• 124 syf.
    ·1 günde
    "Bizim için çok geç. Biz kendimize istediğimiz gibi bir hayat kuramadık. Hayatımızda ne varsa hepsi de sahte, hepsi de yalan. Hiçbiri de bizimle uyuşmuyor"

    Güner Sümer Bozuk Düzen oyununun kapak sayfasına bu satırları yazıyor.. Az okunan, az bilinen bir yazar olduğu için biyografisinden bir bölüm ile başlamak istiyorum. Umarım onu biraz daha okur ve anarız çok fazla olmasına gerek de yok onun da samimiyetsiz kalabalığı pek seveceğini düşünmüyorum..

    "Öykü ve oyun yazarı (Ankara, 1939 – Ankara, 1977). Romancı Adalet Ağaoğlu ablası, oyuncu Sinan Sümer oğludur. Daha lisedeyken Demir Özlü, Ahmet Oktay, Orhan Duru, Demirtaş Ceyhun, Attila İlhan gibi şair ve yazarlarla Mavi dergisi kadrosunda yer aldı. Ankara Hukuk Fakültesi’ndeki öğrenimini yarım bırakıp Paris’e gitti (1960), orada tiyatro öğrenimi gördü, oyuncu ve yönetmen oldu. 1962’de Arena Tiyatrosu’nda oyunculuğuna başladı. 1964’te Paris’te tanıştığı yazar Tezer Özlü’yle evlendi, Ankara’ya yerleşti. Eskişehir Belediye Tiyatrosu’nda, AST’ta oyuncu ve yönetmen olarak çalıştı. Özlü’den 1967’de ayrıldı. İstanbul Sanat Tiyatrosu’nu kurdu, sinema filmlerinde rol aldı. Gizli Ordu, Mezarsız Ölüler, Yosma, Ayak Bacak Fabrikası, Bozuk Düzen, Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç, Küçük Burjuvalar, Durand Bulvarı, Victor ya da Çocukların İktidarı, Eskici Dükkânı, Sınırdaki Ev adlı oyunları yönetti. 38 yaşında yaşamını yitirdi. Eserlerini Adalet Ağaoğlu toplayarak yeniden yayımladı."

    Bozuk Düzen oyununu 11 Eylül 1961 - 18 Eylül 1962 tarihleri arasında Paris'te kaleme almıştır.

    Oyunumuz iki bölümden oluşuyor ve 12 kişilik bir kadro ile oynanıyor.

    3 Erkek 1 Kız toplamda 4 kardeşin ekseninde dönen oyun depremden sonra evleri yıkılan ve kasabalarını terk edip İstanbul'a göç eden bir ailenin kendi aralarındaki ve ilişki kurdukları insanlar arasında yaşanan hoşnutsuzluk, mutsuzluk ve hayata karşı umutsuzluğun dramından oluşuyor.


    Güner Sümer oyun için şöyle bir açıklama yapar;

    "Biz, düzeni bozuk bir dünyanın, geri kalmış bir toplumunda yaşayan orta sınıf insanları, gözlerimizi umutsuz bir çağa açmıştık, umutsuz bir çağda yaşamımızı sürdürüyoruz. Tek gücümüz belki de bu UMUTSUZLUĞUMUZ. Tek umudumuz kendimizi böylesine içtenlikle kavrayabilmenin verdiği bir direnç. Bu umutsuzluk bizim için yeni bir hümanizma biçimidir. Yeni bir dünyanın yeni insanlar için kurulmasına inandığımız gün savaşımız amansız olur. Bu savaşta iyi bir gelecek söz konusu olursa sadece bizi bu umutsuzluğa düşürenleri yok etmek değil, kendimizi de yok etmenin gerektiği bilincindeyiz. Çünkü bu sevisiz, bu duygusuz, bu yorgun dünyada bizim yitirecek hiçbir şeyimiz kalmadı."


    Bu satırları 58 yıl önce yazmıştı Güner Sümer. Şimdi değişen bir şey var mı? Hala umutsuz bir çağda değil miyiz? Şanslı bir doğum belgesine sahip bireyler dışında kalan herkes bu bozuk düzende kendinden başka yitirecek bir şeyi olmadığının farkında değil mi?


