Yazardan okuduğum ilk klasik polisiye roman. Her ne kadar çocuk kategorisinde olsa da yetişkinlerin de haz alacağı bir kitap. Konusu gök bilimle uğraşan bir lise öğrencisinin bir uçurumdan düşüp ölmesiyle başlıyor. Peter asosyal bir kişilik olduğu için çevresi tarafından sevilmeyen bir çocuk. Ve bu çocuğun kendisi sevmeyenlerin yaptıkları olayları teleskopu ile görüp ve zekasıyla araştırıp öğrenmesi ve sonrasında yaptığı santajlar olayı karmaşıklaştıran unsurlardan sadece birkaçı.
Yazarın bir çok yerde araya girip konuşma havasında okurun dikkatini dağıtması kitabın kötü kısımlarından biri. Anlatım akıcı, üslubu gayet farklı. Sherlock Holmes kadar olmasa da insanda derin bir merak uyandıran olay örgüsünü yazar başarılı bir şekilde kurmuş.
Toplum içindeki asosyal insanların toplumun dışına itildiğinde ne kadar hınç ve gözü kara davrandığını gösteren bir yapıt. Ve en şaşırdığım nokta da kitaba bu ismin hiç uymaması. İlk okuduğumda bir savaş romanı ya da bir mülteci romanı olduğunu varsaydım ama çok çok farklı duruyor resmin içeriği ile resmin adı.

15. Hikaye Tamamlama etkinliği ilk kısım (Bölüm 1-3)
#29166379 iletisinde yazılan hikayenin ilk kısmıdır. Bu kısmı Semih , Şimal ve NigRa yazmıştır.

1.

Dünya yılı ile 2051 yılıydı. Tarihte bu yıl, NASA'nın, Satürn üzerinde ilkel yaşam formlarına rastladığı ilk yıl olarak altın harflerle anılacaktı. Mars'tan sonra ilk defa başka bir gezegende daha canlı yaşam formlarına rastlanılmıştı ve Dünya bu kez Mars'taki gibi bir hayal kırıklığına daha uğramak istemiyordu...

Profesör Alex ile Profesör Russell, NASA'nın o zamanlar en gözde iki bilim adamıydı. Satürn'de canlı yaşam formlarının olabileceği fikri ilk defa Alex tarafından ortaya atılmış, Russell'ın da katkılarıyla somut bulgular elde edilmişti. NASA ise somut bulguların basına yansımasından sonra en değerli iki bilim adamını Satürn'e gönderme kararı almış ve 6 ay içerisinde bütün hazırlıklarını tamamlamıştı. Gerekli maddi destek ve sponsor bulunduktan sonra Profesör Alex ile profesör Russell'ın içerisinde bulunduğu Hawking-2018 isimli silisyum seramik ve kompozit malzemelerle donatılmış uzay aracı Satürn'e yola çıkmıştı.

Bugün ise Alex ile Russell'ın 20 yıllık zorlu görevlerinin sonlandığı ve artık Dünya'ya dönüş yapmaları gereken o kutlu gündeydiler. 20 yıllık bu zorlu görevin daha ilk yılında Dünya ile irtibatları kesilmiş; yine de yollarından dönmeyi bir gün bile düşünmemişlerdi. Şimdiyse anlatacak ve paylaşacak çok şeyleri vardı. Hak ettikleri gibi bir kahraman olarak karşılanacaklarını düşünüyorlardı. Konferans verecekleri anları düşündükçe sabırsızlanıyorlardı...

Dünyaya geri döndüklerinde 2071 senesinde olacaklarını biliyorlardı. Bu durum onları korkutmuyordu; fakat bıraktıkları Dünya'nın gerisinde kalmış bir şekilde yirmi yıl sonraki insanlar tarafından kabul görüp görmeyeceklerini bilmiyorlardı. Belki isimleri bile çoktan unutulup tarihin tozlu sayfaları arasında kaybolmuştu. Yine de Satürn'den yanlarında getirmeyi akıl ettikleri, Satürn'de doğan ilk canlı olan ve ismini "Satürn Canlısı" koydukları yaşam formunu NASA'ya sunarak bilime büyük bir katkı sağlayacaklardı. Buna eminlerdi. Çünkü tarihte onlardan daha önce Satürn'e ayak basmış başka bir insan türü olmamıştı. Ama bilmedikleri bir şey vardı. Ne dünya eski dünya, ne de NASA eski NASA'ydı.

Alex ve Russell bu bilinmezlikler ile birlikte 20 yıl önce büyük umutlarla hareket ettikleri yeryüzüne iniş yapmaya hazırlanıyorlardı. Dünya'nın yörüngesine girdikleri andan itibaren Dünya'nın o bildikleri eski Dünya olmadığını fark etmişlerdi. Zira yüzeyi eski canlılığından ve bildik görüntüsünden uzaklaşmış adeta bir toz küresini andırıyordu. Atmosfer ise hiçbir sürtünmeye mahal vermeden Hawking-2018'in içerisine girmesine müsaade etmişti. Bunlar hayra alamet olamazdı.

Yeryüzüne yaklaştıklarında bitkilerin tamamen yok olduğunu, ormanlık alanların yanıp küle döndüğünü ve Dünya'ya artık çöl ikliminin hakim olduğunu fark ettiler. Yaşadıkları şaşkınlık karşısında birbirlerine tek bir söz bile söylemeden etrafı izliyorlardı. Dilleri tutulmuş gibiydi. Bırakıp gittikleri Dünya bu Dünya olamazdı.

Hawking-2018 yeryüzüne temas ettiğinde ise Russell usulca: "Uzay elbiselerimizi çıkarmayalım Alex. Karşımıza ne çıkacağını bilmiyoruz," dedi. Alex de zaten aynı fikirdeydi. Hawking-2018'in kapısı açıldığında çöl ve betonun hakim olduğu 2071 yılı Dünyası ile artık karşı karşıyaydılar. Satürn Canlısı da onlarla birlikte Dünya'nın yüzeyine temas etti ve etrafta ağır ağır dolanmaya başladı. İlginç olan şuydu ki, çevrede ne bir insan ne de bir canlı vardı. Tamamen terk edilmiş bir görüntü vardı. 1-2 saat boyunca Alex ve Russell etrafı dolaştılar, her yere baktılar yine de herhangi bir canlı izine rastlamadılar. Ancak yeryüzüne indikten 2 saat sonra Satürn Canlısı bir anda hareketsiz kalarak can verdi. Alex ve Russell buna anlam veremediler; ama üzerlerindeki uzay elbisesini çıkarmamaları gerektiğini böylelikle bir kez daha anlamış oldular.

Hava kararana kadar yeryüzünü aramaya devam ettiler; ama sonuç tam olarak felaketti. Her yer ıssızdı. Var olan tek şey eski betonarme binalar ve kum tepeleriydi. Bütün bunların dışında çıt çıkmıyordu. Sadece rüzgarın uğultusu duyuluyordu hafiften... Hava karardıktan sonra Alex ve Russell daha fazla arama yapmanın bir anlamı olmadığına kanaat getirdiler ve Hawking-2018'in içerisine girerek dinlenmeye koyuldular. Dünya saati ile 22:00 sularında etraflarında bir takım sesler duymaya başladılar ve Hawking-2018'in camlarına koştular. Gördükleri manzara inanılmazdı...

Gördükleri manzara, tek sıra halinde yer altından yer üstüne çıkan insanlardan oluşuyordu. Bu insanların ten rengi güneş gibi kızıl bir ten rengine dönmüştü. Hepsinin saçları dökülmüş, vücutları kamburlaşmış ve kemikleri sayılacak kadar zayıflamışlardı. Alex biraz izledikten sonra insanların gözlerinin kör olduğunu fark etti. Çünkü hepsi birbirine tutunarak ve birlikte hareket ederek ilerleme sağlıyorlardı. Tek biri bile yürüme zincirinden kopsa geri dönüşü olmuyordu, kaybolup gidiyordu.

Kızıl tenli bu çıplak insanların ne yaptığını kestirmek Alex ve Russell için o anda mümkün değildi. Kumların üzerinde dolaşan ve ne yaptıkları anlaşılamayan insanlar, saat 23:30 sularında tekrardan yer altı mağaralarına dönüş yapmaya başladılar. O anda Alex'in aklına bir senaryo geldi. "Olamaz!" dedi. Ve peşinden bu senaryonun gerçekleşmemiş olması için dua ederek; "Russell dijital termometreyi getirir misin?" dedi. Russell termometreyi getirdi ve Alex:

"Kahretsin. Olamaz. Olamaz!" dedi.

Russell: "Alex neler oluyor? Lütfen ne bulduysan bana da söyler misin?" dedi.

Alex derin bir nefes aldı ve anlatmaya başladı: "Dünya üzerine gelen güneş ısınları; insanların yanlış uygulamaları neticesi salınan sera gazlarının etkisi ile geri dönüş yapamamış, dünya bu sebeple aşırı ısınmaya maruz kalmış. Hem de 2051 yılına göre 5 derece ısınmış. Ozon tabakasının giderek incelmesiyle güneşin zararlı ışınları daha az filtre edilmiş. Bu da insanlarda cilt ve göz rahatsızlıklarına sebep oluyor. Bu kadar kısa bir zamanda bu değişimi sağlayacak başka bir şey düşünemiyorum. Ve korkarım, artık iklimler tamamen değişmiş, kutuplarda buzullar erimiş, denizlerdeki sular yükselmiş, karalardaki su kaynakları azalmış. Belki de yok olmuş. Bitki örtüsü çöle dönmüş ve hayvan nüfusu yok denecek kadar azalmış. Sadece kocaman leşçi sinekler kalmış etrafta Rusell. Bulaşıcı hastalıklardan payını almak için etrafta uçuşan lanet olası sinekler... Dünya'da susuzluk, açlık ve kıtlık baş göstermiş. Sanırım birçok ülke savaşlar yüzünden yok olup gitmiş.

"Küresel ısınmanın yarattığı iklim değişikliğinin insanlar üzerinde yıkıcı etkileri vardır Russell, hem de çok yıkıcıdır. Kalp, solunum yolu enfeksiyonları, bulaşıcı, alerjik ve bambaşka diğer hastalıkları ortaya çıkarır. Artan sıcaklıkla birlikte insan vücudunda bakteri ve virüs artımı olur, bu da insan hayatını olumsuz etkiler. Anlıyor musun Russell? İnsan hayatı yok olma tehlikesi ile karşı karşıya. Satürn Canlısı da tam olarak bu zararlı güneş ışınları sebebiyle can verdi."

Alex ve Russell ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Ancak kendi türlerinin devamı için, insanlığın devam etmesi için bir şeyler yapmalıydılar. Türlerini terk edip gidemezlerdi. Artık burada kalıp insanlık için en büyük vazifelerini yerine getirmeleri gerekiyordu.

2.

Bu son cümlesinin ardından işaret parmağıyla sanki havada bir düğmeye dokunuyormuşçasına dokunmuş, Alex ile Russel ın birbirlerine bakarkenki hüzünlü yüz ifadeleri, yanlarındaki masada bir fanusun içine koydukları topacık mavi tüylü, kocaman gözlü Satürn Canlısı ve ay ışığında iyice kızıllaşan çelimsiz vücudu tutunduğu zincirden kopup yolunu bulamadığı için Hawking-2018 in dış yüzeyine sümük gibi yapışmış insanımsı canlı ve ardındaki kartal misal leşçi sinek deminki dokunuşla donan simülasyonla havada öylece kalakalmıştı..

Nerdeyse yarım saattir pürdikkat izledikleri simülasyonun ardından tıpkı onlar gibi donup kalan yüzlere tek tek baktı Doktor Whoo.. Gözündeki gözlük; onların şu an ne hissettiklerini, kalp atış sayılarını, vücut ısılarındaki değişimi, beyinlerindeki nöronların sinapslarla olan hareketlerinin sayılarını, karaciğerlerinde ve midelerinde hangi enzimlerin salındığını bile çoktaaan film şeridi gibi geçirip kaydetmişti bile..

- Evet ne düşünüyorsunuz?

Havada bir şey yakalayıp avucunun içinde kaybeden sihirbazlar gibi donan simülasyonu rahvan bir bilek hareketiyle bir hamlede avucunun içine alıp kaybeden Doktor Whoo , donan bakışları çözmek ve havayı yumuşatmak adına sorduğu bu soruyla dikkatleri kendi üzerinde toplamıştı.. gözlüğünden film şeridi gibi akan bilgilerin sonucuna göre bu 15 kişilik sınıfa ne düşündüklerini tek tek de soracaktı tabii ki …

- Ne yani 2071 de indikleri Arizona nın böyle olması dünyanın her yerinin de bu durumda olması anlamına mı geliyormuş?

İlk tepki, tam da beklediği gibi öfkeden kalp atışı iki katına çıkıp kan deveranının hızıyla yüzü kızaran, gayri ihtiyari yumruklarını sıkan ve öfke saçan grimsi gözlerinden çıkan kıvılcımlı bakışlarına hakim olamayan İgor dan gelmişti..

- Yeryüzünden silinen Rus topraklarını da sayarsak tabi!!

İkinci tepki, mavi gözlerinin sarı saçlarının gölgesinde kaldığı, yüzündeki kızgınlığın istihza ile karışık mutsuzlukla harmanlandığı, bükülen dudaklarından kısık sesle dökülen kelimelerle ‘’sizin yüzünüzdendi!!!’’ der gibi gözlerini İgor a sabitleyen Kennedy den gelmişti.

Doktor Whoo nun aslında merak ettiği sadece iki kişinin tepkisiydi.. ne kadar da uğraşsa bu iki kişinin etraflarında sanki bazı görünmez halkalar, korunaklı duvarlar vardı da onları aşamıyordu.. her derste, her eğitimde mutlaka yanyana oturan, ders boyunca pürdikkat dinleyen, asla hiçbir düşüncelerini,vücutlarının fizyolojik değişimleri de dahil açık etmeyen tam bir sakinlik ve otokontrol abidesi bu iki kişi Meryem ve Levi den başkası değildi..

