdüm. Köye kadar yürüdüm. Geceyi Delal’im ile beraber geçirdim. Sabah önce notere gittim. Evin ve babamdan kalan bi kaç ufak tefek arsayı Delal’imin üzerine geçirdim. Çok etmezdi ama başını sokacak bir yeri olurdu. Zorda kalırsa satıp para bulacağı bir şeyleri olurdu. Devir işleri bitince de gidip karakola teslim oldum. Silahı da teslim ettim.’’ deyip kafamı kaldırdığımda baktım ki karşımda duran güzel ayakkabılı kadın ağlıyor. Arkamda dikilen kadına bakmadım ama burnunu çektiğini duyduğumda anladım ki o da ağlıyor.’’Kim bilmek istedi bunları. Çok merak ediyordunuz! Bende bunu merak ediyorum.*Genzimde ağlamaya yeltenen bi hisle* ‘’önümde oturan, ellerini yüzüne kapatan güzel ayakkabılı kadın, burnunu çekti. masayı biraz sağa doğru ittirdi. Dizlerinin üzerine kapaklandı. sürüne sürüne ağlayarak geldi dizlerimin dibine. ‘’Baba’’ dedi. ‘’Beni affet baba. Annem beni doğurduktan sonra ölmüş. Babannem büyüttü beni iki yaşıma kadar sonra çocuk esirgeme kurumuna aldılar beni. Baba ben seni hep katil bildim baba affet beni. Ben senden utandım hep baba. Affet baba. Ben seni hep kötü bildim. Hiç sevmedim. Beni affet yalvarırım’’ dedi. O ana kadar mağrur duruşumu bozmayan ben. Kızımın dizlerimdeki başına koydum burnumu. Ağladım. BAĞIRA BAĞIRA. ‘’DELALİM’’ diye diye. HAYKIRA HAYKIRA. Ağladım. Ben bütün bir ömür kaybettim ama bu dünya benim için hala güzel bi yerse kızım sayesindedir. Buradan çıkıp kızımla güneşli günler göremeyecek bile olsam. Kötü adamların da çok güzel kız çocukları olduğunu unutmayın istedim. Sevdiğinize sahip olun. Unutmayın. Sizin sevdalığınızı kimse sizin gibi sevmeyecek. Ve yine unutmayın. Bu dünyada insanlardan daha çok kötü insanlar var. Sevdanıza ve sevdiğiniz insana ucunda ölüm olsa sahip çıkın. Benim hikayem bu, ben iyi bi yazar olamadım ama belki sizin kaleminiz güçlüdür ve siz mutlu bi hikaye yaşamayı başarırsınız. Haydi, Selametle... Gözlerinizden öpüyorum.
    -Baba Haldun
  • “Gittiği yere kadar” diye söylendim,
  • 223 syf.
    "Taht oyunları oynadığınızda ya kazanırsınız ya da ölürsünüz."
    CERSEI LANNISTER

    https://i.hizliresim.com/bvRlZV.jpg


    Muhammed'in cenazesi yerde dururken başında ne Mekkeliler'den kaçarken sığındıkları mağarada yanında olan en yakın arkadaşı Ebubekir, ne de diğer en önemli destekçisi Ömer vardı. Yanında Ali vardı ve cenazesinde de sadece 17 kişinin olduğu söylenir. Ebubekir ve Ömer o sırada Muhammed'in yerine İslam devletinin başına kimin geçeceğini tartışıyorlardi. Bir şekilde Ebubekir'in geçmesi kararlaştırıldı. Ali'den de bağlılık yemini beklendi. Ancak Ali bu yemini etmedi. Muhammed'in Ali'nin halife olmasını telkin ettiği iddia edilen bir sürü rivayetler var ancak hiçbirinde açık bir şekilde bu ifade edilmemiş. Bununla birlikte Ali'yi övdüğü birçok sözü var, mesela Ali'ye Allah'ın Aslanı demiş ve bunun gibi birçok övücü sözler etmiş. Ayrıca Muhammed ölmeden evvel odadakilerden kağıt kalem istemiş ancak odadakiler onun bu isteğini yerine getirmemisler. Odadakiler de Ömer, Ebubekir, Ayşe... Ayşe İfk olayından dolayi halihazırda Ali'ye karşı olumsuz bakan ve onunla arası olmayan birisi, Ebubekir de Ayşe'nin babası ve İfk olayında kızının ve haliyle kendi adının lekelenme riskine düştüğü için o da Ali'ye olumsuz bakıyor olabilir. Ömer zaten iktidar peşinde...

