• "İşte böyle böyle," dedi, derinden içini çekerek Süleyman Kahya. 'İşte böyle böyle, azala azala küçüldük Koca Tanış. İki bin çadırdık, bin kaldık. Bin çadırdık beş yüz, beş yüz çadırdık, yüz, yüz çadırdık altmış. İşte şimdi de... İşte
    böyle böyle tükeneceğiz. Gidenlerden birisi
    geri gelmedi. Nereye gittiler, ne oldular? Hiç kimseden bir ses soluk çıkmadı bir daha."

    " Çıkmadı," dedi Koca Tanış.

    " Böyle böyle, bir gün kimse kalmayacak."

    " Kalmayacak," dedi Koca Tanış." Gün gibi ortada."

    " Koca eli, obayı, koca Türkmeni, Yörüğü, Aydınlıyı, Horzumluyu, ulu şanlı günleri böyle rezil gömmek de, ardında bir ağıt yakmadan, ölümüne bir destan düzemeden, mezarında sazlar çalamadan, it ölüsü gibi gömmek de bize kaldı."

    "Bizde, bizim elimizde can veriyor Koca Türkmen," dedi Koca Tanış.

    "Ne kara günlere doğurmuş bizi anamız. Doğurmaz olasılar."

    Bir ağıt gibi konuşuyorlardı...
    Yaşar Kemal
    Sayfa 196 - Yapı Kredi Yayınları
  • İşte Nihavend'e hâcenin şehit olduğu haberi ulaştığında, Hayyam'ın şu meşhur dörtlüğü Horasan semalarında yankılanıp durmuştu:

    Niceleri geldi, neler istediler
    Sonunda dünyayı bırakıp gittiler
    Sen hiç gitmeyecek gibisin, değil mi ?
    O gidenler de hep senin gibiydiler..
  • - " (…) Neyin var Arezki? Mutsuz görünüyorsun. Bir odamız olsun istemedik mi? Var işte. Yanyanayız. Nedir seni üzen? Neyin eksik?
    -Evet doğru görüyorsun. Bir şeyim eksik. Sana bunu anlatamam. Hayâl gücüm eksik. Geleceği canlandıramıyorum gözümde. Hayâller alıp başlarını gittiler, geri gelmiyorlar…”
    Claire Etcherelli
    Sayfa 216 - Payel yayınları
  • ŞEYTANIN SAĞDAN YAKLAŞTIĞI BEL’AM İBNİ BAURA’NIN İBRETLİK HİKAYESİ

    Bel’am İbni Baura israiloğullarına mensup bir zattır. Bel’am İbni Baura ihlası ve ameli ile öyle bir makama çıktı ki, ismi Azam’ı bilirdi. Körleri, kötürümleri,sakatları iyileştirirdi bunlar ona ALLAH'ın (c.c) birer lütfu idi. Her duası kabul olunurdu. Bel’am İbni Baura’nın kavmi kâfirdi. Bu kavmin içinde sadece kendisi ve ailesi müslümandı. Bel’am’ın kavmi kâfirliklerini ve isyanlarını azdırdılar. Öyle ileri gittiler ki; CENAB-I HAKK Musa Aleyhisselama onlarla savaşması için emir verdi. Musa Aleyhisselam savaş hazırlıklarına başlayınca bu haber çabucak duyuldu . Bel’am’ın kavmi haberi duyunca korkuya kapıldılar ve dediler ki:

    "Bizim Musa ile baş edecek gücümüz yok.’’
    Aralarında ne yapacaklarını tartışırlarken biri şöyle dedi: "Şu duası kabul olan Bel’am’a gidelim, o bizi Musa’dan kurtarır.'' Kavmin ileri gelenleri Bel’am’ın yanına gidip durumu söylediler:

    "Musa ordusu ile yola çıktı, üzerimize geliyor, bizi helak edecek. Gidecek yerimiz yok, sana geldik, bize yardım et, Musa’yı bizden uzaklaştır.''

    Kavmi dinleyen Bel’am onlara dedi ki:

    "Siz ne istediğinizin farkında mısınız? Musa ALLAH’ın nebisidir, ben ALLAH’ın dostunun aleyhine nasıl dua ederim?''