- Profesör Alex ve Profesör Russel ne kadar süre o uzay mekiğinde kalabildi, insanlık gerçekten yeryüzünden silindi mi, yer altına inen bu insanımsı yaratıklardan daha ne kadar vardı ve nerelerdelerdi, ve gerçekten dünyada sadece enkaz mı kalmıştı bunları bilmek isteyenleri yarın yine bu saatte burda bekliyorum.. bazı sürprizlerim de olacak ..

Bu sözlerle biten dersin akabinde yine yanyana dersten çıkan Meryem ve Levi her zamanki gibi sessizce yürüyerek adımlarının onları yapay gölün kenarına götürmesine izin verdi.. Tabii ki de Levi nin okuduğu ve okurken Meryemin etrafını da tavaf edercesine döndüğü
‘’ basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa’’
kelimelerinden sonra..

Yapay güneşin batmasına daha 4 saat vardı.. bu dört saatin sonunda ancak görebiliyorlardı fanusun camları arkasındaki zifiri karanlığı.. ışığın sönmesiyle bulutumsu şeffaf buharlar da kayboluyordu..Meryemin babaannesinin tabiriyle zırhdan daha sağlam bu şeffaf fanus tam bir ‘gök kubbe’ydi. Tabii ki yapay güneş varken.. 4 saatin sonunda insanlar eywanlarına çekilmek zorundaydı.. dışarda kalanlar sadece belirli hizmetler veren robotlar, cyborg polisler ve mavi tüylü kocaman gözlü topacık SC lerdi.. çıkardıkları tek ses olan ’’mırnn mırnn’’ larla tam bir insan dostu bu sevimli canlılar hem Satürn ün yüzeyinde dolaşabiliyor hem de yapay fanusun içine girebiliyorlardı.. sesle anlaşılamasalarda tamamen insanların ne dediklerini anlıyor onların ne dedikleri ise onlarla göz temasının ardından doktor Whoo nun geliştirdiği gözlüklerden film şeridi gibi insana akıyordu.. gözleri suyun maviliğinde dalıp giden bu iki çocuk henüz 13 yaşlarında olmalarına rağmen ruhları sanki yüzyıllarca yaşamış gibiydi.. ‘’mırnn mırnn’’ sesleriyle mavi tüylü küçük dostlarının geldiğini görüp yüzleri buruk bir tebessümle aydınlandı. 1 saat öncesinde belki de SC nin dedesinin dedesinin dedesinin dedesinin simülasyonunu bir fanusun içinde Alex ve Russel ın masasında cansız bir şekilde görmüşlerdi.. bu burkuntu ondandı..

- Onlar da üzülmüşler midir sence Levi? Ya da nereye kayboldu diye aramışlar mıdır onu ?
- Arayıp peşinden gittikleri kesin..Diye gülümseyen Levi yi
- Kesin olmayan şey daha doğrusu bizim bilmediğimiz şey aradan geçen bin yılda bizim atalarımızın ne yaptığı diyorsun yani.. sözüyle onayladı Meryem..
- Tek giden onlar mıydı peki sence?? Diye muzip gülümsemesine devam eden Levi nin
- Hayır tabii ki .. işte bu kesin!!!
diyen Meryemle birlikte attığı kahkahayı Auranın içinde kendilerinden başkası duymamıştı ..
İşte bu kesindi..

Bu sefer gözlüklerini takmamış ve SC ile göz teması kurmamışlardı .. ‘mırnn mırnn’ sesleri eşliğinde aralarında tüm sevimliliğiyle oturan mavi tüylü bu topacın sırtını sıvazlıyorlardı sadece..
‘’Dedem bazen anlatıyor biliyor musun Meryem’’.. dedi Levi.. Dedesinin pişmanlıklarla ve özlemle dolu boğuk sesle anlattığı şeyleri ,buruşuk avuçlarını açtığında tam ortada oluşan simülasyonda gördüklerini uzun uzun anlattı.. Meryemle ikisi , büyük büyük dedelerinin ninelerinin bir zamanlar aynı topraklarda olmasının verdiği tarif edilemez yakınlıkla ve okuyarak tüm herşeyden onları yalıtan Auranın güveniyle ve Meryem’in de arada anlattığı onun da babaannesinden öğrendiği şeylerin harmanlandığı bu sohbetler ikisine de büyük keyif veriyordu..

2051 den sonraki büyük Kaostan sonra dijital verilerin saklanmasında bir müddet kopukluk olsa da 2200 lü yıllardan sonra tüm kayıtlar tamdı nerdeyse.. Doktor Whoo nun 2071 yılındaki bu olayları anlatmaya başlaması bu yüzden hepsini çok meraklandırmıştı.. sınıftaki herkes 2200 lü yılların öncesindeki hatta hatta 2000 milenyumundan sonraki yılları çok da net olmayan bilgilerle dedelerinden ninelerinden aktarıla aktarıla bu zamana kadar gelen bilgilerle az çok tahmin etmeye çalışıyorlardı.. Aslında hepsi de tahminden öte buna tamamen inanıyorlardı.. 2012 den sonraki olayları anlatmaya başlamadan önce
‘’ geçmişinizi, nerelerden geldiğinizi ve en önemlisi insan olduğunuzu asla unutmamalısınız.. kıyamet daha kopmadı ve insanlık daha bitmedi ve yani sizler 3071 in insanları devam edecek olan insan neslinin şimdiki vazifelilerisiniz..''
diye başlayan dede ve ninelerini dinlerken tüm yürekleriyle o günleri hayal ediyorlardı.. kendi sonunu hazırlayan atalarının kıyamet senaryoları ve adım adım çöküşe, kaosa giden yılları dinlerken sadece simülasyonunu görebildikleri herşeyi deli gibi merak ediyorlardı.. en merak ettikleri şeyler de yiyeceklerdi..sonra yeryüzü hayvanları ve çiçekler..kokular , renkler, tatlar , mevsimler.....
kısacası herşey ...
çok iyi biliyorlardı ki fanusun içindeki yapay herşey asla asılları gibi değildi.. merak ve sorular.. ve asla o dönemdeki insanlar gibi olamayacağız hüznü....
bazıları için bu meraktan da öteydi çünkü bazı emanetler yaşları geldiğinde onlara verilmek üzere aileleri tarafından gösteriliyordu da.. Mesela dedesinin büyük bir ciddiyetle öğrettiği ‘’ basbeeriii massaarettti nuumbarenii hurassiii konuuursssuna bumambaaaarii nuramiinnaadii bunnnbaaa’’ Levi için soyundan gelene öğretilecek büyük bir sırdı.. ama asla içiçe geçmiş üçgenlerin işlendiği yüzük kadar değildi tabi.. yaşı geldiğinde ona takılacak olan bu yüzüğe şimdilik sadece dedesinin buruşuk avucunda bakabiliyordu.. Meryem in de büyük bir sırrı vardı...
... ve ona verilecek olan emaneti..
O da şimdilik sadece babaannesinin gözetiminde belli zamanlarda sadece dokunabiliyor ve koklayabiliyordu..
Yapay güneşin yarı karartıldığı ana gelince anladılar ki son bir saat kalmıştı eywanlarına dönmek için.. yavaştan kalkarken bir yandan da sordu Levi..
- Sence Profesör Alex ve Profesör Russel a ne olmuş olabilir Meryem??
- Babannemin dediği gibi ‘ en iyi yol bildiğin yoldur ‘ diyip bence buraya geri dönmüşlerdir..

İşte bu cevap onları yol boyu güldürmüş, onları neşeli gören SC ise ‘’mırnn mırnn’’ diyerek zıp zıp zıplamıştı..

3.

“Dünya yılı ile 2004… NASA ve Avrupa Uzay Ajansı’nın ortak projesi olarak fırlatılan uzay aracının Satürn yolculuğu 7 yılın sonunda tamamlanmış, Satürn'e gönderilen dördüncü uzay sondası olan Cassini’nin gezegen yörüngesine girmeyi başarması heyecan yaratmıştı.Gün geçtikçe Satürn ve uyduları hakkında yeni bilgiler ve fotoğraflar alınmaya başlanmıştı.

Heyecan verici yıllar olsa gerek. Bilinmeyenin keşfinin verdiği haz ve merak içinde geçen yıllar… Dünya'nın kaynaklarının tükenme hızına baktığımızda ileride yaşanacaklar hakkında tahmin yürütmek zor değildi. İşler geri döndürülemez bir noktaya geldiğinde yaşayabilecek yeni bir gezegen bulmak zorundaydık.”

Doktor derin bir nefes salıvererek sınıfa döndü.

“O zamanlar Dünya insanları Tanrıcılık oynamaya devam ediyorlardı. Kendini aşırı önemseyen Sapiens baskın tür olmanın kibri ile doğayı katletmeye, doğal kaynakları kirletmeye, ağaçları kesip yerine mezar taşları dikmeye bayılıyordu. Gökdelenler yükseldikçe insan Tanrı kendisine o gökdelenleri dikme kudretini kazandıran suyu, havayı cezalandırmaya devam etti. Gezegenin üzerinde bulunan canlı, cansız her şey kendisi için oradaymış gibi davranarak hızla tüketmeyi sürdürdü.

Oysaki Cassini’nin uzaydan bize gönderdiği Dünyamızın fotoğrafı, koca evrende küçücük bir nokta olduğumuzu yüzümüze vurur nitelikteydi.”

Avucuyla havadan boşluktan bir şey çekiyormuş gibi bir hareket yaparak, yukarıda bir yerde görüntüyü sabitledi.

http://i.hizliresim.com/01ZEn9.jpg

“Sizi aradaki tüm o detaylarla boğmak istemiyorum. Cassini’nin en heyecan verici bulgusu ise Satürn’ün Enceladus keşfi oldu. Cassini görevinin asıl amacı Titan uydusuydu aslında. Titan, hidrokarbon döngüsü ve zengin organik maddeleri ile Dünya dışı yaşam için uygun bir aday konumundaydı, tamam su yerine metan kullanıyor olmaları konusunda hemfikirdik fakat metan bazlı da olsa canlılığın olduğuna dair kesin kanıtlar elde etmek istiyorduk.

2005 dünya yılında Cassini uzay aracı tarafından gerçekleştirilen bir yakın geçiş sırasında, uydudan uzaya fışkıran buz yanardağları keşfedildi. Titan’da ararken Enceladus’ta bulduk.

Enceladus’un buzdan kabuğunun altına hapsolmuş bir tuzlu su okyanusu olduğuna dair deliller bulunmuştu. Yüzeyden fışkıran devasa su gayzerlerindeki hidrojen varlığı... Doğal moleküler hidrojenin keşfi, bildiğimiz yaşam için ‘temel’ gereklilikler adını verdiğimiz bir dizi bileşeni tamamlıyordu: sıvı halde su, organik moleküller, mineraller ve erişilebilir serbest enerji kaynağı.

Tüm bulgu ve deney sonuçları toparladığında ortaya çıkan tablo, Enceladus’ta sıvı su var, gelgit kuvvetinin sağladığı içten ısıtma var ve karbonla nitrojen gibi hayatın yapı taşı olan elementlere ek olarak, besleyici mineraller bakımından son derece zengin olan maden suyu da var. Profesör Alex uyduda keşfedilen okyanus suyu oldukça tuzlu olsa da Dünya'daki canlıların tolerans limiti içerisinde olduğu fikrindeydi. Üstelik sudaki moleküler hidrojen, Dünya'daki aminoasitler gibi karmaşık organik bileşikler oluşumuna yardımcı olabileceği gibi, tek hücreli canlılar için de besin kaynağı olabilirdi.

Bu durumda Satürn uydu sistemi, gerek düşük miktarda radyasyon, gerek çok sayıda düşük kütle çekimli uydu, gerekse sistemdeki su ve helyum-3 rezervleri ile gelecekte yerleşim için oldukça uygun bir yer olarak gözüküyordu.

İşte her şey bu noktadan sonra başladı.”

Doktor duraksayarak tekrar sınıfın tepkisini gözlemleme ihtiyacı duydu. Özel olarak tasarlanmış gözlükleri sayesinde ortamdakilerin hormon seviyelerini ve nöron hareketlerini hızlıca gözden geçirdi. Kim sinirli, kim şaşkın, kim umursamaz... Hepsini bilmeleri gerekiyordu böylece görev ataması yapılacağı esnada seçimler anahtar kilit ilişkisinde olacaktı.

“Satürn'e yerleşmek... O zamanlar bir rüyadan ibaret gibiydi. Elimizde kesin canlılığa dair bir kanıt yoktu, üstelik biz evrimimizi Dünya şartlarında sürdürüyorduk.

O yıllarda başka gezegendeki çok gelişmiş canlılar ile vereceğimiz bir savaş çok moda bir konuydu, bu temada yüzlerce sinema filmi, binlerce kitap bulabilirdiniz fakat göz ardı edilen bir nokta vardı ki o da tek hücreli canlılardı. Ya üzerimizde taşıdığımız bir tek hücreli farklı adaptasyonlar kazanırsa? Ya da diğer gezegende keşfedemediğimiz bir tek hücreli bizi konak olarak kullanmak isterse?

Çok fazla soru çok az cevap vardı, bize gerek şey ise daha fazla bilgiydi.

Böylece Dünya-2017’de Cassini son görevini tamamlayana dek Alex ve Russell Cassini’nin elde ettiği en ufacık bulgu için bile yılmadan çalıştılar.