    Oyunun öne çıkan karakterleri üzerinden biraz daha ayrıntılı bakarsak:

    HAKKI en büyük kardeş evin yükü üzerinde iki kardeşi okuyor ailesi için kendini feda etmiş aile reisi konumunda lakin iç dünyasında mutsuzluğunun farkında ve bunu dile getirmekten de çekinmez kız kardeşine söylediği bu cümlelerden bunu daha iyi görebiliriz;

    "Allah kahretsin! Tavşan, biliyorsun ben hayattan tad almayan, her şeyi kendine dert edinen boktan herifin biriyim. Ama kötü bir insan değilim.."

    Hakkı ailesini kontrol altında tutmaya çalıştıkça bir küçük erkek kardeşi Turgut gençliğinin verdiği enerji ile buna karşı duracak ailedeki aykırı kişilik sahibi olduğunu yansıtacak bize, kızlarla dolaşan, bardan bara, maçtan maça koşan fakülteyi boşlayan Turgut içinde bulundukları maddi duruma da sürekli isyan eden kolay yoldan para kazanma peşinde olan ve bunun için illegal işleri bile göze alacak kadar isyankar bir tiptir. Abisi Hakkı'nın yıllardır yerinde saymasını dürüstlüğüne bağlayacak ve bu namussuz çağda kazanabilmek kokuşmuş, bozuk düzene katılmak gerektiğini abisine karşı söylediği şu sözlerle aktaracak bizlere;

    TURGUT: "Söylüyorum işte. Herkes para kazanmanın yolunu biliyor. Bizimse namusumuzdan başka övünecek bir yanımız yok. Aman ne seref. Karaborsa yapmıyorsun, diye karpuz kabuğundan bir madalya taksalardı barî yakana. Sen insanları tanımıyorsun. Mezar taşına; burada karaborsa yapmadığı için açlıktan geberen namuslu budalanın biri yatıyor, diye yazarlar."

    Kız kardeşleri Guzin'e gelirsek. Standart bir ev kızı tipi çizilmiştir lakin ailesine olan uzaklığı onu ketum biri yapmış evlenme yaşı gelip evlendiği vakit eşine karşı hiçbir açılım gösteremeyen en uzak olduğu ama en yakın olmak istediği kardeşlerinin yanında kalmak isteyen ev kızı. Güner Sümer bize Güzin ile Anadolu kızlarına dayatılan basit yazgıyı çok iyi ifade ediyor Güzin eşi ile olan sıkıntısını abisine ifade ederken bize şöyle aktaracak bu basit yazgısını:

    GÜZİN: "Bu iş başından bozuktu zaten ağabey, biliyorsun. Onunla birbirimizi tanıyor muyduk? Hayır. Neden evlendik? Bilmiyorum. Sadece o hâli vakti yerinde biri, ben de evlenme çağı gelmiş, yemek, ütü yapmasını bilen bir kızdım. Hepsi bu. Geldiler istediler Olur mu? Dendi. Olur. Sonra haydi bakalım..."

    Bu kadar basit işte, yaşadığınız çevrede de aynı yazgıya kurban giden kadınları gördüğünüz vakitlerde, kadının neden eğitim konusunda daha fazla desteklemiş olması gereken cins olduğunu anlayabiliriz...


    Son karakterimiz Ömer; en küçük kardeş lakabı "Profesör" dış dünyaya kapılarını kapatmış sürekli kitap okuyan ve sürekli plaklardan müzik dinleyen, hassas bir ruh; deprem zamanında enkaz altında kalmış birkaç hafta tedavi olmuş bazı yanlarını depremle yıkılan kasabasında bırakan narin ruhlu Ömer, İç dünyasını şöyle ifade ediyor bize:

    "Benim yerim burası. Karanlıkta rahatım. Yanımda kimseler yokken. Akşam olunca mağarama çekiliyorum. Kimseler yok orada. Hiç kimse. Her taraf sessiz. Çevrem karanlıklar içinde. Seviyorum bu karanlığı. Kimsenin bir ışık yakmasını istemiyorum. Ne de kimsenin içeri girmesini. Orada tek başımayım. Yapayalnız. Gözlerimi yumup karanlığın içinde uzanıyorum. Çıt çıkmıyor etrafta . İşte benim gerçek mutluluğum o zaman başlıyor..."

    Evde sürekli yalnız kalan Ömer ışıklar kapalı, fonda müzik çalarken gökyüzünü seyre dalan bir kişilik maddi dünyayla hiçbir bağı olmayan iç huzurunu kopan fırtınalarında arayan ama bulamayacağını da daima bilse de kendini müziğe ve edebiyata teslim eder..

