1000Kitap Logosu
Gizem
TAKİP ET
Gizem
@gizem1456
öğrenci
415 okur puanı
03 Tem 2018 tarihinde katıldı.
83
Kitap
26
İnceleme
438
Alıntı
0
İleti
Tanıdığın kimse takip etmiyor
Ortak okuduğunuz kitap bulunmuyor
84 syf.
Alman felsefeci Wilhelm Schmid'in severek okuduğum Mutsuz Olmak kitabından sonra bu kitabın onun aksine bilimsel manada bir şeyler okumak isteyen okurlar için pek uygun olmadığını fark ettim. İkili ilişkiler özelinde aşkın pratiğine ve gündelik problemlerine odaklanılmış ancak daha derin ve teorik soruların cevabı yok. Bilimsel veriler, deney ve gözlemlerden çok aşk üzerine tespit ve tavsiyeler bulunan bu kitap bence farkındalık yaratma açısından okunması gereken bir kitap. Özellikle dikkatimi çeken birkaç alıntıya yer verecek olursam; "Kendini seven başkalarını da sever. Kendinde bir iç zenginlik hisseden, bundan başkalarına da verebilir. Kendiyle ilişkisini iyi idare eden, başkalarıyla ilişkilerini de iyi götürür. Kendinden emin olan sürekli kendiyle ve niyetleriyle ilgili kaygılar taşımaz, başkalarına değer verebilir, onların da kendi benliğine göstermesini umduğu dikkati başkalarına verebilir." "Aşkın ruhsal düzlemde nefes alabilmesi için ruhun istiridye vasfına sahip olması gerekir, Ruhun dışsal koşullara ve kendi iç durumuna bağlı olarak doğru anda açılabilmesi veya kapanabilmesi çok şeyi değiştirir. Ruh açıldığında erişilebilir ama aynı zamanda yaralanabilir hale gelir; kapandığında kendini tecrit eder ve yaralanmalardan korunur. Düşünce gücünün yardımıyla "ruh kaslarını" hareket ettirebilmeyi öğrenmek, böylece bazen iradî olarak kendini koyverip sonra geri çekilebilmek, alıştırma meselesidir. Ancak uzun süren bir deneyim ve tefekkür süreci sonucunda hangi durumda neyin uygun olacağına dair, açılma veya kapanmada bir eksikliğin ya da aşırıya kaçmanın ne zaman, nerede ve nasıl dengelenebileceğine dair bir sezgi gelişir."
Aşk
7.8/10
· 509 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
33
192 syf.
Yas yüzükleri, kin divanı ve temmuzun on sekizi adlarında üç şiir kitabındaki şiirlerin bir araya gelmesiyle oluşmuş bir kitap Bakiye. Uzun zamandır okuduğum en farklı, en derin ve imge yüklü şiirlerdi benim için. Ne kadar bitmesin diye az az okumaya çalışsam da gün içerisinde aklıma takıldı elim hep gider oldu ki gitmeyecek gibi de değildi. Tüm şiirleri okuru içine alacak türde diyemem bunun sebebi de aslında birçok şairden etkilenmiş olması, bazı şiirlerini anlamlandırabilmek için çok iyi bir birikim gerekiyor bu sebepten bazı satırlar benim için de anlaşılmazdı. Ancak şiirden biraz olsun yolu geçmiş herkes için içe işleyecek bir kitap olduğunu düşünüyorum. Uzun zamandır bu kadar güçlü bir şairin sesini, duyuşunu, varlığını hissetmemiştim. Babadan yitik, şefkatten bihaber yarım bırakılmış çocukları, yaşadığı coğrafyanın kederiyle yazdığı bölümle bunu en derininden hissettiriyor. Birçok şairin belli şiirlerinde ulaştığı o doruk nokta Varol’un hemen hemen her şiirinde var. Günlük yaşamın basit konularını can acılı saptamalarıyla dile getiren bu şair-yazar hakkında okuduklarım arasında Varol özelinde yazılan ancak birçoklarının da kanayan yarası olan bir konu hakkında yazılanlara denk geldim. Hakkında şöyle yazmış Nermin Yıldırım: "Çağdaş edebiyatımızın en kıymetli kalemlerinden şair-romancı Kemal Varol, hayatını öğretmenlikten kazanıyordu. İşini, öğrencilerini nasıl sevdiğine ben şahidim, son romanını yazın boş okul sıralarında yazdığını anlatmıştı... O ve kendisi gibi öğretmen olan eşi sendikanın grevine katıldıkları için açığa alınmışlar bugün. Bu ülke Kemal'i böyle ödüllendirdi. Sadece o değil, adını bilmediğimiz niceleri... Gelecek ay kirasını nasıl ödeyeceğini, çoluk çocuğuna ne yedireceğini bilmeyen bir sürü insan var şimdi. Bu kaygıyla uyumaya çalışacaklar bu gece. Peki biz uyuyabilecek miyiz?" Devamında bir daha ne zaman okuruz şiirlerini sorusunun cevabını da bizzat kendisi vermiş: “Bir derdim var. Bir zamanlar şiirin içine saklıyordum derdimi, şimdi roman aynı vazifeyi görüyor.” Hakkında ne kadar yazsam da az gelecek, yetmeyecek iyisi mi şiirin tadına varmak isteyen her okur okusun ve bizzat hissetsin. Zihnimde uzunca bir süre yankılanacağını hissettiğim bir şiiriyle bitireyim. Biley Taşı eriyen bakışlarımda çözülürdü zamanın uğultusu gelirdin: dudaklarının arasında yağmurun sesi unuturdum, uzayıp giden gökyüzü kime kapalı neden her şey vecdini soldurur çocukluğunu anlatırken neden mendil ister babasız kadınlar bilmedim, çünkü herkesin kalbi artık biley taşı herkes hırpalarken kısık sesle canını bazı babaların yasıyla yaşarken herkes savurdum bir sitemle ölümün giz dilini ne baba ne oğul olabildiğim kadın, bağışla: ey yetim, bu aşkta da babanı bulamadın galiba!