    Bel’ am kavmin talebini reddetti. Fakat kavmin yapacak başka bir şeyi yoktu. Musa Aleyhisselam ile baş etmeleri imkansızdı. Önlerinde bir çıkar yol vardı: Bel ’am’ ı İbn-i Baura yı ikna etmek.

    Kavmi birçok hediyelerle, ziynetlerle Bel’am’ın hanımına gittiler ve dediler ki:

    "Başımızda şöyle bir sıkıntı var. Biz senin efendinle konuştuk, ama bir türlü ikna edemedik. Sen bizim yerimize efendin ile konuş ve onu ikna et, bize yardım etsin.''

    Kadın hediye ve ziynetleri görünce '' Tamam'' dedi.
    Ben Bel’am ile konuşup bu işi halledeceğim.''
    Bel’am’ın hanımına karşı düşkünlüğü vardı, onu çok sever, onun sözüne itibar eder, isteklerini yerine getirirdi.

    Hanımı Bel’am’ ın yanına gelerek ona durumu arzetti. "Bunlar bizim yakınlarımız, komşuluk hakkı vardır. Yakınlarımız darda kalınca onlara yardım etmek görevimizdir. Şimdi onlar çok büyük bir sıkıntı ile karşı karşıyadır. Senin gibi bir adam nasıl olur da komşularına yardımdan kaçınır?''

    Bel’am İbni Baura:

    "Hiç olacak iş mi? Bir Peygamberin aleyhine nasıl dua edilir? Bu ona ALLAH katından verilmiş bir emirdir. Şayet bu emrin ALLAH katından olmadığını bilsem, kavmime dua edebilirdim."

    Karısı vazgeçecek gibi değildi. Bir açık kapı buldu ya, ''Bu emir ALLAH katından olmasaydı..."
    O da bu emrin ALLAH katından olmadığını anlatmaya, bu konuda bel’am’ı ikna etmeye çalıştı. Uzun uğraşmalar sonucunda, kadın Bel’am’ı ikna etti. Bel’am Musa Aleyhisselem’ın aleyhine dua etmeyi kabul etti.

    Bel’am’a o gece rüyasında ''Ey Bel’am helak olacaksın'' denildi. Karısının baskısıları öyle bir gözünü döndürmüştü ki, rüyasındaki uyarıyı önemsemedi bile. Sabah olduğunda her zamanki gibi eşeğine binerek dua ve niyazda bulunduğu dağa çıkmak için yola koyuldu. Yola koyulmuşlardı ki eşek adım atmadı. Eşeğini dövdü olmadı. Eşek ayak diremiş, bir adım dahi atmıyordu.

    ALLAH (c.c) izni ile eşek dile gelip konuştu:

    "Ey Bel’am sana yazıklar olsun! Sen beni nereye götürüyorsun?Görmüyorsun ki önümü melekler kesmiş. ALLAH’ın nebisinin aleyhine dua etmeye nasıl gidebilirim, bırak beni.''

    Bel’am baktı olmayacak eşeğini bıraktı, yaya olarak dağın tepesine çıktı. Dağın zirvesine çıkan Bel’am’ın yanına kavminden de bir takım beyinsizler gelmişti. Hep birlikte başladılar Musa Aleyhisselem’a beddua etmeye. Bel’am’ın yaptığı beddualar, ters dönüyor, kavmine yöneliyordu. Kavmi şaşırdı:

    "Ey Bel’am! Sen ne yapıyorsun? Sen bize beddua ediyorsun!"

    "Benim elimden birşey gelmiyor. Ben Musa’nın aleyhine dua ediyorum, ağzımdan dua sizin aleyhinize çıkıyor." Bel’am ebedi kaybedenler kervanına yazılmıştı. Duası biter bitmez dili uzamaya başladı. Dili göğüslerine kadar uzadı.

    Bel’am dedi ki:

    "ALLAH’a yemin olsun ki, dünyamı da ahiretimi de kaybettim. Benden size hayır yok. Siz şimdi beni iyi dinleyin. Ellerinizin altındaki genç kızlarınızı giydirin, bir güzel süsleyin. Musa’nın ordusu gelince, kızlarınızı ordunun içerisine salıverin. Kızlarınız Musa’nın ordusundaki erkeklerin kendilerine saldırmasına ses çıkarmasınlar.''

