• Beckett ile Joyce sayesinde tanıştım. Öncesinde bir fikrim yoktu ve bu tanışma ile hayran kalmıştım. Okuduğum 4. Beckett kitabı oldu: 2 roman ve şiirleri sonrası oyun...

    Joyce'a olan hayranlığı ve onunla tanışıklığı sebebiyle, okuduğum eserlerinde Joyce etkisini hissettim. Dilin işleyiş biçimi, konu akışı, çekinmeden ( Ulysses'in yasaklanmasına sebep olan müstehcenlik) düşünceler ve akla gelen cümleleri ifade etme şekilleri, benzerlik taşıyor.

    Beckett kendi içinde yapmış olduğu yolculuğu, bu yolculukla birlikte sorgulayıcı yaklaşımı, aynı zamanda sonsuz arayışı eserlerinde çarpıcı şekilde yansıtmış bizlere. Bunun en güzel örneğidir Godot...

    Kitaba değinirsek içerikle birlikte;

    Estragon ve Vladimir'in günler ve gecelerden oluşan bekleyiş süreci son bulmuyor ve sürekli tekrar halinde başka nesneler ve şeylerin etkisiyle ilerliyor. Birisi her şeyi unutup bedeni ile ilgilenirken, diğeri her şeyi hatırlayıp düşünceleri ile boğuşuyor. Bu kişinin kendi iç savaşını yansıtıyor.

    Yaşamak bir nevi cezadır. Bu sebeple kendini asmak ve yaşamını sonlandırmak isteği oluşturuyor. Ancak bundan bir tek Godot gelirse kurtulacaklardır. Kimdir bu Godot?
    Buna verilen bir sürü yanıt var elbette. Benim yanıtım ise benliktir. Kişinin kendisine yönelimi ile kurtuluşa ereceğidir. Varoluşunu kendi kendine çözümleyerek ona sarılarak yaşamını devam ettirebileceğidir. Bunu bulamayan insan ya acı çekecek ya da durumunu kabullenecektir. Acı derken acı bitmez. Hayatın her yerinde yerini alır. Sadece burda, bundan dolayı acı çekmektir dediğim.

    Bulduktan sonra ise rahat olacağı fikri ise tam bir muamma... Boşluğun içinde yuvarlanıp kara delikte kaybolabilir...
    Bunlardan kaçış ölüm ile olabilirdi belki de yine...

    Bulmasan yani gelmezse Godot, bu sefer de katlanılmaz rutin yaşamını devam ettirir. Bu süreç yine ölüme kadar devam eder. Her şeye sağır olarak, göz yumarak ve hiçbir şey hakkında konuşmayarak yaşamak... Yaşamak için yaşamak...

    Eser bu şekilde iken biraz da kendimden bahsedeyim;
    Beklediğimiz çok şey var. Ben kendi Godot'umu bulmuşken, bir anda her şey yerle bir oluveriyor. Tekrar başka bir arayış ile devam ediyorum. Godot dışında O'nu da bekliyorum ben. O'nu bulmuştum tüm benliğimle sarılmıştım/sarılıyorum ve bekliyorum. Gelmesini umarak bekliyorum. Kalmasını dileyerek ve isteyerek... O kimdir? Bunu söylemiyorum. İçimde saklı ve gizli...
    Bazı şeyler saklanarak değerini yitirmeden korunur. Koruyorum onu içimde. Seviyorum onu kendimle birlikte... Anlatılmayacak ve yaşaması güç olan... Bu bekleyişler, arayışlar hiçbir zaman son bulmayacak sanki... Ölene dek...

    Burada rutin hayat ile alakalı ve sıradanlaşan insanları en güzel anlatan videolardan birini paylaşarak sonlandırıyorum. Mutlaka izleyin. Sevgiyle...

    https://youtu.be/XSSckVrfmEs
  • Bazı kitaplar vardır gerçekten hakkında çok konuşmaya gerek yoktur. “Al, oku” deyip geçeceksin, o depremi okuyunca okuyanın kendisi yaşayacak ama ben kendime not düşmek ve kitabı birilerinin radarına düşürmek için yine de yazacağım. Bitirdiğim günden beri inceleme yazmak için yanıp tutuşuyordum. Nihayet kendi çapımda yaptığım araştırmayı bitirip yazmaya başladım. Çok büyük ihtimalle yazdığım ve yazacağım en uzun inceleme olacak. Birilerine ulaşırsa ne mutlu bana.

