FİLM TAVSİYESİ: OTOBÜS ( KÜLTÜR ŞOKU )
Künye:[1]

Senaryo,Yapımcı,Kurgu: Tunç Okan  
 Görüntü Yönetmeni: Güneş Karabuda

 Yapım Yılı: 1974    Tür: Dram, Komedi, Polisiye, GerilimOyuncular: Tunç Okan, Tuncel Kurtiz, Björn Gedda, Oğuz Arlas, Aras Ören, Hasan Gül Müzik: Zülfü Livaneli  Yapım: Türk/İsveç Ortak Yapımı


Yıl: 1974

Film Süresi: 91 dk.

Filmin Konusu:

Jilet bile yapılamayacak kadar eskimiş, hüzünlü bir otobüs… Otobüs içinde; daha refah bir hayata başlayacak olmanın umudunu ve karşılaşılacak olan yabancı coğrafyanın bilinmezliğinin verdiği çocuksu çekingenliği aynı anda taşıyan 9 tane erkek yüzü… Belki hayatlarında bir kez dahi şehri görmemiş, tüm ömürlerini köylerinde geçiren ve bin bir hayalle ve iş bulup refah içinde yaşama, belki de ailelerini de yanlarına alma umudu ile köylerinden kopup kaçak işçi olarak Stockholm’e giden 9 yüz… İşte ülkemizde gösterimi uzun süre yasaklı olan fakat hem daha sonra ülkemizde hem de yurtdışında büyük yankı uyandırıp pek çok uluslararası ödülü evine götüren Tunç Okan’ın ilk yönetmenlik denemesi olan ‘‘Otobüs’’ ün kısaca öyküsüdür bu anlatılanlar.

Sonradan sahtekâr olduğu anlaşılacak şoföre tüm umutlarını bağlayarak köylerini bırakıp umudu ve refahı aramak için İsveç’e kaçak işçi olarak giden dokuz kişinin Stockholm’deki işlek bir meydanda durumun kendi gibi hazin ve hüzünlü olan eski bir otobüs içinde yaşadıkları dramı anlatmaktadır filmimiz. Polislere kayıtlarını yaptıracağını ve bu kayıt sonrasında ertesi gün yeni işlerine başlayabileceklerini söyleyen ve bu vaatle talihsiz grubun tüm parasını ve pasaportlarını alan şoförün bir saat içinde geleceğini söyleyip hiç gelmemesi üzerine, yabancıları oldukları vahşi medeniyet dünyasının kucağında yapayalnız kalmıştır artık kahramanlarımız. Açtırlar, parasızdırlar, pasaportsuz, yersiz ve yurtsuzdurlar… Sürekli yeniyi öven ve eskimiş olan hiçbir şeyin kabul edilmediği bir medeniyet ortasında boyaları dökülen, metali çürümüş eski mi eski bir otobüs içinde tutsaktırlar… Gıcır gıcır giysileri, ellerinde iş çantaları ya da alışveriş torbaları ile meydandan geçen insanların garip bakışlarına maruz kalan külüstür aracın içinde polis tarafından enselenip sınır dışı edilme korkusu içinde kalakalmıştırlar. Yakalanma korkusu ve belki de biraz da yabancı oldukları toplumun korkunçluğundan kaçma arzusuyla sıkı sıkıya örtmüşlerdir otobüsün turuncu renkli, arabesk görünümlü perdelerini. Fakat gece olmuştur… Açtırlar, saatlerce otobüs içinde kaldıkları için tuvalete gitme ve nefes alma ihtiyacı içindedirler. Sonunda, gün boyunca etrafında dönüp durulan, şaşkınlıkla ve tiksintiyle süzülen ve hor görülen eski otobüsten birer ikişer çıkmaya, açlıktan çöp kutularındaki artıkları didiklemeye başlarlar.  Halka açık alanda sevişen çiftleri, hayatlarında hiç karşılaşmadıkları büyük mağazaları, cafcaflı ve albenili kıyafetleri sergileyen bir o kadar gösterişli vitrinleri, sex shopların cüretkâr ve fütursuz vitrinlerini, yürüyen merdiven denen ve üstünde nasıl durmaları ya da ne yapmaları gerektiğini kestiremedikleri ‘medeniyet’ icadı hareketli merdivenleri göreceklerdir bu bir gecelik kâbus kıvamındaki süreçte.


Bu dokuz kişiden medeniyete ve refah umutlarına ilk kurbanımızı veririz ardından. Polisten kaçarken arkadaşını kaybeden ve dil bilmez, yol ve iz bilmez, pasaportsuz, beş parasız halde sokaklarda kaybettiği arkadaşının adını geceye ‘‘Mehmettt Mehmettt’’ diye son derece yürek dağlayan bir şekilde haykıran bu karakterimizin sabah soğuktan donmuş bir şekilde bir köprüde durduğuna ve ardından kaskatı kesilmiş vücudunun köprüden aşağıdaki nehre düştüğünü görürüz. İkinci kurbanımız ise Tunç Okan’ın bizzat kendisinin canlandırdığı kara yiğit delikanlı Mehmet’tir.  Aç bir halde tuvalete gidip suyla karnını doyurmaya çalışırken yanına sırnaşan bir İsveçlinin peşine takılır kahramanımız. Peşine takıldığı adam eşcinseldir ve aslında Mehmet’i yanında götürmesinin sebebi akşamlık eğlencesini son derece dejenere bir ortamda bu kara yiğit, yakışıklı, kelli felli genç adamla geçirmektir. Kahramanımız olaylardan ve yaşanacaklardan habersiz bir şekilde adamı takip edecektir. Çünkü açtır, kimseyi tanımadığı bu korkunç yerde onun yanına yaklaşan herkes çekingen bir umudun yeşerticisidir. Sonunda kahramanımızı elinde açlıktan saldırdığı butuyla koltuğuna korkuyla büzüşmüş bir şekilde seks partisi yapılan bir yerde görürüz. Yılın playboyu seçimlerinin yapıldığına, seçen bayan ve seçilen sözde playboy şahsın resmen kulüpte herkesin gözünün önünde seviştiğine, kahramanımızı bu dejenere mekana sürükleyen adamın eşcinselliğin belki de ‘e’ sinden haberi olmayan Mehmet’e sarkıntılık yaptığına ve tüm bunların sonunda da Mehmet’in adeta tüm yaşananların bir toplamı ve hissedilenlerin özeti olan bir haykırış kopardığına ve adeta bir hayvanın vahşiliğinde masadaki yemeklere ve butlara saldırdığını görürüz. ‘Vahşi’,  ‘barbar’ gibi sözlerle bu hareketinden dolayı kulüpteki insanlar tarafından adeta  hor görülür, kınanır kahramanımız. İnsanlar… Yaptıkları iğrenç şeyler, dejenerelikleri ile asıl vahşi ve hayvani olan insanlar tarafından… Ardından da kapana kısılmış bir hayvanmışçasına dövülerek tenha bir bahçede öldürüldüğüne şahit oluruz Mehmet’in. Ayrıca diğer yedi kişinin de gece boyunca şehrin insanları tarafından korkutulduğuna ve alay konusu olduğuna şahit oluruz.

Ve yine sabah olmuştur… Dokuz kişiden bedenen yedi kişi kalmıştır… Aynı külüstür, hüzünlü otobüsün içinde ve arabanın ilk park edildiği yerdedirler. Perdeler yine sımsıkı kapanmıştır dış dünyanın ürküntüsüne set çekme arzusu ve sınır dışı edilmeme umuduyla… Ve sonra yasak yerde iki gündür park edilmiş vaziyette duran hüzünlü otobüsümüz polisin emriyle çekilir. Sonunda kitli olan kapı da açılır ve yedi ürkek surat çıkar polislerin karşısına. Ve son sahnede de kaçak işçi adaylarının bir bir, adeta sürüklenerek sınır dışı edilmek üzere karakola götürüldüğüne ve külüstür arabanın da üstüne arabayı tuzla buz edercesine balyozların indiğine şahit oluruz. O; külüstür, medeniyetin yeniliğe düşkün yapısının ortasında tüm eskiliğiyle ve hüznüyle duran otobüse inen her darbe, dokuz kahramanımızın hayalleri ve umutlarına inmiştir adeta ve Türk Sineması’nın en etkileyici ve yürek delici filmlerinden biri de bu üzücü ve son derece vurucu finalle sona ermiştir..



