•      İsveç’te yaşayan Kürt doktor Azad Necar, 18 yıldır üzerinde çalıştığı bilimsel çalışmada başarıya ulaştı. Yapay kalp üreten Kürt doktorun bu buluşu, “Tıp’ta devrim” olarak kabul ediliyor.

         18 yıl önce Dr. Azad Necar, yanında çalıştığı İsveçli profesöre, “Yapay bir kalp yapmak istiyorum” dediğinde, profesör gülerek, “Bu dediğin imkânsız birşey, başaramazsın” diye cevap veriyor. Aynı şeyi eve gelince annesine de söyleyen Dr. Necar, ondan da şu cevabı alıyor, “Sadece Allah yapabilir, kullar değil.” Bu diyalog 18 yıl önce gerçekleşiyor. O zamanlar oğluna gülen anne, bugün, “Dediklerine güldüm ama oğlum dediğini yaptı” diyor.

         Dr. Azad Necar bu sıralar yapay kalp yapımında son aşamaya gelmiş bulunuyor. O gün Necar’a“Başaramazsın” diyen profesör de çalışmanın başarıya ulaşması ardından arkadaşlarını çağırarak onların gözü önünde Kürt doktordan özür diledi.

         Vasteras kentindeki Scandinavian Real Heartşirketinin en üst katındaki laboratuarda Dr. Azad Necar ve arkadaşları yapay kalbin son rütuşlarını yapmakla meşgul. 18 yıldır üzerinde çalıştığı bu yapay kalbin hacmi tıpkı yetişkin bir insanın kalbi kadar büyük.

         Azad Necar, gecesini gündüzüne kattığı bu çalışma için milyonlarca Euro harcandığını belirtiyor. Kürt doktor, tamamlama aşamasına gelen projesi için dünyanın çeşitli ülkelerinden talep geldiğini söylüyor. Fakat İsveç hükûmeti projeyi sahiplenip finanse etmeyi kabul etmiş bulunuyor.  İsveç Kralı XVI. Carl Gustaf Folke Hubertus da Kürt doktorun başarısı nedeniyle kendisini birkaç defa huzuruna davet etti, onuruna yemek verdi. Aynı şekilde İsveç Başbakanı Kjell Stefan Löfven de kendisini ağırladı. Bu yüzden Kürt doktor, “Kralın ailesi çok nezaketli bir aile. Her türlü projemde bana yardımcı olacaklarına söz verdiler” diyor.

         Bitirme aşamasına gelen projesinin deneme bölümlerini de geride bırakan Dr. Azad Necar, projenin insanlar üzerinde hayata geçirilmesi için bazı yasal aşamalardan da geçmesi gerektiğini dile getiren Necar, “Az kaldı, artık dünyada kalp hastalıkları ve krizler yüzünden ölenlerin sayısı azalacak” diyor.

         DR. AZAD NECAR KİMDİR?

         Azad Necar, Azad Kürdistan’ın Duhok ilininZaho ilçesinde doğdu. Azad, yaşları 90’ı geçen ve hâlâ hayatta olan okur – yazar bir anne ve babanın çocuğu.

         Azad Necar’ın babası “siyasî faaliyetleri” nedeniyle Saddam Hüseyin rejimi tarafındanBağdat’a sürüldüğünde o henüz çok küçüktü. Kürt doktorun babası, Duhok ve Musul’da tanınan bir avukattı ve Mella Mustafa Barzanî öncülüğündekiKürdistan millî mücadelesine katılmıştı. Necar,“Bağdat’ta evden dışarı çıktığımızda Arapça konuşmak zorundaydık. Ancak evde de Kürtçe dışında başka dille konuşmamız kabul edilmiyordu” diyor.

         Azad Necar’la birlikte dokuz çocuğu bulunan bu ailenin diğer tüm üyeleri de hayatlarında çeşitli başarılara imza atmış kişiler. Dr. Azad Necar’ın bir kardeşi şu an İsveç’in tanınan beyin doktorlarından biri. Necar’ın babası ve annesi, onun daha küçüklükten beri kendini aşan işler yaptığını söylüyor ve ekliyor: “Ne olursa olsun, yapacağım dediğinde ona inanıyoruz.”

