• ‘’Ya İslam’la yükselir, Ya inkarla çürürsün..
    Bu yol mezarda bitmiyor, gittiğinde görürsün ..!’’
  • Aşk belki de vaktinden önce yaşlandırıyor bizi; sonra, gençlik uçup gittiğinde yeniden gençleşmemizi sağlıyor.
  • Alev yurt odasında bulunan eşyalarını topladığı sırada birdenbire kapının açılmasıyla ürktü. Gelen oda arkadaşı Filiz.
    Her zaman ki gibi telaşlı ve heyecanlı...

    Filiz'in telaşla odaya adım atmasıyla melankolik ruh halinden bir an için sıyrılan Alev, valizin ön bölümüne koymak için gardırobun sağ üst çekmecesinden çıkardığı çorapları, yanında ayakta durduğu yatağın üzerine eğilerek bıraktı.

    O esnada Filiz çoktan odanın ortasına kadar gelmiş, kollarını yana doğru açarak,
    " Neden hala buradasın?... "
    " Sinsice zihnime dolan gelecek kaygısı yüzünden! Mezun olmak demek bana göre, yeni bir hayata yelken açmak demek ve bu beni çok ama çok korkutuyor. "

    Filiz, sitem dolu bir ses tonuyla işaret parmağını duvardaki saate doğru uzatarak,
    " Tamam ama farkındasın değil mi? Otobüsün kalkma vaktine az bir zaman kaldı ve biz burada durmuş geleceğe kaygıyla bakıyoruz. "

    Mahçup bir edayla,
    " Üzgünüm..." dedi.
    " Üzgünüm ama... "
    " Aması falan yok, Alev! Seni anlıyorum. Ama seni anlamam sana hak verdiğim anlamına gelmesin! Ben de en az senin kadar endişeliyim. Hayatımda yeni bir sayfanın açılması beni de tedirgin ediyor ama bilinmezliklere doğru yelken açmak mutlu olmaya engel değil ki!... "

    Bakışları yerde duran bir kağıt parçasına takıldı ve eğilerek aldı.
    Hüzün dolu bir sesle,
    " Ne kadar planlar yaparsan yap, bir gün biz de bu kağıt parçası gibi sağa sola savrulacağız. Bir zamanlar şomizle kaplı, cildi parlak bir kitabın değerli bir sayfası iken, şimdi ise hunharca koparılarak savrulmuş değersiz bir kağıt parçası. O yüzden boşuna tasalanma! Geleceği asla ön göremezsin..." diye, ekledi.

    Sessiz adımlarla pencereye doğru yürüdü ve kampüsün bahçesinde büyük bir alanı kaplayan ağaçları, seyre daldı.

    Filiz'in önünde durduğu pencerenin kenarından bir hırsız gibi odaya girmeye çalışan cılız bir gün ışığına takılı kalan Alev, belli belirsiz bir ses tonuyla,
    " Haklısın..." diye, mırıldandı.

    Deminden beri kulağının arkasına girmekte inat eden bir tutam saçıyla oynamayı bırakarak,
    " Hadi, o zaman! Sadece yatağın üzerinde duran çoraplar kaldı. Onları da valize yerleştirdik mi, tamam! " dedi ve yatağa doğru seğirtti.

    Yatağın yanına geldiğinde çorapları almak için eğildiği anda bir tanesi kayarak yere fırladı. Düşen çorabı almak için sağ kolunu yere doğru uzattığı sırada, bakışları hukuk fakültesini kazandığında babası Kemal Bey'in armağan ettiği Swarovski taşlarla bezenmiş beyaz altın kaplamalı saatine takıldı.
    Panikle,
    " Eyvah! Çabuk, Filiz! Otobüsün kalkmasına az bir zaman kalmış. Hızlan!..."

    Filiz pencereden ayrılıp, gözlerine yansıyan sıcacık bir tebessümle Alev'e baktı.
    Sanki daha bir dakika öncesine kadar, denizde gemileri batmış gibi karalar bağlayan karşısındaki değildi!

    Hani sınırlı zamanda yapmakla mükellef olduğu bir işi tamamlamaya çalışan telaşlı insanlar vardır. Heyecanlarından elleri ve ayakları birbirine dolanır. Alevin şu anki ruh hali de tıpatıp, o insanlar gibiydi.
    Heyecanı, telaşına yansımıştı.

    Alevin duygusal geçişleri meşhurdu. Değişken bir mizaca sahip olmasıydı belki de Filiz'in Alev'i bu kadar çok sevmesi. Ya da en zor zamanında sinesinde yaralarını sarıp sarmalamasıydı. Sebep hangisi olursa olsun, onun nazarında Alev'in önem ve değeri mütemadi tartışmaya kapalıydı.

    Hani bazı hatıralar vardır, geçmişe sığmayan. Zaman geçse de daha dün yaşanmış gibi hatırlanan...