    Musa Aleyhisselam’ın ordusu, yaklaşınca genç kızlar, genç kadınlar, Musa Aleyhisselam’ın ordusunun içerisine dalıverdiler. Musa Aleyhisselam’ın ordusunun içersine giren kadınlardan bir tanesi çok güzeldi, güzelliği dillere destandı. Bu güzel kadın komutanlardan birinin dikkatini çekti. Komutan kadını alarak doğruca Musa Aleyhisselam’ın yanına çıktı.

    Komutan kadını göstererek dedi ki:

    "Sen şimdi diyeceksin ki, bu kadın sana haramdır?''

    Musa Aleyhisselam:

    "Evet haramdır. Sakın o kadına yaklaşma."

    Fakat komutan Musa Aleyhisselam’ın sözünü dinlemedi ve kadına yaklaştı. Komutanın yaptığı çirkinliği gören bazı beyinsizler de aynı çirkinliği yaptılar. Aradan çok zaman geçmedi ki askerler arasında kolera salgını baş gösterdi. Rivayet edilir ki, yetmiş bin kişi koleraya yakalandı. Sonra ordunun içinden güçlü kuvvetli bir zat çıktı, komutan ve birlikte olduğu kadını bir kılıç darbesiyle öldürdü. Bundan sonra salgın bıçak gibi kesildi ve askerler sağlığına kavuştular. Hazret-i Yûşâ komutasındaki ordu tarafından Belkalılar hezîmete uğramışlar Bel’am da öldürülenler arasında yerini almıştı.

    Mevlâ Tealâ, Bel’am İbni Baura’dan imanını soyup çıkardı. Onda bulunan bütün özellikler gitti. Bel’am İbni Baura’dan yüksek makam alındığı gibi rivayet edilir ki, tarihin ilk inkar kitabını da Bel’am yazmıştır.

    "Dileseydik, elbette onu bu ayetler sayesinde yükseltirdik. Fakat o, dünyaya saplandı ve heveslerinin peşine düştü. Onun durumu tıpkı köpeğinkine benzer: Üstüne varsan da dilini çıkarıp solur, bıraksan da dilini sarkıtıp solur. İşte ayetlerimizi yalanlayan kavmin durumu böyledir. Kıssayı anlat; belki düşünürler.''

    (Araf, 176)

    Muhammed (s.a.v) buyurdular ki:

    "Ahir zamanda kişinin cehenneme girmesi ya zevcesinin, ya annesinin, ya babasının, ya da evladının yüzünden olacaktır.''

    Bel’am İbni Baura’nın kıssası bir çok peygamberin merakını celbetmiştir.

    ALLAH Teala’ya sormuşlar:

    Ya RABBi! Bel’am İbni Baura’ya bu kadar ayetler verdin, onları niye muhafaza etmedin?''

    CENAB-I HAKK buyurmuş ki:

    "Biz ona çok sayıda nimetimizi verdik, o verdiğimiz nimetlere bir gün şükretmedi. Eğer şükreden bir kul olsaydı, onu muhafaza ederdik.''


    RABBİM ŞÜKRÜMÜZÜ ARTIRSIN
  • Ey Rabb-i Rahîm'im ve ey Hâlık-ı Kerim'im!