    Bu tiyatro metni karamsar bir ruh haliniz ve kopuk bir aile bağınız varsa sizi daha çok etkileyecektir. Zira bu çağda Güner Sümer'e katılmamak elden gelir mi bilemiyorum ya da her şeye rağmen polyannacılığı oynayacaksak hiçbir yaşanmışlık ve hiçbir acıdan da kendimize hiçbir şey katamıyorsak yaşamımızı bir sorgulamamız gerekir diye düşünüyorum..
  • Ey Yâr!
    Ben senim!
    Ve biliyorsun ki artık bir başkası yok...
    Susmak güzel...


    Hikayesi,
    Hz. Mevlana'nın veda mektubu: Göç zamanı geldi Irmaktan sıçrama çağı çattı Her şey helak bulur Ancak O’nun hakikati bakidir. Bu sözün arta kalanı dilsiz, dudaksız ruhu diri olanın gönlüne doğar Söyleme de sona erdi ömür de Müjdeci geldi artık bedenden kurtuluyorum (Hz. Pir Mevlana)
  • 181 syf.
    ·3 günde·8/10
    Her dönemin kendine ait bir ruhu ve müziği vardır. "Amerika 1954" caz çağı ekseninde İstanbul'dan Amerika'ya göç etmiş bir gencin hikayesini anlatmakta.Kitabı okurken Benny Goodman'ı dinleyeceğiz,biraz da James Brown,Peggy'yi sevdinse,onu da..Ne mutlu ki swing çağında yaşıyorlar
  • Göç zamanı geldi. Irmaktan sıçrama çağı çattı. Her şey helak bulur. Ancak O’nun hakikati bakidir. Bu sözün arda kalanı dilsiz, dudaksız ruhu diri olanın gönlüne doğar. Söyleme de sona erdi ömür de Müjdeci geldi artık bedenden kurtuluyorum.

    | Celaleddin-i Rumî
  • 280 syf.
    ·Puan vermedi
    TOPLUMUN AHLAKA AYKIRI SAYDIĞI KİTAPLAR, TOPLUMA KENDİ AYIBINI GÖSTEREN KİTAPLARDIR..

    Hedonist yaşam tarzı, estetiğe ve zevke düşkünlüğü ile döneminin en zeki ve entellektüel sanatçılarından biri olan Oscar wilde, katı ve muhafazakar bir devir olan Viktorya çağı ingilteresinde öyle bir kitap yayınladı ki, üzerinde güneş batmayan imparatorluktaki tüm ahlak anlayışı yeniden sorgulandı. Ahlaksızlığı yücelttiği düşünülen kitap yüzünden oscar wilde, başta yüce kraliçe ve sanat camiası olmak üzere tüm britanyada tepki topladı.

    KRALİÇE HİÇBİR ŞEYİ AFFETMEZ!

    Kitap kurguda “lanet” temasının odağında olduğu gibi aynı zamanda hikayedeki lanetini yazarı oscar wilde’a da bulaştırıyor ve ününe ün servetine servet katmasına karşılık yayınlandığı günden ölümüne dek oscar’ın peşini bırakmıyordu. Haftalık mecmualardaki köşe yazılarında sık sık ingilterenin iki yüzlü ahlak anlayışı ve kraliçeyi dengesiz yönetimine dem vuran ve kraliyetin sinsi gözlerinin radarına giren oscar, dorian gray’in portrei ile kum saatini tersine çeviriyordu. Tahtının ufak bir sarsılmasına dahi katlanayamayan kibirli kraliçe istese bir gecede oscar’ı ortadan kaldırabilirdi, ama oscar’ı efsaneleştirmek yerine zalimce bir yola başvurdu! Oyunlarında ve kitaplarında sık sık bahsettiği gibi gerçek hayatında da muazzam bir ihanete uğrayan oscar Önce reading zindanlarında ( ki burda genelde idam mahkumları kalır) 2 yıllık ağırlaştırılmış kürek cezasını çarptırıldı, önce itibarını servetini ve tüm ailesi, dostları hatta soyadını bile kaybeden oscar, tahliyesinden kısa bir süre sonrada sağlığını kaybetmiş, göç etmek zorunda olduğu paristeki ucuz bir otel odasında beş parasız ve sefil bir halde ölü olarak bulunmuştur.