    Kitap, Çin’de köyleri gezip köylülerden dinlediği hikâyelerle halk şarkıları derleyen bir gezginin, kitabın kalanındaki anlatıcımız olacak olan Fugui ile karşılaşması ve Fugui’nin ona anlattıklarıyla gelişiyor. Olayların yaşandığı dönem, Mao’nun Çin’in lideri olduğu ve sözümona Büyük İleri Atılım projesini gerçekleştirmeye koyulduğu zamanlar. İncelemenin kalan kısmında bu projeyi BİA diye kısaltacağım ve Mao’nun kendi halkına yaşattığı acıları ve zulmü dilim döndüğünce anlatacağım.

    Öncelikle yaşanmış tarihi bir döneme ışık tuttuğu ve beni derinden sarstığı için bu incelemeyi yazmasaydım da kitaba kaynaklık eden Mao dönemi Çin’i kesinlikle araştıracaktım.

    Yazarımız Yu Hua kendi çocukluğunda , yine Mao döneminde yaşanan Kültür Devrimine tanıklık ediyor. Bu dönemin onda yaşattığı travmanın izleri de yazdığı her kitabında yer bulmuş. Bu Kültür Devrimi’ne aşağılarda BİA ile birlikte detaylı olarak değineceğim.

    Kitap yayımlanır yayımlanmaz Çin’de yasaklanıyor. Sonra filme uyarlanıyor, hızını alamayan devlet anında filmi de yasaklanıyor. Bir ülkenin yüzleşmekten ve başkalarının da haberdar olmasından korktuğu utanç dolu bir geçmişe sahip olması ne acı. Çin tarihini elimden geldiği kadar kısaltıp özet geçeceğim. Benim de çok bilgim yok, az şey okudum. Eksiğim, yanlışın olursa affola. Belirtirseniz düzeltirim.

    Çin’in 8 bin yıllık köklü bir tarihi var. İlkokul ve ortaokuldan az çok biliyoruz medeniyete öncülük eden keşiflerini de. Kağıt yapımıdır, matbaasıdır, pusulasıdır, barutudur, sismografisidir, matematikteki pi değeridir, KONFÜÇYUS’udur vs. Her alanda birikimli, gelişmiş, zengin bir geçmiş yani. Gerek tıp alanında gerekse sanayi ve sanatta gelişime imzasını atmış bir toplum. Araştırmaya başladığımda taa Milattan Öncelere kadar gitmiştim ama baktım işin içinden çıkacak gibi değilim, aldığım notlar derya olmuş. Dedim “Bahar sakin ol” (((:::: Daha yakın tarihten itibaren başlayacağım o yüzden.

    Şimdi 1912 yılına kadar Çin hanedanlıkla yönetiliyor. Sonrasında nüfus artışı ve Afyon Savaşları sonucu çıkan iç isyanlar sebebiyle bu hanedanlık sistemi sona eriyor. Fakat hanedanlık yıkılıp cumhuriyet ilan edildikten sonra da Çin uzun süre huzur yüzü görmüyor.

    Devletin başında milliyetçi rejim var. 1920-21 yıllarında Çin Komünist Partisi kuruluyor. Rejimin başındaki General Chiang egemenliği eline alıp komünizm unsurunu şiddet yoluyla ekarte etmeye çalışında iç savaşın fitilini ateşlemiş oluyor. Komünistler silahlanıp örgütleniyor. II. Dünya Savaşı’na kadar Çin bu iç sorunlarıyla meşgulken Japonya Çin’e saldırıyor. Hâl böyle olunca komünistler ve milliyetçiler kendi aralarındaki sorunları “bir süreliğine” askıya alıp dış düşmanlarına karşı tek yumruk olarak mücadele veriyor ve Japonya’yı yenilgiye uğratıyorlar. Savaşla beraber ittifak da bitiyor ve iç savaş kaldığı yerden devam ediyor ama bir farkla: bu Japonya’yla olan mücadeleden komünistler güçlenerek, milliyetçiler güç kaybederek çıkıyor.