    كُلُّ اٰتٍ قَر۪يبٌ

    sırrıyla ben şimdiden görüyorum ki: Yakın bir zamanda ben kefenimi giydim, tabutuma bindim, dostlarımla veda eyledim. Kabrime teveccüh edip giderken, senin dergâh-ı rahmetinde, cenazemin lisan-ı haliyle, ruhumun lisan-ı kaliyle bağırarak derim: El-Eman el-Eman! Yâ Hannan! Yâ Mennan! Beni günahlarımın hacaletinden kurtar! İşte kabrimin başına ulaştım, boynuma kefenimi takıp kabrimin başında uzanan cismimin üzerine durdum. Başımı dergâh-ı rahmetine kaldırıp bütün kuvvetimle feryad edip nida ediyorum: El-Eman el-Eman! Yâ Hannan! Yâ Mennan! Beni günahlarımın ağır yüklerinden halas eyle! İşte kabrime girdim, kefenime sarıldım. Teşyi'ciler beni bırakıp gittiler. Senin afv ü rahmetini intizar ediyorum. Ve bilmüşahede gördüm ki: Senden başka melce' ve mence' yok. Günahların çirkin yüzünden ve masiyetin vahşi şeklinden ve o mekânın darlığından bütün kuvvetimle nida edip diyorum: El-Eman, el-Eman! Yâ Rahman! Yâ Hannan! Yâ Mennan! Yâ Deyyan! Beni çirkin günahlarımın arkadaşlıklarından kurtar, yerimi genişlettir. İlahî! Senin rahmetin melceimdir ve Rahmeten lil-Âlemîn olan Habib'in senin rahmetine yetişmek için vesilemdir. Senden şekva değil, belki nefsimi ve halimi sana şekva ediyorum. Ey Hâlık-ı Kerim'im ve ey Rabb-ı Rahîm'im!
  • 308 syf.
    ·71 günde·Beğendi·9/10
    Cennet Mekan Sultan
    33 yıllık hükümdarlığı süresince öyle bir siyaset izler ki bir karış toprak kaybetmez Osmanlı. Sonra tahttan indiren basiretsizler başa geçer. 9 yılda balkanlar dahil bir çok yer kaybedilir. Üstüne 1. cihan harbine girilir ve orda da durum fiyasko. Yine Abdülhamid Han'ın ifadesiyle "Allah devletimizi bu hale getirenleri kahretsin."

    Yıllar geçer Allah hakk üzere yaşayanların hakikatini bir gün tecelli ettirir. Bazen de bunu hakikate muhalif agizlarla yaptırır. İşte Abdülhamid Han'ın düşmesi için çabalayanlardan Rıza Tevfik Bölükbaşı pişman olup şu mısraları kaleme alır:
    Nerdesin şevketlim, Sultan Hamid Han?
    Feryâdım varır mı bârigâhına?
    Ölüm uykusundan bir lâhza uyan,
    Şu nankör milletin bak günâhına.

    Târihler ismini andığı zaman,
    Sana hak verecek, ey koca Sultan;
    Bizdik utanmadan iftira atan,
    Asrın en siyâsî Padişâhına.

    'Pâdişah hem zâlim, hem deli' dedik,
    İhtilâle kıyam etmeli dedik;
    Şeytan ne dediyse, biz 'beli' dedik;
    Çalıştık fitnenin intibahına.

    Dîvâne sen değil, meğer bizmişiz,
    Bir çürük ipliğe hülyâ dizmişiz.
    Sade deli değil, edepsizmişiz.
    Tükürdük atalar kıblegâhına.

    Sonra cinsi bozuk, ahlâkı fena,
    Bir sürü türedi, girdi meydana.
    Nerden çıktı bunca veled-i zinâ?
    Yuh olsun bunların ham ervâhına!

    Bunlar halkı didik didik ettiler,
    Katliâma kadar sürüp gittiler.
    Saçak öpmeyenler, secde ettiler.
    Bir asi zabitin pis külâhına.

    Haddi yok, açlıkla derde girenin,
    Sehpâ-yı kazâya boyun verenin.
    Lânetle anılan cebâbirenin
    Bu, rahmet okuttu en küstâhına.

    Çok kişiye şimdi vatan mezardır,
    Herkesin belâdan nasîbi vardır,
    Selâmetle eren pek bahtiyardır,
    Harab büldânın şen sabahına.

    Milliyet dâvâsı fıska büründü,
    Ridâ-yı diyânet yerde süründü,
    Türkün ruhu zorla âsi göründü,
    Hem Peygamberine, hem Allâh'ına.

    Lâkin sen sultânım gavs-ı ekbersin
    Âhiretten bile himmet eylersin,
    Çok çekti şu millet murada ersin
    Şefâat kıl şâhım mededhâhına.

    Sözün kisasini bu güzel eserde kızı Ayşe Osmanoğlu özetlemiş. Onun ifadeleri ile sözü hitama erdirelim:

    Ölmeden bilinmedi kadri
    Babam Sultan Abdülhamid Han'ın
    Hiç kimseye bâki değildir
    İtibarı bu fâni cihanın...