Film Hakkında Bilgiler ve İnceleme:

Tunç Okan’ın oyunculuğu 1966’da bıraktığını söylemesinden 8 sene çektiği, sinema dünyasına son derece dikkat çekici bir dönüş gerçekleştirdiği ve  yönetmen koltuğunda ilk defa görev aldığı filmidir ‘‘Otobüs’’.  Okan’ın senaryosunu son derece etkilendiği bir gazete haberinden esinlenerek oluşturduğu film, ülkemizde yıllarca yasaklı kalmış fakat daha sonra Danıştay kararıyla gösterime girebilmiştir.[2]

‘‘Gösterime girdiği yıllarda yurt içinde ve yurt dışında oldukça sözü edilen Otobüs, içeriğiyle ilgili olarak olumlu ve olumsuz birçok eleştiri almıştır. Türkleri küçümsediğini savunanlar, filmin gerçekçi olmadığını söyleyenler, basit ve şematik bulanlar ya da olay ve kişilerin abartıldığını öne sürenler olduğu gibi; gelişmiş ve az gelmiş ülkeler arasındaki çelişkiyi çok başarılı verdiği, Doğu-Batı toplumları arasındaki uçurumu vurguladığı, gerçekçilik anlayışının farklı verilebileceği ve bu filmin de gerçekçi olduğu, yurtdışına giden işçi Türklerin durumlarını bira abartarak da olsa doğru bir biçimde sergilediği görüşlerini paylaşanlar da olmuştur filmle ilgili olarak.’’[3]

Tunç Okan, Zeynep Oral’ın kendisiyle yaptığı söyleşide bu eleştirilere ve filme yönelik suçlamalara sinema endüstrisinin çarkının dışında, acemi ve amatör bir ruhla çalışmanın filme kattığı farkı da vurgulayarak şu şekilde yanıt vermiştir:

‘‘Bütün bu bilgisizliğin, acemiliklerin, daha doğrusu sinema piyasasının, sinema sisteminin dışında, film yapmanın benim için çok yararı oldu. Çok şey öğrenmenin yanı sıra, düşünce özgürlüğüme sonuna dek sahip çıkabildim. Yine bu filme amatör bir tavırla yaklaşmam, sonuç üzerinde de olumlu noktalar yarattı. Başlangıçtan beri yapmak istediğim bir çatışmayı, bir büyük uyumsuzluğu, aykırılığı ortaya koymaktı. Tekniğiyle, aşırı gelişmiş tüketim toplumuyla az gelişmiş toplumun insanlarını karşı karşıya getirmekti. Bunların birbirleriyle olan kendi içlerindeki çelişkiyi, aralarındaki korkunç çatışmayı vurgulamak istedim. Yoksa amacım sansürün ve bazı  aydınlarımızın iddia ettiği gibi, ne Türk işçisini, ne Türk insanını küçük düşürmek değildi. Filmdeki işçiler Türk değil, herhangi bir azgelişmiş toplumun insanları olabilirdi. Türk olmaları bir rastlantıdır. İtalyan ya da İspanyol olsalardı, film bildirisinden bir şey kaybetmeyecekti…’’[4]

Tüm söylenenleri bir yana bırakırsak, ‘‘Otobüs’’ filmini eleştirenlere en güzel cevabı yurt dışındaki festivallerin verdiğini söylemek mümkündür. Çünkü Tunç Okan’ın yönetmen koltuğuna ilk kez oturduğu bu filmi sayesinde Türk Sineması pek çok uluslararası  festivalde taçlandırılmıştır. Sicilya’da düzenlenen Taormina Film Festivali’nde büyük ödülü (altın charybe), Çekoslavakya’da düzenlenen Karlovy Vary Film Şenliği’nde Uluslararası Sanat ve Deneme Sinemaları ödülü, Dünya Sinema Kulüpleri Federasyonu’nun Donkişot ödülünü evine götüren film aynı zamanda da Strasbourg (Fransa) İnsan Hakları Film Festivali ödülü, Portekiz’de Santarem Festivali büyük ödülü ile birlikte Sinema Eleştirmenleri özel ödülünü kazanarak hak ettiği değeri uluslar arası platformda elde etmiştir.[5]

Okan, Zeynep Oral’la gerçekleştirdiği aynı söyleşisinde şunları da ifade etmiştir:

‘‘Ben her şeyden çok insana inanıyorum. Bir milliyetin ya da milliyetçiliğin sınırlarıyla, kalıplarıyla belirlenmiş değil; özünde içerdiği evrensel değerlerle insana inanıyorum. Bu nedenle ilk filmimde olduğu gibi, bundan sonraki çalışmalarımda da konu insan olacak. … Ne yazık, ne acı, Türk aydınının bir bölümünün, çağdışı bir sansürle aynı yerde birleşmesi, aynı bağnazlığa düşmesi…Azgelişmiş toplumların bazen aydını da belli koşulları yırtıp atamadığından azgelişmiş oluyor ve bir sanat eserine ancak çok dar çerçevelerden bakıyor …’’[6]

Otobüs filmini incelemeden, önemli noktalarını ve sahnelerini irdelemeden ve popüler sinemayla kıyaslamasını gerçekleştirmeden önce kendisi de gurbetçi bir yönetmen olan Tunç Okan’ın bu filminde ve yönetmenlik koltuğunda bulunduğu diğer filmlerinde işlediği ‘‘dış göç’’ kavramını açıklamamız ve Otobüs’ün dış göç konusunu işlemede izlediği yolu aktarmamız gerekmektedir.

Dış göç;  2. Dünya Savaşı sonrasında hız kazanan bir olgudur. Savaşın bitimiyle hızla sanayileşme sürecine giren fakat bunun getirdiği iş gücü ihtiyacını karşılayamayan Batı Avrupa Ülkeleri, bu ihtiyaçlarını karşılamak için yabancı iş gücü talebinde bulunmuşlardır ve bu da pek çok ülkede iş gücü göçüne neden olmuştur.  Günümüzde ise milyonlarca insan kendi ülkelerini şiddetten ya da baskıcı rejimden kurtulmak için terk etmektedir. Üçüncü dünya ülkelerinde çoğulcu ve katılımcı yapı eksikliği olduğu ve buralarda ekonomik, siyasi ve askeri güç belirli toplumsal grupların tekelinde olduğu için; toplumun bir kısmı ihmal edilmekte ya da baskıya maruz kalmaktadır. Bu durum da insanların son çare olarak göç etmelerine neden olmaktadır.[7]

Türkiye dış göçüne bakacak olursak…1961 yılında Türkiye ve Almanya arasında imzalanan Türk Alman İşçi Mübadelesi Antlaşması ile Batı Avrupa’ya dış göç başlamıştır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Batı Avrupa ülkelerinde oluşan ekonomik gelişmelerin doğurduğu işgücü açığı ve imzalanan bu antlaşma sonrasında pek çok vatandaş iş bulup para kazanmak umuduyla Batı Almanya, Fransa, İsveç, Avusturya, Belçika gibi ülkelere dış göç gerçekleştirmiştir.[8]

Çoğunluğu hiç şehri bile görmemiş insanlardan oluşan bu gurbetçiler; yabancı ülkelere ayak bastıklarında doğal olarak son derece bocalamış, adeta sudan çıkmış balık durumuna gelmişlerdir. Vatan özlemi, yabancı bir yerin kültürüne adapte olmada yaşanan güçlük ve iki kültür arasında sıkışıp kalmak, istense de yurda dönememe durumu, büyük ümitlerle gelinen el diyarlarında çekilen zorluklar gibi durumlar ileride dış göçün sonuçlarını yansıtacak pek çok filmin çekilmesine de sebep olmuştur.

İşte bu filmlerden biri olan ve 1974 tarihinde çekilen Otobüs, Ortak Pazar ülkeleri dışından yabancı iş gücü alan Batı Avrupa ülkelerinin, içlerine girdikleri ekonomik durgunluk sebebiyle işçi alımını durdurmalarından bir sene sonra çekilmiştir. Filmdeki dokuz talihsiz karakteri dış göçe zorlayan ya da yönlendiren gerekçe bellidir;  iş bulmak, daha iyi bir yaşam ve yoksulluktan kaçmak… Filmde dış göç yasadışı yollardan yapılmak istenir.  Kazanç uğruna her şeyi yapabilecek yasadışı kurumların, daha iyi bir yaşamı umut ettikleri için köylerinden kopup gelen karakterleri yabancı iş gücü alan ülkelerden İsveç’e kaçak yollarla ve karaborsa fiyatlar karşılığında götürmelerinin altı çizilmektedir. Otobüs’ün aynı zamanda şoförü olan ve sürekli olarak medeniyete geldiklerini ve artık çok para kazanacaklarını işçi adaylarına yenileyerek onlara boş umut vermeyi sürdüren karakter aracılığıyla; sahte evraklar, belge ve vizeler temin ederek gurbetçi işçi adaylarını sömüren aracı kurumlara dikkat çekilmiş ve yapılan para alışverişlerine ve sahtekârlıklara vurgu yapılmıştır. Böylelikle dış göç uğruna insanların çektiği çileler ve maruz kaldıkları sahtekârlıklar da son derece gerçekçi bir şekilde sunulmuştur.[9]