    Bundan sonra, 1949’dan itibaren Mao’nun 27 yıl sürecek olan devri başlıyor. Dananın zart dediği yere geldim sonunda. Şimdi Çin’e, bugün lanetleyerek andıkları kitapta geçen zamanları yaşatan kişiden, Moa’dan 1-2 cümleyle bahsedip geçiştirmek olmaz.

    Araştırmaya ilk başladığımda zalim bir diktatör mü yoksa kahraman bir lider mi anlayamamıştım. Youtube’dan birkaç video izledim, sonra videoların altındaki yorumları okuyunca her iki fikirden de insanlar olduğunu anladım. Siyasetten de, gizli kapaklı olaylardan da nefret ederim. Asla güvenemediğim tüm bu bilgi kirliliği içinde benim şahsi kanaatim kesinlikle cani olduğudur. 2-3 günlük bir araştırma sonucu vardığım kanı budur tabii ki yanlışım olduğunu düşünen, fikri başka olan varsa yazsın enine boyuna tartışıp konuşalım. Ben şimdi kendi araştırmalarım sonucu kafamda biçimlenen Mao portresini kelimelere dökeyim.

    Adamın çocukluğundan arıza bir tip olduğu belli. 3 ayrı okuldan atılmış ama okuma hevesi bitmemiş ve durmamış. Askerliğe heveslenmiş, orduda da dikiş tutturamayıp ayrılmış. Düşünceleri ve görüşleri okuduklarıyla şekillenmiş. Tabi Mançu hanedanlığının yıkılışına tanıklık etmesinin etkileri de vardır mutlaka. Çocuklukta yaşadığınız her şey ömrünüz boyunca sizi etkiler. Yazarımızda da böyle olmuş, girişte yazdıklarımı hatırlayın. Neyse Mao’ya dönelim tekrar. Marksizmi çok genç yaşta tanıyıp benimsemiş. Çin Komünist Parti’sinde de daha ilk kurulduğu yıllardan aktif rol almaya başlamış. Adından o zamanlar söz ettirmeye ve parlamaya başlamış ama Mao denince akla ilk gelen olay Uzun Yürüyüş oluyor. Destekçileri onu bu olayla efsaneleştiriyor. Bu Uzun Yürüyüş’ün çok detayına girmeyeceğim. Rivayet edilen o ki; Mao ve yoldaşları, Chiang Kai Shek önderliğindeki 700.000 kişilik ordu ile kuşatılınca 9.000 km uzunluğunda bir yolu kaçarak geçmek zorunda kalıyor. Bu açlık ve sefaletle dolu yolculukta 80.000 civarı kişiden sadece 10.000 kadarı hayatta kalmayı başarıyor ve halk nezlinde kahraman konumuna erişiyor. Burda başkahraman olarak görülen kişinin kim olduğunu belirtmeme gerek yok sanırım. Bu olay Mao’yu artık tamamen etken ve olayların merkezinde kontrol sahibi biri yapıyor ama ilginçtir ben bu Uzun Yürüyüş’ü araştırırken aslında Mao’nun bu yürüyüşe hiç katılmadığına dair iddialar da okudum. Meydanlarda propogandası yapılmak amacıyla ve sadece kahramanlık öyküsü olsun diye Mao kaynaklı uydurulduğunu söyleyenler var. Muhtemelen iddialar doğrudur çünkü gözümde katil birinin dürüst olduğuna inanacak değilim. Katil demişken halkına yaptığı zulümlerden, Büyük İleri Atılım ve Kültür Devrimi’nden de bahsedelim artık. BİA ile ilgili aşağıdaki dört paragrafı Cafer Tayyar Karadağ’ın yazısından olduğu gibi alıntıladım. Özet geçmek istemedim çünkü kitapta yaşanan acılara kaynaklık eden olaylar tam da bunlar. Kitabı okurken bizzat duyacaksınız o acıları.

    “1957 yılının Kasım ayında Moskova’da düzenlenen Komünist Partilerin Enternasyonel Konferası’nda Mao ilk defa Çin’in 15 sene içerisinde Büyük Britanya’yı çelik üretiminde geçeceğini belirtecekti. Mao bu amacı doğrultusunda her yöntemi mübah olarak görecek ve Çin halkı bu uğurda büyük bedeller ödeyecekti.