    Ayşe Osmanoğlu
  • Annabel Lee

    Seneler,seneler evveldi;
    Bir deniz ülkesinde
    Yaşayan bir kız vardı,bileceksiniz
    İsmi Annabel Lee;
    Hiçbir şey düşünmezdi sevilmekten
    Sevmekden başka beni.

    O çocuk ben çocuk,memleketimiz
    O deniz ülkesiydi,
    Sevdalı değil karasevdalıydık
    Ben ve Annabel Lee;
    Göklerde uçan melekler bile
    Kıskanırdı bizi.

    Bir gün işte bu yüzden göze geldi,
    O deniz ülkesinde,
    Üşüdü rüzgarından bir bulutun
    Güzelim Annabel Lee;
    Götürdüler el üstünde
    Koyup gittiler beni,
    Mezarı ordadır şimdi,
    O deniz ülkesinde.

    Biz daha bahtiyardık meleklerden
    Onlar kıskandı bizi,_
    Evet!_bu yüzden (şahidimdir herkes
    Ve o deniz ülkesi)
    Bir gece bulutun rüzgarından
    Üşüdü gitti Annabel Lee.

    Sevdadan yana ,kim olursa olsun,
    Yaşça başca ileri
    Geçemezlerdi bizi;
    Ne yedi kat gökdeki melekler,
    Ne deniz dibi cinleri,
    Hiçbiri ayıramaz beni senden
    Güzelim Annabel Lee.

    Ay gelip ışır hayalin eşirir
    Güzelim Annabel Lee;
    Bu yıldızlar gözlerin gibi parlar
    Güzelim Annabel Lee;
    Orda gecelerim,uzanır beklerim
    Sevgilim,sevgilim,hayatım,gelinim
    O azgın sahildeki,
    Yattığın yerde seni .

    Çeviren : Melih Cevdet ANDAY

    Edgar Allan POE
  • Giderken nefeslerini size bırakacaklarını sanmıştınız değil mi? İşte gittiler ve nefeslerini de yanlarında götürdüler. Bunca yıl soluk alıp verdikleri alanları bile terkettiler. Senelerce nefes tüketip anlatamadıklarını, bir çırpıda anlattılar gidişleriyle.
  • Üçüncü cildden tavukların insana dönüşmesini anlatan hikâye...

    Sâdeleştirilmişi

    Hakîr Evliyâ'nın başından geçen

    O balkanda bütün hizmetçilerimle bir kefere hanesine konuk olup bir odada ateş kenarında gönül rahatlığıyla dururken onu gördüm, kapıdan içeri çirkin yüzlü yaşlı bir kadın saçlarını belik belik dağıtıp öfkeli bir şekilde içeri girdi ve pervasızca ateş başına oturup özel lehçesiyle bol bol küfürler savurdu.

    Hakîr öyle anladım ki taşrada hizmetçiler biraz uygunsuz davranışlarda bulunup biçimsiz tekliflerde bulunmuş olalar. Hizmetçilerimden sorduğumda "Hâşâ bir şeyden haberimiz yoktur" dediler.

    Daha sonra bu yaşlı karının yanına yedi adet çocuk, torlak oğlan ve kızlar gelip yaşlı karının çevresinde toplandılar ve çağıl çuğul Bulkarca söyleşip ateş başını kuşattılar. Hakire aslâ bir yer komadılar. Garip seyirliktir diye uzaktan seyr ederdim.

    Sonunda gece yarısı olduğunda onu gördüm, bir hareket eder şeklinde bir ayak savaşı oldu. Hemen hakîr rahat uykusundan uyanıp onu gördüm, yaşlı karı kapıyı açup ocaktan bir avuç kül alıp fercine sürdü. Elinde kalan küle bir efsun okuyup elindeki külden ocak başındaki çıplak yatan yedi adet oğlan ve kızların üzerlerine saçtı.

    Bir de ne göreyim, yedisi de birer iri piliçler olup civ civ demeye başladılar. Hemen elindeki geri kalan külden kendinin başına saçınca o an kendisi de bir büyük kuluçka tavuk oldu, gurk gurk diyerek kapıdan dışarı çıktı. Ardı sıra yedi adet piliç evlatları civ civ diyerek dışarı çıkınca o an,

    "Bre oğlan!" diye can havliyle feryat edip kölelerim uykudan uyanıp geldiler. Gördüler ki burnumdan kan boşanmış.