Otobüs filmindeki göçmen adayları yoksulluktan kaçmaktadır. Onların yoksulluğu endüstrileşme ve teknolojik gelişmelerle zenginliğin uç boyutlara geldiği bir çağda aynı zamanda da son derece ironik bir şekilde yoksulluğunda bir o kadar uç boyutlara gelmesinin getirdiği sefalettir. Dokuz karakterimiz bu durumu değiştirmek için, yoksulluğu yenmek için, daha iyi yaşam umudu ile göç etmeye yönelirler. Filmimizde göç edenlerin hepsi erkektir. Türk dış göçünün önce erkeklerin dış ülkelere gitmesi ve ardından aileleri yanlarına almaları ya da almamaları şeklinde cereyan ettiğini anlatır bu durum. Zaten Türk dış göçünde kadınlar genelde görünmez aktörlerdir. Filmimizde kadın figürüne, yönetmen Tunç Okan’ın kendi canlandırdığı karakterin kurduğu düşte ekranlara yansıyan pamuk tarlasında çalışan iki kadının görüntülerinde rastlamaktayız. Kadın özlemin ve ana, eş olarak memleketin, anayurdun simgesidir. Filmdeki karakterler çekingen umutlarını da yanlarına alarak gittikleri İsveç’te yaşama ve oraya yerleşme imkânı bulamamalarından ötürü mevcut sosyal statülerinde de bir değişme gözlenememiştir. Hayatlarında iyi yönde değişen hiçbir şey olmamış; aksine bazıları hayatını, bazıları ise tüm umutlarını kaybetmiştir. Yönetmenin kendisi de zaten filmindeki amacın göçmenlerin sorunları olmadığını, asıl amacının endüstrileşmiş toplumlardaki bireyin başka ülkenin kırsal kesimlerinden gelmiş, azgelişmiş bir yerde hayatını idame ettirmiş insana yönelttiği acımasızlığı ve gidenlerin medeniyet diyarı diye nitelendirilen ülkelerdeki yabancılaşmalarını aktarmak olduğunu ifade etmiştir. Filmde yabancılaşma diğerlerinden ayrışma, ayrılma anlamında verilmiş ve bu yabancılaşma da filmde endüstrileşmiş, son derece gelişmiş bir sanayi toplumunun işlek bir meydanında hüzünlü ve eski mi eski bir otobüs görüntüsü ile başlamış ve giysileri, bıyıkları, tavırları, çekingen halleri ile bulundukları yere ait olmadıkları son derece belli olan dokuz kahramanımızın ülkenin insanlarının alay eden, küçümseyen ve ‘‘Pis yabancılar’’ söylemlerine kadar uzanan tavırları ile iyice belirgin kılınmıştır. Filmin sonunda hayatta kalmayı başaran karakterlerin kendilerini buldukları yer karakol olacaktır ki buradan hüzünlü ve dökülen bir otobüs içinde başlayan yolculuğun onlar için artık bittiğini anlamamız sağlanmıştır. Hayatta kalanların sınır dışı edilecekleri ve tuzla buz olan umutları ile birlikte ülkelerine gönderilecekleri açıktır.[10]

Ve filmimizi incelemeye başlarsak… Filmimiz külüstür bir otobüsün(sonrasında sürekli teknolojik yönden yenilenmeyi şart koşan medeniyetin beşiğinde eskimenin, yalnızlığın, yabancılığın hüznünün simgesi olacaktır bu otobüs) boyaları dökülen kapısı üzerine yansıyan  ‘‘Bir Tunç Okan Filmi’’ yazısı ve ardından cast ve ekibin isimlerinin yine bu hurda otobüsün üstüne yansıması ile başlar. Arka fonda ise Zülfü Livaneli’nin en formda olduğu dönemin yansıması olan muhteşem film müziği… Bağlamanın otantik kültürümüzü belli eden ve insanın içini sızlatan o tiz ve efkârlı sesi… Karlar arasında ilerleyen otobüsümüz ekranın uzak noktasından yakınına doğru ilerlerken bu müzik gitgide daha da güçlenir. Sadece buradan bile, yönetmenimizin müzik öğesine ne kadar önem verdiğini ve müziğin, filmin hüznünü ve atmosferini yaratmada ve yabancı bir kültürde köylerinde bağlama ezgileri ile büyümüş insanların son derece uyumsuz bir görüntü sergileyeceklerinin ipuçlarını almamızda ne denli önemli bir ayrıntı olacağını algılarız.

Ardından otobüsün içindeki dokuz hüzünlü erkek yüzü gelir ekrana… Umudun çekingenlik ardında gizlenen ufak pırıltılarını yansıtan yüz ifadelerini son derece etkileyici bir şekilde yansıtmayı başarır bize yönetmen Tunç Okan. Hem de bunu dokuz karakterimizin ağzından toplamda iki cümle, iki kelime ve bir de haykırışı andıran gür bir çığlık sesi dışında hiçbir diyalog vermeden başarır.

Filmin sahnelerini tek tek inceleme yoluna girmek yerine filmin genel anlamıyla güçlü ve farklı yönlerini inceleyecek olursak… Öncelikle film; toplumsal bir sorunu hatta sadece toplumsal bir sorun değil, endüstrileşmenin ardından pek çok ülkenin insanını etkileyen dış göç olgusunu ele alması ile evrensel bir sorunu ele almış; gelişmiş ülkelere az gelişmiş ülkelerden gelen insanın yaşadığı hor görülme, aşağılanma, yabancılaşma noktalarını vermeyi asıl amacı edinen film aslında bu yönüyle büyük bir insanlık sorununa da işaret etmeyi başarmıştır.  Büyük ve albenili mağazaların, yeni arabaların ve eşyaların, ellerinde Bond çantaları ile iş saatlerine tutsak insanların ya da ellerinde alışveriş torbalarıyla tüketime mahkum insanların kol gezdiği, sahip olunan bolluk sebebiyle insanların doyumsuzluktan ötürü son derece dejenere eğilimlere girdiği bir medeniyet şehrinde -ki Medeniyet’in tek dişi kalmış canavar olduğu son derece başarılı bir şekilde vurgulanmıştır bu filmde- farklı giysileri, bıyıkları, çekinden bakışları ile son derece dikkat çeken bu dokuz hazin karakterimizin, sürekli yenilenmeyi ve eski, yavaş olan her şeyin çöpe gitmesini öngören endüstrileşmiş şehrin meydanında jilet yapılamayacak kadar eskimiş bir hurda otobüs içindeki hazin görüntüleri ile; az gelişmiş toplumlar ve gelişip endüstrileşmiş toplumlar arasında sıkışıp kalan insanın bocalamasını, yalnızlığını ve yabancılaşmasını son derece etkili ve vurucu bir şekilde vermeyi başarmıştır Tunç Okan.

Öncelikle filmin görüntülerinin başarısına değinirsek… İlk yönetmenlik denemesinde, türlü bilgi eksikliği ve acemiliğin içinde Tunç Okan’ın böylesine başarılı, çok az diyalogla milyonlarca söz söylemeyi başaran bir yapım ortaya koyması son derece büyük bir başarıdır. Filmin anlatmak istediği her şeyi Tunç Okan’ın muhteşem yönetmenliği ve Güneş Karabuda’nın harika görüntü yönetmenliği ile filmin sesini sonuna kadar kapatsak dahi görüntüler ile kavramamız mümkündür. Sembolik sahneler, müziğin muhteşem kullanımı, atmosferin yaratılmasındaki başarı… Kısacası dört dörtlük ve alışılmadık derecede orijinal, popüler sinema kalıplarından uzak derinlikte bir çalışma ortaya koyar Okan.



Filmin aynı zamanda senaryo yazarlığını da üstlenen Okan’ın burada da döktürdüğünü söylememiz mümkündür. Çok az sözle çok şey söylemeyi başaran bir senaryoya sahiptir Otobüs. Dokuz göçmen adayı film boyunca hep susmuşlardır. Onlar sustukça başkaları konuşmuştur. Dokuz kişiden sadece ikisi herhangi bir ses ya da cümle çıkarmıştır ağzından. Dolandırıcı otobüs şoförü, kaçak işçi servisçisi film boyunca en çok konuşan karakterdir zaten. Sadece otobüsle Stockholm’e gitmeden önce verdikleri molada ve Stockholm caddesinde bir başına kaldığında Tuncel Kurtiz’in oynadığı karakterin söylediği iki cümle dışında hiçbir cümle etmezler. Sesin çıktığı diğer iki yer; çığlık ve haykırıştır. Tuncel Kurtiz’in oynadığı karakterin, polisten kaçarlarken kaybettiği arkadaşının yani Tunç Okan’ın oynadığı karakterin ismini hiç bilmediği bir şehirde, iz bilmez dil bilmez halde, gecenin ürküntüsü üstüne çökmüş vaziyette çaresizlikle ‘‘Mehmetttt Mehmetttt’’ diye haykırması son derece etkileyici ve hazin bir sahnedir. Karakter burada; bulmak ve bulunmak ister. Köydeyken belki de tarlada birlikte çalıştığı, aynı türküleri çığırdığı memleketlisini bulmak ister Stockholm’un gecesine ve boş sokaklarına ismini haykırarak. Yabancı ve vahşi bir kentte arkadaşını ve aynı zamanda da en az kendi kadar buraya ait olmayan sığınağını yani külüstür otobüsü bulmak ister. Son bir umut olarak köpeğini gezdiren bir İsveçliye şiveli bir Türkçe ve tüm saflığıyla ‘‘Otobüsü gördün mü gardaş’’ diye sorduğu ve adamın köpeğini eline alıp korkuyla bu farklı görünümlü, yabancı adamın yanından adeta kaçtığı sahne binlerce cümleye eş değerde bir sahnedir. Ve diğer haykırış; filmin sonlarına doğru sırf karnını doyurmak için peşine takıldığı bir İsveçlinin peşinde ne olduğunu bilmediği bir seks partisinde büzüşmüş halde olanları izleyen ve Tunç Okan tarafından canlandırılan karakterin sonunda bu vahşiliğe, bu vurdumduymaz dejenereliğe, çevresindeki korkunç ‘‘medeniyet’’ isimli canavarın haline dayanamayarak kopardığı o gür haykırış gelir… Bu haykırış bence filmin anlatmak istediklerinin bir özetidir. Vahşi medeniyet içinde, endüstrileşmiş toplumun yarattığı doyumsuzluğun getirdiği daha fazla isteme güdüsüyle son derece fütursuz yollara sapan, yabancıyı ve farklı olanı aşağılayan ve hor gören, metaya tapan, pornografiye batan insanların içinden kurtulma arzusunun, yabancılaşmış yahut da yabancılaşma korkusu içine girmiş insanın o lisansız, lügatsız çığlığıdır bu haykırış… Zaten film boyunca dokuz karakterine toplamda iki cümleden başka bir şey söyletmemiş olan yönetmen ve senarist  Okan’ın amacı da tüm bu susuşların aynı anda konuştuğu bu haykırışın gerilimini ve yoğunluğunu arttırtmak, o haykırışı tüm hücrelerimizde hissetmemizi sağlamaktır. Suskunluğun konuşmasıdır o haykırış…