Professor Alex, o yıllarda NASA’daki en iyi uzay biyologlarından birisiydi. Yine NASA’daki en iyi astronomlardan birisi olan Professor Russell ile birlikte korunmasız yaşamın bizim gibi kompleks canlılar için bulunduğumuz evrimsel noktada mümkün olamayacağını fakat imkansız olmadığını söyleyen bir dizi bilimsel teoriler üzerine çalışıyordu. Bakılması gereken doğru yerin mikroskobik canlılar olduğunu söyleyerek, Tardigrade isimli ekstrem koşullara dayanıklı bir canlıdan ilhamla bu yönde çalışmalara başladı. Tardigrade canlısı 2000li yıllarda uzay mekiklerinin üzerinde tespit edilmişti. Bunun anlamı, bu canlı uzay gemisinin üzerinde her yere gidebilir demekti. Hayvan olumsuz şartlar oluştuğunda kist haline gelerek pasif oluyor, şartlar düzelince tekrar aktif hale gelebiliyordu. Üstelik canlının bilinen bir zararı da yoktu.

Gelelim yine Enceladus’ta keşfedilen gayzerlere... Dünya’da da hidrojenin aynı şekilde açığa çıktığı noktalar mevcuttu. Okyanusların dibinde, sıcak havanın ortaya çıktığı bu yerler “metanojen” mikroorganizmasına ev sahipliği yapıyordu. Eğer Dünya’daki yaşam Satürn’e taşınmak isteniyorsa işe Dünya’nın okyanuslarındaki metanojenleri Enceladus’a götürmekle başlamak gerekiyordu. “

“İyi de metanojenlerin adaptasyon özellikleriyle Sapiens’in adaptasyon özellikleri tamamen farklı burada mantıksal bir tutarsızlık yok mu?”

“O açıdan bakarsak öyle gibi duruyor Levi; fakat ben metanojenleri doğal yapısı ile taşıdığımızı söylemedim ki!”

Tüm sınıfı bir şaşkınlık sarmıştı, Profesör yakaladığı ilgiden hoşnut olarak anlatmaya devam etti.

“Biz NASA’ydık, bilim ve teknolojide en iyi imkanlara sahiptik. Dev bir bütçe desteğine de... Devam edelim. Yapılan pek çok metanojenez deneyi sonucu “Methanothermococcus okinawensis” diye bir bakterinin Enceladus ortamında yaşabileceği kanısına varıldı. Detayları merak edenler üçüncü kat koridorundaki arşivden geniş bilgi edinebilirler.

Buradan sonrasının kamuoyundan gizli yürütüldüğünü açıklamama gerek var mı bilemiyorum.

Biyoteknoloji ve gen mühendisliği tüm imkanlarını ve enerjilerini bu projeye harcamaya başladılar. Rekombinant DNA teknolojisi ile Tardigrade canlısının zor koşullara dayanıklı olmasını sağlayan genleri , metanojen bakteriye aktarıldı. Böylece elimizde istediğimiz koşullarda yaşam sağlayabilecek yeni bir rekombinant tür mevcuttu.

İlk nesil rekombinant bakteriler laboratuvar ortamında çoğaltıldı ve 2021 dünya yılında Enceladus’a gönderilen yeni bir uzay sondasına yüklendi. Sonda 2027 dünya yılında Satürn’ün uydusuna varmıştı ve rekombinant bakteri (buna TMO adını verdik) Enceladus uydusuna başarıyla yerleştirilmişti. TMO uzay yolculuğunu Tardigrade canlısına ait geniyle pasif biçimde geçirip, Enceladus’un ortamında uygun koşulları bulduğunda kendi kendine çoğalmaya başlayacaktı.

Tabi kamuoyuna bu kısımdan bahsetmeyip sadece örnek toplandığı şeklide bilgi vermiştik, proje başarısız olursa magazin kısmı ile uğraşmak istemiyorduk. Üstelik ne yazık ki projenin sonunda gezegene yerleşmek mümkün olsa dahi sadece belirli bir kesim bundan faydalanabilecekti, kalabalık Dünya nüfusunun tamamını Enceladus ‘a taşımamız mümkün değildi. “

Doktor gözlüğünden Meryem’in adrenalin hormonu artış uyarısını okudu, nabız ve soluk artışı artmış, kan dolaşımı hızlanmıştı. Meryem bunun haksızlık olduğunu düşünüyordu. Haklı olabilirdi ama o Milenyum sonrası büyük buhranı yaşamamıştı, burada belirli bir grup içinde izole yaşıyor ve kitle kaosu hakkında hiç bir bilgi bilmiyordu. Fark ettiğine dair bir belirti göstermeden devam etti, zaten tüm bu değerlendirme 2 sn. sürmüştü.

“Tabi ki onca teknoloji, bilimsel uğraş hiç birisi henüz Satürn’de Dünya’daki gibi doğal şekilde yaşamamıza olanak vermiyordu. Satürn Dünya koşullarına ulaşabilecek olsa bile bunun için daha milyarlarca yıla ihtiyaç vardı.

Bu kısımda biraz duralım ve bir başka deneyden bahsedelim. 1996’da Dünya’da Dolly isimli bir koyun klonlamayı başarmıştık, klonlama projesini insan sağlığı için bilgi toplama, soyu tükenmiş hayvanları yeniden ekosisteme dahil etme gibi paravanların arkasında yürüttük. Aslında yapılan çalışmaların hepsinin tek bir arayışı vardı : ÖLÜMSÜZLÜK!

En başta dediğim gibi doğal kaynakların tükenmesi ihtimali onca yıllık evrimsel savaşın boşa gitmesi, insan neslinin sona ermesi demekti. Süper egomuz ise bu ihtimali kabullenemediği için böyle bir durumda neslimizi devam ettirmenin arayışları içerisindeydi. Eğer genetiğe ve teknolojiye hakim olursak gelecek için elimizde pek çok seçenek mümkün olacaktı.

Sonra 2001 yılında Bir Amerikan biyoteknoloji firması yumurta çekirdeğinin yetişkin bir insan hücresinin çekirdeğiyle değiştirilmesiyle insan embriyosu klonlandığını ancak klonlanan bu embriyoların kısa sürede öldüğü bildirdi. “

Doktor Whoo burada imalı bir şekilde gülerek konuşmasını sürdürdü.

“Dünya’da 2017’nin sonuna geldiğimizde Çin Bilimler Akademisi maymun klonladıklarını duyurdu. Yani bu başarıya ulaşmayan, sadece sağlık araştırmalarına yardımcı olmak amacıyla yapılan çalışmaların etikliği tartışıladursun, deneyler bir şekilde daha ileriye doğru devam ettiriliyordu.

Şimdi soruyorum size bilim insanları bir primatı klonlayabildiyseler, rekombinant DNA teknolojisi ile genleri taşıyabiliyorsalar, neden Satürn koşullarına uygun genetiğe sahip insanlar yaratamasınlardı ki!?”

Tekrar sınıfın tepkilerini okumak için ara verdikten sonra,

“Konumuza dönecek olursak Satürn Dünya koşullarına ulaşabilecek olsa bile bunun için daha milyarlarca yıla ihtiyaç vardı. Bu yüzden orada uygun koşullar sağlanmasını bekleyecek vakit yoktu. Satürn’de yapay bir dünya ortamı yaratmaları ayrıca bu ortamı Satürn atmosferinden izole etmeleri gerekiyordu. En mükemmel teknoloji bile tek başına yeterli olmayacağı bir noktada tükeneceği için Prof.Alex bunu daha doğal bir yolla çözmelerini sağlayan yeni bir yol buldu.

Aynı TMO gibi rekombinant bir canlı daha yarattı. E.coli bakterisi burada can kurtaran oldu, hem tüm şekerleri kullanabilmesi, hem hızlı üreyebilmesi hem de seçmeli anaerob bir bakteri olması sebebiyle,yani ortam koşullarına göre oksijenli ya da oksijensiz solunum yapabiliyor olması sebebiyle şans bu bakterimize güldü ve yine detayların tamamını üçüncü kattaki arşive bulabileceğiniz bir takım rekombinant DNA deneyleri sonucu, bu bakteri de Satürn’e gönderilerek TMO’nun ürettiği metanı kullanarak ortama oksijen salabilir hale geldi. Tabi E.colinin fanus içine ve dışına taşınması görevini ise robotlar gerçekleştirecekti, serbest bırakılamayacak derecede hayati bir konuydu söz konusu olan.

Tüm bu hazırlıkların yanında diğer bir koldan ise Satürn’de oluşturulacak koloninin adaptasyonuna müdahale edebilmek adına klonlama çalışmaları sürdürülüyordu. Dünyanın her yerinden toplanan gen örnekleri (gönüllüler, doku ve ilik bağışları, kimsesiz çocuklar, mülteciler, sağlık kayıtları...) ile tıpkı bakteri örneklerinde olduğu gibi genetiğiyle oynanmış hücreler klonlara aktarılacak, Satürn’de klonlar ve Sapiensler bir arada fanusta yaşamaya başlayacaktı. İnsan türü bakteri gibi hızlı çoğalamadığı için bu iki tür aralarında çoğaldıkça Satürn’de yaşayabilecek dirence sahip insan türü gezegene yayılabilecekti. Bu rekombinant klon deneyi ilk kez şempanzeler üzerinde denendi. İnsanlardan önce şempanzeleri Satürn’e göndererek elde edilen bulgular ışığında fanus sistemi hayata geçirilecekti.

Fakat hazırlıklarımız tamamlanamadan 2051 yılının başlarında proje basına sızdırıldı ve olayların hızlı gözlemlenmesi ve kesin sonuç alınması ihtiyacı acilleşti. Güzel bir bahane uydurup “Canlılığa dair kesin bulgular elde ettik.” açıklaması ile dikkatleri dağıttık, Alex ve Russell projenin güvenliğinden emin olmak için gönüllü oldular ve 6 ay içerisinde hazırlıklarını tamamlayarak yola çıkmaya hazır hale geldiler. Hawkings-2018, Enceladus'ta kurmayı planladıkları koloni için gereken tüm araç gereç, bakteriler, iki adet değerli bilim adamı eşliğinde ve gizlilik kapsamında rekombinant türe Satürn Canlısı adını verdiğimiz 6 adet şempanze ile birlikte yola çıktı. 2 adet SC ve 2 adet normal dişi şempanze ve 1 SC- 1 normal erkek şempanze... Hawkings -2018’in Enceladus’a varmadan önce şempanzeler çiftleştirilecek, böylece Enceladus’a varıldığında hamilelik neredeyse tamamlanmış ve melez ırk adaptasyonları gözlenebilir olacaktı. 7 yıl gidiş – 7 yıl dönüş ve kalan 6 yıl da yapay Dünya ortamı ve klonların adaptasyonu için gereken süre olarak hesaplanmıştı. Dönüşte SC’lerin son yavrularından birisini de araştırma ve deneyler için yanlarında götürmeleri gerekiyordu.

Hesaba katmadığımız bir kaç şey olduğunu şimdi görebiliyoruz, fakat o zaman görememiştik. İlk yılın sonunda Hawkings ile irtibatımız kesilince geminin akıbeti hakkında net bir sonuca varamadık. 20 yıl kısa gözükse de 2050’yi aştığımızda teknoloji epey gelişmiş, yapay zeka ise altın çağını sürdürmekteydi. Eskiden yıllar gerektiren koşullar artık haftalar içinde çözümleniyordu. Tabi diğer yandan çevre kirliliği inanılmaz artmıştı, tedavisi çok zor olan kanser gibi hastalıklara çare bulunmuş fakat bu sefer de yeni hastalıklar ortaya çıkmıştı. 2065 yılına geldiğimizde artık susuzluk, kıtlık inanılmaz boyutlara ulaşmıştı, dünyanın yaşanır bir yer olmaktan çoktan çıktığının farkındaydık, her şeyimiz son teknolojiydi fakat teknoloji karnımızı doyurmuyordu, ekim alanları ultra-lüks, son teknolojik donanıma sahip AVM’lere dönüştürülmüştü.

Hawkings-2018 ile irtibatımız kesilince bu başarısızlık olarak görülmüş ve uzayda koloni kurma ya da insan gönderme üzerine yürütülen tüm projeler durdurulmuştu. Derken sistemlerimiz ertesi yıl Hawkings’in sinyalini yakaladı. 10 gün sonra geminin telsizine bağlanmayı başarabildik ve Professor Russell’dan fanus sistemini başarıyla faaliyete geçirdiklerini öğrendik. Bu haber devasa bir heyecan yarattı ve 2 saat sonra sinyali tekrar kaybettik ve tekrar bağlanmamız mümkün olamadı. Hawkings’in dönmesine her şey yolunda giderse daha 5 yıl vardı, sonra işler kontrolden çıktı,”

“Ne gibi bir kontrolden çıkmaktan bahsediyoruz?”

“Oraya daha sonra döneceğiz, şimdi müsaade edin de hikayenin şu kısmını bitirelim artık!

Ne diyordum; sonra işler kontrolden çıktı başka seçeneğimiz kalmamıştı. Tek bir şansımız vardı ve tüm umudumuz bu umudu denememize bağlanmıştı.

2066’nın 11.ayında tüm hazırlıklar tamamlandı, NASA’daki bir kaç bilim adamı, seçilmiş belirli bir zümre, sadece damızlık görevi görmeleri için seçilmiş bir grup kimsesiz ya da gönüllü insan ve laboratuvarda dünyaya gelen modern Frankesteinlar olan klon Dünya insanları NOAH- 3071 isimli gemiye binerek Enceladus’ta yeni ve bilinmezlerle dolu bir yaşama doğru yola çıktı.”