         Okul hayatı da başarılarla dolu olan Dr. Azad Necar, Musul Üniversitesi Tıp Bölümü’nü birincilikle bitiriyor. 1990’lı yıllarda İsveç’e göç eden Necar, doktorluğun yanısıra kalp üzerine araştırmalarına ağırlık veriyor. Kürt doktor,“Babamın teşvikleri ve beni desteklemesi hayatta başarılı olmam için bana çok yardımcı oldu. Çünkü onun bana güvenini sarsmamak için elimden geleni yapıyordum” diyor.

         Azad Necar, neredeyse hayatını adadığı bu projenin başarılı olması ve insanlığa bir hizmet sunmasının kendisini son derece mutlu ettiğini belirtiyor. Elinde bu konuda başka bir projenin bulunduğunu belirten Dr. Azad Necar, “Eğer bunu başarabilirsem tam bir devrim olur. Çünkü gerçekleşmesi halinde şu an uzmanların kalp hastalıklarına müdahalede uyguladığı yöntem tamamıyla değişir. Aynı zamanda insanların yakalandığı birçok tehlikeli hastalık da önlenebilir”diyor.

         Kürt doktor Azad Necar, “Projem hayata geçerse Kürdistan’da kalp hastalarının da bu imkândan rahatlıkla yararlanması için çalışacağım. Fakat tek sorun kalp değil, sağlık altyapısının da uygun olması gerekiyor. Ama yine de halkım için elimden geleni yapmaya çalışacağım” diyor.

         RÛDAW
  • 176 syf.
    ·3 günde·7/10
    Mekanlar... Olan ve aslında olması gereken ne? Bir yanda modern zamanların gök delen binaları, diğer yanda Ödemiş' te, Birgi' de Kula' da gördüğümüz konaklar. Bunları düşünürken bir yandan da Tanpınar' dan bir kesit aklımızda: " Cedlerimiz inşa etmiyor, ibadet ediyorlardı. Maddeye geçmesini ısrarla istedikleri bir ruh ve imanları vardı. Taş ellerinde canlanıyor ve bir ruh parçası kesiliyordu..."

    Mustafa Kutlu' nun (Ortadaki Adam ve Gönül İşleri hariç) Ekim 2015' e kadar basılmış hikaye ve deneme kitaplarından yola çıkılarak mekan sosyolojisi yapılmış yüksek lisans tezi. Kutlu' nun hikaye ve denemelerindeki  bireyin, bireylerin oluşturduğu toplumun mekana bakışı.

    Mekan aslında bizim bu dünyaya bağlanışımız. Bir mekanda doğuyor, büyüyor, öğreniyor ve ömrümüzü orada geçiriyoruz. Halet-i ruhiyemiz, mevsimler, başka başka insanlar ile bu mekanlar değişse de bu dünyaya hala bir mekan ile bağlıyız.
    Kitabı okuyana kadar Kutlu' nun eserlerindeki cümle ardını görmediğimi fark ettim. Kent olarak İstanbul varken bu hikayelerde taşranın bir adı yoktu. Öykülerinin temelinde ' tabiat' vardı. Ve aslında tabiat onun öykülerinin bir üvertürü bir yan ögesi olmaktan çok, aslî unsuru, öznesiydi. (Necip Tosun)
    Ya da Kutlu tek bir mekan üzerinden birkaç farklı konuyu anlatabiliyordu. Rüzgarlı Pazar' da bir pazar yeri mekan olarak hikayenin ortasına kondurulmuş olsa da gecekondulaşma, yoksulluk, engelli insanların hayatları hep bu mekan üzerinde dile getiriliyordu. Bazense bir mekanın betimlemesini artık o mekanım önünde mevcut olmayan bir ağaç ile  yapabiliyordu. Din, gelenek, siyaset, modernizm, tasavvuf, aile, kent-köy ve daha pek çok başlık cümle aralarına öyle bir serpiştirilmiş oluyordu ki fark etmeden okuyup geçilebiliyordum. Ve birçok hikayede köy terk ediliyor ama dönüp dolaşılıp yine oraya dönülüyordu. Aslında insan köyden ayrılırken özünden kopuyor ve vuslat yeniden hasıl olduğunda özüne tekrar kavuşmuş oluyordu. ( Köyde kente gidiş çoğu zaman zaruriyet neticesinde olur. Bu durum  keyfiyet içermediği için göç kararının alınması daha kolaydır. Ama kentten köye geliş daha büyük karar almayı gerektirebilir. Zaruriyetten ziyade belki bu kez işin içine keyfiyet de girmiştir. Beyhude Ömrüm kitabında Muhterem Bey ani bir karar ile köye dönmüş, evi baştan sona tamir ettirmiş fakat birkaç ay bile dayanmadan şehre geri dönmüştür. )
    Tabi Kutlu' nun şahsında, hikayelerinde ve denemelerinde fark edilmesi gereken şey Kutlu' nun gelenekçi oluşudur.
    Ve aslında Kutlu modernizme karşılık gelenek savunusu yapar ve bu konuda da Nurettin Topçu' nun ortaya koyduğu " Anadoluculuk" ekolünden beslenir.
    Anadolu' nun insanının nefesinden, kahvehanesinin sesinden, ağacından, hayvanından ilham alır ve hikayesini bir kalemde yazar. Hem de ne güzel yazar. Umarız da hep yazar.
  • 128 syf.
    Son zamanlarda adını sıkça duyduğum bir yazar, radyocu, televizyoncu, gazeteci-köşe yazarı, Meksika sınırı programının sunucusu (medyanın her yerinde var yani) felsefe okumuş, felsefe dersleri veren biri(ymiş).