    Filiz de dün yaşanmış gibi hatırladı, annesinin vefat haberi yurda ulaştığında çektiği ızdırabı. O gün acı haber kendisine verildiğinde, sessizce akan gözyaşları sinesine değen kızgın bir kor gibi yüreğini dağlamıştı. Yüreği kanarken, nasıl da çareyi bomboş bakışlarla sınıf arkadaşlarında aramıştı. Oysa ki onlar uzaktan ibretlik bir film gibi, göz süzerek izlemişlerdi, gözlerinin önünde yaşanan trajediyi. Yaşamak zorunda kaldıklarına karşı hissettiği derin bir öfke ve acıyla, ayaklarını sürüye sürüye kampüsün en kuytu köşesine kadar gitmiş, gözüne kestirdiği büyük bir ağacın kovuğuna gizlenerek saatlerce ağlamıştı. Ağladıkça ruhundaki acı dağılacağına, katlanarak çoğalmıştı. Ta ki... Ne zaman yanına oturduğunu bile fark etmediği bir yabancının elindeki mendille gözyaşlarını silmesini, çektiği ızdırabı hafifletmek istercesine kollarını sımsıkı boynuna dolayıp bağrına basmasını, hissettiği ana kadar...

    Kabul ediyordu, kolay değildi! Sevdiğini ebediyete uğurlamak! Hele ki kaybedilen candan öte bir can, bir anne ise...

    Uğurlanan kim olursa olsun sizi sizden alır da bırakmaz mı, sonsuz denklemli bilinmeyenlere...
    Uğurlanan hisseder mi, hiç bu kadar özlendiğini...

    Hatıralarından sıyrılan Filiz, son kalan eşyalarını toplayan Alev'e yardım etti. Önünde duran son valizin fermuarını da kapattıktan sonra, buruk bir sevinçle Alev'in bulunduğu tarafa baktı.

    " Tamam mı? " diye, sordu.
    " Tamam, gidelim!... "

    Tam caddeye adımlarını atmışlardı ki aynı anda geri dönüp, bir kez daha uzun uzun baktılar dört yıldır yuva bildikleri kampüse. Karmaşık ve yoğun duygular içinde tekrar önlerine dönüp, ardısıra sürüklenen tekerlekli valizlerin çıkardığı tiz sesler eşliğinde maziyi geride bırakıp, geleceğe doğru yol aldılar.

    Öğleye doğru terminalin ön kapısından içeri girdiler. Neyse ki otobüsün kalkmasına az da olsa, biraz daha vakitleri vardı.

    Etrafta sağa sola doğru koşuşturan insanlar. Günlük yevmiyelerini çıkarabilmek uğruna, yolcuların peşisıra dolanan seyyar satıcılar. Meşhur, klakson sesleri.
    Tam bir şamata...

    Önlerine çıkan kalabalığı yarıp, otobüsün kalkacağı hatta vardılar. Ellerindeki valiz ve çantaları otobüsün önündeki kaldırım taşının kenarına koyup, valizlerin yanında duran boş banka oturdular.

    Filiz biletleri internet üzerinden almıştı. Fiyat olarak, Terminalden alınan biletlere oranla daha cazipti. Hem de istenilen koltukta oturma imkanı vardı. Biraz oturduktan sonra, birdenbire ayağa kalkan Filiz, bakışlarını Alev'e doğrultarak,

    " Basılı biletleri almak için, büroya gitmeliyim! "
    " Bastırmak şart mı? "
    " Şart değil, belki ama bilet mevzusunu şansa bırakmak istemiyorum. Geçen gün kampüsün yemekhanesinde yemek yerken, yan masada oturan grubun sözlerine, istem dışı kulak misafiri oldum. Benim gibi bir öğrenci, internet üzerinden bilet almış. Biletini bastırmış olduğu halde, nereye koyduğunu unutmasın mı? Yetkili birime mağduriyetini izah ettiğinde, herhangi bir problem teşkil etmez diye, teminat vermişler. Ayrıca ters bir durumda kullanılması için, referans numarası göndermişler!... "

    Kendisini pür dikkat dinleyen Alev'in mevzuya bakış açısını ölçmek adına,
    " Terminale gittiğinde söyle bakalım, ne olmuş? " diye, sordu Filiz.
    " Geçmiş yerine oturmuş. "
    " Hıı... Bekle oturmuş!.. "
    " Tam yerine oturduğu anda başka bir yolcu gelerek, koltuk üzerinde hak iddia etmesin mi! Meğerse aynı koltuk numarası o yolcuya da satılmış! "

    Merakının hükmü ağır basan Alev, Filiz'in cümlesini tamamlamasına fırsat vermeden,
    " Eee, sonra ne olmuş! " diye, sordu.
    " Neyse ki, bizim öğrenci basılı biletini son anda çantasının en küçük gözünde bulmuş da, indirilmekten kıl payı kurtulmuş!... " diye, cevapladı.
    " Şaka gibi, desene... "
    " Şaka gibi... "

    Filiz gülen gözlerle tam arkasını dönüp gideceği esnada, hafifçe yana doğru eğilerek,
    " Aç mısın? Atıştırmalık bir şeyler alayım mı? " diye, sordu.