Burada haykırış ve karakterin haykırarak açlıkla yemeklere saldırması çok güçlü bir metafor olarak karşımıza çıkmaktadır. Öncelikle haykırışın ve çığlığın bir lisanı yoktur hele ki bazı çığlıkların… Ana çığlığı mesela… Atilla Atalay’ın çok sevdiğim romanı Sıdıka’nın bir bölümünde bununla ilgili son derece güzel bir örnek vardır. Sıdıka günlerce Birleşmiş Milletler Sekreterliğini telefonla düşürmeye ve dünyayla ilgili şikayetlerini aktarmak için BM’nin sekreterliğine ulaşmaya çalışır. Saatlerce, hatta günlerce BM’yi aradıktan sonra sonunda telefon düşer fakat annesi daha hiçbir şey söylemesine fırsat vermeden telefonu elinden alıp avizesine doğru çığlık atıp telefonu kapatır. Sıdıka şaşkın ve kızgındır. Annesine bunu neden yaptığını sorduğunda kadından şu trajikomik(trajik kısmı çok daha ağır basmaktadır bana sorarsanız) cevabı alır: ‘‘ Ööle bööle bağırmadım ama… Sen anlamazsın ‘‘ana gibi’’ bağırdım… Dünyanın her tarafındaki kasaplar bilir bu çığlığı… Dili filan yoktur bunun… Kulağımızı tıkarsak duymayız sanırlar… Ama ana çığlığı adamın kâbuslarına girer, bin yıl yankılanır, lanetleri alınlarına yapışır…’’[11] Görüldüğü gibi bazı çığlıkların ne anlatılmaya ne de lisana ihtiyacı vardır. Nasıl ki ana çığlığı insanın yakasına yapışır ve lisan, lügat gerektirmeden söylemek istediklerini feryadıyla açıklarsa, işte bu filmdeki karakterimizin haykırışı da aynı ana çığlığı gibi hiçbir söz söylemeden binlerce cümle kurmaktadır. Medeniyet denen canavarın vahşi çarkında sıkışmış insanın, kendisine yabancılaşmaya yüz sürmüş bireyin, farklı bir kültürde asimile olma ya da kaybolma tehlikesi içinde kalmış kişinin çığlığı; medeniyet ve endüstrileşmenin yarattığı ürkünç sisteme karşı atılan bir haykırıştır bu haykırış… Ayrıca haykırış sonrası karakterimizin butlara çıplak eliyle adeta saldırdığı, yemekleri ağzına tıkıştırdığı ve bu hareketinin sonucu aşağılanıp öldürüldüğü bölümde bir metaforun parçasıdır. Zira burada hayvani açlık gösteren aslında karakterimiz değil; fazla doyumsuzluktan ötürü çarpık yönlere yönelmiş endüstrileşmiş toplum insanıdır. Karakterimiz sefaletten, yoksulluktan ötürü geldiği bu şehirde tüm yolluk parasını kaybetmesinden ötürü açtır. Yani onunki açlığın somut ve gerçek anlamıdır, metaboliktir. Oysaki onun butlara ve yemeklere saldırmasını kınayan insanlar karakterimizden çok daha vahim bir açlığın içindedir. Yani fazla doyumun getirdiği doyumsuzluğun içinde açtırlar ve açlıkları metaforiktir.

Filmimizde kullanılan sembolizm öğelerine gelirsek… Mozaik taşlarla süslü ve çevresinden yüzlerce insanın akıp gittiği koskocaman bir meydanda yapayalnız kalmış hüzünlü ve eski otobüs görüntüsü; az gelişmiş bir toplumdan gelip gelişmiş bir toplumun içinde sıkışmış ve yabancılaşmış bireyin yalnızlığını son derece başarılı ve etkileyici bir şekilde sunmayı başarır. Zaten filmde kullanılan ana sembolik unsurdur.   Bunun dışında, Tuncel Kurtiz’in canlandırdığı karakterin donduktan sonra köprüden buz gibi nehre düşmesi üzerine, işe gitmekte olan bir İsveçlinin gayet insaniyetten uzak bir şekilde ‘‘Pis yabancılar’’ demesi de sembolik bir yaklaşımdır. Zira, ‘‘pis’’ olan yabancı suya düşünce ölmüş olsa da  temizlenmiş midir; yoksa asıl temizlenmesi gereken, insaniyetten uzaklaşıp metalaşan gelişmiş ülke insanının kirlenmiş vicdanı mıdır? İşte bu sembolik ayrıntıyla Tunç Okan, bahsedilen ironiyi en çarpıcı şekilde vermeyi başarmıştır. Bunlar dışında dokuz yolcunun hiç konuşmamasının yanında onları dolandıran ve iyice medeniyet havalarına girmiş olan ve kendisi de bir Türk olan şoförün sürekli konuşması da sembolik bir noktadır. Şoför daimi olarak medeniyeti öven, endüstrileşmiş toplumun refahından bahseden ‘‘Makineye bak son Amerikan icadı. Bas düğmeye al resmi. Hey gözünü sevdiğim medeniyeti.’’, ‘ Kurtuldunuz len. Medeniyet len burası. Para len para…’’ gibi cümleler kurmakta ve dokuz yolcunun suskunluğunun karşısında boş gürültü yapmaktadır. Kapitalizme burada çok ciddi bir eleştiri vardır; az gelişmiş ülkenin insanının suskunluğu ve medeniyetin tadını almış insanın fazla konuşması ekseni etrafında dönen ciddi bir eleştiridir bu. Aslında kendi de sistemin efendilerine ezilen kapitalist toplum insanının, kendinden daha acemi ve kötü durumda olana efelik taslaması ve hava atması söz konusudur burada. Çok konuşan medeniyet insanının boş lafları ve hiç konuşmayan az gelişmiş toplum insanının çok söz söyleyen suskunluğu…  Bu ironiyi, paradoksal yapıyı çok iyi vermeyi başarmıştır Tunç Okan. Ayrıca filmimizde çok önemli olan iki sembolik kullanım daha vardır. Birincisi; filmin iki sahnesinde, Tunç Okan’ın oynadığı karakterin hayali eşliğinde yansıyan tarlada çalışan siyah beyaz iki kadın görüntüsüdür. Bu iki kadın; memleketi, özlem duyulan kökeni, anayı ve eşi simgeler. İki kadın görüntüsü siyah beyazdır çünkü artık memleket de, ana da eş de geride, memlekette yani mazide kalmış, yalnızca özlem duyulan bir görüntü olarak karakterimizin ruhuna çakılmıştır. Ve gelelim filmin sonunda kullanılan, belki de filmin en etkileyici öğelerinin başında gelen sembolik kullanıma; yani hayatta kalan yedi işçinin polisler tarafından adeta sürüklenircesine karakola doğru sürüklendiği sahneyi takip eden otobüse inen balyoz görüntülerine… Her göçmen adayının otobüsten çekilip alınması ve karakola sürüklenmesiyle bir balyoz darbesi yer; hüzünlü, yalnız, eski otobüsümüz. Metalleri parçalanır, camları tuzla buz olur; aynı kahramanlarımızın parçalanıp tuzla buz olan hayalleri gibi… Otobüse inen her darbe, hayale ve umuda inen bir darbe olarak sembolize edilmiştir bu sahnede ve diğer bütün sembolik kullanımlarda olduğu gibi yine Tunç Okan sahneyi adeta konuşturmuş, sembolizmle filmi son derece etkili bir şekilde bitirmeyi başarmıştır.



Filmin Popüler Sinemayla Karşılaştırılması:

Filmimiz anlattıklarımızdan da anlaşılabileceği üzere, popüler sinema değildir; aksine son derece cesur söylemi, amatör ruhla oluşturulmuş yapısı, sinema çarkının dışında oluşturulmuş bünyesi ile son derece özgün bir filmdir.  Otobüsün neden popüler sinema örneği olmadığını maddelerle açıklamak gerekirse:

1)       Filmin sonu popüler sinemada olduğu gibi mutlu sonla bitmemiş, izleyene katharsis duygusunu tatma imkânı verilmemiştir. Hayatta her hikâyenin sonunun iyi bitemeyeceğini son derece iyi bir şekilde vurgulamış ve filmi seyredenlere, rahatlama hissi verecek gerçekten uzak bir mutlu son yerine; gerçekçi bir mutsuz son armağan etmiştir.