    Bu yazarın okuduğum ikinci kitabı, ilki bir adam girdi şehre koşarak'dı. O kitap bir denemeydi ve buna nazaran daha olmuş gibiydi. Ve bence yazar roman yazmasın, belki Sunay AKIN tarzında daha başarılı olabilir.

    Bu olmamış hem öyle olmamış ki; deneme gibi başlayıp, romana evrilen, çok berbat bir kurguyla yazılmış belki burada ülkede "editörlük" denilen işinde ne kadar vasat olduğunu belgeleyen bir eser olmuş.

    Kitabın ilk üç veya dört bölümü deneme, yazarın aforizmalarını dile getirdiği bölümler, sonra yazar birdenbire romana çeviriyor kitabı, annesi kanser oluyor, annesinin kanser oluşunun üzüntüsü arasında yazar bir kadına olan aşkını anlatmaya başlıyor, sonra bir vukuat işleyip nezarete düşünce pat diye bir başka kadın giriyor romana :)

    Sanırım bir romandaki en önemli öğelerden biri de kahraman yaratmaktır, burada olayda geçenler kitaba patır patır düşüyor ve aynı hızda yok oluyorlar, kahramanın intihar girişimi sonrası olayları anlatan kişi; sevgili, baba, abla ve son olarak kafes yapan usta oluyor.

    Elbette olabilir ama bende, ancak bir risale olabilecek boyuttaki bir eserden bir kitapçık olsun çabası olduğu hissini uyandırdı. Bir sayfanın tümünde hayat hayat hayat araya sıkıştırılmış ölüm sözcüğü; bir sayfanın tümünde bulmaca gibi bütün “izm”lerin kelime ayırmaksızın verilmesi; sonra olayları anlatan kişilerin çoğalarak zaten anlaşılan şeylerin gereksiz bir şekilde uzatılması…

    Bununla beraber kurgunun berbatlığıyla tezat oluşturacak bir coşkunluk var, yer yer şiir gibi yazılmış hissi veren mısraya çalan satırlar okuyorsunuz. Yazar acayip cümleler devşirmiş, derin bir hissiyat var, yüreğe dokunan sözler var.

    İlk kitaptaki; İslami hassasiyet, Filistin ve Kudüs vurguları bu kitapta da hissediliyor. Sanırım okumadığım eserlerinde de bu ritüellere okur rastlayacak.

    Hadi, Kuş olup gidenlere gelsin :)