    Hoşlanmayla karışık bir ilgiyle etrafı seyre dalan Alev, bakışlarını diktiği sabit noktadan ayırmadan,
    " Şu anda aç değilim! Ama al, istersen! Belki yolda yeriz. " diye, mırıldandı.

    On dakika sonra Filiz bir elinde biletler, diğer elinde yiyecek poşetleri ile çıkageldi.
    Elindeki poşetleri valizin üzerine koymak üzere eğildiği anda arkasından,
    " Bakar mısınız, genç bayan! " diye, gür bir erkek sesi duydu.

    Filiz doğrulup, ayağa kalktı. Uzun boylu, kısa saçlı, vakur bir duruşu olan, bu genç adamı kısık gözlerle süzerek,

    " Buyrun, problem nedir? " diye, sordu.
    " Kusura bakmayın! Rahatsız ediyorum ama deminden beri size yetişmeye çalışıyorum. Durmadan önüme geçip duran insanlar yüzünden, malum hafta sonu Terminal'de adım atacak yer yok! "
    Genç adamın bakışları bir an için, önündeki bankta arkası dönük olan Alev'e takılı kalsa da tekrar Filiz'e odaklanarak,

    " Neyse, asıl bahsetmek istediğim mevzu, İzmir'e kalkacak olan otobüs yedinci hattan değil, birinci hattan kalkacak! Son dakika gerçekleşen teknik bir arıza yüzünden, otobüslerin kalkış saatleri değişti. "

    Bu sefer de bakışları, bir yolcuya yön tarif eden kısa boylu, ama atletik bir fiziğe sahip olan delikanlıya takıldı. Üzerinde bulunan giysilerin ambleminden şirketin elemanı olduğu anlaşılan gence,
    " Fuat, bakar mısın? " diye, seslendi ve akabinde Filiz'e doğru dönerek,

    " Siz önden gidebilirsiniz! Eğer bir mahsuru yoksa valizlerinizin şirket elemanı tarafından bagaja yerleşmesinden emin olurum. "

    Filiz mahçup bir edayla,
    " Ah! Teşekkür ederim. " diye, cevap verdi. Alev'in yanına doğru giderek, sol omzundan hafifçe sarstı.
    " Alev! Hadi, gidelim! "

    Onlar konuşurken, paytak paytak yürümeye çalışan sevimli, küçük bir çocuğun kendinden büyük pamuk şeker yeme çabasını gülümseyerek izleyen Alev, yavaşça ayağa doğru kalktı ve tebessüm ederek,
    " Tamam..." dedi.
    Az önce izlediği manzara yüzünden, içinden attığı kahkahanın tınısı, istemsizce ses tonuna yansımıştı.

    Tam ayrılmak üzere olan genç adam, kulağına müzikal gibi gelen neşeli sesin sahibini görmek adına, bakışlarını Alev'e doğrulttuğu anda Alev'in meraklı bakışlarıyla karşılaştı. Gözlerini kırpıştırarak şaşkın bir vaziyette, karşısında duran genç kızdan ilk görüşte etkilendi. Öyle gösterişli bir kız değildi, etkilendiği kişi. Bilakis ufak tefek, çelimsiz ve miyon bir cüsseye sahipti. Ama tebessüm ederken etrafına yaydığı o saf, katışıksız enerji muhteşemdi. Öyle ki genç ergenler gibi yaşamında ilk defa, bir genç kızın bakışlarına esir oldu. Asıl enteresan olan ise, Alev'in de genç adamın bakışlarında kaybolmasıydı.

    İkili arasında hissedilen yoğun atmosferin ayrımına varan Filiz, usulca Alev'in koluna değerek,
    " Hadi, gidelim!..." dedi.

    Zihin dünyası alt üst olan Alev, çaresizce Filiz'in ardı sıra otobüsün olduğu birinci hatta doğru yürüdü. Otobüsün yanına geldiklerinde binmeden son bir kez daha genç adamı görme isteğiyle dolup taştığı için, ümitle başını geriye doğru eğdi.

    Oradaydı...
    Hemen bakışlarını kaçırdı ve önüne döndü.
    Basamak yerine boşluğa adım attığı anda, elinde olmadan sendeledi. Bakışları ile Alevi takip eden genç adam Alevin basamaklarda sendelediğini gördüğü zaman, ileri doğru bir hamle yapsa da yerinden kıpırdamadı. Çünkü Alev dengesini çabuk sağlamış ve içeri girmişti bile! Filiz olanları fark etmedi. O sırada muavinle havadan sudan koyu bir sohbete dalmıştı. İçeri giren Alev Elinde tuttuğu yiyeceklerin olduğu poşeti üst rafa yerleştirip cam tarafındaki yerine geçip oturdu. Şoförün muavine seslenmesiyle muhabbetleri yarım kalan Filiz de Alevin arkasından otobüse binip, koridor tarafındaki yerine oturdu.

    Aşk gönle düşünce tuzağa düşmüş bir kuşun kanat çırpması gibi, çırpınır bir insanın yüreği...