    Bu esnada İfk olayina kısaca değinelim: Muhammed şehirden dışarıya gittiği vakitlerde Ayşe'yi yanına alırmış. Bir gün yine kervan giderken Ayşe tuvaletini yapmak için uzaklaşıyor ancak kimse onun deveden indiğini görmüyor. Ayşe işini görürken Muhammed'in kendisine hediye ettiği kolyesi yere düşüp dağılınca onu toplamak için oyalaniyor, bu esnada kervan hareketleniyor ve yoluna devam ediyor. Ayşe biraz hızlı yürüse kervana yetişebilecekken bunu yapmıyor ve nasılsa biri gelip beni alır diye düşünüyor. Ama kimse onun yokluğunun farkına varıp geri gelmiyor. Kervandan kopmuş bir asker olan Safvan Ayşe'yi görüyor ve onu devesine oturtup onunla şehre geliyor. Şehirde bu olayın dedikodusu yapılmaya başlanıyor. Muhammed dedikodulara inanmasa da bir siyasetçinin başının belası olan bu tarz dedikodulara karşı da temkinli davranmasıni biliyor; Ayşe'yi babasının evine yolluyor. Ali'ye danışıyor. Ali Ayşe'den boşanmasini telkin ediyor. Yani bir nevi Ayşe'nin dedikodularına inanmış oluyor. Sonrasında Muhammed Ayşe ile konuşmaya gidiyor ve mükemmel bir zamanlama ile âyet geliyor ve Ayşe'nin suçunun olmadığı anlaşılıyor. Bu olayda Ayşe ile Ali'nin arasındaki gerilimin tohumları atılmış oluyor.

    Ebubekir, Ali'yi ikna etmesi için Ömer'i yolluyor. Ömer Ali'nin evini sarıyor ve yakmakla tehdit ediyor. Ali evde ailesinin de bulunması nedeniyle riske girmiyor ve pes ediyor. Bu sırada Ömer kapıya sertçe yüklenip içeri girdiği esnada Fatma yere düşüyor. Fatma hamileydi ve bu olaydan kısa bir süre sonra çocuğunu düşürüyor. Çocuğunu kaybetmiş Fatma, Ebubekir'den kendisine babasından miras kalan toprakları istiyor ama Ebubekir bu toprakların topluma/devlete ait olduğu söyleyip bu isteği reddediyor. Ancak öte yandan Ebubekir, kızı Ayşe'ye Bahreyn'de bereketli toprakları bağışlıyor. Fatma ölüyor. Bu sıralarda dinden çıkanlar ve zekat vermek istemeyenler isyan çıkarıyorlar. Ali her zaman birlikten yana olduğu ve fitneden 'korktuğu' için küs kalmıyor ve Ebubekir'e Ridde savaşlarında ve akabinde destek veriyor.

    "Çok sevdiğimiz şeyler bizi her zaman mahvetti, delikanlı. Bunu hatırla."
    JEOR MORMONT

    https://i.hizliresim.com/gPRkBO.jpg

    Ebubekir ölüyor. Şunu not edelim: Ebubekir ilk dört halife arasında eceliyle ölen tek kişidir. Muhammed'den sonra toplanan şura bu sefer önemli görülmüyor, çünkü Ebubekir yerine Ömer'in geçmesini söylüyor ve Ömer geçiyor. Ali için halifelik başka bahara kalıyor. Ancak Ömer yokken Ali onun yerine bakıyor ve Ömer, kendisinden sonra yerine Ali'yi aday olarak göstereceğini söylüyor ve bir nevi herkes rahatlıyor. Ancak Ömer Ali'yi aday gösteriyor ancak onunla beraber başkalarını da ve bir konsey tarafından yine seçimin yapılması öngörülüyor. Bu konseyde kendileri de halifelik isteği olan ve Ayşe ile akraba olan Zübeyr, Talha gibi isimler de bulunuyor. Sonuç olarak halife Umeyye'lerin güçlü ve zengin ismi Osman seçiliyor. Ali yine geri planda kalmaya ve karışıklık çıkarmamak için geri durmaya devam ediyor.