    TIPKI DORİAN GRAY GİBİ HİÇ YAŞLANMAYAN KİTAP!

    Yayınlandığı 1890 yılından 2019 yılına kadar kadar tam 139 yıldır popülaritesini hiç kaybetmeyen kitabın değeri yıllar geçtikçe daha çok anlaşılıyor ve gitgide daha da geniş kitlelere yayılıyor.

    KİTAP OKURA NE VERİYOR?

    Muhteşem bir dil zenginliği ve aforizmalarla dolu olan kitap, harika bir hikaye ve çarpıcı karakterlerle birlikte insan ruhunun karanlığını gün yüzüne çıkarıp benliğimizde baskılanan tutku ve arzularımızın elçiliğini yapıyor. Kendini tatmin etmenin özünde günahların ve kötülüğün olduğu fikrini okuyucuya aşılayan kitap, aynı zamanda bir bedeli olduğu gerçeğini bize hatırlatıyordu.

    ŞEYTAN YALNIZCA SUNAR, İNSAN İSTERSE SEÇER. PEKİ AMA ŞEYTAN KİM?

    Ruhların şeytana satılıp arzu ve isteklerden daha büyük bedeller ödendiği her hikayedeki gibi bu kitaptaki bütün yollarda yaşanan hazlardan sonra hüsrana çıkıyor. İnsanoğlunun doyumsuzluğunun ne kadar ileri gidebileceğinin gözler önüne serildiği hikayede “kasa her zaman kazanır” deyimini bir kez daha görüyoruz. Oscar kitapta şeytan karakterini sürekli arka planda tutsada, ileri seviye bir zekanın arzularla buluştuğunda yozlaşarak nasıl şeytani bir kimliğe büründüğünü gösteriyor. Ve işin ilginç yanı bunu karaktere hayran bıraktırarak yapıyor. Her ne kadar dorian’a günahlarının bedelini ödeten şeytan olsada onu günah yoluna sokan kişide kitaptaki gerçek şeytan olan kişidir. Yani Lord Henry Wotton... -bana her zaman düşkün olacaksın dorian, çünkü ben senin işlemeye hiçbir zaman cüret edemeyeceğin tüm günahları temsil ediyorum-

    SONUÇ..

    Oscar wilde kitapla ilgili sık sık şunları söylemiştir; “lord henry dünyanın ben sandığı kişidir. Basil halward ben olduğumu sandığım kişidir. Dorian ise benim olmak istediğim kişidir”
    Çağının çok ilerisinde olan ve hala bile o çağa gelmediğimiz kitap her kitap severin kütüphanesinde olmayı sonuna kadar hak ediyor.
    Dip not; fatma çolak çevirisi ile okursanız kitabın ihtişamındaki tada doyamazsınız..
  • 190 syf.
    ·1 günde
    Yılmaz ONAY 70'li yıllarda yaşayan çağdaşlarına göre daha uzun yaşadı, daha fazla eser verdi, daha fazla eser çevirdi. Bertolt Brecht'i tanıttı, epik tiyatroyu tanıttı. Lakin bir tek "Gerçeği" ve "gerçekçiliği" tanıtamadı bizim ülkeye. Çok zaman alıyor gerçekler, bir yalanın bir milyon gerçeği örttüğü bir çağda ne zor gerçeği savunmak. Yılmaz ONAY'ı 2018'de kaybettik. O yüzden onun günümüze gelen daha fazla sözü, kulağımıza gelen daha fazla haykırışı vardır. Aynı çizgide yürüdüğü lakin 70'ler 80'ler de kaybettiği gerçekçiliği savunan arkadaşları gibi kendini anlatamadan, düşüncelerini paylaşmadan göç etmemişti. O yüzden onu "onun" sözleriyle anmak gerekir diye düşünüyorum.

    Bir röportaj yazısı ile sizi baş başa bırakıyorum:

    Yılmaz Önay Röportajı “Emperyalizmin ve burjuvazinin “yalancılık çağı” su yüzüne çıkmıştır.”


    Cansu Fırıncı – Gerçekçilik yeniden! Yılmaz Onay Ağabey yıllardır gerçekçilik kavramı üzerine düşünce üretiyor, savlar ortaya koyuyorsun. Gerçeğin kendisi gibi yavaş yol alıyor sanırım bu kıymetli çaban. Yalan ağızdan çıktığı anda milyonlar tarafından “gerçek” kabul ediliyor da gerçeği ortaya koyabilmek için yıllar yılı çabalamak gerekiyor. Sahi, neden bu kadar zor gerçeği kavratmak ve hakim kılmak?