    Filiz yerine oturduktan sonra, yan gözle Alev'i seyre daldı. Alev hissis bakışlarla, kucağında tuttuğu kol çantasının sapı ile oynuyordu.
    Kısa bir zaman sonra, daha fazla mevzuya kayıtsız kalamayan Filiz, Alevin omzuna dokunup gözlerinden yansıyan sıcacık sevgi dolu bakışlarla,
    " Alev! Nasılsın " diye sordu.

    Alevin aklı karışmıştı.
    Hislerine bir anlam vermeye çalışıyor ama anlam veremediği gibi, içinde bir yerlere de sığdıramıyordu. Parmak uçlarına kadar yüreğini titreten bu hisse o kadar çok yabancıydı ki!...

    Kendisine sevgi dolu gözlerle bakan Filize doğru yaklaşıp, yanağına kuşun kanadının değmesi gibi küçücük bir buse kondurdu. Sessiz kelimelerle tekrar önüne dönüp, bu sefer istem dışı otobüsün camından dışarı bakmaya başladı.
    Bakıyordu ama görmüyordu...

    Filiz hislerini tahlil edebilmesi için, Alevi daha fazla sorgulamadı. Ön koltuğun arkasına taktığı kol çantasını açtı ve içinden kitabını alıp, yarım kaldığı bölümden itibaren okumaya başladı.

    Bomboş gözlerle camdan dışarı bakmaya devam eden Alev, birden bir çift gözün üzerinde olduğu hissine kapıldı. Görüşü netleştiğinde,
    " Aman Tanrım!... " diye, fısıldadı.

    Bu sefer gözlerini kaçırmadı. Doya doya baktı, yüreğinde fırtınalar kopmasına vesile olan, o bakışların sahibine.
    O anda klasik Türk Edebiyatı tarihine damga vurmuş olan Eylul deki Suata benzetti varlığını . Necib de ismi meçhul genç adam...

    Eylül, Alevin favori kitabıydı. Kurgu olduğunu bildiği halde eser bütün varlığına tesir etmişti. Ve dahi tesir etmekle kalmamış, üstüne üstlük ruhunu esaret zincirleri ile kahramanlarına bağlamıştı. Bir çok okuyucusuna göre Eylül, simgesel olarak yasak bir aşka konukseverlik yapmış olsa da, Alevin nazarında saf ve tertemiz bir aşka timsaldi.

    Bu öyle bir aşk ki bedensel arzularla kirletilmemiş sadece ve sadece gözlerdeki bakışlarda yaşanmış bir aşktı.

    Son yolcular ile birlikte muavin de otobüsdeki yerini aldığında, direksiyon başında oturan şoför otobüsü çalıştırdı.

    Muavin elinde tuttuğu mikrofona doğru,
    " Sayın yolcular! Hepinize hayırlı yolculuklar dilerim! " slagonıyla seslendiği andan itibaren, yolculuk başladı.

    Alevin bakışları bir saniye hoparlöre doğru kaysa da, tekrar pencereye döndü. Bu sefer genc adam gözden kayboluncaya kadar bakışlarını ayırmadı. Genc adam gozden kaybolunca perişan bir vaziyette, ilgiye mazhar olmak isteyen bir kedi gibi, kitap okurken uyuyakalan Filize doğru yavaşça sokuldu.

    Alev böyle perişan bir vaziyette iken, genç adamda ondan farklı değildi.
    Genç adam, Alevin bindiği otobüs şirketinin sahibi, makina mühendisi Kenan Turan. Ailesini çok küçük yaşta trafik kazasında kaybettiğinde, yapayalnız ve tek başına hayatta kalma mücadelesi vermişti. Hem çalışmış, hem de okumuştu. Azmi ve cesaretiyle başarılı atılımlar yaparak, yirmi sekiz yaşında büyük bir şirketin sahibi olmuştu.

    O gün Terminalde teknik bir arıza olduğu haberini alır almaz, şirketteki işlerini yarım bırakıp soluğu terminalde aldı. Yaşanan problemlere bilfiil iştirak ederek çözmeye çalışmasıydı belki de, genç yaşında sektörde pay alması!

    Filiz'in basılı biletleri almak için büroya uğradığı sırada, arka masada yardımcısı Ahmet beyi dinlemekle meşguldü. Ahmet beyi acil bir iş için şirkete gönderdiği için, yolcuları bilgilendirmek görevi ona kalmıştı. Gerek saha da, gerekse de saha dışında, işine hakim olmayı seviyordu.

    Saha da yolcuları bilgilendirme esnasında karşılaştı, kalp çarpıntılarına vesile olan kişiyle. Bakışları karşılaştığında nefes almayı unuttu, gördüğüne inanamadı. İnanmak istemedi belki de! Böyle temiz yüzlü, masum insanların var olabileceğine dair olan inancı o kadar çok zayıftı ki...

    Etrafında zaman zaman kadınlar tarafından ilgiye mazhar olsa da, hiç bir kadın ona şu an hissettiği duyguları hissettirememişti. Nereye dönse yapmacık bakışlar ve sahte gülüşler...