    Osman zamanında ilk defa saray yapmalar, israf, adam kayirmalar, rüşvet gibi herkesin tepkisini çeken olaylar yaşanmaya başlıyor. Osman kendi yakınlarına yani Umeyye'lere birçok ayrıcalık tanıyor. Adaletsizlik dört nala geziyor. En sonunda Ali de bu duruma isyan ediyor. Bir süre sonra herkes Osman'ın halifeligi bırakmasıni istiyor. Ancak Osman buna yanasmiyor. Çünkü Osman önceki iki halifenin kendilerini Muhammed'in halifesi(muavini-yardimcisi) olarak nitelemelerine karşın, o kendisini Allah'ın muavini/halifesi (Allah'ın yeryüzündeki temsilcisi) olarak niteliyor. Haliyle asırlar sürecek bir olumsuzluğun kapısını açmış oluyor. Osman'ın aradığı bir vali cinayete karışıyor. Osman bu konuda adaleti saglayamiyor, yine adam kayiriyor. Olaylar büyüyor. Suriye taraflarından ordu gelince onları teskin edici sözler veriliyor. Ali de kefil oluyor ve herkes rahat nefes alıyor. Ancak ordu dönerken uzerinde halifenin mührünün olduğu bir haber taşıyan ulaği yakaliyorlar ve halifenin ikili oynadığını görüp daha öfkeli şekilde geri dönüyorlar. Akabinde artık olayların önünde Ali de duramiyor ama son olarak oğulları Hasan ile Hüseyin'i Osman'i korumaları için yolluyor. Ancak Osman Kuran okurken katlediliyor hatta Kuran sayfalarının da kana bulandıği söyleniyor. Bu olayı herkes esefle karşılıyor. Kesik parmaklar ve Osman'ın kan içinde kalan gömleği Şam Valisi Muaviye'ye gidiyor ve Muaviye bunları Şam camiisinde uzun zaman sergileyerek stratejisinde önemli bir yere koymuş oluyor. Suriye ordusunun gelmesi, onlar dönerken ulakla giden haber; bu olayların arkasında daha sonra Muaviye'nin yanında olacak olan Marvan'in olduğu iddiaları da bulunuyor. Marvan bu olaylar olurken Osman'ın en yakın ismiydi.

    Neticede artık uzun zamandır beklenen oluyor ve Ali halife oluyor. Ali, Ekrem İmamoğlu gibi artık adam kayirma yok diyor ve herkes onun özlenilen düzeni tesis edeceğini düşünüp rahatlıyor. Ancak olaylar insanların istediği şekilde gelişmiyor. Ayşe her ne kadar Osman'a şiddetle muhalefet etmiş olsa da onun katledilmesinin çok vahim bir hata olduğunu söylüyor ve bunu Ali'ye karşı kullanarak propaganda yapıyor. Olaylar büyüyor ve Ümmetin Annesinin ordusu ile Allah'ın aslanının orduları karşı karşıya geliyor. Cennetle müjdelenen iki insanın böyle karşı karşıya gelmesi oldukça gariptir. Cemel vakası denilen savaş başlıyor ve kan gövdeyi götürüyor. Ayşe devesinin üzerinde orduyu yönetiyor. Zübeyr ile Talha öldürülünce savaşın Ali'nin kazandığı ayan beyan ortaya çıksa da Ayşe askerlerine savaşa devam edilmesini söylüyor. Askerler buna anlam veremese de Ummetin Annesine de karşı çıkamıyorlar. En son Ali, Ayşe'nin devesine nişan alınmasını istiyor ve deve yere yığılınca Ayşe ele geçiriliyor ve bu kanlı savaş bitiyor. Ancak o zaman Ali de ve özellikle Ayşe oluşan durumun vahametini anliyorlar. Ali buna rağmen Ayşe'ye iyi davranilmasini askerlerine telkin ediyor ve Ayşe'nin evine sağlıcakla ulaşmasını sağlıyor.