    Umutlarımı;
    göç eden kırlangıçların, geri gelmeye ömrü vefa etmeyen kanatlarına bağladım...
    Akşamın kızıllığında ağladım!
    Oysa ben, seni
    Serçenin bir damla gözyaşı kadar sevmiştim...
  • Yusuf Akçura, 2 Aralık 1876 yılında Simbir / Rusya'da dünyaya geldi. Türkçülük akımının önde gelen temsilcilerinden olan Tatar asıllı yazar ve siyaset adamıdır. Kazan’a göç etmiş Kırım Türklerinden aristokrat bir ailenin oğludur. Babası çuha fabrikası sahibi Hasan Bey, annesi Yunusoğulları’ndan Bibi Kamer Banu Hanım’dı. İki yaşında iken babasını kaybetti ve annesi ile birlikte yedi yaşına gelmeden İstanbul’a göç ettiler. Annesi, İstanbul’da Dağıstanlı Osman Bey ile evlendi. Osman Bey, Yusuf’un eğitimi ile yakından ilgilendi, onu asker olmaya teşvik etti. Yusuf, ortaöğrenimini İstanbul’da Kuleli Askeri Lisesi’nde tamamladıktan sonra 1895 yılında Harbiye Mektebi’ne girdi. Harbiye yıllarında Necip Asım Yazıksız’ın, Veled Çelebi’nin, Bursalı Tahir Bey’in Türkçülüğe ait yazıları ile İsmail Gaspıralı’nın Bahçesaray’da yayımlanan ve bir ara İstanbul’da da dağıtılan “Tercüman” gazetesi Türkçülük fikirlerinin oluşmasında etkili oldu. 1897 yılında “Malumat” dergisinde yayımladığı “Şehabettin Hazret” adlı ilk makalesini Rusya Türkleri ile Osmanlı Türklerini tanıştırma amacıyla kaleme aldı.

    Akçuralı Yusuf, Erkân-ı Harbiye (kurmay) sınıfına ayrıldıktan sonra askeri mahkeme tarafından ömürboyu Fizan’a sürgün cezası alarak askerlikten uzaklaştırıldı. Fizan’a sürgün edilen diğer 83 kişi ile birlikte 1899 yılında Trablusgarp’a ulaştı. Onları Fizan’a gönderecek yol parası bulunamadığından Trablusgarp’ta hapsedildiler. İttihat ve Terakki Partisi’nin girişimleri sonucunda bir süre sonra kent içinde serbest dolaşma izni aldı ve kimi resmi görevlerde bulundu. Aynı sene, kendisiyle birlikte sürgün edilmiş olan Ahmet Ferit (Tek) Bey ile Fransa’ya kaçtı. Fransa’da Siyasal Bilgiler Okulu’na girdi. Türkçülük fikirleri yaşamının bu döneminde olgunlaştı. Okulda, Albert Sorel gibi ulus öğretisinin üzerinde ısrarla duran profesörlerden ders almıştı. Eski bir Jön Türk olan mülteci Dr. Şerafettin Mağmumi’nin yönlendirmeleri de Akçura’nın görüşlerinde etkili oldu. “Osmanlı Devleti Kurumlarının Tarihi Üstüne Bir Deneme” adlı tezini vererek okuldan, üçüncülükle mezun oldu.
  • 302 syf.
    ·3 günde·
    Stefan Zweig'in "Montaigne" adli kitabinda Ahmet Cemal'in "Bir karşılaştirma" giriş yazisindan alinti eklenmiştir.

    Stefan Zweig, Montaigne’in (1533-1592) ölümünden yaklaşık dört yüz yıl sonra, bu büyük hümanist üzerine bir deneme kaleme aldı. Bu, yalnızca bir yazarın bir başka yazar üstüne yazması ile sınırlı tutulabilecek bir olay değildi. Dört yüz yıl ara ile ortaya müthiş bir düşünce akrabalığının, insana ve dünyaya ilişkin idealler bağlamında tam bir paylaşımın ortaya çıkmasıydı. Montaigne, Rönesans’ın ve Erasmus (1469-1536) hümanizminin çocuğu olarak hayatı boyunca insanoğlunun “iç özgürlüğü” uğruna savaşım vermişti. Zweig, hayatının son iki yılında, göç etmiş olduğu Brezilya’nın Persepolis şehrinde kaleme aldığı Montaigne başlıklı denemesiyle, adeta bu özgürlüğün –insanı insan kılan başkaca özgürlüklerle birlikte– çoktandır yitirildiği bir dünyanın ağıtını yaktı.

        Montaigne, deneme yazarlığındaki ustalığının doruğunda bulunan Zweig’ın bu dalda verdiği son büyük üründür. Son günlerinde, Brezilya’da eşiyle birlikte intihar etmeden önce, Avrupa’daki bir arkadaşına, “Artık sadece en büyükleri okuyabiliyorum,” demişti. Yazmak için de bu en büyüklerden birini seçti. Dünya edebiyatında deneme türünün babası diye bilinen, büyük hümanist Michel de Montaigne’i yazdı.