    Yılmaz Onay – Yalan fabrikaları çok iyi çalışıyor da o yüzden. Tabii yalnızca onların çok iyi çalışması değil, bizim de yazık ki durumun farkına varıp, son tahlilde “milyonlara gerçeği kavratmak ve hakim kılmak” demek olan gerçekçilik’in mücadeledeki önemini belki henüz yeterince değerlendirmediğimiz için gücümüzü o yöne gereği gibi yöneltmediğimizin de payı var bu yenilgide.

    Karşımızdakiler, mücadelelerini sistematize ederken bizim gibi önce onun kuramında anlaşıp ondan sonra güçlerini seferber etmek şeklinde bir yol izlemiyorlar. Çünkü egemenler olarak hemen her alanda güç zaten büyük oranda ellerinde bulunuyor. Dolayısıyla bunu harcarken bizim gibi ince eleyip sık dokumak zorunda hissetmiyorlar kendilerini. Yalanı ürettikten sonra onu zihinlere bombardıman halinde iletmek, kitle-iletişim araçları üzerindeki egemenlikleri nedeniyle kolay oluyor onlar için. Bir yandan da gerçeğin iletilememesini sağlamaları gerekiyor ya, işte orada da işleri henüz pek zor değil yazık ki. Üstelik böyle olunca yalanı üretirken de artık eskiden olduğu gibi çok zekice veya dikkatli olmaları bile pek gerekmiyor, yani gerçek ortaya çıkınca oluşacak fiyasko, skandal olasılıkları da, gerçeğin ortaya çıkarılmaması sonucu önlenmiş oluyor nasıl olsa. Sorun burada.

    Oysa onların işlerini bu alanda zorlaştırmak, bizim için birçok başka alanlardaki mücadelemize oranla çok daha mümkün bence. Çünkü, toplumların ezici çoğunluğunu teşkil eden emekçi kesimlerin esas ihtiyacı, gerçeğin kendisidir, asıl yalanı yutturmak zor olmalı onlara, dolayısıyla bir kez ikisi birlikte iletilebilse sorun kalmaz, yani karşımızdakilerin yalancı’lığı konusunda bir kez kuşku uyandırabilmek bile onların işini çok zorlaştırıp bizim mücadelemizi kolaylaştırmaya yetecektir, diye düşünüyorum. Çünkü artık ince yalanlar da onları kurtarmıyor. Yeter ki biz bir kez çağımız mücadelesinin artık gerçek ile yalan’ın mücadelesi olduğu bilincini kitlelere ulaştırabilelim. (Örneğin Suriye’de, sözde muhalif “mağdur”ların patlattıkları bir bomba ile yüze yakın insanın öldüğü bir saldırının ardından, bombayı atanın muhalifler olduğunu örtbas etme çabasına bile gerek duymaksızın, utanmazca “Ey Suriye hükûmeti, ülkende kan dökülüyor, suçlusu sensin” diye yaygaralar koparılabiliyorsa ve kitleler, “ne saçmalıyorsunuz siz be!” diye isyan etmeksizin bu palavrayı sineye çekiyorlarsa, bu yalanla mücadele ve dolayısıyla bu savaşı önlemek, şu anda çok zor görünüyorken, aslında çok da kolay değil mi?)

    C.F. Gerçekçilik tartışmasını pek çok farklı sanat disiplini üzerinden olduğu kadar doğrudan siyaset hatta güncel siyaset üzerinden de tartışıyorsun. Sanatta gerçekçi tutumun bu kadar büyük bir dönüştürücü etkisi var mı “gerçekten”?

    Görsel

    Y.O. Sanatın eğer bir etkisi söz konusuysa bu da zaten “dönüştürücü” etkidir kanımca. Böyle bir etkiyi ise ancak bunu bilinçlice kuram olarak ortaya getirmiş olan “gerçekçilik” yaratabilir. Burada ayrıca sosyalist gerçekçilik demeyişimin nedeni, kitapta yeterince açıkladığım gibi, sosyalist gerçekçiliği esasen gerçekten gerçekçiliğin kendisi olarak görmemdir.