2)       Filmde başrol yoktur. Herkes başroldür ya da herkes yan roldür. Her ne kadar Tunç Okan’ın ve Tuncel Kurtiz’in canlandırdığı karakterler biraz daha baskın da olsa bir başrolden bahsetmemin olanağı da yoktur.

3)       Filmde popüler sinemada olduğu gibi ‘‘iyiler’’ ve ‘‘kötüler’’ çok keskin ve çok boyutlu bir yaklaşımdan uzak bir şekilde verilmek yerine; ikilemler ve çelişkilerin sistemden kaynaklandığı mesajı verilmekte ve kötü ya da gaddar hareketlerde bulunan karakterlerin yaşadıkları toplumun şartlarından ötürü bu vaziyete geldiğinin ipuçları verilmektedir. Örneğin; ülkeye önceden gelmiş olan ve şimdi Türk göçmen adaylarını dolandıran karakterimiz bile insancıl bir şekilde verilmiştir. Dolandırıcıdır dolandırıcı olmasına ama, onu buna iten sebepler nelerdir? İşte bu noktada dolandırıcı olan bu karakterimizin Stockholm sokaklarında yürürken yanından geçtiği sokak şarkıcısının seslendirdiği şarkının sözleri her şeyi açıklamaktadır: ‘‘ O bir yudum alır ama daha ileri gidemez. Polis düdüklerini işitmiştir. Elinden şişeyi alırlar. Onu arabanın içine alırlar. Oto hızla uzaklaşır. Ertesi gün serbest bırakılmıştır. Gazetelerde onun dolandırıcı olduğu yazılır. Topluma yarattığı problemler tartışılır içine uyamadığı bizim güzel ve zengin toplumumuza. O ise anlayış görmek ister. Ama küfer ve dayaktır hakkı. ‘‘Defol’’ derler. Vururlar. Eski hayatına döner. Hiç şans tanınmamıştır ona. Ondan beri sarhoş yaşar. Üçkağıtçı derler onun için. Doğru sayılmaz. Korkusunu bastırmak için alkolle yaşar.’’ Zaten bu karakterimizin havaalanındaki polisler tarafından sırf İsveçli olmadığı belli olan tipinden dolayı çırılçıplak soyulması ve sırf yabancı olduğu için  uyuşturucu satıcısı ya da taşıyıcısı olabilme ihtimalinden ötürü insan dışı muameleye uğraması da bu şarkıyı kanıtlar niteliktedir.

4)       Sözden ziyade görüntülere sahip olan filmde; görüntüler adeta binlerce cümle söylemektedir. Popüler sinemada hayal gücüne çok az yer bırakacak ya da irdeleme ve sembol çözmeye yer vermeyecek bir yol izlendiği ve en ufacık bir görüntünün dahi diyaloglarla anlatılma çabasına girildiği düşünülecek olursa bu bile filmimizin popüler sinema örneği olmadığını kanıtlamaktadır.

5)       Filmin yönetmeni Tunç Okan’ın hiçbir şey bilmeden ve sinema sistem çarkının dışında bu filmi gerçekleştirdiğini söylemesi, sırtını güçlü yapım şirketlerine dayamadan diş hekimliğinden kazandığı paralarla Otobüs’ün çekimlerini ve yapımını gerçekleştirmesi ve filmin, bahsettiği konudan ve konuyu aktarmadaki vuruculuk ve endüstriyel toplumun sistemini eleştirmedeki cesurluğu sebebiyle ülkemizde yıllarca yasaklı olması da Otobüs’ün popüler sinema ürünü olmadığının  diğer göstergeleridir.

Erge Özcan

[1] http://www.imdb.com/title/tt0212408/

[2] Meral Serarslan ve Özlem Özgür, ‘‘Sinema ve Göç: Yeni Hayat Arayışlarının Sinematografik Sunumu’’,http://idc.sdu.edu.tr/tammetinler/goc/goc10.pdf (4 Ocak 2010)s.8.

[3] Şükran Esen, 80’ler Türkiyesi’nde Sinema, 2. Bası, İstanbul: Beta Basım Yayım,  2000, s.129.

[4] Milliyet Sanat Dergisi, 19 Aralık 1977, Sayı:256.

[5]http://www.turksinemasi.com/...kce.asp?tarihid=5000

[6] Milliyet Sanat Dergisi, 19 Aralık 1977, Sayı:256.

[7] Serarslan ve Özgür, s.5.

[8] Esen, ss. 123-124.

[9] Serarslan ve Özgür, ss.5-16.

[10] Serarslan ve Özgür, ss.5-16.

[11] Atilla Atalay, Sıdıka, 8. Baskı, İstanbul: İletişim Yayınları, 1998,s.95.

Rorschach, 4 3 2 1 inceledi.
24 Oca 12:33 · Kitabı okudu · 20 günde · Beğendi · 10/10 puan

Bazı önemli yazarlar, artık P. Auster' ın hem pöpüler hem iyi edebiyatçılar kervanında olduğunu kabul etmeyen yoktur sanırım, bir defa olsun epik ve destansı bir uzun hikayeyle, yazım serüvenlerini taçlandırıyorlar. Bu hikaye hem nitelik hem de nicelik olarak doyurucuysa biz okurlar için tadından yenmez bir tecrübe oluyor. Nasıl ki Karamazovlar, Yüzyıllık Yalnızlık, Kızıl Darı Tarlaları, Don Kişot, Savaş Ve Barış, Buddenbrooklar vb kitaplar okuyucu için birer nimet, başucu kitabıysa, bu kitap da o yoldaki bir deneme. P. Auster 1900lerin Amerikasına göç eden bir aileyi konu alarak başlayıp, çeşitli varyasyonlarla hikayeyi geliştiriyor. P. Auster' ın aslında klasik olan bir tekniği bu derece geliştirmesi hem şaşırtıcı hem de güzel bir okuma vaadediyor.

salih, Yokuşa Akan Sular'ı inceledi.
18 Oca 18:20 · Kitabı okudu · 3 günde

Mustafa Kutlu'nun 1979'da yazdığı hikaye, ilk kitabı. (daha önce yazdığı 2 kitabı artık basmadığını düşünürsek.) 70'li yıllardaki göç furyasına katılıp, Anadolu'dan İstanbul'a göçmüş insanların, mücadelelerini, hayata tutunma çabalarını ele alan bir hikaye. Dönemin sosyal değişimini, göçü, şehirleşmeyi, insanların kendini kaybetmelerini, savrulmalarını anlatıyor yazar deneme kitaplarında değindiği görmüştüm bu konuya genelde. Toplumsal sorunlara duyarlı olan Mustafa Kutlu, işçi sorunlarına da değiniyor. Baş karakterimiz Bican, Yusuf ve Seydali'nin yaşamlarında görüyoruz bunu. Yine Recai Öğretmen'in huzursuzluğu çok hoşuma gitti. Hikayede kentin değiştirdikleri var bir de değiştiremedikleri, direnenler ve feci bir son.

idris yılmaz, Domuz Toprak'ı inceledi.
16 Ara 2017 · Kitabı okudu · Beğendi · 8/10 puan

Domuz Toprak
John Berger
Sanayi devrimi ile başlayan köyden kente göçün anlatıldığı roman - inceleme tarzında üçlemenin ilki.
Köyden kente göç sadece daha iyi bir ekonomiden ibaret değildir. Daha konforlu bir yaşam umudu vardır.
Fransa’nın dağ köylerinde yaşayan insanları anlatır kitap. Kitabın sonunda ise köy yaşamı, kente göç, ekonomik döngü üzerine bir de deneme çalışması vardır.
Kitap aslında komşuların ayır ayrı hikayeleridir. Bir bölümde bir komşuyu anlatırken, diğerinde diğer komşuyu anlatır. Köylüler, doğayla mücadelede daha sert bir yaşam sürdürdüklerinden daha sert daha duygusuz yönleri de zaman zaman ortaya çıkmaktadır. Hayvanlar ekonomik bir değerdir. Daha az getirisi olan süt bir ineği kasaplık bir et haline dönüşüvermektedir.
Yazar hayvanları da duygusal olarak bir canlı olarak gördüğü için zaman zaman köylülerin hayvanlara yaptığı davranışlara okuyucunun yüreği kaldırmaz.
Hep biriktirme dertlerindedirler köylüler. Daha çok biriktirip şehirde daha iyi bir yaşam kurma hayalindedirler. Kitapta anlatılan Fransız köyünden çıkıp bir Macar köyüne de varsanız aynıdır. Ardahan’ın bir köyüne de gitseniz aynıdır.
Şehre özlem bir anlamda konfora özlemdir köylü için. Avrupa ülkelerine göre köyden kente göç ülkemizde 70-80 yıl geriden gelse de durum aynıdır. Köy yaşamı ancak şehrin kaosuna alışamayan köyde doğup büyümüş yaşlı insanlara kalmıştır, terk edilmişlik ve yalnızlık duygusuyla.
Sosyal yaşamın kaybolup gittiği köylerde şimdilerde, kar-zarar denklemi penceresinden bakan yatırımcıların, devasa tarım makinelerinin tekerlek izleri görülmekte, yada içinde köylülerin amele gibi çalıştığı koca koca inek çiftlikleri veya tavuk çiftlikleri.
Yazar çoğu okuyucun geçmişine bir ayna tutuyor aslında.