ŞAMANİZM'DEN GÜNÜMÜZE GELEN ÂDET VE GELENEKLER
TÜRBELERE AĞAÇLARA ÇAPUT VE BEZ BAĞLAMAK
Şamanizm inancında dilek dileme şekli. Küçük kumaş parçaları genel olarak ağaçlara çok önem verildiğinden ve yaşamın sembolü kabul edildiğinden ve yaşam üzerinde muazzam etkileri olduğu düşünüldüğünden, bunların dallarına bağlanır ve dileğin gerçekleşmesi beklenir. Günümüz Türkiye’sinde bu eski gelenek halen devam etmektedir. Temelinde ise doğadaki her varlığın bir ruhu olduğu inancı yatmaktadır.

KURŞUN DÖKMEK
Kurşun dökme adeti şamanizm geleneklerindendir. Şamanizm'de buna "kut dökme" denir. Kötü ruhlardan birinin çaldığı kutuyu "talih, saadet unsurunu" geri döndürmek için yapılan bir sihri ayindir.

KIRMIZI KURDELE
Gelinliğin üzerine bağlanan kırmızı kurdeleler, nişan törenlerinde yüzüklere bağlanan kırmızı kurdeleler, okumaya yeni geçmiş çocukların yakasına takılan kırmızı kurdeleler; hep uğuru ve kısmeti temsil eder. Ayrıca kötü ruhların şerrinden korunma sağladığına inanılır.

DİLEK TUTMAK
Dilek tutmak da Şamanizm kökenli bir davranış şeklidir. Tabiat ruhlarının dileklerin gerçekleşmesine aracılık ettiğine inanılır.

NAZAR İNANCIMIZ
Anadolu’da halk arasında “nazar” olgusu çok yaygın bir inanıştır.Bazı insanların olağandışı özellikleri olduğu ve bakışlarının karşılarındaki kimselere rahatsızlık verdiğine, kötülük getirdiğine inanılır. Bunun önüne geçmek için “nazar boncuğu” “deve boncuğu” “göz boncuğu” vb. takılır. Bu inanış da Şamanizm'den kalmadır.

MEZARLARDAKİ KÜÇÜK SULUKLAR
Mezarların ayak ucunda bulunan küçük suluklar; ruhların susadıkları zaman kalkıp oradan su içmeleri inancına dayanır. Ayrıca kuşların, böceklerin o suluklardan su içmesinin, ölmüş kişinin ruhuna fayda edeceğine inanılır.Not: Şaman kültüründe, ayinlerde kullanılan yardımcı ruhlar, kuş biçiminde tasvir edilmişlerdir. Kuş biçiminde düşünülen bu ruhlar Şamanlara, gökyüzüne yapacakları yolculukta yardımcı olmaktadır.

SAĞ AYAK
Kapıdan çıkarken sağ ayağın önde olması da Şaman kültüründen kalma bir ritüeldir. Sol ayakla geçmenin kişiye uğursuzluk getireceğine inanılır.

SU DÖKEREK UĞURLAMA
Şaman kültüründeki suyun kutsallığı olgusunun doğurduğu adettir. Su berekettir, kutsaldır. “Su gibi çabuk dön, ak geri gel, ak çabuk, kazasız belasız git” demek için su dökülür gidenin arkasından.

TAHTAYA VURMAK
Eski Türkler göçebe oldukları için, daha önce girmedikleri ormanlara girerken, ormandaki kötü ruhları kovmak için ağaçlara vurup bağırarak gürültü çıkarırlarmış. Bu davranış aynı zamanda doğa ruhlarına kötü olayları haber verip, onlardan korunma dilemek amaçlıdır. Tahtaya vurma adeti, sadece Türk kültüründe değil bir çok Avrupa kültüründe de vardır.

ÇOCUKLARA DOĞADAN ESİNLENEN İSİMLER VERMEK
Orta Asya Toplulukları (Eski Türkler) doğada bazı gizli kuvvetlerin varlığına inanmışlardır. Tabiat güçlerine itikad, hemen hemen bütün halk dinlerinde mevcuttur. Fiziki çevrede bulunan dağ, deniz, ırmak, ateş, fırtına, gök gürültüsü, ay, güneş, yıldızlar gibi tabiat şekillerine ve olaylarına karşı hayret ve korkuyla karışık bir saygı hissi eskiden beri olmuştur. Çocuklarımıza verdiğimiz isimlerin birçoğu da bu derin bağlardan kaynaklanmaktadır.

özlem, Bir Yazarın Günlüğü'ü inceledi.
 21 Nis 23:18 · Beğendi

(Bu oldukça uzun bir hikayedir.. Pardon, incelemedir. Hazır mısınız? :)


Durun!! Durun!!
Kalkmış olamaz tren…
Anlatacağım neden geç kaldığımı..
Yıldızlı gözlerimde neden bunca isin, yorgunluğun düştüğünü.. Bu pespaye halimi, bu yaralarımı, bırakın şu trenin kolunu tutacak mecali, tüm o yolları aşıp nasıl geldiğimi..
...


Trene bindim, Ülkeme giden.. Türkiye'ye.
Rus topraklarından, Tolstoy'un davet ettiği Dostoyevski etkinliği aracılığıyla, yazarın yanından..
Üstümde saman kağıtlarının zamanla ve ışıkla dans eden tozlarının hatırası..
Anlatacağım neler olduğunu…



Takvimler 1873 yıllarını gösterirken yani bundan 175 yıl kadar öncesine gittim.
Kendimi bulduğumda Dostoyevski'nin Yazı İşleri Genel Müdürlüğünü yaptığı odanın kapısının hemen önündeydim. Elimi kavrayabileceğim yuvarlaklıkta bir kapı kolunu çevirmem, içeriye girmemle eşdeğerdi. Bu dalgın kararsızlığım, yazarın sezgilerine ulaşmış olacak ki kapının ardında birinin olduğunu farketti.

Kapı açıldı,
Karşımda bir tablonun canlanmış hali gibi duran Dostoyevski..
Rusça, içeri girmemi söyledi ve gayet centilmen bir şekilde yol açtı.
Yazarın masasının hemen karşısında bulunan Ahşap oymalı koltuğa yavaşça oturdum. Çantamı dizlerime koyup yazarın koltuğuna oturmasını bekledim heyecanımı gizleyerek. Dostoyevski heyecanımı farketmiş olacak ki:
Su içer misiniz? teklifinde bulundu.

Lütfen, diye karşılık verdim.
Kristal bardaktaki suyu içerken, biliyordum neden geldiğimi büyük bir merakla ve bir yazar merakıyla da sorguladığını.. ki kimbilir yüz hatlarımdan ırkımı dahi çıkarabilir. Bunu şimdilik istemem..
Bardağı masaya bırakırken küçük ama derince bir nefes alıp, yazarın gözlerinin içine bakıp kim olduğumu, neden buraya geldiğimi imkan dahilinde anlatacaktım ve çantamda bulunan Tolstoy'un davetini kendisine bizzat gösterecektim. Tolstoy hakkındaki fikirlerini az çok bilsemde..

Tam cümleye başlayacakken, ismimi söylemişken üstelik.. Kapı büyük bir telaşla çalınıp, izin verilmeden içeri girildi.
Dostoyevski kızgın ama meraklı gözlerle, varlığımı dahi unutup - ben de bir o kadar onun gibiydim - gelen kişiyi dinledik.
Konuşulanları anlıyordum ama bu henüz tamamlanmamış bir hikaye olduğu için ben de olay ilerledikçe tabloya dahil olan bir karakter gibiydim.


Aceleyle masasındaki aynı tarihli günlüğünüde alıp çıkması gerektiğini söyledi.
Onu bırakamazdım. 1 dakikadan az bir sürenin dahil olduğu kararsızlık, kararlılık ve şaşkınlık evresinde;
Durun! dedim..
Ben de gelmek istiyorum.
Lütfen..

Ama sizi tanımıyorum Sayın Özlem. Hem nereye gideceğimi dahi bilmiyorsunuz, belki çok çok önemli olduğu kadar özelde olabilir.

Özel olsaydı Sayın Dostoyevski tepkileriniz daha farklı olurdu, eminim iş dahilinde birşeydir ve bırakın bir öğrenci gibi belki, yanınızda olayım. Kadın olmam size engel teşkil etmez, kendimi korumasını pekala bilirim hem kimbilir sizin kendinizi korumanızada yardımcı olabilirim.

Gözlerindeki pırıltıyı elinden geldiği kadar gizlemeye çalışarak,
Peki dedi.. Gelebilirsiniz.

...

Telaşlı adımlarla yürürken ve Dostoyevski'yle aramızdaki mesafeyi elimden geldiğince açmamaya çalışırken, cebimdeki varlığını hatırladığım siyah tel tokamı alıp, dudaklarıma götürüp, saçlarımı o koşturmacada örmeye başladım. Engel olmasını istemem, en küçük ayrıntının dahi.

Tarihinden de eski ama gayet temiz ve bakımlı olan bir arabaya bindik. Dostoyevski, ben ve adını henüz bilmediğim, aynı zamanda arabacılık görevini yapan kişi.
İsmi nedir? diye sordum..
Tebessümle, malum kişiye bakıp,
O mu? Bay A demeniz kafi.
Bay A oldukça ilginç bir isim.. ki sizin gibi bir yazar için A kavramı ayrıca bir anlam teşkil etmiş olmalı, dedim. İsminin başharfi A dahi olsa..

Kocaman bir kahkaha attı Dostoyevski!
Sizi sevdim!
Siz.. Siz kesin İngiliz falan olmalısınız.. Ya da bir Alman.
Duruşunuza bakarsak ve kelimeleri yumuşak, tane tane kullanışınıza.. Fransız da olabilirsiniz.
Kimsiniz Sayın Özlem?
Dostoyevskiye dönük olan çehremi yola çevirip,

Kimbilir Dostoyevski? Belkide hiçbiri..
Bir İnsan ve belki hiç hiç sevmediğiniz bir ırkın insanı.

Boynunu hafifçe kırıp, derin bir halde bakıp..
Yoo buna inanmam. Sizin gibi genç bir bayan kesinlikle sevmediğimi düşündüğünüz Irk kategorisine giremez. Hem ben Irkçı falan da değilim, nereden duydunuz bunları? Lütfen yanlış anlaşılmak istemem ve bu yayın hayatımda da epey başıma gelmiştir..

Kararlı duruşuyla yola bakıp,
Herneyse Küçük Hanım, izninizle bu konu dahil tanışma faslımızı yolculuğumuzun diğer kalan kısmına bırakabiliriz.
Günlüğümü yazmaya devam etmeliyim. Bilginiz var mı günlüğüme dair? Eğer abone olmak isterseniz yardımcı olabilirim.

Bilgim var Sayın Dostoyevski. Haberler ulaştı ve daha birçok şey…
Daha birçok şey?..

...
O esnada aracın kapısı açıldı ve gitmemizi söylediler, telaş son hızda devam etti.
Hızlı adımlarla yürürken bir yandan konuşuyorduk. Ve şöyle dedi:
Biliyor musunuz Sayın Özlem..
Geçenlerde elime ulaşan Moskova Haberleri dergisinde bir olay gözüme çarptı.. Çin İmparatorunun evlenme töreninden bir kare.. Öyle ayrıntılı, binbir emekle işlenmiş bir davetti ki gözlerimi alamadım ve derin düşüncelere daldım. Çinde mi yazmalı dedim, bu en küçük ayrıntıları böylesine titizlikle işleyen halkın arasında ve eminim o zaman yazar olarak nitelendirilebilirdim.
Öyle olmadığını mı düşünüyorsunuz Sayın Dostoyevski?
Oysa aksi. Benim burada oluşum dahi bunun bir kanıtı değil mi.. Düne kadar beni tanımıyordunuz, oysa ben uzun zamandır sizi tanıyorum.

Uzun zaman?
Karşımda bir hayranım mı var yoksa? Şu isimsiz mektupların sahibi?

Tebessümle.. Hayır Sayın Dostoyevski. Evet mektupları severim ama buralara, yanınıza kadar gelişim çok başka bir sebep. Ama siz varlığımı bir mektup olarak niteleyebilirsiniz.. Ki İnsan, yaşadıkça tamamlanan kelimeler değil mi birazda?..
Kimsiniz Sayın Özlem?


Gitmeliyiz Efendim!!


Bir kilit, bir sessizlik..
Bir kalabalık..
Herşey sustu. Duyduğum ve gördüğüm: Haksızlık.
Dostoyevski'nin elleri kelepçelendi ve tek kelime edemeden işte gözlerimin önünde götürülüyordu.

Durun!! Yazarın yanındaydım, benide alın!
Hangi gerekçeyle, kimsiniz siz?
Yazarın yanındaydım, bir dost diyebilirsiniz ama herşeyden öte İnsan.

Sürgüne, kürek cezasına çevrilen bir yol bu Hanımefendi ve siz suçsuzsunuz, bu bir gerekçe değil!
Öyleyse size karşı gelmekle ve yazarın yanında olmakla beni yazarın yanına götürebilirsiniz. Aksi durumda emin olabilirsiniz ki sizi varacağınız yere kadar takip edeceğim. Ayaklarım yorulmayacak, Ruhumdan tek bir yorgun nefes görmeyeceksiniz.
Yazarın yanındayım.

Ciddiyetle ve ikna edemeyeceğini anlamış olacak ki..
İlk defa böyle birşeyle karşılaşıyorum..dedi

Resmen belirsizliğe, hatta ölüme gidiyor bu Kadın..


Neden yaptınız bunu Sayın Özlem. Ben bile tam olarak ne olduğunu anlamamışken suçumun, siz nasıl bunu bölüştünüz? Deli cesareti değil bu.. Yüreğinizin sesini duyabiliyorum.