Bakiye
8.8/10
· 185 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
22
95 syf.
Pastoral senfoni, yazarın yaşamı hakkında biraz bilgi edindikten sonra aslında kahramanlar ve işlediği konular itibariyle kendi hayatına göndermeler yaptığını fark ettiğim ve aslında bahsedildiği gibi bir hikayeden ziyade günlük türünde yazılmış çok sesli bir senfoni. Bir papazın ani bir kararla hayatlarına dahil ettiği kör bir kız olan Gertrude, her şeyin farkında olan ama bunları bazen sineye çekip bazen de farklı biçimlerde ortaya çıkarıp asıl meseleden uzak kalmaya çalışan Amelie , oğlu Jacques arasında geçen olaylar ve kendini kızın eğitimine adamış aynı zamanda büyük içsel fırtınalar içinde savrulan bir papaz. Kitap boyunca beni en çok düşündüren hatta etkileyen Gertrude ve papazın çıktığı o uzun yürüyüşler esnasında aralarında geçen sohbetler oldu. Gertrude’un hemen hemen her konuda eğitim almasını sağlıyor ancak konu renklere gelince her ikisi de büyük bir sıkıntıya düşüyordu. Görmeyen birine bir rengin daha koyu ya da daha açık olabileceği ya da farklı kombinasyonlarla sonsuz sayıda renk oluşturulabileceği nasıl anlatılabilirdi ki? İşte tam da bu noktada onu Neuchatel’e götürüp konser dinletme imkanı doğuyor. Yazar aynı zamanda, Beethoven’ın eserlerinden biri olan Pastoral Senfoni’ye de gönderme yapıyor ve yaşamın bütün renklerini kör bir kıza bu senfoni aracılığıyla anlatmaya çalışıyor. Sonlara yaklaştıkça ummadığım bir şekilde yön değiştiren hikaye tadı damağımda kalmış bir şekilde bitmese belki daha hoş olabilirdi ancak bunu yazarın diğer eserlerini okumak için bırakılan bir pay olarak düşünüp bir sonraki eserinde tatmin olmuş bir okur olmayı hayal ediyorum şimdilik.
Pastoral Senfoni
8.0/10
· 2.231 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
22
224 syf.
“Çok canım yandı şu açık kalplilikten daha da yanacak.”