    Klakson sesleri eşliğinde ağır ağır kalkan otobüsün ardından, bomboş gözlerle baktı Kenan bey. Yanına koşarak gelen yardımcısı Ahmet beyin,

    " Kenan bey, efendim dosyaları getirdim! " sözlerini ayrımsamadı. Telaş içinde özel aracına doğru yöneldi.

    Kenan Bey'in cevap vermeden telaşla ayrılması, Ahmet beyi endişelendirdiği için arkasından ısrarla,
    " Kenan Bey, Kenan Bey... "
    "Efendim, iyi misiniz" diye seslendi.

    Duygusal bağlamında tamamen perişan olan Kenan Bey, aracına binerek yardımcısına uzaktan el sallamakla yetindi.
    Ahmet Bey bir süre şaşkın bir vaziyette, Kenan Beyin arkasından bakakalsa da Fuat yanına gelip,
    " Ahmet bey, özel hattan eşiniz Lale hanım aradı. Sizi cep telefonunuzdan aramış ama ulaşamamış. Derhal onu geri aramanızı istedi. " demesiyle, panikle koşar adım büroya giderken, Kenan beyi unutmuştu bile!...

    Özel aracına binen Kenan bey, kendinden emin olarak otobüsün ardından yola koyuldu. Şirketin İlk mola yerinde Alev'le tanışmak ve hislerini anlatmak niyetindeydi. Alevin hislerinden de en az kendi hislerinden emin olduğu kadar emindi. Sessizce o bakışların bir anlamı olmalı diye, fısıldadı.

    Ne yazık ki Terminalden ayrılır ayrılmaz, kader ağlarını örmeye başlamıştı bir kere!...

    Otobana çıktıktan sonra yaklaşık bir kilometre yol almışlardı ki, karşıdan son sürat gelen ticari bir araç, Alevin otobüsüne sağ tarafından hızla çarptı.Ticari aracı son dakika fark eden otobüs şoförü, direksiyonu sola doğru kırıp manevra kabiliyetini konuştursa da, kazaya engel olamadı.

    Uzaktan kazanın şiddetini tam görmese de olaya şahit olan Kenan Bey, aklı başından gitmiş bir halde aracını yol ortasında durdurarak, panikle araçtan fırladı. Kendisine seslenen arkasındaki araç sahiplerinin uyarılarını dikkate almadan, koşarak kaza mahaline vardı.

    Olay mahaline vardığında gördüğü manzara karşısında dehşete kapıldı. Ortalık yolcuların feryat figanlariyla yankılanıyordu. Doğruca çarpma şiddetinin en fazla olduğu tarafa yöneldi. Otobüsün sağ ön kısmı tamamen içeri doğru çökmüş, yolcularin kimisi dışarı çıkmış, kimisi de arka kapının önünde yığın oluşturmuşlardı.
    Otobüsün etrafını çepeçevre dolaşarak, kırılan camların ardından içerisini görmeye çalıştı.

    Aradığını göremedi...
    Korku dolu bir ifade ve boğazından yükselen tuhaf ağlamaklı bir sesle
    " Tanrım yardım et! " diye yalvardı.

    Çok değil! Daha bir saat öncesine kadar, bir kuşun kanadı gibi kanatlanan kalbi, şimdi acıyla daralmaya, vücudu da çaresizliğin yarattığı hüzünle titremeye başladı. Aslında ilk defa bir kazaya şahit olmuyordu. Mesleği gereği, daha vahimlerini de görmüştü. Ama bu farklıydı. Ailesinin ölüm haberini aldığı günde, küçük olmasına rağmen tıpkı böyle yıkılmıştı.

    Alevi bulamamış olmanın hüznüyle boğuşurken, arka taraftan yaşlı bir amcanın acı içinde,
    " Yardım edin! Lütfen!..."
    " Kapının önünden çekilin!..."
    " İçeride yaralılar var, biri benim eşim!" haykırışıyla, aniden camdan içeri girmeye karar verdi. Gözüne az ileride, yerde duran dağılmış bir metal parçası ilisti. Hemen gidip o parçayı eğilerek yerden aldı ve sol ön camdaki kırık alanı geçebilecek kadar genişletmeye çalıştı. O esnada gördü. Kalbini esir alan kız, çarpmanın şiddetiyle koridora savrulmuş, arkadaşı da baş ucunda eğilmiş,
    " Alev! Yalvarırım, uyan!..." diye, hıçkırıklarla ağlıyordu.
    Bir an için başını kaldırıp kırılan cam seslerinin geldiği tarafa baktı, Filiz.
    " Yardım edin!..."
    " Arkadaşım uyanmıyor!... " diye, haykırdıktan sonra tekrar önünde boylu boyunca uzanan Alev'e döndü. Saçlarını usulca okşayarak,
    " Alev! Lütfen, uyan! Sen de beni bırakıp gitme!..." diye, yalvarıyordu.