Yıldızlı gözlerle ve kararlılığımla Dostoyevskiye bakıp:
İnsan, Sayın Dosto. İnsan olmanın ötesinde değil yaptıklarım. Tüm kalbimle biliyorum siz bir karıncayı dahi incitmeyecek bir insansınız.. Koşullar, tarihin getirdikleri ve siyaset.. bizleri iki ayrı insan yapsada bu yüreğimizi ayrı kılmaz. Belirsizliğiniz benim toplumumun, dünyamın belirsizliği. Aklanmanız hepimiz için zaferdir. Size inanıyorum ve yanınızdayım.

Kelepçeler bileklerime takılırken bir an tereddüt duymadım.
Doğru yolda olduğumu biliyordum ve bu esaretin özgürlükle taçlanacağını.


Çamurlaşan sokakların kirini taşıyan siyah bir araca bindik.
Yolculuk bu sefer başlamıştı.



… Bizi bıraktıklarında dar, havasız, ter ve küf kokan bir hapishanedeydik.
Kadın ve erkeklerin ayrı kaldığı koğuşlardı ve müdürden rica etmeseydim Dostoyevskiyle yollarımız ayrılırdı. Örgümü şimdilik kazağımın içine sakladım ve bir kasketle saçlarımı gizledim. Ciddi ve ruhsuz bir bakış, iyi bir tercihti.
Çift ranzalar halinde düzenlenmiş sade ve bakımsız bir odadaydık. Bileklerimizi açtılar ve etrafı izlemekten çok, nerede olduğuma dair ufacık bir şok kırıntısı arama dışında, Dostoyevskiyi izledim.
Ümitsiz, yorgun bir adam vardı karşımda ve tüm bunları belli etmekten korkan bir çocuk.. Evet gözlerindeki pırıltı o çocuğun varlığı olmalı.
Bizimle birlikte odada bir Yahudi daha kalıyordu ki Dostoyevskiyi gülümsetebilmek adına bu kişiyede Bay A mı desek, dedim.. Özgürlüğümüzün fotoğrafı!
İçten içe Bay A derken.. Günler günleri kovalarken,
Gün geceye, yıldızlara varlığını bırakırken yan yana nice yıldızları izlediğimiz geceler oldu.
Pencerenin paslı, küçük parmaklıklarından gökyüzünü izlediğimizde:
Şu! Dedi.. Şu Sirius mu?
Hayır, hayır dedim..

Belkide o sizsinizdir Sayın Dostoyevski, her insanın bir yıldızı vardır derler. İnanır mısınız?
Ve her İnsan, yıldızların malzemesindendir biraz..

Masal bunlar!
Siz, bir yazar olarak.. birazda masalcı sayılmaz mısınız?

Kimsiniz Sayın Özlem. Hiç konuşamadık.. Uzak topraklardan geldiğinizi söylediniz ve uzak göreceli bir kavramdır biz masalcılarda dahil. Aksanınız, varlığınızla belirsizsiniz. Bir kalıba koyamıyorum.
Yoksa Rus musunuz?

Bu sefer kahkaha sırası bendeydi sanırım ve odaya şimdi giren Yahudi bu kahkahadan oldukça rahatsız olmalı. Kahkahamı düzenleyip, evet evet onu düzenleyip, kalınlaştırıp,
Yanılıyorsunuz Sayın Dostoyevski, kesinlikle yanılıyorsunuz! dedim..
Yahudi odadan çıktı.. ve fırsat bu fırsat onun gözlemleriyle Yahudi de dahil ortamı sordum. Amacım anlatmasını sağlamaktı, bakışlarındaki durgun derinliği bırakmak..
Yahudinin ketum tavrını, sızlanışlarını, bencilliğini ve din öğretisi altında nasıl dinden uzak bir yaşam sürdüğünü.. Hapishane hayatı ya her ırk ve cins insan mevcut.. Fransızların zeki, ılımlı ve atak tavrını, Almanların hantal, sessiz, samanaltından su yürüten zekasını ve İngilizlerin zehirli dikenlerle çevrili pamuk kalbini.. hepsini anlattı.

Ya Ruslar? dedim.
Bir Rustan dinlemek isterim..


Biz Ruslar, ben de dahil Milliyetçi insanlarız. Özellikle Slav halklarına karşı bir kardeş duygusunun yanında bir korumacılığımız var. Çoğu kişi bunun çıkarlarımız için olduğunu söylüyor.. Ama kesinlikle değil. Bizler bir abi görevi görmenin peşindeyiz ve kalemimde “ Bir Yazarın Günlüğünde “ nitelendirdiğimde o olacak. Slavları Batı'nın iki yüzlülüğünden, oyunlarından ve batı kadar katı, kötü.. Türkler'in elinden kurtarmak..
İstanbul.. İstanbul'u dahi almak.. Neden olmasın!

Lütfen lütfen Sayın Özlem, bu son söylediğim özellikle aramızda kalmalı. En azından günlüğe yazana dek.

Sayın Dostoyevski.. Emin olun konuştuklarımız aramızda. Ve size hakkımda bir bilgi.. O güzel, özlediğiniz şehirden!
Ben de İstanbulluyum. Gerçi çocukluk zamanlarım oralarda geçti, hatırladığım hayal meyal şeyler.. ama Ruhu, Rüzgarı, o başkalığı herzaman benimle.
Yoksa..
Yoksa?
...



Siz İkiniz! Gidiyorsunuz
Özgür müyüz? dedim
Alaycı bir dudak büküşle:
Özgürsünüz tabii..


...


İdam sehpasındayız.
Yavaşça merdivenleri çıktık.
Ve bizimle birlikte birkaç kişi..
Daha aklanmamışken, daha anlamamışken suçu, nedir bu olanlar dedim..
Konuşabildiğim sadece bu.
Gözlerimizi bağladılar.
Ölecektik.

Ferman yüzümüze karşı okundu. Asil bir duruşla. Yaldızlı harflere yazılmış..
Demek görebildiğimiz son yıldızlar birazda bunlar..

… Ferman uçuştu,
kelimeler henüz okunmadan..
O ölüm saatleri, kalbin duruşu, o ruhun çekilipte bedenden kopamayışı bir anda darmadağınık şekilde yerini buldu..

Yaşıyorduk..
Yaşıyor muyduk?


...

Ceza, kürek cezasına ve sürgüne çevrilmişti…
Sanırım yollar, epey taşlı ve zorlu olacaktı.
Dizlerimiz kanayacak ve çocuk yaraları olmayacak..
Belki gözlerimizdeki o ışığın sahibi çocuk, o yolda olgunlaşacak.

Kürek cezası, Sürgün, Hapishane.. Tüm bunları aştık..
Hepsinin doldu zamanı.


Ve unutmadık boynumuza geçirilen urganın izlerini, o kızıllığını.. hiç solmadı.
Gözlerimizde siyah bir tülün hatırası..
Dekabristlerin vefakar eşlerinin selamı..
Hapishanede izin verilen o tek kitap olan İncildeki vefayı.. Dekabrist bir kadının dualarıyla kadife bir beze sardığı.
Ardımızda İnsanı, Hayatı, Hayatımızı bıraktık..
Ve yol pırıl pırıl bir güneşle.. Kabukları soyulmuş İnsanlardık, yaşadıkça ve yürüdükçe derisini, rengini ve belki ırkını bulacak olan.





Bir Otel odasında kaldık, korkulu ürkek.. Sinirleri bozuk.. ve bilmem takvimler hangi tarihi göstermekte? En son 1873 teydik..

Uyukudan uyandım, Dostoyevski uyumamış.
Hapishanede gördüğümden daha yorgun bir halde ve sanki Ruhu daha çok uzaklaşmış..
Soğuk birşeye dokundu dirseğim, silahtı. Gözlerine baktım yazarın..
Gözlerinde küçük bir kız vardı ve bir düş, bir uyku.. bir yıldız..
Gözlerinde silahın yansıması vardı, ölüm..


Ellerini sıkıca tuttum. Tek kelime etmeden başımı olmaz anlamında iki yana çevirip kararlılık ve acıyla olmaz!! dedim.
Avuçlarım sıcacık, avuçları kıştı…


Bir uykudan uyandık yazarla,
Uyku içinde bir uyku ki bana anlattı düşünü.
Düşün, dedim.. gözlerinde gördüm, senin gördüğün..
Senin gözlerinle gördüm, seni, acıyı ve İnsanı.



Yollara düştük birlikte..
Davalara katıldık.. Köylere gittik, halkın kalbiyle birlikte çarptı kalbimiz.
Özellikle bazı davalarda insanlığımızdan utandık. Kadın olmaktan ve Erkek olmaktan..
Aile kavramını en çok bu davalarda tanıdık ve zaman geçerken, kalabalık toplanıp geri çekilirken biz oradaydık.. kişiler, isimler, günler herşey farklıydı..
Halkım diye kalbini tuttu yazar,
Düştü kalemi..
Nefesi azaldı.


Bir çocuk tüm kalabalığı aşıp, üstelik hangi ırktan ve nereden burada olduğunu bilmediğimiz bir çocuk.. o kalabalığı aşıp sevinç ve neşeyle Dostoyevski'nin tam karşısına geçti.

Düşen kalemini aldı, tek kelime etmedi..
Elleri buz gibiydi…


Gözlerimde gurur, gözlerimde kainat.. Yazarla bütün.. Gözlerde parıldayan bir hayat..
Sayın Özlem, dedi kendini toparlayarak..
Sizi hala tanımıyorum. Yolu neredeyse yarıladık ama kimsiniz ve neden yanımda, buradasınız. Doğrusu katlanmanız şaşırtıcı.

Sayın Dostoyevski.. Kaleminizi aldığınıza göre ve gördüğüm kadarıyla kalbiniz buna hazır değil.
Belki sonra, dedim gülümseyerek..

Yoo bu sefer konuşulmalı..

Bakın aydınlık bir bahçedeyiz, adliyenin önü olsada.
Anlatmalısınız. Kimsiniz?
Bu kalp neler görmüştür.. hem korkarım önümüzde daha Osmanlı- Rus harbi var.
Yolun diğer kısmıda oradadır ne dersiniz?


Gözlerine ay ve yıldız gibi baktım, derin, sessiz bir gece gibi..
Bay A burada olmadığına göre iş bana düşüyor olsagerek..
Gitmeliyiz ve söz veriyorum anlatacağım.
Kalbiniz…


Kolumdan tuttu. Hayır!
Yolun diğer yarısı ellerinizde. Şimdi anlatmanızı rica ediyorum…




Peki...


Esaret nedir Sayın Dostoyevski?
Konumuz bu değil.
Merak ediyorum Esaret nedir ve Özgürlük?
Konumuz İnsanken üstelik, sorularım uzak olmamalı.

Esaret, yaşadıklarımızdır birazda Sayın Özlem, özgürlük bu yoldur ve yaşamak..
Peki, bu yol Rus- Osmanlı'dan geçse dahi özgürlüğü barındırır mı içinde?
Barındırmaz ama tek bir farkla!
Özgürlük Rusya ve kanatlarında olan Slav halkının özgürlüğüyse ve bu Osmanlı gibi, Türkler gibi barbar, deri yüzücü, cani bir kavimle oluyorsa, üstelik bizim Ortadoks inançlarına göre dinsiz.. Osmanlı esarettir ve biz Ruslar, esaretin zincirini kırmasını biliriz.


Sonbahar yaprakları savrulurken birkaç tanesi toplanıyor yanımda.
Daha biraz önce bahardı halbuki.
Demek öyle..


Üzgünsünüz Sayın Özlem! Ve ben inanıyorum sizi incitecek tek bir kelime etmedim..
Gözlerine baktım..
Yıldızlar parlıyor, dedi..

Kimbilir…


Ben bir Türküm Sevgili Dostoyevski. Ve hayallerinizi süsleyen o başkentin çocuğuyum. O toprakların, Anadolu'nun.. ve bileklerimdeki şu izlere, kayıp giden yıldızlara, dirseğimdeki soğuğa.. ellerinize bakın.. sıcaklığına. Sudaki aksinize, bakın hemen yanınızda.
Esaret miyim?
Özgürlük nedir? Nerede?
Kalbinizden ve vicdanınınzdan uzak olmayan..
Saçlarınızın arasında biriken kar taneleri gibi geçiçi olan, bakın ellerimde şuan.. kar taneleri gibi geçici olan söylentiler mi beni, halkımı, size kötü kıldıran?
Siz ki bir yazarsınız. Toplum sizin mürekkebiniz ve Sessiniz siz!
İnsan tüm bunlardan uzak olmayan…



Gitmeye hazırlanıyordum ki.. vakit gece ve hava hayli soğukken.
Durmalısınız! dedi.
Önümüzde daha Osmanlı- Rus harbi var.
Yollar.

Bir Türkle yürüyeceksiniz, emin misiniz? dedim..
Gayet eminim,
Aslolan, İnsan olan.



Yollar uzarken ve kısalırken.. birikirken anılar..
Mevsimler geçerken dinlendiğimiz, durakladığımız yerlerde oldu.
Ems vadisine gittik önce. Şifalı sularıyla bir dinlenme tesisi..
Zira Dostoyevski hastaydı.

Taunus vadisinde dinlendik.. Havası ve suyu ona olduğu kadar banada iyi geldi.

İyi olduğuna emin olduktan sonra yollara düştük yeniden.
İlk yazar olduğu zamanları tüm o canlılığıyla paylaştı benimle. Yazarın dostu ve oldukça hasta olan Nekrasovun kulaklarını çınlattık. Özgürlük ve halk şiirlerini birlikte okuyup ki Dostoyevski okuyup ben tekrarlarken.. o günleri anlattı.