    "Bre bu ne hâldir, dışarı çıkın, görün bu ne kütürtü oluyor" deyince dışarı çıktılar.

    Gördüler ki atlar arasında anılan cadı tavuk ve piliçler gezdiğinden atlar boşanıp birbirlerini helâk ediyorlar. Atlar tavuktan ve domuzdan hoşlanıp atlara sıraca ve kızılkurt hastalığı girmez. Bunun için nalbant dükkânı tavuksuz, değirmenleri domuzsuz ve ileri gelen haneleri Yahudisiz olmaz.

    Bu kere atlar birbirlerini helâk ederken köydeki reâyâ kefereleri bu işten haberdar olup atları bağladılar. Cadı tavuklar bir tarafa gittiler. Kölemin gördüklerine göre onun anlattıklarıdır, onu gördüm, der,

    "Bir kefere hemen âletini çıkarıp tavukların üzerine sepe sepe işeyince, sekiz adet tavuklar insanoğlu olup yine o yaşlı çirkin kadın olunca o işeyen kafir yaşlı karıyı ve çocukları döve döve bir tarafa götürdü.

    Ardı sıra baktık. Meğer o ev kiliseleriymiş, avradı papaza verdiler. Papaz avradı okuyarak afaroz-ı mandolos eyledi" diye kölelerim yemin ettiler. Ve,

    "Antabî Müezzin Mehmed Efendi hizmetçileri ve mataracıbaşı hizmetçileri gördü tavuklar adam olduğunu" diye şahit gösterdiler.

    O gece sabaha dek korkumdan mı yahut kan hareketinden mi burnumun kanı bir türlü kesilmedi. Tâ sabah vakti olunca kandan kurtuldum. Daha sonra müezzin hizmetçilerinden ve Mataracı Mehmed Ağa hizmetçilerinden sordum,

    "Vallahi ahşam tavukların üstüne o kefere işeyince tavuklar adam oldu. İsterseniz işeyen kefereyi getirelim” dediler.

    "Canım getirin" dedim. O an kefere gülerek gelip,

    "Sultanım, o karı başka soydur. Kış geceleri yılda bir kere öyle kara koncoloz (umacı, öcü) olurdu, ama bu yıl tavuk oldu. Kimseye zararı yoktur" deyip gitti.

    İşte bu çok kusurlu hakîr adı geçen Çalıkkavak'da böyle bir temaşaya düş gelip aklım başımdan gideyazdı.

    Özgün Hâli

    Sergüzeşt-i hakîr Evliyâ

    Ol balkanda cümle huddâmlarımla bir kefere hânesine mihmân olup bir hücrede âteş kenarında safâ-yı hâtırla dururken anı gördüm, kapudan içeri bir acûze-i bed-likâ geysûların fetile fetile târumâr kılup gazab-âlûd içeri girüp bî-pervâ âteş başına oturup lehçe-i mahsûsuyla vâfir şütûm etdi.

    Hakîr eyle fehm etdim ki taşrada huddâmlar birez nâ-hemvar evzâ‘ [u] etvâr teklîf-i mâlâ yutâk etmiş olalar. Hüddâmlara tenbîh etdikde hâşâ bir şeyden haberimiz yokdur, dediler.

    Ba‘dehû bu acûzenin yanına yedi aded sıbyân, gulâm, bintân-ı nâresîdeler gelüp acûzenin cânib-i erba‘asına cem‘ olup çağıl çuğul Bulkarca söyleşüp âteş başın ihâta etdiler. Hakîre aslâ bir yer komadılar. Garîb temâşâdır deyü gen yakadan seyr ederdim.

    Âhir nısfu'l-leyl oldukda anı gördüm, bir hareket eder şeklinde bir ayak savaşı oldu. Hemân hakîr hâb-ı râhatdan bîdâr olup anı gördüm, acûze karı kapuyu açup ocakdan bir avuç kül alup fercine sürüp elinde kalan küle bir efsûn okuyup elindeki külden ocak başındaki uryân yatan yedi aded oğlan ve kızların üzerlerine ol külü saçup anı gördüm, yedisi de birer iri piliçler olup civ civ demeğe başladılar. Hemân elindeki bâkî kala[n] külden kendünün başına saçınca ol ân kendüsü de bir büyük kuluçka tavuk olup gurk gurk diyerek kapudan taşra çıkup ardı sıra yedi aded piliç evlâdları civ civ diyerek aşra çıkınca ol ân

    "Bre oğlan!" deyü cân havliyle feryât edip gulâmlarım [130b] hâbdan bîdâr olup geldiler. Gördüler kim burnumdan kan boşanmış.