Bir Yudum Yaşar Kemal
Yaşamına 26 roman, 11 deneme, 2 öykü, 1 şiir ve 9 röportaj sığdıran; ailesiyle birlikte Van'dan Türkmen köyüne göç eden, Çukurovalı Âşık Ali'nin deyimiyle devrinin Karacaoğlan'ı olan Yaşar Kemal'in hayatına dair belki de pek çoğumuzun bilmediği hazin noktalar vardır.

Yazarın bir gözü 3.5 yaşından itibaren kördür. Bunun sebebini de avluda koyun kesen eniştesini izlerken bıçağın deriden kayarak gözüne saplanmasıyla açıklar Yaşar Kemal. Talihsizlik bununla kalmaz ve babasını da bir cinayete kurban verir. Van'dan göç ettikleri sırada babasının kurtarıp himayesine aldığı oğulluğu Yusuf, üvey babasını camide namaz kılarken kalbinden bıçaklayarak öldürür. Bu durum Yaşar Kemal'in 12 yaşına dek kekeme olarak kalmasına neden olur. Ta ki okur-yazar olduktan sonra bu durumdan kurtulur. Okul hayatını da maddi imkansızlıklar yüzünden yarıda bırakır ve hayatını kazanabilmek adına pek çok işte çalışır.

Adana'da arzuhalcilik yaparken komünizm propagandası yapmakla suçlanır ve bir müddet hapis hayatı yaşar. Hayatının en büyük şansı ise 50 yılını birlikte geçirdiği, kendisinden önce vefat eden eşi Thilda Kemal olsa gerek. Ruhun şad olsun güzel adam.

"O iyi insanlar o güzel atlara bindiler, çekip gittiler."

Daniel pennac/ Okul sıkıntısı/ Can yay./ Roman

“İstatiksel olarak her şey açıklanabilir, kişisel olarak her şey karmaşık bir hal alır.” (s.12)

Daniel Pennac, gerçek adı Daniel Pennacchioni iki bölüm halinde yazdığı romanı “Okul Sıkıntısı”, eğitim sorunu üzerine eğilen otobiyografik bir eser. Kitabın birinci bölümünde sıkıntılı geçen eğitim hayatından, ailesinin öğrenmekte bu kadar zorlanan oğlunun hiçbir baltaya sap olamayacağı korkusu üzerinden nasıl bir eğitim sancısı çektiğinden bahsetmektedir. Kendisini tam bir tembel teneke olarak tanımlayan Pennac daha sonra ki yaşamında liselerde öğretmenlik yapmaya başlar. Tembel öğrenci psikolojisini kendi yaşanmışlıklarının verdiği tecrübeyle analiz etmeyi başarmış biri olarak eğitime kafa yormuş bir öğretmendir artık o. Babasının asker olması sebebiyle çok farklı coğrafyalarda öğrencilik yapan yazar, bu sosyolojik farklılıkları öğrenci profilleri üzerinden hareketle gözlemleyerek eğitim hakkındaki tecrübelerini paylaşmıştır. Sancılı bir geleneksel eğitim modelinden geçmiş olmasına rağmen günümüz modern eğitimini de eleştirmektedir.

Kitabın ikinci bölümünde öğretmenlik yaptığı yıllarda karşılaştığı sorunlu öğrenciler ve o öğrencilerle yaşadıklarından hareketle çözüm yolları sunmaktadır. Burada okurun aklına şu soru gelebilir: Peki Daniel Pennac bir tembel teneke iken nasıl öğretmene dönüşmüştür? Bu soruyu düşüne duralım. Kitabın kapağında ki sıra üzerinde buruşturulmuş kâğıt tomarı ilk gördüğümüz anda hababam sınıfı bir macera romanı mı bizi bekliyor acaba dedirtiyor. Tabi hababam sınıfı gibi melodramı ve komedisi ağır eserlerde hâkim olan ironik durumun aksine Pennac, elinde sihirli bir değnek varmış da bununla bütün eğitim sorunlarını çözüme kavuşturmanın yollarını bulmuş havası vermiyor. Öğretmen faktörünü devreye sokuyor. Onu topluma kazandıran öğretmenlerinin nasıl bir yöntem kullandıklarını, nasıl mücadele verdiklerini anlatıyor. Açıkçası kendi dönüşümünü anlatmak konusunda romanın içerisinde pek yoğunlaşmıyor. Belki de romanın eksik kalan kısmı bu.

Bütüncül bir bakış açısıyla yaklaşmak istediği eğitim sorununa toplumdaki ekonomik sıkıntılar, banliyölerde ki çeteleşme, çok kültürlülük karmaşası ve en önemlisi aile faktörünün penceresinden bakıyor. İlgili bir anne babayla, ilgisiz bir anne babanın çocuğun okulda ki başarısında ne kadar etkili olduğu noktasında hayatından örnekler veriyor. Kendisi bir tembel teneke idi. Hatta birçok öğretmeni için geri zekâlı kabul ediliyordu. Kendi ifadesiyle: “ Sevgi dolu, çatışmasız devlet burjuvazisinden bir aileden gelen, çevresinde sorumluluk sahibi, derslerinde kendisine yardımcı yetişkinler olan bir çocuktum. Politeknik mezunu bir baba, ev hanımı bir anne, boşanma yok, alkolik yok, karakter bozukluğu yok, kalıtımsal kusurlar yok, lise sonda okuyan üç ağabey, dengeli bir aile düzeni, sağlıklı gıdalar,, evde bir kütüphane, çağa ve ortama uygun bir kültür… Bunlara rağmen ben, tembel tenekenin teki.” (s.25)Burada verilmek istenen mesaj açık: tembel olabilirsin, yavaş anlayabilirsin, mücadele yetisinden de uzak olabilirsin ama en nihayetinde düzgün bir aile yaşantısı ve bunun getirileri bu sorunları aşmada büyük pay sahibidir.

Pennac, çağın getirdiği sorunları da gözlemlemekte kapitalist düzene eleştiri oklarını yöneltmektedir. Artan şiddet olaylarını, sorunları konuşmadan halletmeye çalışan sessiz yığınları, marka tutkunu nesilleri öğrencileri üzerinden irdelemekte sosyolojik tespitler yapmaktadır.

Nihai olarak “sevgi” kavramı üzerinden kendisini topluma kazandıran ve üzerinde emekleri geçen öğretmenlerine vurgu yapan yazar, çözüm olarak sevgiden başka yol olmadığını “işte benim metaforum.” diye açıkladığı göç eden kırlangıçların başına gelenleri anlatarak bitiriyor.

“Neye benzerse benzesin, öğrencilerimiz çılgın kuşlar gibi uçtuklarında, söz konusu eğitim olunca sevgi işte buna benziyor. Öğretmenlerim hayatlarını bununla doldurdular: kanadı kırık bir dizi kırlangıcı okul komasından çıkartmakla. Her deneme başarıyla sonuçlanmıyor. Yolunu düzgün çizemeyenler yenilgiye uğruyor. Bazısı uyanmıyor, halının üzerinde yatmaya devam ediyor ya da bir sonraki pencereye çarpıp boynunu kırıyor… Ama her darbe de her öğrenciyle bir daha deniyoruz. Deneyeceğiz onlar bizim öğrencilerimiz… Baygın bir kırlangıç canlandırılması gereken bir kırlangıçtır, o kadar.” (s.285-286)

Ali Osman Sarı

habibe kavak, bir alıntı ekledi.
28 Nis 2016 · Kitabı okudu · Beğendi · 9/10 puan

#göç #deneme
Fitratinda göç yazmadığı halde göçe kalkışan gafil bir kuşsun...

Mimoza Sürgünü, Nazan Bekiroğlu (Sayfa 18 - Timaş)Mimoza Sürgünü, Nazan Bekiroğlu (Sayfa 18 - Timaş)

GURBETÇİ ŞÂİR SERVET YÜKSEL'İN DUYGU SÜZGECİNDEN SÜZÜLEN ŞİİRLER

M. NİHAT MALKOÇ

“Aman ha, gönül kırıp; kırılmaya değer mi?
Boş şeylerin peşinde yorulmaya değer mi?
Ne kaldı elimizde baharından, yazından?...
Bu dünya çiçek olsa derilmeye değer mi?”
(“Değer mi?”- Servet YÜKSEL)

Gönül telimizi titreden tılsımlı bir nağmedir şiir... Sözün duygu süzgecinden geçirilmiş, damıtılmış en saf hâlidir. “Ne bir eksik, ne bir fazla” diye ifade edebileceğimiz, (s)özün özüdür; sözün en tasarruflu kullanılmış özgün yapısıdır. Acılardan ve tarifsiz mutluluklardan neşet eden duyguların en yücesidir şiir... Şiir, sözün darasını aldıktan sonra geriye kalandır; sözün şahikasıdır. O, altın kaplama değil, külçe altındır. Şiir gök boşluğundaki erişilmez hayallere merdiven dayamaktır. İmkânsızı mümkün kılmaktır. Şiir kesbî(sonradan kazanılmış) olmaktan çok, vehbi(yaradılış vergisi)dir. Fakat iyi şairler, kesbiyle vehbinin mükemmel terkibinin neticesidir.

Şiir, özgürlüğü özgünlükte bulmaktır. Şiir büyük zekâ fabrikalarının defosuz ürünüdür. Şiir büyük emeklerle zor yazılan ve de zor anlamlandırılandır. Şiir bütün zamanlarda hep ayakta kalabilendir. Yürek toprağına bir çınar gibi kök salabilendir. Şiir, hissiyatın kanatlanmış hâlidir.