" İkimizde (Nekrasov) ile 20 sinden biraz fazlaydık. Petersburg’da yaşıyordum, nedenini kendim bile bilmediğim belirsiz amaçlarla askeri mühendislik görevimden istifa edeli bir yıl olmuştu. 1840 mayısıydı. Kışın başında birden ilk yapıtım olan İnsancıklar’a başladım, o zamana kadar henüz bir şey yazmamıştım. Öykümü bitirdikten sonra ne yapacağımı, kime götüreceğimi doğrusu bilmiyordum. D.V. Grigoroviç’ten başka edebiyat çevresinden kimseyi tanımıyordum. Grigoroviç’in Petersburg Laternacıları adlı o zamanın bir dergisinde küçük bir yazısı çıkmıştı, o kadar. Hatırladığım kadarıyla yaz gelince köyüne yerleşmeye niyetliydi ve geçici bir süre Nekrasov’un evinde kalıyordu. Bana uğradığı bir gün “Öykünü getir!” dedi. (Henüz okumamıştı.) “Nekrasov gelecek yıl bir dergi çıkarmak istiyor, ona göstereceğim.” Öykümü götürdüm, Nekrasov’u kısa bir an görmüştüm, el sıkıştık. Yapıtımla gelip, Nekrasov’la tek kelime konuşmadan oradan ayrılmak beni utandırmıştı. Başaracağıma çok az ihtimal veriyordum.

... Belinski’yi de birkaç yıldır büyük coşkuyla okuyordum, ama Belinski bana korkunç ve acımasız biri gibi görünüyordu, “Benim İnsancıklar’la alay edecek!” diye düşünmekten kendimi alamamıştım. Öykümü tutkuyla, neredeyse gözyaşları içinde yazmıştım.

… Gündüz gibi apaydınlık bir Petersburg gecesinde, sabaha karşı saat dörtte eve döndüm. Güzel, ılık bir ilkbahar günüydü, odama girince hemen yatmadım, pencereyi açtım ve önünde oturdum. Birden kapının çıngırağı çaldı, şaşırmıştım, gelenler Nekrasov’la Grigoroviç’ti, büyük bir heyecanla içeri dalıp beni kucaklamaya koştular, ikisi de neredeyse ağlayacaktı.

Yarım saate yakın kalmışlardı, bu yarım saatte Tanrı bilir neler konuştuğumuzu, çığlık çığlığa, soluk almadan şiirden, gerçekten, zamanın siyasal olaylarından, eksik olur mu, elbette Gogol’den, Müfettiş’ten, Ölü Canlar’dan bölümler okuyarak ve en başta da hiç kuşkusuz Belinski’den...

Nekrasov heyecanla: “Bugün hemen öykünüzü Belinski’ye götüreceğim ” demişti.


… Ve olanlar oldu Sayın Özlem. Belinskinin dahi sert kabuğunu yumuşatan bir ses, ismimi davet eden büyük bir heyecanla.. Gözyaşlarım.. Onlar yumuşatmış olmalı.
İnsan…




Yollar bitmezken ve hiç bitmesin isterken, mevsimler geçmeye devam ediyordu.. En çokta yazarın duygularıyla alakalı olduğunu düşünüyordum mevsimlerin. Kederlenince kış, mutlu olunca bahar oluyordu.. Ve yürüdüğümüz bu yol, çetin bir kışın habercisi. Gözlerini yolun bitimine, o karanlığa diken Dostoyevski…


Tolstoy dedim.. Tolstoy'un size selamı var. Bakın hakkımda bir bilgi daha ve eminim bu Rus yazar, sizin ilginizi çekebilir.

Kalemi güçlü ve Işık vadeden bir yazar ama biraz fazla Avrupai.. Bizleri pek yansıttığını düşünmüyorum..


Tebessüm edip yoluma devam ettim yazarla. Acaba onun zamanına, yani bu zamana Tolstoy'un Tolstoy olarak kaç eseri ulaşabildi. Yazar kendini ne kadar anlatabildi.. O da biraz bu yolda değil mi?

Anna Karenina.. Güzel isim değil mi Sayın Dostoyevski?
Evet, gayet güzel bir isim.. üstelik.. üstelik Tolsto.. ?


Evet güzel bir isim. Günlüğünüzde belki bahsetmek istersiniz. Çağınızın, insanlarınızın bu konuda da görüşlerinizi bilmek istediklerini düşünüyorum. Üstelik kimbilir.. Yıllar sonra, uzun yıllar sonra o sakındığınız ve umudunuz olan o genç nesile ayrıca bir ışık bırakabilirsiniz.

Düşünebiliyor musunuz ırk, millet, kim olduğu farketmeden birçok insan sizi okuyacak, bilecektir ve kimbilir.. Yollara düşmek dahi isteyecektir.

Hayat bu belli mi olur?



Yollar mı Sayın Özlem!
“ Düşünce elektrik hızından hızlıdır “ derim herzaman. Ve siz düşünceden de hızlı bir gelişten bahsediyorsunuz..
Ah.. Teslanın kulakları çınlasın!

Görende sizi zaman yolcusu falan zanneder. Hem şu halinize bakın. Bizlerden farkınız nedir? Üstelik sizi bu kadar Rusa benzetmişken.. – homurdanır –


Kıyafetler, yanıltıcı olabilir.
Kazağımın içine olan örgümü çıkarıp rüzgarda salınışını izledim, tokadan kalan kısmıyla o minik özgürlüğünü..




İçki şişeleri vardı yolda, birden fazla..
Gözleri düştü yazarın,
Sessizleşti..

Anladım o içki şişelerinde toplum vardı.
Neden iyi insan olamıyoruz Sayın Özlem?

Lütfen, sayın demeyi bırakın Dostoyevski. İyi insan mı söz konusu olan,
gelin benimle…

...

Yolumuzun hemen yanında bulunan bir yetimhaneydi ziyaret ettiğimiz. Kimsesiz çocukların seslerinin binaya, duvarlara, insanlarına renk ve ruh olduğu.
Acıkmışız, fark etmedik.. Birlikte yemek yedik yetimlerle..
Ve notlar aldım, Notlarımı Dostoyevsk'inin cebine koydum,
Lazım olabilir diye…


Eserler çıkıyordu bir bir ortaya… Ecinniler, Karamozov Kardeşler, Bir Uysal Kız.
İnsancıklar, yazarın sol yanında bir gül gibiydi..
İlk, farklı ve kıymetli.



Gözlerindeki son hüzün kırıntısı olmasını dilediğim bir bakışla.. Kardeşim dedi..
Unutulmaz dedim..
Meyveleri harfler olan köklü bir ağaç bitiminin dibinde uyuyordu, başucunda yıldız perileri..
O inancıyla, ben inancımla dua ettik..
Homurtular yerini gök gürültüsüne bıraktı ve yağmur yağdı..

Uzaklaştık…





Dekabristler hakkında konuştuk yeniden, yolu epey yarılamıştık..
İsyan ettikleri için ölümle mahkum kılınan sadece İnsan olanlar..
Avrupailer!
İpleri koptuğu halde ki bu Rus geleneklerinde bağışlanmanın, yaşamın göstergesidir..
Öldürülüşlerini hissettik..

Boynum,
Sızladı.




Ruslar güçlü Millettir, Özlem. dedi
Ve bu halde olmasının çok çok derin sebepleri..
Aile, boşvermişlik, içki şişeleri..
Yetimlerin gülüşlerinde dahi bu giz gizli..


Yazmalısın Dostoyevski dedim ve biliyorum yazacaksın
İnanıyorum..

Cebindeki notum parladı, o küçücük cennetsi ışığıyla…




Hikayeler uçuştu ağaçların dallarından, kelimeler olgunlaştı, cümle oldu ve yazarın cebine doldu hepsi..
Sanki dipsiz bir kuyuydu cebi..
Bir Yazarın Günlüğü, bir yazarın ellerindeydi.

...


Onun gibi düşünüyordum, onun hassas kalbiyle çarpıyordu kalbim ve bu düşünceyi bulanıklaştırandı.
Yolun sonunu görebiliyordum.
Yolun sonunda bekleyen sanki bir canavar vardı.




İnsanlar toplandı etrafımızda o an, nereden geldiğini bilmediğim..
Yoksa cümlelerin olgunlaşmış hali insanlarmıydı?
Kuşattı yazarla çevremizi..
Yazarın ömrünü ele alan, onu onun diliyle kutsayan bir taç bıraktı başına.
Benim ise cosmos çiçeklerinden bir taç saçlarımın arasında..


Yolun sonu çok karanlık Dostoyevski.
Yolun sonunu biliyorum.
Yolun sonu çilelelerle İnsana varıyor ve biliyorum Türk olsun Rus olsun çileler insanın yaşam izleri, nefes harcı..


Sen İnsanlığınla, İnsancıklar eserinle.. Başlangıçlarınla..
Kaleminle..
Ben Özlem olarak gidelim buralardan. Yolun sonu yok…


Gel! bizler, geçtiğimiz şu yollardan, tarihimizden.. ders alıp uzaklaşalım buradan..
İki İnsan olarak..






Üstüm başım bu yüzden böyle,
Saçlarımdaki örgüler açılmış..
Düşmüş birkaç demediyle cosmos çiçekleri, saçlarımda..
İşte bu yüzden geciktim..

Geciktim mi sahi!?



Trenin düdüğü çalar..
Vakit gitme vakti, Türkiye'ye..

Dostoyevski Nerede?




Bir mektup, rüzgarla uçuşarak gelen..
Bir Yazarın Günlüğü,
Bir İnsanın Günlüğü,
Bir Tarihin Günlüğünden..
Dostoyevski'den Özlem'e Sevgilerle…


Geldiği yöne baktım, Dostoyevski, bizim kıyafetlerimizle..
Kıyafetler bir İnsanın İnsan olduğunu sadece, gösterebilir mi?


….


Uzun bir inceleme olduğunun farkındayım ama azıcık peri tozu, çokça saygı ve sevgi tüm ırak oluşları yakın kılar değil mi?

İncelemede.. eğer buna bir inceleme denirse :) Hikayemizde diyelim.. Paylaşmak istediğim birçok şeyi anlatmadım. Özellikle değinmek istediğim bir konu vardı ki.. Dansı çok çok seven ve Dostoyevski'de bayılmalara sebebiyet veren bir Rus prensi.. Ah onunla dans etmek isterdim!!

Lütfen, sizler bu incelememi en kabarığından, baloya ve geceye yakışır bir elbiseyle yazdığımı farzedin. Zira elbisedeki o tülün hissini hissetmemem mümkün değil.


Olayları, tarihleri biraz karıştırdım. Hatta bana Cadı diyenlere selam olsun!!
Kazana atıp bi güzel kaynattım :)
O yüzden ilkokuldaki o yine kazana atılan boyalı kıyafetlerimiz gibi olabilir.

Sanat harikası diyorsunuz.. Duyuyorum buradan :)


Sözlerimi Chopine bırakıyorum..
Satır aralarına müzik serpiştirmek isterdim ama istedim ki sizlerde hangi hissi bıraktıysa o müziğiniz olsun.

Chophin'e özellikle değinmem ise Dostoyevski'nin hayran olduğu bir kadın olan George Sand'ın Chophin'in de ilhamı oluşu..

Melodiler konuşsun efendim..

https://soundcloud.com/...hopin-nocturne-no-20




Dostoyevski'nin " Dnevnik Pisatelya " ismini verdiği ve 1873 – 1876 – 1877 – 1880 yıllarındaki Granjin (Yoldaş) dergisindeki yazılarını kapsayan bu eser, sadece bir yazarın kimliğini, kalemini yansıtmıyor bizlere. Ben, Dostoyevski'nin bu eserinde bir yaşamı, o çok değindiğim ve kendimden, bizden uzak olmayan insanı gördüm . Tarihi..
Uzlaşamadığımız anlar çok oldu yazarla, bakmayın böyle iyi anlaştığımıza :) Ama tam kitabın kapağını kapatırken uykulu gözlerle, biliyordum ki yazarın sevgisi, ruhu benimleydi.

Kitap sadece okunmaz..
Ve ben sadece bir kitabı okumuyordum.

Anılar, olaylar.. Bütün bir hayat vardı bu eserde.
Batıl inançlar.. Çaputlarının kelimeler ağacına dolandığı…


...

Yoğun ve güzel bir yolculuktu benim için ve İyi ki diyorum, İyi ki bahar bahane olup roman okumak istemeyişim bu esere yönlendirmiş beni. Gerçi örgüsü bozulan saçlarımda sonbahar yaprakları hâlâ var…


Vaktiniz, varlığınız için teşekkür ederim.

Son olarak şunu demek istiyorum ve belki biraz iddialı bir söz :)
Yazarın tüm eserlerini kenara bırakın ve bu eserini okuyun.
Asla pişman olmayacaksınız…


Bulduğunuz bir insanın kalbi olacak, rengiyle dokusuyla,
Kalbinizin atışıyla…


Ne diyorduk...



Dostoyevski İnsandır!!
Dostoyevski Adamdır!!


Bu güzel etkinlik için Sevgili Quidam 'a,
Işığım İnci Küpeli Kız 'a ve
Siz değerli etkinlik arkadaşlarıma tüm kalbimle teşekkür ederim..


Kitapların Işığı ömrümüzle olsun...
Saygı ve Sevgilerimle :)

Kitap Kurdu, bir alıntı ekledi.
12 Nis 16:06 · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 8/10 puan

Sümer’den Babil’e, Hitit’ten Frigya’ya buralarda yaşamış bütün halkların zamanlarıyla yapılmıştır “Anadolu’da Yeni Yıl”; çünkü Anadolu coğrafyasının kendi “Halk Takvimi” vardır. Kırkikindi yağmurları, kocakarı soğukları, çaylak fırtınası, karakoncolos, zemheri, hıdrellez, cemreler... Bunlar ve daha niceleri Anadolu insanıyla gök olayları, doğadaki değişimler arasındaki o derin ilişkinin adları değil sadece. Aynı zamanda meteoroloji dahil göğü ve yeri inceleyen bilim dallarının da devraldığı en görkemli miraslardan biridir.