          Bu çerçevede 1958 tarihinde daha çok “Büyük İleri Atılım” olarak bilinen ikinci beş yıllık kalkınma projesi başlatılmış ve ilkinden farklı olarak Sovyet modelini örnek alan bir planın yerine Çin usulü bir yol takip edilmiştir. Bundaki en büyük etken ise ÇHC-SSCB ilişkilerinin bozulması ve Mao’nun Çin’in Sovyetlerden farklı bir yapıya sahip olduğunu, dolayısıyla kalkınma için farklı metotların benimsenmesi gerektiğini düşünmesidir.

        BİA projesi en basit anlatımıyla tarım ve endüstrinin büyümesini öngörmekteydi. Mao, bu ikilinin büyümesinin diğer alanlarda da büyüme sağlayacağına inanıyordu. BİA projesine sanayi ve tarım üretimini ikiye katlayacağı sloganıyla start verilmişti. Bu bağlamda köylülerin kişisel üretimi yasaklanmış ve binlerce kişiden oluşan dev komünler oluşturularak kolektif üretime zorlanmışlardı. Fakat bu komünal sistemin yanlış istatistiklere neden olması kısa zamanda yaşanacak olan faciaları tetiklemiştir.

    Nitekim bu yanlış verilerden yola çıkarak ülkede gerektiğinden fazla tahıl ve pirinç stokuna sahip olduğunu zanneden ÇKP ileriki yıllarda komünlerin farklı alanlara yönelmesi gerektiğine karar vermiş ve tarlalardan çekilen işçiler kanal, köprü, çelik üretiminde çalıştırılmışlardır. Özellikle 1957’de Mao’nun verdiği demeci gerçekleştirebilmek amacıyla çelik üretimine büyük önem verilmiş ve müthiş bir üretim sürecine girilmiştir. Ancak üretilen çeliğin kalitesiz olması ve neredeyse hiçbir işe yaramaması büyük bir kaynak ve emek israfına neden olmuştur.
    ÇHC’nin bu radikal projesi sonucunda ekonomik kriz patlak vermiş, kıtlık baş göstermiş ve milyonlarca Çinli hayatını kaybetmiştir. BİA politikası ile köylü toplumu bir anda sanayi toplumuna dönüşmüş, dünün çiftçileri birden fabrika işçileri olmuşlardı. Bu politikanın yanlış olduğunu belirten yetkililer vatan haini ilan edilerek, idam edilmiş ve Mao ne pahasına olursa olsun hedefe varmak için sonuna kadar bu facianın devam etmesine göz yummuştur. Bu noktada şu soruyu soracak olursak; Mao bu proje ile amacına ulaşabilmiş midir? Cevap kısa ve nettir; Hayır.”

    Mikrofon tekrar bende. Gelelim Kültür Devrimi dönemine. Faciayla sonlanan BİA’nın ardından Mao’nun geçmişinde ikinci bir kara leke olan bu olay “on yıllık kaos” olarak adlandırılıyor (1966-76)
    Eylemin sloganı şu: Dört eskiyi - eski düşünceyi, eski kültürü, eski adetleri, eski alışkanlıkları - yok et. Düşünebiliyor musunuz bir devlet, kendi eliyle milletinin tüm tarihini, kültürel birikimini “devrim” “reform” adları altında kendi elleriyle yakıp yıkıyor. Eski kitaplar, tablolar toz buz ediliyor, düşünürler yargılanıp idam ediliyor.

    Günümüzde bu “Kültür Devrimi” Çin ders kitaplarında artık yer almıyor ve şimdiki yönetim tarafından lanetleniyor.