    Bu elem verici olaydan sonra ise sular durulmuyor. Ali, Osman'ın valilerine merkeze dönme emri veriyor. Bunlardan sadece Muaviye emre itaat etmiyor. Ali'ye yanindakiler bu işi diplomatik yoldan çözme telkinlerinde bulunuyorlar ama Ali siyasi oyunlar peşinde koşmak istemiyor; emrinde diretiyor. Muaviye ise Ali'yi, Osman'ın katillerini bulmamasi yönünde suçluyor. Ali bu konuda gerçekten ustelemiyor, Osman'ın başına gelenleri hak ettiğini de düşünüyor olabilir. Her durumda sonuç olarak Ali ordusuyla Muaviye üzerine yürüyor. Ali Kufa'da merkezini kuruyor. Ali aslında geçici olarak buraya gelmiş olsa da olayların uzaması neticesinde burada uzun süre kalıyor ve Muaviye bunu da stratejisinde kullanmış oluyor. Çünkü Ali Mekke ve Medine'den merkezi uzağa taşımış olarak oraların cazibesini düşürmuş algısı oluştmus oluyor istemeden. Ayrica Muaviye şairleri kullanarak şehirde Ali'nin savaş istediği, kendisinin savaş değil barış ve birlik istediği yönünde propaganda yapıyor. Böylelikle düzeni bozan ve savaş çığırtkanlığı yapan konumuna Ali düşmüş oluyor. Sıffın Savaşı başlıyor ve Ali bu savaşı da kazanıyor ki Muaviye zekasını bir kez daha kullanarak mağlup olmaktan kurtuluyor. Muaviye ordusuna Kuran ayetlerini kılıçlarının ucuna geçirmeleri talimatını veriyor. Ali oyunu görse de ordusuna dinletemiyor ve Muaviye'nin aramızda Kuran hakem olsun teklifine uymak zorunda kalıyor.

    https://i.hizliresim.com/OrORgn.jpg

    Bu sırada Vahab önderliğinde Hariciler(Retçiler) ortaya çıkıyor. Bunlar ne Ali'yi ne Muaviye'yi tanıyor, hatta ikisini kafir ilan ediyorlar. İslam tarihindeki ilk tutucu Müslümanlar oluyorlar. Günümüzdeki Vahabiler de onların bıraktığı yerden devam ediyorlar. Bu retçiler Kuran'ı yorumlayip ona katı şekilde uyulmasıni istiyorlar; halifeye uymuyorlar ve kendi mahkemelerini kurup sert cezalar veriyorlar. Sonunda Ali ile savaş meydanında karşı karşıya kalıyorlar ve Ali bir kez daha galip geliyor. Yine çok kanlı bir savaş oluyor. Ali en çekindigi ve istemediği iç savaşlarla uğraşmaya devam ediyor.

    Muaviye bu şekilde kendisi kılıç kullanmadan Ali'yle savaşmis ve onu yipratmis oluyor. Ali ve Muaviye'nin temsilcileri bir araya geliyor. Ali'nin temsilcisi ortak bir karara varildigini söylüyor mutlu şekilde ancak ondan sonra konuşan Muaviye'nin adamı ise artık iki halifenin olduğunu ilan ediyor. Tarihte Kuran'ı ilk defa siyasete alet eden Muaviye bir nevi zafer kazanmış oluyor. Bundan sonra da Muaviye kendi iktidarını saglamlastirmaya devam ediyor. Ali ise bir harici tarafından saldırıya uğruyor ve yaralaniyor. Ali yandaslarina eger ölürsem bu işi kan davasina baglamayin yeni bir iç savaşa sürülenmeyin uyarısında bulunuyor. Yarası ağır olmasa da kılıçtaki zehir nedeniyle ölüyor. Bu satırları okurken aklıma şu replik ve sahne gelmişti:

    "Lannister’lar saygılarını ilettiler."
    ROOSE BOLTON (Rob Stark’ı öldürürken.)