    Bre bu ne hâldir, taşra çıkın, görün bu ne kütürdü oluyor dedikde taşra çıkdılar, gördüler kim atlar arasında mezkûr câzû tavuk piliçler gezdiğinden atlar boşanıp birbirlerin helâk ediyorlar. Hâlâ ki atlar tavukdan ve hınzırdan hazz edüp atlara sıraca ve kızılkurd marazı girmez. Anınçün na‘lbend dükkânı tavuksuz ve değirmânları hınzırsız ve ekâbir hâneleri Yahûdîsiz olmaz.

    Bu kerre atlar birbirlerin helâk ederken gökden re‘âyâ kefereleri bu kârdan âgâh olup atları kayd-bend etdiler. Cadu tavuklar bir cânibe gitdiler. Gulâmımın manzûru olduğu üzre, anın naklidir, Ânî gördüm, der, bir kefere hemân zekerin çıkarup tavukların üzerine sepe sepe işedikde anı gördüm, sekiz aded tavuklar benî Âdem olup yine ol acûze fertûte oldukda ol teşelşül eden kâfir acûze avreti ve gulâmları döğe döğe bir cânibe götürdü. Ardı sıra nazar etdik. Meğer ol hâne kiliseleriymiş, avreti papasa verüp papas avreti okıyarak afaroz-ı mandolos eyledi" deyü gulâmlarım yemin etdiler. Ve Antâbî Mü’ezzin Mehemmed Efendi huddâmları ve mataracıbaşı huddâmları gördü tavuklar âdem olduğun, deyü şâhid duyurdular. Ol gice sabâha dek havfimden mi yâhûd kan hareketinden mi burnumun kanı cereyân etmeden kesilmedi. Tâ vakt-i sabâh olup demden halâs oldum. Ba‘dehû mü’ezzin huddâmlarına ve Mataracı Mehemmed Ağa huddâmlarından su’âl etdim:

    "Vallahi ahşam tavukların üstüne ol kefere işeyince tavuklar âdem oldu. İsterseniz işeyen kefereyi getirelim" dediler. Cânım getirin, dedim. Ol ân kefere hande ederek gelüp eydür:
    "Sultânım, ol karı başka soydur. Kış giceleri yılda bir kerre eyle kara koncoloz olurdu. Ammâ bu yıl tavuk oldu. Kimseye zararı yokdur" deyüp gitdi. İşte bu hakîr-i pür-taksîr mezkûr Çalıkkavak'da böyle bir temâşâya düş gelüp aklım başımdan gideyazdı.
  • Cenk sonrasında muzır olduğuna kanaat getirilen bazı esirlerin kafaları sırasıyla kesilirken bir müslüman, esir kâfirin boynuna sarılır ve...

    Sâdeleştirilmişi

    Meğer bu sırada bir serhad gazisi bir kâfir haramîyi diri olarak saklamış. Bu kâfiri bu yiğidin sakladığını paşaya söyledikleri gibi (Seydi Ahmet)paşa öfkelenip,

    "Tez o adam ile o kâfiri getirin” deyince o an paşa huzuruna o gazi ile anılan kefereyi getirdiler. Hemen paşa, "Tiz a cellât” deyip kâfiri siyaset meydanına çökerdikleri gibi hemen o yiğit kâfirin boynuna sarılıp,

    "Aman koca vezir, ceng mahallinde bu kâfire dinim verip onun dinini ben alıp bu kâfirle kardaş olmuşum. Eğer bunu öldürürsen benim dinim onunla cennete gidip ben garibe yazıktır. Haçan ki ben ölsem bu kardaş okuduğum kâfirin dini benimle kalıp biz cehenneme gideriz. Bu kere yine bana yazıktır" diye ağlayıp feryat ederek kâfirin üzerinden ayrılmaz.