Şâirlik, taklitten vebalı görmüş gibi kaçmak, alabildiğine uzak durmaktır. Sözün ayıp ve kusurlarını örterek, ona albeni katmaktır. Şairlik üstü tozlanmış bir cevherdir; çalışma ve gayret onun üstündeki tozları süpürüp onu görünür kılmaktan ibarettir. Yoksa tenekeyi altına dönüştürmek değildir. Gerçek şâir altın, müteşâir tenekedir. Şâirlik, çekiçle örs arasında kızgın bir demir olmaktır.

Şâir; duyulmayanı duyan, görülmeyeni gören, hissedilmeyeni hissedendir. Tabir caizse sözü sırlayandır hakiki şâir... Evvel olmayanı ortaya çıkarandır o... Düşlerin toprağında sabırla ve metanetle adeta iğneyle kuyu kazandır. Şâir, mânâyı imge yorganıyla örtendir; sözün çilesini çekendir. Şâir başkalarına benzemeyen, kendi olan ve hep kendi kalandır. Gerçek şâir, zamanı kuşatan ve söz kılıcını kuşanandır. Şâir, kutlu alınterini mürekkep yapıp kaleme sürendir.

Cevher hükmündeki saf şiirde önemli olan, sözü doğrudan doğruya söylemek değil, onun rengârenk elbisesi hükmünde olan imgeler ve ahenktir. Ahmet Haşim'in “Piyale” şiir kitabının önsözünde belirttiği gibi “Şâir ne bir hakikat habercisi, ne güzel konuşan bir insan, ne de bir yasa koyucudur. Şâirin dili 'düzyazı' gibi anlaşılmak için değil; ama duyulmak üzere oluşmuş, musiki ile söz arasında, sözden fazla musikiye yakın, iki arada bir dildir. Anlam araştırmak için şiiri deşmek, ötüşü yaz gecelerinin yıldızlarını ürperişler içinde bırakan küçük kuşu, eti için öldürmekten farklı olmasa gerek. Et zerresi, susturulan o büyüleyici sesin yerini doldurabilir mi?” Bir düşünün...
Şiir ve şâire dair, tesiri samimiyetinde gizli, bu kırık dökük aforizmalar, gerçek bir şâirin iki güzel şiir kitabını okuduktan sonra gönül imbiğimden satırlara taşan sızıntılardır. Ömrümüz boyunca nice şiir kitapları okumuşuz; ama onların sönük kıvılcımı saman alevi gibi sönüp gitmiştir. Ama gurbetçi şâir Servet Yüksel'in şiirsel derinlik içeren bu mümtaz eserleri süzme şiirler sınıfından... Öyle bir çırpıda, çalakalem yazılmış şiirler değil. Tabir caizse çifte kavrulmuş...
Uzun yıllardan beri Almanya'da yaşayan gurbetçi şair Servet Yüksel'in elimdeki “Gel Ey Aşk” ve “Aynalardan Bakan Sen misin?” adlı kitaplarını büyük bir keyifle okudum. Sağ olsunlar, adı geçen iki şiir kitabını imzalayarak adresime kadar göndermişler. Heyecanla elime alıp büyük bir dikkatle okuduğum bu şiirler, usta bir şâirle yüzyüze olduğumu gösteriyordu bana.
Bu güzel şiirlere güçlü imzasını koyan Servet Yüksel'i biraz daha yakından tanımaya ne dersiniz?1966'da Bolu'nun Dörtdivan ilçesine bağlı Adakınık Köyünde doğan Servet Yüksel, ilkokulu köyünde okuduktan sonra, orta ikinci sınıftan ayrılarak Almanya'ya göç etmiştir. Orada makine tamiri üzerine tahsil görmüştür. Daha sonra A.Ü. İşletme Fakültesi'nden mezun olmuştur. Evli ve üç çocuk babası olan Yüksel, Almanya'da bir özel kuruluşta çalışmaya devam etmektedir.
Şiirde aradığı özgün sesi bulduğuna inandığım Servet Yüksel, birbirinden güzel ve bir o kadar da derin anlamlar içeren şiirlerini bugüne kadar birçok yayın organında yayımlamıştır. Bunlar arasında başta Türkiye ve Tercüman gazeteleriyle; Altınoluk, Semerkand, Eğitim, Sözola, Yüzakı, Orkun, Bilim, Taşra Edebiyat, Rayiha, Güneysu, Kardelen, Size, Wird, Gülpınar, Zafer, Gurbette Bayrak, Ana, Şiir Defteri, Diyanet Çocuk, Türkiye Çocuk, Yeşilay dergilerini sayabiliriz.

Gurbetin yürek sızlatan acısını bizzat yaşayan Servet Yüksel'in bugüne kadar “Kışlardan Bahara”(1988), “Karanfil Düşleri”(1993), “Aynalardan Bakan Sen misin?”(1997) ve “Gel Ey Aşk?”(2008) isimli şiir kitapları yayımlanmıştır. Yüksel'in birçok şiiri, değişik sanatçılar tarafından bestelenerek kasetlere okunmuştur. Bunun yanında birçok şiir yarışmasında değişik ödüller kazanmıştır. Bunlar arasında Türkiye Milli Kültür Vakfı'nın 1994 yılında açtığı “Şehitlerimiz” konulu şiir yarışmasında kazandığı birinciliği, yine Türkiye Dergisinin 1995'te düzenlediği şiir yarışmasında kazandığı birinciliği, Trabzon Belediyesinin açtığı “Naat-ı Şerif” yarışmasında elde ettiği ikinciliği, Edebiyat Güncesi Dergisinin 1996 yılı içinde açtığı şiir yarışmasında kazandığı üçüncülüğü, Türk Edebiyatı Dergisinin 1988'de İstanbul konulu şiir yarışmasında aldığı mansiyon ödülünü, Gurbette Bayrak Dergisinin 1987'de düzenlediği şiir yarışmasında aldığı mansiyon ödülünü, 1. Akabe Şiir Yarışmasında kendisine takdim edilen Jüri Özel Ödülünü sayabiliriz.
Şair Servet Yüksel'in şiire hakim olduğunu gösteren harikulâde bir söyleyiş gücü var. “Gel Ey Aşk” adlı şiir kitabına aşka çağrıyla başlayan şair Yüksel, söz konusu kitabın ikinci şiirinde kâinatın serveri Resulullah'a yürekten sesleniyor. Bu nefis naatte hasret duygularının sular seller gibi aktığını hissedebiliyorsunuz: “Beni ne ben, ne aynalar tanıyor/Neresinden tutsam aklım kanıyor/Toprak şerha şerha, gökler yanıyor/ Rüyalarım bile soldu Efendim/İnsanlığım talan oldu Efendim//Bilirim gün batmaz şefkat ülkende,/Bir sırlı uykuya dalsam gölgende,/Gariplerin hüznü mü var heybende,/Her ne yana baksam gurbet Efendim/Yollar tekin değil; medet Efendim”

“Gel Ey Aşk” adlı kitapta güzel şiirler peşi sıra geliyor. Şâir, “Bir Yakup Ağlar” adlı şiirinde “Bu hasreti çekemez, taşımaz dağlar,/Hâlâ içimizde bir Yakup ağlar/Kırılsın zincirler, çözülsün bağlar,/Ey dervişim, yollar seni bekliyor” dedikten sonra günümüzdeki olumsuzluklara ve sığlıklara ayna tutuyor: “Güzellikler buralardan göçmekte,/Zaman hoyrat, ömrümüzü biçmekte/Meyveye duracak, mevsim geçmekte,/Çiçeklenmiş dallar seni bekliyor//Garip geldik, garip kalmışız meğer,/Çocukların bile gözleri keder!/Toprağa kan düştü, gecikti haber,/Can boğazda kullar seni bekliyor” Bu şiir, söyleyiş gücüyle çerçevelenip asılacak kadar kıymetli duygular içeriyor. Bu güzel şiirin derinliği keşfedilmiş olacak ki başarılı bir şekilde bestelenerek ezgilerle giydirilmiştir.

Şâir Servet Yüksel, söyleyişteki titizliği ve özgün imgeleriyle şiire damgasını vuruyor, kendi sesini buluyor. Şiirlerinde “gurbet, hasret, göç, mâzi, tarih, sonsuzluk peygamber, yayla, sıla, zaman, çocuk, gece, aşk, gül, gönül, dost, hicret, anne, ümit, şehir, kahır, sevgi” temalarını işliyor.

Şâir Servet Yüksel'in bir solukta, keyifle okuduğum “Gel Ey Aşk” isimli kitabında 61 tane özgün şiir var. Şiirlerin tamamı hece ölçüsüyle kaleme alınmış. Şiirlerde güçlü kafiyeler kullanılmış. Kitaptaki şiirler beyitler, bentler ve dörtlükler hâlinde yazılmıştır. Bahsi geçen kitapta “Geçmiş Zaman Olur ki...” adlı bir başka bölüm daha bulunuyor. Bu bölümde Yüksel'in “Gurbet Ölümleri, Sözünüz Söz mü?, Nerede O Eski Bayramlar?, Taş Yeşermez, Adam Olmak, Huzur Ne Yanda Evladım?” başlıklı altı yazısı yer alıyor. Şâir, bu yazılarında hayata dair isabetli tespitlerde bulunuyor. Yazılar sohbet havasında ve deneme tadında... Bir şairin elinden çıktıkları (bes)belli...