    Sanatın böyle bir gücünün var olup olmadığını saptamak içinse, karşıtlarından gitmek yeterli olur kanısındayım: CIA acaba neden, giderek batıda da etkili olmaya başlayan sosyalist gerçekçilik’e karşı, kendi devlet başkanının bile ”eğer bu sanatsa ben de Hotanto’yum” diyerek aşağıladığı, pek çok sanat eleştirmeninin “sanatın sonu” olarak nitelediği, “sanat AŞ” diye alay ettiği postmodern “sanat”ı, gizlice yıllar boyu – perde önünde “sanatsal özgürlük” yaygarasıyla, perde ardındaysa dolarlar yağdırarak – destekledi? (1)

    Daha da ilginci, belki sırf muhalefet olsun diye geliştirilmiş bu postmodernizmin temsilcileri, eskiden komünist olarak bilinen sanatçılardı, bu yüzden de CIA desteği çok gizli olmak zorundaydı. Brecht boşuna eleştirmemiş kendi dönemindeki biçimci soyut sanatı(2)

    “Ne diyeyim, siz ki, dünyayı içinde yaşanamaz biçimde değiştirmeyi amaçlıyorsunuz, bir de komünistiz demenize şaşıyorum. Hani, komünist değil de, egemenlerin hizmetine girmiş zekâlar olsaydınız, yaptıklarınıza hiç de şaşmazdım, hatta şaşmak şöyle dursun, çok mantıklı bulurdum.”

    Nitekim, örneğin “tiyatro sanatının bu değiştirici gücüne” olan inancın yitimi sonundadır ki

    Strehler gibi dünya çapında bir rejisör, hayatının son yıllarında “sanatçıların kendi aralarında bir oyalanma”ya indirgemiştir sanatını. Buna karşılık bizde sanatın bu gücünden korku değil midir, iktidarın giderek büyüyen sanat düşmanlığı?

    C.F. Gerçekçiliği bir sanat akımı olmaktan öte bir yöntem olarak görmemizi öneriyorsun. Tabiî Brecht temel çıkış noktanı oluşturuyor. Peki, Brecht’ten sonra “kuramı” geliştiren başka sanatçılar yok mu?

    Y.O. Pek yok doğrusu. Tabii örneğin Nazım Hikmet, Anna Seghers gibi sanatçılar, gerçekçi tutumlarını sürdürmüşler ama kurama bir ek getirmemişlerdir. O sanatçılardan sonra ise olay, geliştirme şöyle dursun, özellikle de sosyalist gerçekçiliğin yanlış anlaşılıp yanlış övgü ya da eleştiriler yanında ona karşı oluşturulan bir düşmanlık kılıfı altında doğrudan gerçekçiliğin unutturulmasına ve hatta “kötü bir şey” haline getirilme çabasına dökülmüştür.

    C.F. Gerçekçilik, Brecht-Lukacs çatışması üzerinden de derinlemesine tartışılıyor kitabında. “Biçimcilik” zaman zaman biçimsiz bir tartışmaya da dönüşüyor. Ve orantısız bir mücadele bu. Sovyetler Birliği, “biçimci” “çarpıtılmış” bir gerçekçilik anlayışının arkasında, Brecht’e karşı saf tuttuğu söylenebilir mi?