    https://i.hizliresim.com/WXRVOm.jpg

    Bu esnada bir mola verip Ali ile Muaviye'yi kiyaslayalim. Ali daha çok bir inanç insanı olarak tasvir ediliyor. İnancına sıkı sıkıya bağlı ki Muhammed'e inanan ilk erkekti. Onun için ölmeyi göze almış ve her daim yanında yer almış birisidir. Oldukça iyi bir savaşçıdir ancak savaşmaktan hazzetmedigi de söylenir. Yine oldukça mert ve dolambacli yolları bilmeyen veya bunlardan hazzetmeyen biri olarak görülüyor. Bununla birlikte diplomatik açıdan ve stratejik açidan zayıf birisi olduğu da aşikardir. Çünkü her ne kadar oldukça romantik gelse de Ali hakkındaki bu anlatımlar, gerçek hayat bu romantizmle yürümüyor. Ayrıca bu romantizm de sanıldığı gibi çok da güzel bir şey değildir. Çünkü sonuçta kaybettiginde iyi emellerini gerçeklestirememis oluyorsun. Stratejik ve diplomatik davranmak demek, illa kötü bir şey demek değildir. Aksine çok gerekli özelliklerdir. Bunun için Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı sırasındaki izlediği yolları ve taktikleri tetkik etmenizi öneririm. Bunu birçok büyük komutanda veya devlet adamında görebilirsiniz. Mesela Churchill'in İkinci Dünya Savaşı sırasında izlediği politika ve taktikler... Bu açıdan gelelim Muaviye'ye, Yezid kadar üstünde kötü olduğu yönünde uzlaşma olmasa da bir kesimin oldukça kötülediği, başka kesimlerin de çok sevemediği bir isim. Ali ile savaşta namertce davrandı yönünde eleştiriler var. Namertce denilen olaylar aynı zamanda birer stratejidir. Eğer onun kadar akıllıysan bu tuzaklara düşmeyeceksin veya bunlara karşı strateji üreteceksin. Öyle sadece 'mertlikle' veya kol gücüyle iş yürümez. Muaviye'nin sözlerinden birkaç örnek verelim:

    "Birisi bana bir saç kılıyla bile bağlansa o bağı koparmam. Eğer o çekerse bırakırım, o bırakırsa çekerim."

    "Kirbacimin yeterli olduğu yerde kılıcımı, dilimin yeterli olduğu yerde de kirbacimi kullanmam"

    "Iktidarimizla bizim aramıza girmedikleri sürece, insanların dillerine karismam."

    Bunlar akıllı ve stratejist bir insanın sözleridir. Ayrıca bir kesimin iddiasına göre de Muaviye olmasa İslam devleti dağılabilirdi. Bunun ne kadar doğru olduğunu bilemem. Ancak son olarak şu da var ki bu tarz iktidar oyunlarında her zaman mağlup olan kahramanlaştırılır. Bu kahramanlaştırılma her geçen nesilde daha da ulvi boyuta erer ve o kişi hakkında bir tanecik olumsuz söze tahammül edilemez. Kişi bir melek gibi sunulur. Eğer bu iktidar savaşını Ali değil de Muaviye kaybetseydi kim bilir tarih farklı yazılacak ve şu an Muaviye'yi mağlup olmuş hakkı yenmiş bir 'kahraman' olarak anacakti insanlar.

    Ali kaosu hep tehlike olarak gördü ve hep ondan kaçınmak istedi ama Muaviye bunu bir fırsat olarak gördü.

    "Kaos bir çukur değildir. Kaos bir merdivendir."
    PETYR BAELISH

    https://i.hizliresim.com/gPRkG3.jpg

    Muaviye, Ali'nin oğlu Hasan'a mektuplar yazar ve halihazırda savaş istemeyen Hasan'ı ikna etmeyi başarır. Kendisinden sonra Hasan'ın halife olacağı sözünü verir. Ancak Hasan'ın ölümü sözünü tutmak istemeyen Muaviye için iyi bir haberdir. Muaviye halifeligi babadan oğula gecirmek ister. Zaten Ali taraftarlarinin iddiası da bir nevi bu değil midir ki diye düşünür. Çünkü onlar da ehli beyti yani kan bağını öne çıkarırlar. Ayrıca Muaviye kendi yönetiminde hem Bizans yönetim düzenine hakim kişiler bulundurur. Haliyle babadan oğula taht düzenin daha az kargaşaya neden olduğunu ve bu açıdan daha uygun olduğunu düşünür. Oğlu Yezid'i her ne kadar içkiye düşkün ve yönetimde etkili bir isim olmasa da kendini askeri olarak kanıtlamış biri olarak görür. Oğluna da Hüseyin'i öldürmemesi yönünde tavsiye verdiği rivayet edilmiş.