        Peki ama, neydi Zweig’ı dünyaya Montaigne ile veda etmeye götüren? Görünüşte, “Denemeler” başlığı altında onca çeşitli ve dağınık konuya yer veren, böylece de sonunda yeni bir edebiyat türünün kurucusu kimliğiyle sonsuzlaşan Montaigne, geriye nasıl bir miras bırakmıştı? Montaigne’in ölümünden bu yana geçen dört yüzyıl boyunca bu mirasın etkisini hiç yitirmemesi, tam tersine, tüm çağların insanlarına kendi kendilerine uzanan yollarda yeni ışıklar  tutabilmiş olması, nasıl açıklanabilirdi?   
      Nietzsche şöyle demiş Montaigne için: “Bir zamanlar böyle bir insanın yaşamış olması, bugün şu yeryüzünde yaşamanın hazzını gerçekten artırıyor...” Peki ne olabilir o “asi filozof”a bunu söyleten ?

    Bu sorunun cevabini kitabi okuyunca az cok sizde bulacaksinizdir.

    Kitaba ve yazarina bu zaviyeden bakilarak okunmasinin daha faydali olacağı kanaatindeyim.

    Şahsen muayyen bir zamanda okumak üzre ayirdigim kitaplardan bir tanesidir "denemeler"
  • 192 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    NİLİ
    Kitap Künyesi
    İsim: Nili, Ortadoğu’da Casuslar Savaşı
    Yazar: Necmettin Alkan
    Basım: Kronik Kitap, 2017, İstanbul
    Sayfa Sayısı: Yüz seksen bir
    Yazar Hakkında
    Yazarımız 1990’da İstanbul Üniversitesi Edebiyat fakültesinden mezun olmuştur. Tarih doktorasını Almanya’nın Albert LudwingÜniversitesi’nde yapmıştır. Akademik kariyerine Karadeniz Teknik Üniversitesi’ndeÖğr. Gör. Dr. Olarak 2003 yılında Tarih bölümünde başlamıştır. Başlıca ilgi alanları Yakınçağ Osmanlı Tarihi, Osmanlı Modernleşmesi, Osmanlı-Alman münasebetleri, Balkan Tarihi, Medeniyet Tarihi ve Tarih Felsefesi Teşkil ediyor. 10’un üzerinde kitabı, 100’den fazla makalesi ve 30’a yakın tebliği vardır.
    Ana Fikir
    Yazarımızın söylemiyle, hikayeden kastedilen esas olarak tarihtir. Eser, 1915-1917 yılları arasında Filistin ve civarında faaliyette bulunan Yahudi casusluk örgütü  NİLİ’yi ele alıyor.
    Esere Dair
    Kitap, konuya dair bilinmesi gereken; antisemitizmi, siyonizmi, Yahudi göçü ve Osmanlı’nın Almanya tercihini tarihi zeminde açıklayarak başlıyor. Eserin tamamı akıcı, anlaşılır, sade bir üslupla yazılmıştır. Tarihi bağlamdan kopmadan yazılan eser dönemi etkileyen olaylara değinerek zamanda bir bütünlük sağlamayı başarmıştır.
    Eser 4 bölümden oluşmuştur; birinci bölümde tarihi zemini, ikinci bölümde NİLİ Örgütünü, üçüncü bölümde hatıratlara yer verilmiş, son olarak da görseller ile desteklenmiştir.
    İçeriğe Dair
    NİLİ Casusluk örgütünün kurucuları  olan: Aaron, Alexsander ve Sarah Aaronsohn kardeşler Osmanlı’ya göç etmiş bir ailenin çocuklarıdır. Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasının ardından Alexander, Cemal Paşa komutasında olan 4. Ordu’da er olarak göreve başlamıştır.  Ziraat mühendisi olan bir diğer kardeş Aaron çekirge istilasında Cemal Paşa’ya danışmanlık yapmıştır. Birinci Dünya Savaşı esnasında Filistin cephesinde çok büyük bir çekirge istilası yaşanmıştır. Yerli halkla beraber cephede bulunan askerler zorlu günler geçirmişlerdir. Cemal Paşa’da çekirge istilasını araştırması için Aaron’dan bir ekip kurmasını ve çekirge istilasını araştırmasını istemiştir. Peki, Filistin, Irak ve Suriye cephesinde rahatça gezme yetkisine sahip olan Aaronsohn kardeşler bu yetkiyi nasıl kullanmışlardır? Bahsi geçen bölgelere giriş-çıkışta zorlanmayan Aaron bölgelerden topladığı istihbarat bilgilerini düşman İngiliz birliklerine satmayı kararlaştırmıştır. Bu bilgilere daha kolay ulaşabilmek için yakın çevresinden oluşan hiçbir resmi bağlantısı olmayan NİLİ casus örgütünü oluşturmuştur. Akabinde, Aaron Filistin’de bir tarım Deneme istasyonu kurmuştur. Örgütün merkezi bu istasyon olarak belirlenmiştir.