    Alevin tepki vermediğini gören Kenan bey, cam parçalarının vücuduna batmasına aldırmadan bir hışımla koridora girdi.
    Filiz bakışlarını Alevden alarak, karşısında duran adama baktı. Terminaldeki genç adamdı.
    Yanılmamıştı...

    Demek ki Alev'le arasında, söze dökülmeyen bir şeyler yaşanmıştı. Az önceki vakur duruşlu adam gitmiş, yerine acı çeken bir adam gelmişti. Vücudu cam kesikleri ile doluydu. Derin kesiklerin olduğu yerlerden, koridora kanlar damlıyordu. Canı acıyordu ona şüphe yoktu ama çektiği acıya rağmen gözlerinde daha büyük bir keder ve derin bir acı vardı.

    Alev'i kaybetmekten ölesiye korkan Kenan Bey, söze dökmeye korktuğu soruyu, bakışlarıyla sordu. Gözlerinin içine hüzünle bakan, genç kıza.

    Anlamıştı Filiz...
    Belli belirsiz bir fısıltıyla
    " O yaşıyor! " diye, mırıldandı.

    Kenan bey buruk bir sevinçle,
    " Allahım sana şükürler olsun! " diye, haykırdı olanca sesiyle.

    Cam parçalarının derin kesikler bıraktığı kollarına aldırmadan, incitmekten korktuğu Alev'i usulca kollarına alarak, Filiz ile birlikte boşalan arka kapıdan dışarı çıktılar.

    Olay mahaline ambulans gelmiş, neyse ki birkaç hafif yaralı dışında can kaybı yaşanmamıştı.

    Alev hastanede gözlerini açar açmaz, ilk anda esiri olduğu bakışların sahibini gördü. Yanında da her zamanki gibi, sevgi dolu gözlerle bakan Filiz.
    Filiz sevinçle, el çırparak,
    " Nihayet hastamız uyandı. Ben kahve almaya gidiyorum. İsteyen var mı? " dedi. Her ikisinden de bir cevap gelmediği için, kapıya doğru yöneldi.
    Tam kapıdan dışarı adım attığı anda, Alev'in,
    " Filiz!..." diye, seslenmesiyle, arkasına döndü.
    Bakışlarıyla gitme, diye yalvaran arkadaşına,
    " İyi olacaksın! Hem de çok iyi!..." diyerek, dışarı çıktı ve usulca kapıyı kapattı.

    Kapanan kapının ardından genç adam, dayandığı duvar dibinden ayrılarak Aleve doğru yaklaştı. Hissettiği yoğun ve derin aşkıyla,

    " Merhaba! İsmim Kenan Turan..."

    https://youtu.be/bHuGC7k8YIA
  • "...Bugün bir tren istasyonuna gitttim ve öğrendim ki tren raylarının birbirinden uzaklığı daima 143.5 santimetre ya da 4 fit ve 8.5 inç olurmuş. Neden böylesine saçma bir ölçü? Kız arkadaşımdan bunu bulmasını istedim ve işte buldukları: İlk tren vagonlarını yaptıklarında insanlar at arabalarını yaparken kullandıkları aletleri kullanıyorlarmış. Peki vagonların tekerlekleri arasında neden bu kadar uzaklık var? Çünkü arabaların geçtiği eski yolların genişliği bu kadarmış. Ve neden? Çünkü onların savaş arabaları iki atla çekiliyormuş ve atlar yan yana durduğunda, genişlikleri 143.5 santimetreymiş.
    "Böylece benim bugün gördüğüm, her biri birer sanat eseri olan hızlı trenlerimizin kullandığı rayların arasındaki uzaklık Romalılar tarafından belirlenmiş. İnsanlar Amerika Birleşik Devletleri'ne gittiğinde ve orada tren yolları inşa etmeye başladıklarında bu genişliği değiştirmeye gerek duymamışlar ve o şekilde kalmış. Bu uzay mekiklerinin yapımını bile etkilemiş. Amerikalı mühendisler yakıt tanklarının daha geniş olması gerektiğini düşünmüşler, fakat tanklar Utah'da imal ediliyor ve oradan Florida'daki uzay merkezine trenle nakledilmeleri gerekiyormuş ve trenlerin bu yolda geçecekleri tünellerden, daha geniş hiçbir şey geçemiyormuş. Ve böylelikle onlar da Romalıların ideal olduğuna karar verdiği bu ölçüyü kabul etmek zorunda kalmışlar. ..."
    Paulo Coelho
    Sayfa 137 - Can Yayınları
  • Gerçekten şu son okuduğum kitaplarda yaşadığım durum şaka gibi. İlk iki yüz sayfa insanı deli edip eziyet eden yazarlar, son yüz sayfa kitabı muhteşem bir duruma sokuyorlar ve siz ‘e şimdi ne oldu?’ diye kalıyorsunuz. Son yüz sayfa daha yeni olduğu için kitabı seviyormuş gibi hissediyorsunuz ama ilk iki yüz sayfayı da göz ardı etmek gerçekten zor oluyor yani.