“Gel Ey Aşk” kitabındaki şiirler gül kokuyor. Kitaptaki “Ateşte Açan Gül, Ravzana Geldim, Ey Gül, Ben Sana Kurban Olmuşum, Hicret, Efendim” isimli şiirler Peygamber Efendimizi anlatıyor. Ona duyulan hasretin yangını hecelere sinmiş. Sanki her bir mısrası mürekkeple değil, gözyaşıyla yazılmış; o denli tesir bırakıyor okuyanlarda. Bunlardan biri olan “Ravzana Geldim” şiirinde “ Güzelliğin görenleri yakarmış,/Senin adın bile hep gül kokarmış,/Gözlerinden şefkat, sevgi akarmış,/Öyle dertliyim ki, dermana geldim” ifadeleri bizi nebevî aşkın ateşine atıyor.

Şâir Servet Yüksel, “Gel Ey Aşk” kitabında çok güzel ifadeler yakalamış. Kelimelerin mecaz ve yan anlamlarda kullanıldığı bu imgeli sözlere şu örnekleri verebiliriz: “Bakışların gözlerime değende,/Yalın kılıç bir aşk şahlanır bende”, “Zaman boynumda kement, ötekere kur beni/Her hâlimde gariplik hangi dost okur beni?”, “Yüreğime kor gibi bir yaman firak düştü.../Aşkın darağacında canı sınamak düştü...”, “İçimdeki canavar vesvese pazarlıyor”, “Annemin duasını yarama sarıyorum”, “Sadağıma gül kokan, iyi niyetler koydum”, “Gönlümü ateşe atsan üşürdü/Dost nazar eyledi aşka düşürdü”, “Visal yokuşudur aşk/Bir Anka kuşudur aşk”, “Gönül sevdasında ısrarlı ey dost,/Saatler ölüme ayarlı ey dost”, “Saatleri kurcalasam ne çare/Aynaları parçalasam ne çare”, “Zaman adlı küheylana,/Ah bir kement atabilsem/Yatak yorgan kor yığını/ Bir lahzacık yatabilsem”, “Bir an oldu, dile geldi korkular/ Firar etti gözlerimden uykular”, “Gaflet alıp satar aklı cüceler,/Gönül sevdiğini, dostu heceler,/Esrar perdesini açsa geceler”, “Nice serzeniş, eyvah!.../Hep benden yana göçer,/Yüreğimden her sabah,/Bir kara tren geçer”, “Yol düşleri görmüşüm sallanırken beşikte/Gurbet ki gönül kuşum, bekler buldum eşikte...”, “Yastığımın altında dedemin masalları”, “Kandil diye yıldızları yakardım/Sularında düşlerimi yıkardım”, “Zaman sancı içinde , arzın kalbi kanıyor/İhanet devşirildi, fitne pazarlanıyor”, “Peşinden gidilir mi çamura batanların?Fitne panayırında meydan şarlatanların”, “Madde ile mânâyı bir teknede yoğurdum/Altın sayfalar açtım, çağlara mühür vurdum”, “Annemin dizinde hayale dalsam/Batan güneşleri içime alsam”, “Gönül sevdasında ısrarlı ey dost,/Saatler ölüme ayarlı ey dost”...vb.

Ömrünün en güzel yıllarını gurbet ellerde, sıla hasretiyle geçiren Servet Yüksel'de yurt özlemi dağlar kadar büyük... Zira o, çocuk denecek bir yaşta gurbete düştü. O, şimdi doğup büyüdüğü toprakların hayaliyle yaşıyor. Gurbet ellerde gördüğü acı manzaralar, onu derinden üzüyor. Başta Almanya olmak üzere, birçok ecnebi yurdunda bir neslin göz göre göre elimizden kayması onu fazlasıyla kederlendiriyor. Bu durum karşısında fazla bir şey yapamamak, üzüntüsünü ikiye katlıyor. Rüyalarında, aklından hiç çıkmayan Anadolu'yu görüyor. “Memleketim benim, ah Anadolum!/Artık çağır bizi, sen ki anasın/Yüreğine düştün oğullarımın,/Kızlarımın ellerinde kınasın” diyerek bu hasreti kelimelere döküyor. Kırk yıl evvel büyük umutlarla çıkılan gurbet yolculuğunu şu dizelerle ifade ediyor: “Ellerinde tahta bavullar vardı,/Daha gönüllerde mevsim bahardı,/Gurbetmiş, hasretmiş dağların ardı,/Hani düşlerinde sıla görenler?...//

Şiirlerinde buram buram maneviyat soluduğumuz şâir Servet Yüksel, “Gel Ey Aşk” adlı kitabının son şiiri olan “Ararım” başlıklı şiirinde dünle bugünü karşılaştırarak, bugünün şerrinden mâzinin şefkat ve merhamet iklimine sığınıyor. Şâir Yüksel, son derece isabetli tespitlerle dolu bu anlamlı şiirinde “Adımız okununca tarih bile hislenir,/Bugün nereye baksam; 'İmdat!' diye seslenir,/Üç kıtada gezdiğim zamanları ararım//Onlar ki, bu toprağı tutan çınarlarımız,/Gönüllerin can suyu, şefkat pınarlarımız,/Ardınca yürüdüğüm sultanları ararım” diyor. Sözlerini “Hani zulümler yıkan kutlu sevdamız bizim?” sorusunu sorarak şiirini bitiriyor. Böylelikle ezilmiş, öz yurdunda parya muamelesi gören çoğunluğun hislerine tercüman oluyor.

Servet Yüksel'in “Aynalardan Bakan Sen misin?” isimli şiir kitabı 1997 yılında yayınlanmıştır. Kitabın Önsöz'ünü son dönem çocuk edebiyatının önemli şairlerinden Göktürk Mehmet Uytun yazmış. Uytun, kaleme aldığı “Önsöz”de Servet Yüksel'in şairliğine dair güzel şeyler söylüyor. Eserin ilk şiiri, kitaba da isim olan “Aynalardan Bakan Sen misin? adını taşıyor.

Kitapta birbirinden güzel 46 şiir yer alıyor. 64 sayfadan meydane gelen kitaptaki şiirler yine hece ölçüsüyle kaleme alınmış. Beyit ve dörtlük nazım birimleri kullanılmış şiirlerde. Bu kitapta da “Ya Resulullah” adlı şiir, güzel bir naat örneği olarak dikkat çekiyor. Şiirdeki şu ifadeler Peygamber aşkının derecesini gösteriyor: “Ne boşalabildim, ne dolabildim/Ne bir mekân ne bir dost bulabildim,/Ben senin sevgini öz sıla bildim,/ Bana her yer gurbet Ya Resulullah//İnişin varlığı yokuşta gizli/Suyun şırıltısı akışta gizli/Saadet o nurlu bakışta gizli,/Cemalini lutfet ya Resulullah”

“Aynalardan Bakan Sen misin?” kitabında da tıpkı “Gel Ey Aşk” kitabında olduğu gibi imgelere dayalı özgün ifadeler var. Bunlara “Ölümde atarmış hayatın nabzı”, “Gece sessiz sessiz ağlar içimde”, “Yüreğime dar geliyor kâinat” “Bela gelir ayaklara dolanır/ Bıçaklar ki öfkelerde bilenir”, “Hangi yöne gitsem yollar hep pusu,/Beynimi deliyor zaman burgusu”, “Gece bitsin dersin, sürdükçe sürer/Zaman tik-tak, tik-tak ağını örer”, “Kaldırımlar yatak, gökyüzü yorgan”, “Burda murat almak muhalmiş meğer,/Ne gördünse hepsi hayalmiş meğer”, “Kafdağının eteğinde izlerin/Denizleri içmiş mavi gözlerin”, “Geceyi yaralar kirpik uçların,/Rüya tavanlarda asılı kalır”, “Çaylara bıraktım bütün öfkemi/Güneşin bağrına attım gölgemi”, “Damla damla hep içime boşandım/Silah diye muhabbeti kuşandım”, “Hayat-ölüm arası yolumuz bir nefeslik/Dünyanın manzarası ne varsa bir heveslik”, “Hey gidi koca çınar, çözülse de dillerin/Duysak hikâyesini kaybolan nesillerin”, “Zalimin yüzüne inen tokattık/Biz karanlıklara nurdan ok attık”, “Ufuklarda ellerim, sabahı kolluyorum/Üşüyen yavrulara güneşi yolluyorum” ifadelerini örnek verebiliriz.

Şâir Servet Yüksel, şiirde yerli hissiyatın tercümanlığını yapıyor. Ömrünü gurbette geçirmiş olmasına rağmen gönül tasını Anadolu'nun pınarlarından dolduruyor. Yazdığı birbirinden kıymetli şiirlerle bizi has şiire doyuruyor. Sözlerimi onun şu anlamlı dizeleriyle sonlandırmak istiyorum:

“Solgun yüzlerimizde gülümserken gariplik,
Gece yarılarında susup ağlamak düştü...
Seherde gül açarken gel ey hâlden anlayan,
Aşkın darağacında canı sınamak düştü...”