    Benim anlatacaklarım bunlardı. İstemediğim kadar uzun oldu. Çin tarihine de bu kitabı okuyana kadar hiç ilgim yoktu. Yu Hua sayesinde araştırıp öğrenmiş oldum. Son zamanlarda okuyup en çok etkilendiğim kitap oldu ki salya sümük ağladığım da nadirdir ama oldu. Benim incelemem sizi cezbetmediyse (ve buraya kadar da incelik gösterip okuduysanız) lütfen kitabın internetteki başka incelemelerini de okuyun. Ben okudum, içeriği ve yazarı çok güzel anlatan, tahlil eden yazılar var. Yaşamak gerçekten şaheser. Bu kitaptan kendinizi mahrum bırakmayın. Yazımı okuyan herkese teşekkür ederim.
  • ne vakit bir yaşamak düşünsem
    sus deyip adınla başlıyorum
    içimsıra kımıldıyor gizli denizlerin
    hayır başka türlü olmayacak
    ben sana mecburum bilemezsin
  • Ne vakit bir yaşamak düşünsem
    Bu kurtlar sofrasında belki zor
    Ayıpsız fakat ellerimizi kirletmeden
    Ne vakit bir yaşamak düşünsem
    Sus deyip adınla başlıyorum
    İçim sıra kımıldıyor gizli denizlerin
    Hayır başka türlü olmayacak
    Ben sana mecburum bilemezsin...
  • Bedia Tuncer.

    Kocaman yürekli dev kadın.

    1960’lı yıllarda Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nde personele okuma yazma kursu verirken gönüllü olarak akıl hastalarına da kucak açan iyilik meleği.

    Bizlerin yaptığı gibi akıl hastası birini görünce adımlarını hızlandırarak oradan uzaklaşmamış, onlara belki de hiç tatmadıkları sevginin, şefkatin şiirini okutmuş, belki de yazdırmış. İyi de yapmış. Yüreğine sağlık.

    Akıl hastalarının ortak noktaları nedir biliyor musunuz? Kendi özellerini kimseye açmak istememeleri. Hepsi içinde yaşamak isterler herşeyi. Bu elleri öpülesi kadın yürekten bu kadar ne yapmış ki, kimisi vefasız bir sevgili yüzünden, kimisi ailevi sorunlardan, kimisi yokluktan akıl hastanesine düşen bu insanlar gizli gizli yazdıkları şiirlerini ona sunmuşlar. Gerçi şiirleri okuduğumda akıl hastası onlar mı, yoksa ben miyim bilemedim ya. Belki okuyunca siz karar verirsiniz.

    Peki bu kitabı neden sevdim biliyor musunuz? Saflığı, açık yürekliliği, sevginin en masum halini taşıdığı için. Şiir yazarken şairler çevreyi gözlemler çoğu zaman. Yani yazdıkları, çevredeki olayların kendilerine yöneltilmesinden ibarettir. Çoğu şair de zaten kendi hayatını hiç yazmaz. Çevresini kendisine yontar diğer bir deyişle. Ama bu insanlar direkt olarak kendilerini yazmışlar çevrelerine odaklanamadan. Katkısız, orijinal. Zaten bir akıl hastanesinden hangi çevreye odaklanabilirler ki?

    Hayatımda ilk defa bir kitap ile konuştum ayrıca. Evet bana deli diyebilirsiniz ama konuştuk işte. Sesini, sıcaklığını, bakışlarını, iniltisini hissettim kitabın. Ve ne mi söyledi bana? "Hastaneye düşmeden önce insanlara sevgi ve değer vermelisin." dedi. "Çok geç kalmadan…"

    Sonra bu kitabı okurken ne kafiyeye baktım, ne serbestliğine, ne hece veznine, ne de redifine. Bu kitabı okurken yüreğe baktım. Hislere, duyumsamalara, pişmanlıklara, sevgilere, ihanetlere, iniltilere baktım.