Atlas 25 Yaşında, Kolektif (Sayfa 43)Atlas 25 Yaşında, Kolektif (Sayfa 43)

Nasıl başlamalı böyle bir romana? İnanın bilmiyorum. Kitabın etkisinden çıkamadığım için hâlâ yazarken ellerim titriyor. Kitap, toplumun dayattığı kuralların, törelerin, sürü psikolojisinin verdiği zihniyet ve kadının toplumdaki yerini, daha doğrusu toplumun gözünde bir yer edinemediğini sertçe yüzümüze vuruyor. Zihniyet dediğimiz bu kör karanlıkta her geçen gün daha da batıyoruz. Adına töre denilen lanet olası şeyin, küçük bir çocuğu bile nasıl kendi içine çekip kirlettiğine şahit oluyoruz.

Her ne kadar kitabın konusuna aşina olsam bile romanın sonuna kadar içimde hep bir umutla Hasan'ın annesini alıp gideceği fikri oluştu. Ama malesef Hasan'ın o küçük yüreği toplumun dayattığı baskılara daha fazla karşı gelemedi ve acı son gerçekleşti. Kitabı okurken "Kırmızı Pazartesi" romanındaki baş karakter Santiago Nasar'ın ölümü canlandı gözümde. Toplumlar her ne kadar farklı olsa da adına töre dediğimiz şeyde ölüm tek gerçek gibi görülüyor.

Öldürüleceğini bildiği halde çocuğunu bırakıp gitmeyen annenin o yüreğindeki sevgi kadar insanlık olsaydı dünya çok daha iyi bir yer olurdu. Ve eğer Halil'in Esme'ye yaptığının yanlış olduğunu gören bir toplum olsaydı o zaman eşitlik ve özgür ilişki arasındaki bağı görebilirdik.

Yazar olayları o kadar gerçek ve çarpıcı şekilde anlatmış ki hayran kalmamak elde değil. Yer yer betimlemelerle Çukurova'da gibi hissettim kendimi. Tarhana kokuları olduğum yere kadar geldi. Kitabın sonuna kadar Hasan'ın içinde bulunduğu ikilemleri, iç sesini bastırmak için verdiği mücadeleyi iliklerime kadar hissettim.

Şimdi her şeyi bir kenara bırakıp henüz kirlenmemiş baharlar istiyorum. Ne diyordu Tarancı:
"Memleket isterim.
Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun."
Ben de memleket isterim
Anaların öldürülmedigi, çocukların içinde gülüp oynadığı, kan, gözyaşı ve acının olmadığı, kadınların içinde özgürce yaşayabildiği ve her mevsim papatyaların açtığı.

Yaşar Kemal'in sevgi kokan dünyasına kapı aralamak istiyorsanız yolunuz Roquentin ablaya düşsün:)
Yaşar Kemal'in sıcaklığının yüreğinizi ısıtması dileğiyle. :)

fulden ufacık, Sevda Sözleri'ni inceledi.
 29 Mar 19:49 · Kitabı okudu · 3 günde · Beğendi · 10/10 puan

Cemal Süreya'nın şiirlerini okuduğumda hissettiğim duygu onun şiirleri yoluyla anlatamadıklarını haykırarak anlatmak isteğini, bu haykırışı yazarak anlatması oluyor. Bunu yaparken imgelerden yararlanıyor sanki "Beni herkes anlamasın anlayan da beni tam olarak anlasın." istiyor. Bu yüzden şiir kitapları okumaya başlayan kişilere Cemal Süreya ile başlamasını önermiyorum. Şiirlerdeki imgeleri anlamak için zorlanabilirsiniz. Ama şiir okumayı seven biriyseniz Cemal Süreya'nın şiirlerinde kendinizden bir parça bulacağınıza eminim.

Ben bir yazarın veya şairin (özellikle de şairin çünkü her şairin yaşadıkları etkilendikleri akımlar birbirinden farklıdır.) hayatlarını okuduktan sonra eserlerini okumaya başlıyorum. Cemal Süreya'da bana göre ilk önce hayatının daha sonra da eserlerinin okunması gereken şairlerden biridir.

Gelelim Sevda Sözleri kitabına: Bu kitapta onun yazdığı her şiir bulunuyor. Bu yüzden Cemal Süreya'ya başlamak isterseniz bu kitabı alabilirsiniz.

Yaşadıkları olayları şiirlerine harmanlayan Cemal Süreya; örnekler vererek daha anlaşılır kılmaya çalışacağım.

1938 yılında yaşanan Dersim Olayından sonra Erzincan'dan Bilecik'e göç etmek zorunda kalmıştır Cemal süreya ve ailesi. Bu göç onun için bir Sürgündür ve şiirlerinin yapı taşı olmuştur. aitlik duygusu olmadığı için "Ben hangi şehirdeysem yalnızlığın başkenti orasıdır demiştir." Göçebe şiiri


"KARS

Öyle güzel ki ölürüm artık
Beyaz uykusuz uzakta
Kars çocukların da Kars’ı
Ölüleri yağan karda
Donmuş gözlerimin arası
Sen küçüğüm sımsıcak
Ne derler ona – bu kızakta
Boyuna türküler yakıyorsun ya
Sanki her türküden sonra
Hohlasan gök buğulanacak
Anla ki her durakta
Yok sınırları aşkın
O iyi yüzlü Tanrı
Beklesin dursun bizi
Kurduğumuz rahat tuzakta
Nasıl olsa yine bir gün
Döneriz bu yollardan geri
Senin bir elinde bir mendil
Öbüründe kuş sesleri"

Özellikle son dört dizede hissedilen özlem ve geri dönme isteği ile yaşadı Cemal Süreya. Yaşaken hep düşündü Erzincan'ı ve Kars'ı. Düşünürken yazdı içindekilerin. Kendini anlatmak istedi. Onu anlayan birileri olsun istedi.

Cemal Süreya o sürgünü şu dizeler ile anlatmıştır:

"Bizi kamyona doldurdular,
Tüfekli iki erin nezaretinde,
Sonra o iki erle yük vagonuna doldurdular,
Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar,
Tarih öncesi köpekler havlıyordu.
Aklımdan hiç çıkmaz o yolculuk, o havlamalar, polisler
Duyarlığım biraz da o çocukluk izlenimleriyle besleniyor belki.
Annem sürgünde öldü, babam sürgünde öldü.“

Belki de onun yaşamında bu olayın etkisini en iyi anlatan dizelerden biri de:

"Kürtler yalan söylemek zorunda / Arnavutlar doğru dizelerini, şöyle söylemek de olanaklı: "Arnavutlar doğru söylemek zorunda / Kürtler yalan."

O sürgün olduğunu hep saklamak ister. O kendisine sürgün denilmesini değil göçmen denilmesini istemektedir. Çünkü ikisi de aynı kapıya çıkar. Yurdundan başka bir yerde olmak. Muzaffer İlhan Erdost'tan okuduğum "Üç Şair" kitabından alıntı yaparak Cemal Süreya'nın düşüncelerini aktarmak istiyorum.

"Belli ki Arnavutluğunu her yerde çığlıklamış olan (Cemal 'in deyişiyle "edebiyatımızın mareşalı") Buyrukçu 'ya (Muzaffer) karşı kendi haklı nedenlerini bu iki dizede dile getiriyor. Cemal 'in, Buyrukçu 'ya şöyle dediğini duyar gibiyim: Ben sürgün olduğumu saklamak zorundaydım, Kürt olmak nedir bilincine varmadan daha. Sen ise Arnavut olduğunu saklayamazdın da. Arnavut olduğunu çığlıklamaman için bir neden de yoktu. Çünkü Arnavutlar bu ülkede "göçebe" dir, ama Kürtler değil. Ya da bu ülkede "sürgün" olan Kürtlerdir, Arnavutlar göçebe.

Hemen burada söylemek bir paradoks gibi algılanabilir. Cemal, kendini "göçebe" olarak algılar. Öyle gezgin anlamında, yani coğrafya göçgünü göçebe değil. Bu, kendini bir yere oturtamamış olmaktan kaynaklanan göçebeliktir: "... ben hangi şehirdeysem / yalnızlığın başkenti orası".

Cemal için "Gurbet garba düşmektir" aynı zamanda ve kendisi her zaman bu "gurbet" dediği Garpta olacaktır. Bilecik 'te, İstanbul 'da, Ankara 'da, Paris 'te. Hepsi onun Doğusuna (Şark 'ına) göre, gurbettir."

Bu yüzden onun ülkesi Türkçe. Başkenti de şiir oldu.

Annesini erken yaşta kaybetmesi, İkinci Yeni akımının özellikleri, Ankara'da okuması onun şiirlerinde harmanlanarak karşımıza çıkar.

Üzgün adam sesi şiirlerinde yansır. Şiirlerini yazarken ve söylerken içindekilerini haykırmak ister ama bunu yaparken sesi çatallanmaya başlıyor. Bana cemal Süreya'nın şiirleri bu hissi hissettirmiştir.

Eğer şiir kitapları okumayı seviyorsanız size bu kitabı seve seve öneririm.

DİKKAT!!! GERÇEK KİŞİ VE KARAKTERLERLE İLGİSİ YOKTUR!

DİKKAT!!! GERÇEK KİŞİLERDEN VE KARAKTERLERDEN ESİNLENEREK YAZILMIŞTIR!!!

Evet Sevgili Arkadaşlar :)
Şu baharın ışıl ışıl parladığı günlerde ,kırlangıç çığlıkları,papatyalar,güneş dururken sen git yeraltına in :)Zaten bahara alışma dönemlerinde insanlar ruhsal gelgitler yaşarlarken yeraltına inmek ruh halimi çalkaladı ama bıraktığı tat tuza batırılmış badem çağlası tadındaydı anlayacağınız kitabın kapağını kapatmamla birlikte bahara kaldığım yerden devam ettim :) Başka bir şansım da yoktu alerji malumunuz hapşırıklar ,kaşıntılar baharı unutturmuyor :\ Öyle sanıldığı gibi insanı depresyona sokacak bir kitap değil aksine ruhunuzu doyuracak nitelikte…
_______________________________________________________________
İki bölümden oluşan kitabımızın birinci kısmı “Yeraltı” ,ikinci kısım “Notlar” olarak yazılmıştır:
Birinci kısmı “Yer altı” nda kitaptaki isimsiz karakterin kendisini ,fikirlerini tanıtırken,neden yaşamımızda yer aldığını ve bunun kaçınılmaz olduğunu açıklamak ister gibidir. Aslında gerçek dışı olduğu söylense de bu tam anlamıyla doğru değildir.
İkinci bölüm olan “Notlar” ise ; isimsiz kişinin hayatına ait bazı olayları anlatan GERÇEK NOTLAR yer almaktadır.Gerçek kısımların tadı ve dili daha net. Belki benim gerçek hikayeleri sevmemden kaynaklanıyordur .İkinci kısmı birinciye göre daha çok sevdim.
Aslında hem gerçektir hem hayal ürünüdür !!! Notlar her ne kadar gerçek dışı ,kurgu gibi görünse de çevremizde bu yazılanlardan çokta uzak olmayan karakter ve olaylar da olduğunu gözlemleyebiliriz…
İşte bu kitap tam da üstte okuduğunuz ifadeler gibi kafanızı çorbaya çevirirken tamda anlatmak isteneni ustaca anlatıyor :) Aslında kendimi bulduğum çokça yer vardı. Ruhunuzun her notasına dokunan cinsten bir eser. Altı çizilecek cümlelerle dolu size katacağı çok şey olan kitaplardan…
İş bankası /Kültür yayınlarından okudum ve beğendim tavsiye ederim.
___________________________________________________________________
“Yeraltından Notlar , hakikati kanla haykırır”
( Nıetzsche)
__________________________________________________________________
“Dostoyevski,gökle yer arasında asılı kalmıştır.Hem gök hem yer tarafından etkilenmiştir.” ( Henri Troyat)
__________________________________________________________________
ÖNEMLİ NOT!!!
Dostoyevski etkinliğinde yer almak ve böyle değerli bir eserle etkinliğin bir parçası olmak benim için gurur verici. Bu etkinliği yapıp yeni kazanımlar sağlamama sebep olan sevgili Ebru Ince ve Quidam 'a teşekkür ederim :)) Yeni bir etkinlikte görüşmek üzere <3
Hoşçakalın :))

NigRa, Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı'ı inceledi.
 21 Mar 15:58 · Kitabı okudu · 4 günde · Puan vermedi

Dün değil, önceki gün. Dün de bir günlük geride…

Karasu dedikçe, kaz dediniz, derin okuma dediniz, ben de kazdım da kazdım derin inceleme yaptım. Bu sebepten bu "derin okuma" fikrini ortaya ilk atan Metin T. 'ye ithaf ediyorum bu incelemeyi.

Kazdıkça daha derine gittiği için mi nedir, Karasu'nun her kitabı üzerine tezler yazılmış, bir kitap kadar irdelemeler çıkarılmış. Ben zaten normal bir kitap okuduğumda incelemeyi kısa tutamayan birisiyim, kısa tutmaya çalıştığım nacizane incelemem için buyurun cenaze namazına… :)

Karasu için spoiler vermek mümkün mü bilmiyorum ama ben kitabın genel akışından birazcık bahsetmiş olabilirim. Fakat tamamı imgelerle, metaforlarla, sembolik anlatımla dolu bir kitabın okunmasından alınacak tadı kaçıracak bir bilgi vermedim diye düşünüyorum.

Kendisiyle bir “Ada”da tanıştığım, yazılmış en güzel karakterlerden birisi... Andronikos... Manastırda keşiş...

Bir gün bir karar alınır manastırda. İmparator’un buyruğuna göre, resimler karşısında tapınmak putatapıcılıktır, bu nedenle resimler kaldırılacak, bundan sonra inanç resimsiz olacaktır.