    NİLİ ne demektir, neden böyle bir isim seçilmiştir?  Örgütün ismi NİLİ, Tevrat’ta geçen ve Türkçe tercümesi “İsrail’in ihtişamı anlatılmaz” olan İbranice “Nezah Israil LoYesyaker” ayetinin baş harflerinden oluşmuştur. Tabi bu konuda muhtelif birkaç görüş daha mevcuttur. Amaçlarına gelecek olursak, yani neden İngilizler lehine çalışma yapılmak istenmiştir? Aaronsohn kardeşler, İngilizler lehine yapacakları casusluk faaliyetleriyle Türkler sonrası Filistin’i yönetecek İngilizlere zaferi getirebileceklerini ve bu suretle bir Yahudi devleti kurabileceklerini ümit ediyorlardı. Yani kardeşler Siyonist duygulara sıkı sıkıya bağlıydılar. Bunun yanı sıra yazarımızNİLİ’nin nasıl bir örgüt olduğunu çarpıcı bilgiler ile açıklamıştır.
    NİLİ kendi propagandasını yaparken kendisini nasıl meşrulaştırmaya çalışmıştır? NİLİ Ermeni Tehcirini bahane ederek kendini meşrulaştırmak istemiştir, yani bir güvenlik problemi sonucu doğduğuna inandırılmak isteniliyor. Ancak burada Ermeni Tehciri’ne detaylıca değinmeyeceğiz, yazarımız tarihi zeminde gerekli açıklamaları yapmıştır.  AaronsohnlarFilistinde bir casusluk faaliyeti nedeni olarak 1915 Ermeni Tehciri olayını göstermişlerdir. Örgüt kendisine savunma amaçlı bir yapılanma görüntüsü vererek bir meşruiyet ve sempati kazandırma gayreti içerisinde olarak değerlendirilebilir. Şunu da eklemeliyiz ki, NİLİ’nin kurulmasıyla ilgili bir güvenlik probleminin zikredilmesi doğru olmayacaktır. Güvenlik sorunu ancak bir propaganda amacı olarak değerlendirilmelidir. Sadece kardeşler ile kalmamıştır üyeler şeması ve diğer üyeler hakkında çalışmalara yer verilmiştir kitabımızda. Kısaca ekleyecek olursak, örgüt genele yayılmadan mütemadiyen akrabalardan oluşan bir yapılanmadır diyebiliriz.
    NİLİ’nin faaliyetleri nelerdir? Faaliyetlerini sıralayacak olursak söyleyebileceklerimiz şunlardır: Bilgi toplanması, elde edilen bilginin gönderilmesi, Kahire’deki İngiliz İstihbarat Merkezi ile irtibatlı olunması, Tarım Merkezi’nin İngiliz savaş gemisi Manegem’la iletişimde olması ve Amerikalı Yahudilerin Filistinli İhtiyaç sahibi Yahudilere yardım için gönderdikleri paraların altına çevrilmesi. Kuruluşu için neredeyse tesadüfi diyebileceğimiz örgütün başarılı olma sebepleri çok güzel bir şekilde açıklanmıştır diyebiliriz. Kuruluşunun tesadüfi olduğu gibi Türk yetkililer tarafından ortaya çıkarılışı da tamamen tesadüfidir. Bu konularda okuyucuya bilgiler vermeden konunun yeterince açıklandığını ve bir roman tadı verdiğini söylemek isteriz.
    Sonuç
    Şahsına münhasır diyebileceğimiz NİLİ casusluk örgütü alışılagelmiş casusluk örgütlerine benzememektedir. Filistin’de yaşayan Osmanlı Tebaası olan bir grup genç aynı zamanda bir kısmı Osmanlı askeri, İngilizler lehine casusluk faaliyeti başlatıyorlar ve İngilizlerin bölgedeki ilerleyişlerini hızlandırarak başarılarına ortak oluyorlar denilebilir. Burada Osmanlı yetkililerinin özellikle Cemal Paşa’nın ciddi zafiyeti söz konusudur. Bunların neler olduğu kitapta açıklanmıştır. Ancak şu durum atlanmamalıdır ki, Cemal Paşa bu Yahudileri kullanarak birçok gizli bilgiye de sahip olmuştur. Nye’in ya olsaydı teoremi ile düşünecek olursak, çekirge istilası hiç olmamış olsa, Cemal Paşa Aaron’nu hiç görevlendirilmese ve İngilizlere çok gizli bilgiler kuyu ve cephane koordinatları ulaştırılmasa bugün haritalar nasıl şekillenecekti? İşte bunların hepsine olabildiğince yazarımız değinmiştir. Roman diliyle, akıcı, nitelikli bir akademik çalışma ortaya çıkmıştır.
  • 55 syf.
    ·1 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Yazar hakkında