    Bir de kendi insanlığıma…

    Saygılarımla...
  • Kelimelere gerekli özeni göstermiyoruz. Öylesine söyleyip geçiyoruz işte. Halbuki hayatın derin anlamı kelimelerde gizli albayım. Hepimiz aşktan bahsedip dururuz öyle ama acaba kaçımız bilir gerçekten ne anlama geldiğini? Bilemezsin albayım, bilemezsin. Bizim kaderimiz bu, anlamını bilmediğimiz kelimeleri yaşamak. İşte aşk mesela. Sarmaşıkla aynı kökten geliyor biliyor muydun? Işk kökünden. Sarmaşıkta aynı aşk gibi yavaş yavaş içine doğru giriyor, yavaş yavaş dolanıyor, yavaş yavaş özünü ele geçiriyor. Dünya mesela aşağılık yer demek yada aşağılıkların yaşadığı yer demek. Dünya çirkin biz güzeliz albayım. Bu aşağılık yerde aşk gibi şeyler var ama biz anlamını bilmiyoruz ki. Gel seninle kelimelere yeni anlamlar katalım. Bulduğumuz anlamlara yeni kelimeler uyduralım. Kelimelere toprak diye basıp geçmeyelim düşünelim altında yatan binlerce kefensiz manayı...
  • Felaketler doğal olunca da, insan eliyle olunca da değişmiyor. Bir istatistiksel işlem başlıyor. Eline kağıt kalem almış birileri bir hesap çıkarma derdine düşüyorlar. Kaç kişi öldü, kaç kişi yaralı, maddi hasar ne kadar. Bilimsel gelişmenin getirdiği duygusuz köksüz yaklaşım bu olsa gerek. Bir istatistikten ibaret yaşamlar sürdürüyoruz. Rakamlara bağımlı bir var oluş. Sahi kaç para ediyoruz ki biz?
    Gidenler, kalanlar, ölenler, yaralananlar. Hepsi bir insan halleri savaşta. Bir çok öykünün başı ve sonu. Yarım kalmış bir yaşanmamamışlık hissi herkesin içinde. İnsan olduğunu unuttuğun bir var olma çabası. Savaş bunları da içeriyor elbette. Bir sayı olmaktan çıkaran şey bu kişisel acılar, umutlar, öfkeler, zayıflıklar bizi. Bir felaketin ardında kalan bir sayılar yumağından çok sonsuz dramlar ağıdır; birbirine bağlı birbirinden etkilenen.
    Olağanüstü her halde yaşamak daha bir farklı boyuta taşınıyor. Yaşamak için çaba harcamak gerekiyor. Yemek, su, barınak, bunları kaybedince anlıyoruz değerlerini ve ne kadar zor elde edildiklerini. Bireysel acıların en büyük kaynaklarından biri de bu oluyor.
    Savaş her zaman bir yokluklar trajedisi olmuştur. Ve kaybolan bir yaşam bir çok şey ifade etmez ki bir sayıdır eni kökü:

    '' Benim için cephe, korkunç bir girdaptır. İnsan henüz merkezden çok uzaklarda suların durgun kısımlarında iken daha, onun emici kuvvetini hisseder. Girdap, yavaş yavaş, kurtulmaya imkân, fazla direnmeye hacet bırakmadan, insanı çeker kendine. Ama topraktan, havadan müdafaa kuvvetleri yağar bize, bilhassa topraktan. Toprak herkesten çok askerin yardımcısıdır. Asker toprağa sarıldı, uzun uzun, deli gibi, onu kucakladı, ateş karşısında ecel terleri dökerek yüzünü, kollarını, bacaklarını onun içine soktu mu, o zaman toprak askerin biricik dostu ağabeysi, annesi olur; asker korkularını, feryatlarını toprağın sessizliğine esenliğine inler; toprak bu korkuları, bu feryatları alır; askere yeniden, onu on saniyeliğine koşturacak bir dirilik verir, sonra askeri yine tutar, bazen bu tutuşu ebedi olur.”

    Savaşın en korkunç yüzünü yaşayan insanlar geri dönmeyi düşünür eve ya da ev denilen yere geride bıraktığı kovuğuna. Orası hep güzeldir, güvenlidir, sevdikleriniz oradadır ve güvendedir. Dönebilirsek eğer her şey kaldığı yerden devam edecektir. Ama hiç bir zaman öyle olmaz. Savaş ve felaket her yeri yakıp kavurur:

    “Bu gençliğimizin ülkesi, bize tekrar verilse bile, ne yapabiliriz biz onu? O alemden bize geçmiş o narin, gizli kuvvetleri daha diriltemeyiz ki!
    Biz onlarda olabiliriz, onlarla kaynaşabiliriz, onları hatırlayabiliriz, onları sevebiliriz, onlar gözümüzün önüne geldikçe heyecanlanabiliriz.
    Ama bunun ölmüş bir arkadaşımızın fotoğrafı önünde düşüncelere dalmaktan bir farkı yok ki; yüz hatları onun hatlarıdır, bu onun yüzüdür; birlikte geçmiş günlerimiz hatıramızda aldatıcı bir canlılık kazanır; fakat yine de o değildir bu resim.
    Biz artık eskisi gibi bağlı değilizdir ona. Bizi çeken onun güzelliğinin, havasının şuuru mudur? Hayır! Kendi hayatımızın olaylarında payı olan bir kardeşlik, bir beraberlik duygusudur; bu kardeşlik bizi sarmış, annelerimizin babalarımızın dünyasını bizim için daima biraz anlaşılmaz hale sokmuştur; çünkü biz, hep muhabbetler içinde, nasılsa kendimizi onlara kaptırmış, onlara ram olmuşuzdur. En küçük şeyler bizi günün birinde hep sonsuzluk yollarına bırakıvermiştir. Bu, belki de gençliğimizin hakkıydı sadece. Biz henüz hiçbir hudut tanımıyor, hiçbir tarafta son diye bir şey kabul etmiyorduk; kanımızda ümidi taşıyorduk, günler geçtikçe bizi tek varlık haline getiren ümidi.
    Biz bugün gençliğimizin ülkelerine seyyahlar gibi gidebiliriz. Biz gerçeklerde kavrulduk; farkları tüccarlar, mecburiyetleri de kasaplar gibi biliyoruz. Biz artık o eski tasasızlar değiliz; biz şimdi müthiş vurdumduymaz olduk. Ölmeyeceğiz ama yaşayacak mıyız?
    Kimsesiz çocuklar gibi bırakılmış, yaşlı insanlar gibi görmüş geçirmişiz; kabayız, üzgünüz, satıhtayız… Galiba mahvolmuşuz.”

    İnsan eliyle yaratılmış en ilginç yıkım makinasıdır, savaş. Etkilemediği hiç bir şey yoktur. Ve feryatlar figanlar acılar sadece insanı etkilemez:

    “Beygirin biri devriliyor... Sonra biri daha.
    Sonuncusu ön ayakları üzerine dayanıyor, atlıkarınca gibi bir kavis çiziyor, yere çökmüş, ön ayaklarına abanmış, dönüyor; sırtı parçalanmış herhalde. Asker o yana koşuyor, vurup öldürüyor. Aciz ve yavaş, yere seriliyor beygir. Ellerimizi kulaklarımızdan çekiyoruz. Hırıltı kesildi. Yalnız uzayıp giden, sönmekte bir iç çekiş hala asılı havada. Sonra yine sadece raketler, mermi türküleri, yıldızlar…
    Aklımız ermiyor adeta. Detering, kalkıp gidiyor, söyleniyor:
    “Peki, ama onların suçu ne?” Sonra yine geliyor; sesi heyecanlı, heybetli de adeta: “Size söylüyorum,” diyor. “Hayvanları harbe sokmak, alçaklığın daniskası.”

    Savaş’ın en korkunç anlatına şahit olmuş yazar. Sizi de ortak ediyor acıya yokluğa ve yıkıma. Taraf olan her yandan yaşanan şey aynı aslında birbirinden korkan ve birbirini yok eden var olma kaygısını yaşatıyor yazar her kelimede. Oysa savaş için bulduğu çözümü gösteriyor nükteli bir dille:

    “Harb dediğin, halk şenliklerine benzemeli bir nevi. Boğa güreşlerindeki gibi çalgılı, biletli olmalı. İki memleketin bakanları, generalleri banyo donlarıyla, ellerinde sopalar, sahaya çıkıp birbirlerine saldırmalılar. Sağ kalan hangi memlekettense, o millet garip sayılmalı. Bu, hem daha basit, hem de daha iyi. Burada onların yerine bizler dövüşüyoruz.”

    Bahse konu olan savaş birinci dünya savaşı ve bir Alman askerinin ağzından okuyoruz romanı. Bir çok insani ve korkunç süreci. Yazım dili o kadar akıcı ve gerçek ki o roman kahramanı siz oluyorsunuz. Siz de kokuyor, korkuyor, aç kalıyor ve acı çekiyorsunuz. Karakter isimlerinden çok karakterler siz oluyorsunuz ayrı ayrı, herbirinden bir çok kendinize ait noktayı bulup çıkarıyorsunuz. Hırsız olmak bir ahlaki kural olsa da o alan ve zamanda hayatta kalmanın tek yolu olduğunu görüyorsunuz. Ahlak ancak savaşsız mümkün biliyorsunuz.
    Keyifli okumalar!