    Gayretli Paşa:
    "Gaziler bu adam ne der?" diye sorduğunda o serhat gazileri:

    ”Bu serhatlerimizdeki yiğitlerimiz kâfire esir olduklarında bazı kâfirler ile yiyip içme arasmda kâfir onu esirlikten kurtarmaya ahd eder. Müslüman da,

    'Eğer sen de bize esir olursan ben de seni Türk'den kurtarayım' diye verilen söz arasında,

    'Öyle olsun, senin dinin benim ve benim dinim senin olsun mu? Olsun' diye kan yalaşıp kâfir Müslüman ile din karındaşı olurlar.

    İşte şimdi bu gazinin bu kâfir karındaşı olup bu Müslüman esirlikten kurtarmış. Şimdi bu kâfir bunların elinde esir olup saklayıp kurtarsa gerek ki verdiği sözünü yerine gelip kâfirden imanını alıp kâfire imanını vermiş ola. Bu kere şimdi kâfir katl olursa cennete gitmiş ola. Bu ölürse kâfirin diniyle cehenneme girer ola. Bu ise Müslümanm ve kâfirlerin kitabında bile yoktur. Ancak bu serhatlerde bu kötü tören çoktur" dediklerinde hazırcevap Paşa:

    "Bre şu iki kâfiri dahi azat ettim. Biri rızasıyla dinden çıkmış kâfir, biri aslında kâfirlerdir” diye esir kâfiri dinden dönmüş kâfire verip it gibi gittiler. Hepimiz bu sözlere hayran kaldık.

    Özgün Hâli

    Meğer bu mahalde bir serhad gâzîsi bir kâfir harâmîyi diride saklamış..Bu kâfiri bu yiğit hıfz etdiklerini paşaya gamz etdikleri gibi paşa gazab-âlûd olup,

    "Tîz ol âdem ile ol kâfiri getirin" dedikde ol ân paşa huzûruna ol gâzî ile mezkûr kefereyi getirdiklerinde, hemân paşa, "Tîz-e cellâd" deyüp kâfiri meydân-ı siyâsete çökerdikleri gibi hemân ol yiğit kâfirin boynuna sarılup,

    "Amân koca vezîr, ceng mahallinde bu kâfire dînim verüp anın dînin ben alup bu kâfirle kardaş okumuşum. Eğer bunu öldürürsen benim dînim onıyla cennete gidüp ben garîbe yazıkdır. Haçan ki ben ölsem bu kardaş okuduğum kâfirin dîni benimle kalup biz cehenneme gideriz. Bu kerre yine bana yazıkdır" deyü ağlayup feryâd ederek kâfirin üzerinden ayrılmaz.

    Paşa-yı gayyûr eydir: "Gâzîler bu âdem ne der?" deyü su’âl etdikde ol serhad gâzîleri eyitdiler:

    "Bu serhadlerimizdeki yunaklarımız kâfire esîr olduklarında ba‘zı kâfirler ile yeyüp içme arasında kâfir anı esîrlikden kurtarmağa ahd eder.

    Müselmân dahi ‘Eğer sen de bize esîr olursan ben de seni Türk'den kurtarayım’ deyü ahd ü amân arasında,

    ‘Eyle olsun, senin dînin benim ve benim dînim senin olsun mu? Olsun’ deyü kan yalaşup kâfir müselmân ile dîn karındaşı olurlar.

    İşte şimdi bu gâzînin bu kâfir karındaşı olup bu müselmânı esîrlikden kurtarmış. şimdi bu kâfir bunların elinde esîr olup saklayup halâs etse gerek kim ahd [ü] emânı yerine gelüp kâfirden îmânın alup kâfire îmânın vermiş ola. Bu kerre şimdi kâfir katl olursa cennete gitmiş ola. Bu ölürse kâfirin bî-dînle cehenneme girir ola. Bu ise müselmânın ve kâfirlerin kitâbında bile yokdur. Ancak bu serhadlerde bu bed-âyîn çokdur" dediklerinde,

    Paşa-yı hâzır-cevâb eydir: "Bire şu iki kâfiri dahi âzâd etdim. Biri rızâsıyla mürted kâfir, biri zâtî kâfirlerdir" deyü esîr kâfiri mürted kâfire verüp seg ber-sahrâ gitdiler. Cümlemiz bu kelâmlara hayrân kaldık.