    Yezid iktidara gelince derhal Hüseyin'in peşine asker yollar. Hüseyin'e ise babasına ihanet eden veya onun arkasında sağlam olarak durmamis Kufa halkindan gel başımıza geç yönünde haberler gelir. Hüseyin'e buna guvenmemesi telkin edilse de dinlemez.

    "Bu büyük ve güzel bir söz. Hepimiz doğduğumuz aynı köşede yaşıyor ve ölüyoruz ve asla dönen dolabı anlamıyoruz. Ben hepimizden birisi olmak istemiyorum."
    OBERYN MARTELL

    https://i.hizliresim.com/WXRVjm.jpg

    Ancak Kufa halkını bu haberleri göndermek yönünde ikna eden kişi Yezid'in komutanı tarafından öldürülür ve Kufa halkı sindirilir. Hüseyin'in etrafı çölde kuşatılır ve susuzlukla ile savaş arasında kalırlar. Birçoğu savaşmayi seçer ve katledilir. Hüseyin'in de başı kesilir ve dönüş yolunda mizragin ucuna takılarak aşağılanir. İslam dünyasının utanç ile anacaği olaylar yaşanır. Ancak şu kesin ki İslam dünyası bu olaydan sonra bir daha tam anlamıyla birlik olamayacak ölçüde birbirinden ayrılmıştır. Hüseyin Isavari bir konuma yukseltilir yani İsa nasıl Hristiyanlar için bir simge olduysa, Hüseyin de İsa'ya benzer adımlarla Şiiler için bir simge haline gelir.

    Yazar, Sunnilere göre Hüseyin'in az sayıda adamıyla çöle yürümesi olayının onun yönetime ehil olmadığı yönünde bir işaret olduğunu söylüyor. İslam dünyasında önemli bir isim olan İbni teymiyye'nin kötü bir liderle geçirilecek altmış yılın, beceriksiz bir liderle yaşanacak bir tek geceye tercih edileceği yönündeki sözlerinin kabul gördüğünü ifade ediyor. Bununla birlikte yazar "İlk dört Halifeyi - Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali - raşidun ya da akıllılar, hak yolundan gidenler olarak adlandıran da İbn Taymiya’dır ve o dört Halife, Sünni İslamda hâlâ öyle bilinirler." ve "Muaviye, parçalanacak gibi görünen büyük İslam imparatorluğunu korudu; o olmasaydı İslam bölünüp yıkılabilirdi. Oğlu Yezid babası kadar usta bir politikacı değildi, ama dinsel otorite sahibi olamamasına -hiç de dindar bir adam değildi- karşın, onun iktidarına da dayanılabilir, katlanılabilir denebilir. İbn Taymiya, siyasi liderlerden ruhani liderlik de beklenemez diyor ve bunu söylerken kendini de savunuyordu." İbni teymiyye'nin bu fikirlerinin hala korundugunu da ifade etmiş.


    Son olarak 'Peygamber'in ölümünün akabinde içinde cennetle müjdelenen insanların da olduğu ve şu an dahi her biri üzerine en ufak bir toz bile kondurulmadan anılan insanların böylesine bir karmaşa ve kan deryalarina neden olmaları karşısında heralde son söz ancak bu olabilir:


    https://i.hizliresim.com/Lv0prV.jpg



    İyi okumalar..
  • Karşımda oturan yorgun bir insandı. Sanki sadece alışkanlığından öylece yaşayıp duruyor, duygusuz yaşamını gittiği yere kadar sürüklüyordu.
    Stefan Zweig
    Sayfa 141 - Ay Işığı Sokağı