Jale, Ahmet, Sacide, Ferhunde, Zeki, İhsan ve Reha… Başlarda olay örgüsünü ve kişileri çözümlemek zor olsa da ilerledikçe her şey rayına oturuyor ve okuyucunun kısa sürede alışabileceği bir düzen ve sırayla gidiyor ta ki son mektuplara kadar. Sarsıcı, şaşırtıcı bir son diyerek sürprizi daha fazla bozmadan devam edeyim. Karakterlerden kısa kısa bahsedecek olursam dobralığıyla sevdiğim Sacide’yle başlamak isterim. Altını çizmelere doyamadığım mektupların sahibi, içsel hesaplaşmaları ve kendi hakkındaki tespitleriyle her zaman olmasa da ara ara kendimi gördüğüm bir karakter. Bu memleket esir ediyor insanlarını ve ben esir olmayacağım diyen ve kendince bunu başaran özgür ruhlu Sacide. Üç yakın arkadaştan ikincisi Ferhunde. Jaleyle sayfalarca süren nasıl oldu da bir kadınla bir erkek arasında temiz ve ebedi bir aşkın mevcut olduğuna inandık biz, neden ve nasıl inandırıldık konulu muhakemelerinin sahibi. Hatta öyle ki yaşadığı son hayal kırıklıklarıyla yoksa sadece bize, kadınlığa mahsus bir duygu mudur aşk gibi düşüncelerle boğuşan ilginç bir karakter. Asıl bahsetmek istediğim karakterler ise Ahmet ve Jale. Bu nasıl sevmektir böyle diyerek bir yandan hayranlıkla bir yandan da şaşkınlıkla okuduğum mektupların sahibi Ahmet. Varlığını Jale’nin varlığına adamış, yaşamının anlamını da amacını da Jale yapmış bir adam ancak ne kadarı samimi duygularla yazılmış cevabını okudukça alıyoruz. Sevginin en tehlikeli hali bu belki de merkeze bir başkasını koyup aynı egoistçe hislerle karşılık verilmesini beklemek. Öyle ki mektuplarından birinde geçen “benim üzerinde hak iddia etmeni ben istiyorum, insanın birbirine karışması sevgiden doğar “cümlesini okurken oldukça rahatsız edici boyutta bir sevgi olduğunu düşünmeye başladım. Hak iddia etmek, sevgi… İlişkilerde bir bütün olmak ya da hiç hoşuma gitmeyen ancak dillere pelesenk olmuş bir elmanın iki yarısı olmak deyimi yerine birliktelik yaşayan iki ayrı bütün olabilmenin mühim olduğuna inanan ben için bir hayli rahatsız edici geldi bu cümle. Kısacası Jaleye karşı takıntı derecesinde ve sağlıklı olmayan bir bağ kurduğunu geç de olsa fark ettiğim bir karakter oldu Ahmet. Derken son iki mektubun sahibi Jale’nin mektupları başlıyor. Bir çeşit insansal buyurganlığın kurbanı Jale. Aklını duygularının önüne ağdan bir duvar gibi germiş, üzülmemek için sevmeyen ya da bunu göstermeyen bir karakter. Yaşadığı onca şeye rağmen sevgi yoktur, aşk yoktur demeye dili varmayan buna inanmak istemeyen bir kadın. Burukluğunu hala üzerimde hissettiğim şu cümlelerle bitireyim. “Bilmem ki, belki de sadece mektuplarda kalmaya mahkûm bir aşk vardır; mektup aşkları!”
Mektup Aşkları
7.5/10
· 550 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
1
12
103 syf.
Ahmet Telli’nin şimdiye kadar okuduğum kitaplarından içerik olarak oldukça farklı bir kitap Yangın Yılları. Farklılığını da aslında kitabın sunu kısmında bizzat yazarından okuyoruz. İlk basımı 1979 olan ve 1966-1976 yılları arasında yazılan bu şiirler için şöyle diyor Ahmet Telli; “Bu şiirler bir şairin miladıdır ve içtenliğinin külleri hala sımsıcaktır. Politik, ideolojik kaygıları da, bir ütopyanın gerçekleştirilmesi içindir. Bir de toplanarak, yakılarak birçok kitaplıkta yerinden edilen bu kitabı, oraya iade etmek gerekiyordu. Kimileri böyle bir eksikliği duymayabilirler ve haklarıdır. Ama bu kitap, belki en çok, şairini sorgularken, geçmişin onur sayfalarına gözatılmasını sağlayabilir, çünkü, yangın yılları hala sürüyor.” Etkileyici bir sunudan hemen sonra gelen Yangın Yılları şiiri de kitaptaki en çarpıcı şiirlerden. "Birer kanlı gömlekti günler yılan dilli bir yangındı tenimizde sanki nesimi'ydik derimizi yüzüyorlardı ama biz hep aynı coşkuyla yineliyorduk sevdamızı 'yaşasın halklar kahrolsun faşizm!' Ve tarih o bilge tavrıyla yaşanan günlere 'yangın yılları' diye sayfa açıyordu." Kitabın başlarında ideolojik ve politik temayla oluşturulan şiirlerden hemen sonra Köy Öğretmeninin Günlüğü başlığıyla devam eden kısımda ilk bölümden bağımsız olarak sevda, hasret gibi temalar işlenmiş. Ya ilk bölümün coşkusuna fazla kapılmamdan ya da gerçekten birbiriyle ilişkilendirilemeyen kısımların yan yana gelişinin hoşuma gitmemesinden sonlara doğru okuma isteğim azaldı ancak bu küçük detaylara rağmen severek okuduğum bir kitap oldu.
Yangın Yılları
8.3/10
· 379 okunma
Okuyacaklarıma Ekle
15