    Halil Cibran (1883-1931):

    Lübnan asıllı Amerikalı felsefe ve roman yazarı. Mistik şair ve ressam olan Halil Cibran, ilköğretimini Lübnan'ın başkenti Beyrut'ta tamamladıktan sonra ailesiyle birlikte Lübnan'dan Boston'a göç etti. 1898'de Lübnan'a dönerek Maruni Kilisesi'ne bağlı Me'hadü'l- Hikme'ye girdi ve burada üst düzey bir şekilde Arapça öğrendi. 1903'te Boston'a dönüşünde bir Arap göçmen gazetesi olan El- Muhacir'de deneme türündeki ilk edebi ürünlerini yayımladı. 1931 yılında Amerika'da hayatını kaybetmesine rağmen vasiyeti üzerine Lübnan'a götürülerek gömüldü.


    Halil Cibran, göçmen olarak Amerika'ya gittiği için eserlerinde genellikle 'yurt özlem' ağır basmaktadır. Bunların yanı sıra doğa, ölüm ve aşk üzerine de eklemeler yapmıştır.

    Kitap son derece yalın bir şekilde aktarılmış. Yabancı kelimelerden, süslü anlatımdan ve karmaşık sözcükler uyandıran birçok eklemelerden uzak durulmuş.

    Yazara ait okuduğum ilk kitap. Bu yüzden inceleme de karşılaştırma yapacağım.

    Nietzsche'nin 'Böyle Buyurdu Zerdüşt' kitabını okuyanlar bu kitabı okurken direk benzetme yapacaktır. Zerdüş'te inzivaya çekilir, hayvanlarıyla konuşurdur. Bilgelik, İyi insan, İffet gibi... soru yöneltilir ve açıklama yapılırdı.

    Nitekim, kitapta, Aşka Dair, Evliliğe Dair, Çocuklara Dair, Vermeye Dair, Yemeye ve İçmeye Dair Çalışmaya Dair, Sevinç ve Kedere Dair, Evlere Dair, Giysilere Dair, Almaya ve Satmaya Dair, Suç ve Cezaya Dair, Yasalara Dair, Özgürlüğe Dair, Akıl ve Tutkuya Dair, Acıya Dair, Kendini Bİlmeyene Dair, Öğretmeye Dair, Dostluğa Dair, Konuşmaya Dair, Zamana Dair, İyiye ve Kötüye Dair, Duaya Dair, Hazza Dair, Güzelliğe Dair, Dine Dair, Ölüme Dair...

    Konular ele alınmış ve sorulan sorulara açıklık getirişmiştir. Zerdüşt kitabından ayıran özellik ise yukarıda da belirttiğim gibi karmaşık sözcüklerden ve yalın anlatımdan kaçınmasıydı. Yer yer betimlemelere de yer vermiş ve daha iyi idrak etmemize sebep olmuştur. Bu tür kitaplar kişisel gelişim ve öğreticilik bakımından idealdir. Kısa sayfaları ve öz verili açıklamaları hep okuyucuyu sıkmaktan alı koyuyor, hem de okuru kendi dünyasına çekebiliyor. Böyle Buyurdu Zerdüşt kitabından farklı olmasının bir diğer önemli nedeni de, günümüz yani güncel konuları ele alması. Okuyucuların yabancı olmadığı konular ve terimlere yönelmesi. İlginin artmasına neden olmuştur.

    Keyifli okumalar.