    Y.O. Bir defa Brecht’e karşı bir saf tutma durumu kesinlikle yok, çünkü biliyorsun Brecht, Lukacs’a karşı polemiğini açıktan yapmamış, önce çalışma günlüğünde notlar halinde tutmuş, çok sonra yayınlamış. Nedeni de sanırım, Sovyetler Birliği’ndeki gerçekçilik tartışmasını Lukacs’ın biraz kendi kariyeri için kullandığını fark etmiş olmasıdır. Nitekim, Sovyetler’in davası, savaş koşullarında bile sosyalist toplumun, vaz geçilmez bir yaşam parçası olarak sanatı yaşamasını sağlamaktır. Dolayısıyla, bu amacında samimi olan Sovyet yönetiminin, sanatla yeni tanışacak olan geniş emekçi kesimler için, o alanlardaki son biçim araştırmaları ile kontak kurmanın çok daha zor olacağını düşünerek, bazı biçim sınırlamaları düşünmesi, örneğin edebiyatta Gorki’yi, müzikte Rus klasiklerini, tiyatroda Stanislavski yöntemini vbg. model alması, pekâlâ gerçekçi bir yaklaşım olarak anlaşılır ve kabul edilebilir bir durumdur. Belki bu anlamda tek hata, böyle özel bir gerçekçi biçim sınırlamasını sosyalist gerçekçilik’in genelgeçer kuralı gibi koymak olmuştur, denebilir. Ne var ki, sovyet tanımlamasında asla öne çıkmayan bu biçim sınırlaması, asıl Lukacs’ta bir de üstelik bilimsel bir yasalılıkmış gibi gösterilmiş, daha da vahimi, buna uyulmaması, burjuva dekadansı olarak düpedüz mahkûm edilmiş, dünyaya da öyle yayılmıştır. (İşte, Lukacs’ın bu dekadans hükmü, Sovyetler’deki dramatik sonuçlara çanak tutmuş, ABD’deki komünist sanatçılar da bu saçmalığa tepki olarak kendileri daha da saçmalamış olabilirler. Ama unutmayalım, Lukacs’a en keskin biçimde karşı çıkan ünlü romancı İlya Ehrenburg, veya “Optimist Tragedya”nın ünlü yazarı W. Wişnevski, hiç de benzer bir sorunla karşılaşmamıştır).

    C.F. Gerçekçi yöntem hayal gücünü, sanatsal “uydurmayı”, fantaziyi de içermeli, içerir de zaten, doğru bulduğun görüş bu. Bu kadar açık bir “gerçeğin” tartışılıyor olmasında sence de bir saçmalık yok mu?

    Y.O. Olmaz olur mu? Ama yalan makinesinin hegemonyasını ve bizim gerçekçilik mücadelemizin zaafını sen de ona göre ölç işte.

    C.F. Bugün insanları ”Gerçekçilik Mücadelesi”ne çağırıyorsun. Bunun bir “harekete” dönüşmesinin yaşamsal öneme sahip olduğunu belirtiyorsun. Sosyalizm mücadelesi yerine böyle bir önerme yapman, sosyalizmin mevcut mücadele yöntemlerinin yetersizliğinden ya da yanlış bir zemin üzerine yerleştirilmiş olduğunu düşünmenden mi kaynaklanıyor.

    Y.O. Sosyalizm mücadelesi “yerine” değil ki benim önerim, tersine asıl soyalizm mücadelesi üstlenirse eğer, başarıya erişir “gerçekçilik mücadelesi”. Kaldı ki bunu yapıyor da zaten, soL gazetesinin en başa aldığı: “Halka Yalan Söylemek suçtur” şiarı niçin var orada? Ama işte, adı konmuş ve belli programa bağlanarak anons edilmiş bir mücadele değil henüz. Bu yüzden, o çok önemli şiar da belki gözlerden bile kaçıyordur. Oysa “gerçekçilik mücadelesi”nin başarıya ulaştığını bir tasavvur etsene, ne demektir bu: Kitleler artık yalanlara kanmıyor, çünkü emperyalizmin ve burjuvazinin “yalancılık çağı” su yüzüne çıkmıştır. Emekçi yığınları her şeyin gerçeğinin peşinde demektir bu, ki dünya barışına erişilmiş, sosyalist devrime de belki en kolay yoldan ulaşmaya bir adım kalmış demektir. Üstelik halkın ezici çoğunluğunu yanına almış ve eski (örneğin bürokratik) hatalardan arınmış bir deneyimle!…
  • İnsanlık tarihinde görülen en son darboğaz dönemi, günümüzden 10.000 yıl kadar önce sonlanan buzul çağı sırasında ve sonrasında yaşanmıştır. Bu dönemde insanların sayısının yüz binlerden, sadece 60.000’e kadar düştüğü düşünülmektedir. Bu süreç içerisinde Asya’dan, donmuş Bering Boğazı üzerinden geçerek Amerika’ya göç eden gruplar içerisinden bazıları, küçük kabileler kurarak kendilerini dış dünyadan izole etmişlerdir. Bu küçük gruplar daha sonradan yayılarak, daha büyük popülasyonlar inşa etmişler; ancak dış dünyadan olan kopukluklarını korumuşlardır. Bu kabilelerden biri olan Dunkers kabilesindeki herkesin kan grubu B tipidir. Bunun tek sebebi, kabileyi kuran az miktarda kişinin kan grubunun B olması ve bunun, bir rastlantı eseri bu şekilde denk gelmesidir.