    Ama ben yine de hafiften göz ardı ediyorum çünkü son yüz sayfalar gerçekten çok güzeldi. O ki iki yüze gelene kadar bu kitabın incelemesinin başında benim için kocaman bir ‘BERBATTI’ yazısı düşlüyordum ama sevgili Emily Baar bunu yazmaktan beni alıkoydu.

    İlk iki yüz sayfanın eziyet olmasının nedeni tamamen karakterlerdi. Kitabın arkasını okuduğumda Flora onu öpüp bazı hatıralarını hatırladığı ve çocuğu bulabilmek için onun peşinden gitmeye karar verdiğinde, çocuğun çok tatlı biri olacağını düşünmüştüm. Çünkü Flora ileriye dönük amnezi hastasıydı, yani on yaşına kadar olan bazı şeyleri hatırlıyor ama on yaşından on yedi yaşına kadar olan şeyleri birkaç saatte bir unutuyordu.

    Ama kitabın daha ilk başlarında Flora gidip dünyadaki en yakın ve tek arkadaşı olan Paige’in daha yeni ayrıldığı erkek arkadaşını öptüğünde, bu kitabı sevmeyeceğime karar vermiştim çoktan. Bu saatten itibaren Flora’dan da pek haz etmiyordum.

    Flora Drake ile öpüştükten sonra (Drake, Paige’in erkek arkadaşı) sebebini bilmediği bir şekilde onu öptüğünü unutmaz, her daim aklındadır. Ve Drake’e aşık olmaya başladığını hisseder. Ancak bir sorun vardır, Drake eğitim için dünya’nın öbür ucuna, Kuzey Kutup Bölgesindeki Svalbard’a gitmiştir.

    Bu nedenle Drake ile e-postalaşmaya başlarlar. Bu noktada Drake’ten tiksinmeye başladım diyebilirim. Yazdığı şeyler iğrençti çünkü. Gerçekten iğrençti. Çok sinirliyim hala. Tatlı çocuk beklerken çocuk şerefsizin teki çıktı ya… Tüm beklentiler çöpe gitti yani. Neyse, devam ediyorum.. Tabii bu süreç içerisinde Paige Flora olan arkadaşlığını gayet haklı bir nedenle sonlandırmıştır. Ve Flora’nın ailesi ağabeyi Jacob hastalandığı için istemeye istemeye Flora’yı Paige’in onunla kalacağını bilerek bırakıp Fransa’ya ağabeyinin yanına gittiklerinde ve Drake e-posta yoluyla Flora’ya, ‘Bu ilişki buradan yürümez, burada olsaydın her şey farklı olurdu’ dediğinde Flora ne yapar?

    Hadi, çok zor değil.

    Svalbard’a gider…

    Eğer Drake uğruna gidilecek biri olsaydı hiç sorun olmazdı. Ama Drake gibi bir gerizekalı için ta oraya gitmek, beni çok sinirlendirdi. Flora böyle bir salağı sevdiği için ona öyle öfkelendim ki, dayanılmazdı. Ki Flora Drake’ten adres bile almamıştı, sürpriz olsun diye. Flora’nın ileriye dönük amnezi hastası olduğunu bir kez daha hatırlatmak istiyorum.

    Neyse bu oraya gittiğinde, her yerde Drake’i aramaya başlıyor. Adres bile bilmeden, insanlara sanki Drake kayıpmış gibi fotoğraflarını göstererek… En sonunda bir kafe de, kafenin sahibi adam onu gördüğünü söylüyor ve Flora doğru yerde olduğunu anlıyor.

    Sonra kaldığı otelde Agi adında bir kızla arkadaş oluyor ve Flora’nın orada tanıştığı herkes başlarda onu normal sanmasına rağmen daha sonra ondan bir takım gariplikler olduğunu fark etmeye başlıyor.

    İlki, Flora’nın bir şeyleri unutmamak için kollarına yazdığı yazılar. İkincisi Flora’nın çantasını kafe de unuttuğunda sokakta birden çıldırıp ağlamaya başlaması. Bir noktadan sonra aynı insanlar onun sürekli bu hallerini gördüğünde onun sorununu anlıyorlar. Daha doğrusu Flora çıldırdığı bir anda ambulansı aramaması için Agi’ye defterini okutuyor ve Agi de kafenin sahibi vs diğer insanlara söylüyor durumu. Ve hep birlikte gerizekalı Drake’in peşine düşüyorlar.

    Buralar kitabın güzelleşmeye başladığı yerler çünkü Flora’nın Kuzey Kutbundaki maceraları, orada tanıştığı insanlar o kadar tatlı ve güzel ki, insan özenmeden edemiyor. Flora’nın hastalığı hepsini birbirine bağlıyor ve o küçücük yerde insanlar belki de hayatlarındaki en garip macerayı yaşıyorlar. Asla unutamayacakları bir şey.

    En sonunda Flora Drake’i buluyor. Heyecanlısınız. Her şeye rağmen bende heyecanlıyım. Ama tabii Drake gibi bir şerefsiz ne yapıyor, kapıyı Flora’nın suratına kapatıyor. Allahtan kız arkadaşı (evet, bir kız arkadaşta edinmiş çoktan) Flora’yı içeriye alıyor ve o evde yaşananlar şeyleri şöyle özetleyebilirim:

    Fantastik bir kitap okudunuz ve en sonunda hepsinin aslında karakterin komadayken gördüğü şeyler falan olduğunu öğrendiniz. Aynen böyle bir şey yaşanıyor ve siz yine şok geçiriyorsunuz.

    Kitap böyleydi. Son yüz sayfa gerçekten güzeldi çünkü bir süre Flora bile yaşadığı maceralara o kadar çok kendini kaptırıyordu ki, Drake’in dayanılmaz varlığını unutuyordunuz. Oradaki Kış güneşi’ne, foklara, kutup ayılarına kendinizi kaptırıyordunuz. Son yüz sayfada ‘bir sahilde Drake ile öpüştüm. Bana siyah bir taş verdi’ yazısını okumuyordunuz. Şaka yapmıyorum bunu iki yüz sayfanın her sayfasında en az bir kere olmak üzere okudum.

    Hatta Toby (kafenin sahibi), Flora Drake tarafından hüsrana uğratılınca ona buraya kadar Drake’i bulmak için değil, aslında kendini bulmak için geldiğini ve onun cesur birisi olduğunu söylemişti ki, bence de öyleydi.

    Birçoğumuz bu haldeyken bile bilmediğimiz bir yere korkarak gidiyorken o, yaşını bile kendine her gün hatırlatması gerektiği halde sırf bir çocuk ona bir şeyi hatırlattı diye onca yolu gitmeyi göze aldı. Ama bana kalırsa da, bu sadece bir bahaneydi.

    Flora, cesur ol. Yola çıkarken de çıkmadan önce de elinde hep bu yazılıydı ve o bundan hep güç aldı ve bu çok güzeldi.

    (Burayı yazdıktan sonra aniden elektrikler gitti ve belgeyi kaydetmemiştim ama neyse ki otomatik kaydetmeye almış… mutluluktan ağlayarak devam ediyorum..)

    Her maceranın bir sonu vardır ve Floranın ki de babasının onu almak için Fransa’dan oraya gitmesiyle son buluyor. Flora eve geri dönüyor ama herkes annesinin onu yeniden ilaçlara boğacağını ve ona zarar gelmemesi için her şeyi yapacağını biliyor. Ölüm döşeğinde olan abisi Jacob da biliyor ve bu yüzden ölmeden önce Flora’nın özgürce yaşayabilmesi için Paige ile bir plan yapıyor. Paige, yaşanan olaylardan dolayı Flora’yı affetmiş, pisliğin biri varsa o da Drake. Burada herkes sonunda hemfikir.

    Ve Paige, Flora geri döndüğünde onun elinden tutuyor ve Jacob’un planını uygulamaya başlıyorlar.

    Hikaye burada bitiyor. Jacob’un sonunda her şeyi açıklayan mektubu gerçekten çok güzeldi. Birçok merakınızı giderir nitelikteydi.

    Kitabın sonu gerçekten çok karmaşıktı ama kötü mana da değil. İyi mana da. Her şey iç içe girdi sanıyordunuz ama aslında çözülüyordu.

    Bana sorarsanız, ben sevdim ama tavsiye etme noktasında okumasanız da olur sanırım. İki yüz sayfa kolay göz ardı edilemiyor her şeye rağmen…

    Kitapla ilgili tek temennim, umarım Flora elindeki Flora, cesur ol dövmesini sildirmez.

    Evet, kitap boyunca eline bunu hangi sebeple yazdığını merak etmiştim ve nasıl bu kadar uzun süre silinmeden kaldığına da ve Jacob mektupta hikayesini anlattığında merakım gitti ve bu gözüme daha güzel gözüktü.

    O zaman… hepimiz cesur olalım.
  • Asker veya gerilla, Türk veya Kürt ne fark eder? Ölüm aynı ölüm değil mi? Birileri size, belki de tam paylaşmadığınız bir amaç gösterir. Sizi ateş hattına sürer; dava uğruna ölmenizi, öldürmenizi ister. Kendiniz için öldüğünüze, öldürdüğünüze inandırır sizi. Dava, insan hayatının önüne geçer. Biz şefler, şefçikler, onları savaşa süreriz. O savaşın kendi savaşları olduğuna inandırırız onları. Hayır, namussuz falan değilizdir, kendimiz de inanırız buna. Sonra bir gün kendi oğlumuz ateş hattına gittiğinde, dava uğruna ölüp öldürdüğünde düşünmeye başlarız temiz olup olmadığımızı.”
  • -Sokrates, sürgüne gittiğinde çeneni tutup sessiz ve sâkin yerinde oturamaz mısın?

    -Buna vereceğim cevabı bazılarınızın kafasına sokmak zor bir iş. Çünkü bunu yapmanın Tanrı'ya karşı bir isyan anlamına geldiğini ve bu yüzden ağzımı tutamayacağımı söylersem, şaka yaptığımı sanıp bana inanmayacaksınız.