“Putlar, resimler kaldırılacak, putsuz, resimsiz tapınmaya dayanan bir din canlandırılacaktı. Dinin temeli buydu.”

Manastır yıllardır tapındığı dini reddedip yeni bir din benimsemek isteyince, istemekle kalmayıp baskıya başlayınca Andronikos sorgulamaya başlıyor; manastırdan kaçmayı düşünüyor, kaçmalı, kaçıyor... Çünkü yıllardır resimler karşısında tapınmıştır, yeni inancı kabul ederse yıllardır kendisini de kandırmış olduğunu kabul etmek zorundadır, kabul etmekle kalmayıp bu bilgiyle yaşamını sürdürmek zorundadır. Sonuçta inanç içsel bir şey, içten içe yanlışlığını bildiği şeye inanmayı nasıl devam ettirebilir?

İlk bölümde Andronikos'un manastırın baskısının yanlış olduğunu değerlendirmesini, doğru ve yanlışı gözden geçirmesini, kendisiyle ve öğretileri ile iç çatışmasını okuyoruz. Bundan önce neydi, ne kadarı kendi iradesi ne kadarı öğretilmiş yaşayıştı, bundan sonra neyi nasıl yapmalıydı. İnandıklarına gerçekten inanıyor mu, inanıyormuşçasına kendini mi kandırıyor, kendisine de yalan mı söylüyordu.

Hayatı ilk kez öğreniyor gibi etrafı incelemesini; çevresindeki dünyayı, kendisini, dini değerleri ve eski ile yeni ilişkisini irdelemesini gözlemliyoruz. Gözlemliyoruz diyorum çünkü Karasu'nun şiirsel anlatışı bizi de direk kitabın bir parçası haline sokarak, kurmacayı adım adım izlememize olanak sunuyor. Kürekleri Andronikos'la birlikte çekip kıyıya beraber varıp, izleyeceğimiz yola beraber karar veriyoruz. Karakter düşüncelerini, hislerini yol boyunca paylaşıyor bizimle. Karasu direk bizimle bağ kurarak, bizi yani okuru özne konumuna getiriyor. Böylece Andronikos aracılığıyla aslında kendimizi sorgular duruma geliyoruz.

Tıpkı “Gece” deki karakter gibi, Andronikos da gücü elinde tutan, buyurgan, dayatma yapan erklerle mücadele ediyor. Fakat bu mücadele eylemsel değil de içsel yine. Hatta kahramanlık sorgulanıyor, inancı sebebiyle zindana atılmaktan bile korkan, bu sebepten kaçan kişi kahraman sayılır mı? Bükemediği bilekten kaçan kahraman mı olur?

Gece kitabını deneyimleyen 1000Kitap İstanbul Okuma Grubu demek istediğimi daha iyi anlayacaktır. :) Karasu kitaplarında (en azından şimdiye dek okuduğum 3 kitabında) zaman tam belirgin değildir. Bu kitapta da yine iç içe geçmiş farklı zamanlar okuyoruz fakat yine belirgin bir zaman yok. Sanki geçmişten – bugüne, geçmişten-geleceğe, bugünden geleceğe, bugünden –geçmişe bakar gibiyiz okurken. (İyice Karasu’ya bağladım.) Andronikos bizi bir manastıra, bir kaçışına, bir içinde bulunduğu ana sürükler; hatta bazen belirsiz geleceğe… Öykünün başında bahsedilen bir olay öykü ilerledikçe, karakterler geçmişe dönüp baktıkça, zihninde sorgulamalar yaptıkça detaylanarak tamamlanır.

Kitabın ilk başında Andronikos’un tepeye tırmanırkenki sorgulamaları esnasında ağzının çarpılması ile manastırda bunun gülmek sayılacağını hatırlaması, yani yasak bir eylem sayıldığı kısım bana Gülün Adı’nı hatırlattı. Bu bölümde ilk kaçtığı sırada Andronikos “Her yer o kadar sessiz ki” diye geçiriyor içinden, ben de sorguluyorum etraftaki sesler olmayınca insanın düşüncelerinin gürültüsüne katlanması daha mı güçleşiyor Andronikos?

Ada bölümünün son kısmındaki Leylek göçü, Andronikos’un bununla kendi göçünü benzeştirmesi, yoldan çıkan leyleklerin yola sokuluşu ile verilen imge müthişti.

Bir “Tepe”ye tırmanırken rastladığımız Ioakim ise kabullenişi, susuşu temsil eder. Eski inanışın değiştirilmesine karşı çıkmamış, yeni inancı kabullenmiş, Andronikos’un yanında olmamıştır. Andronikos’a yapılan işkence karşısında sadece susması, masum olduğunu bildiği halde hiçbir şey yapmamış olması sebebiyle yıllardır vicdan muhasebesi yaptığını çıkartıyoruz, Tepe öyküsünü okurken. Artık 70 yaşında yaşlı bir adamın yaşadıklarını ve pişmanlıklarını gözden geçirmesini okuyoruz.

Andronikos, öldükten sonra resimli inanç geri gelmiş, bu sefer de buna dönülmesi için baskı başlamıştır. Bu noktada ise yine kaçışlar başlamış, Andronikos kaçmakla, kaçma fikrinin temsilcisi olarak kahraman haline gelmiştir. Kaçmasıyla, kaçanların kahramanı olmuştur diyebiliriz.

Bu kısımda yine Kılavuz’da olduğu gibi anıların üstü örtülü gibidir. Ioakim anılarını bir sisin içinde arar gibidir, bu yaşlanmış olmasından mı yoksa unutmak istemiş olmasında mı emin olamadım, zaten Karasu söz konusu olunca bir cümlenin altında 10 farklı anlam arayıp, 20 farklı anlam çıkarmak da mümkün. Yine dikkatimi çeken başka bir benzerlik Kılavuz’da Uğur, doğrudan bir bağlantısı olmasa da dolaylı yoldan sebep olduğu fikrinden dolayı, Bülent’in ölümüyle ilgili bir vicdan azabı içindeydi; USBGA’da da aynı vicdan azabı bağlantısını Ioakim ve Andronikos arasında görüyoruz. Bu olayın detayları da iki kitapta da zorlukla hatırlanıyordu. Kitabın içinde üstü kapalı anlatılmış, gizlenmiş homoseksüel ilişki de bir başka ana benzerlik.

Neyse ne diyordum. Ioakim kaçar, Bizans’tan Roma’ya gider, orada başpapazdan inancını sürdürmek istediği bir yer talep eder, otuz yıl kadar bu tapınakta çömezleriyle birlikte yaşar, bir gün Bizans’tan bir ulak gelir ve yeni imparatorun yasaları gevşetmekte olduğunu belki de kaldırılacağını haber verir. Sanırım bu haberle birlikte Andronikos’un yaptığı eylem aklına geliyor ve kahramanlık sorgulamasıyla geçmişini yeniden gözden geçiriyor. Çağrışımla sürekli farklı farklı zamanlara dair olayları okuyoruz, böylece ”Ada” kısmında ya da “Tepe” öyküsünün başlangıcında eksik kalan yerler bir bir tamamlanmaya başlıyor. Yani Andronikos’un geri dönüşünün sonrasında başına neler geldiği ve Ioakim’in geçmişten bu ana yaşadıkları, yaptıkları çerçevesinde toplumdaki değişimi gözlemliyoruz.

Bununla birlikte Ioakim birden eski inanç serbest hale gelince direniş simgesi olarak kendi tapınağının yükseltileceğini ve kahramana dönüşeceğini fark eder, üstelik kahraman olmaktan onca zaman kaçınmıştır.(Tilki’yi öldürmesinden bu zamana…) Ioakim geçmişini gözden geçirip, hesabını tamamladığında, yıllar önce Andronikos’un masumluğunu savunup kahraman olmak yerine susup korkak olmayı seçmenin verdiği ağırlığı kabullenir ve artık ölmeyi istemektedir. Böylece yıllardır taşıdığı bu yükün ağırlığından kurtulacaktır.

“Ölümün güçlüğünü biliyor. İnsan bütün suçlarının, günahlarının yükünü taşır da taşır. Üstelik, bu suçları, günahları, insanların da, Tanrının da bağışlamayacağını oldukça genç yaşta öğrenir ama neden sonra inanmağa başlar öğrendiklerine, neden sonra kabul etmeğe başlar öğrendiklerini. Ölmez. Ölemez. Yükünün altında ezilir utancından.
Güçsüzlüğünden.”

Ada ve Tepe bir nevi birbirini tamamlayan, aydınlatan öykülerdir diyebiliriz. Ada ile başladığımız manastır, kaçış, yol, arayış, inanç, sorgulama kavramları Tepe’de tamamlanır diyebiliriz. Hem Andronikos hem Ioakim kendi yolculuklarıyla, ki bu yolculuk hem gözlemlenebilen gerçek bir yolculuk hem de karakterlerin, onlar üzerinden kendimizin, kaçışların vardığı yolların, kaçışların etki ettiği olayların sorgulandığı bir yolculuktur. İki öykü de birbirlerine baskı açısından bakan iki farklı bakış açısıdır diyebiliriz.

Dutlar öyküsü ise manastırdaki kahramanlarımızdan bağımsız gibi gözükse de özünde yine baskı ve zulüm olması bakımından diğer öykülerle bağ kurar. Yüzyıllar sonrasında hala baskı, şiddet, zulüm kişi üzerinde etkisini sürdürmektedir. Tıpkı bir ay içinde iki kez yaprak veren Dut ağacı gibi.

Öyküde anlatıcı olayı yaşayan değil, gözlemleyendir. Acabalarımın üzerine ufak çaplı bir bakınma yapınca anlatılan 1960’lı yıllar, Demokrat Parti dönemi ve mekan da Ankara. Burada dutlar, tırtıllar, yağmur ve mazot hep metafor olarak kullanılmış, zaten Bilge Karasu’nun anlatım tarzından da beklenen bu olmalı.

Öykünün sonunda Andronikos’un kaçtığı zamanda Ada’daki tepeden yakılan resimleri görmesine atıfta bulunularak, dut ağacındaki tırtılların belki de mazotla değil ateşle temizlenebileceğini söylüyor.

Kitapta ara ara Gece kitabındakine benzer bir anlatıcı yöntemi var, yani anlatıcı karakterin kendisi mi, yoksa üçüncü bir dış gözlemci de onunla birlikte mi anlatıyor, hafızası onu yanıltıyor mu yoksa yazar bizimle oyun mu oynuyor birbirinde harmanlanmış.

Koca koca tarihsel olayları böyle ufak tefek metaforlarla ya da eşyalar üzerine yükleyerek (radyo, dut ağaçları gibi ya da çalan şarkının değişmesi gibi) anlatabilmesi Karasu’nun dile, tarihe ve yaşadığı çağın gündemine ne kadar hakim olduğunun göstergesi değil mi? Bir olayı öncesi, şimdisi ve muhtemel sonrası ile birlikte vermesi, bunu da şiirsel bir dille anlatması için bir şey dememe gerek yok. (Çooğ güzeeeğğll.)

“Yerde, çatlayan, çatlamış, çatlayacak kozalaklarla birlikte, toprağı örten iğnelerle birlikte düşünmeli çamı. Çam bir tek ağaç değil, bir doğa. Yerle gök arasında bir dizge, bir kurum. Dişleri dökülmüş, kararmış kozalaklarla nedense kopmuş, yerde yatan yeşil kozalaklar, kozalak başlangıçtan, kozalak düşleri, yan yana. Yeter ki yelden, güneşten başka bir şey düşürmesin bu kozalakları. Yeter ki bir el uzanmasın onları koparmak için...”

Kitapta zaman, her zaman düz bir çizgide ilerlemeyip, ani geçişlerle ve geriye-ileriye bakışlarla şimdiden geçmişe veya olaydan düşüncelere geçtiği için başlangıçta bu anlatım biraz zorlayabilir sizi, fakat bu anlatıma alıştığınızda Karasu okumak size soğuk bir kış günü sıcacık battaniyenin altında kitap okurken sizi saran rehavet gibi yumuşak ve tatlı bir duygu verecektir. Tadını çıkarın… :)

https://www.youtube.com/watch?v=PU3lHcKTXhY

Aziz Erdoğan, On Dokuz Saniye'yi inceledi.
 26 Şub 12:36 · Kitabı okudu · 2 günde · Puan vermedi

İnceleme accık spoiler içerebilir. Zaman ayırıp okursanız ne mutlu bana :))

Sandrine ve Gabriel yirmi beş yıldır birlikte yaşayan bir çifttir. İlişkileri yokuşa doğru yol alır. Ve bu çift ilişkilerini kurtarmak için bir oyun kurarlar. Bu oyunda ikisi de metroda buluşup sanki birbirlerini hiç görmeyen iki kişi veya yıllardır birbirine hasret iki sevgili gibi davranıp ilişkilerine baştan başlayıp yeni bir sayfa açacaklardır. Ama işler yolunda gitmeyecektir.

Kitap 3 bölümden oluşuyor:
Zeus
Styks (styx)
Hades

Yaptığım araştırmalara göre Zeus gökyüzü, yıldırım, şimşek, gök gürültüsü, hukuk, düzen ve adelet tanrısıdır. Tanrıların babası olarak Zeus, her tanrının bireysel görevini gerçekleştirmesini sağlar, kötülükleri cezalandırır, uzlaşmayı sağlar ve adeta tanrıların danıştıkları, her şeyi bilen, güçlü, arkadaşları gibidir.

Styks ise bir nehirdir. Nefret ve cehennem nehri. Styks nehrinin sonunda Hades'in krallığı bulunur, ölümsüz iskelet kayıkçı ölülerin ruhlarını kayığı ile Hades'e götürür. Son bölümün Hades olması da ruhların son durağı olması sanırım.

İlk bölüm kendi içinde 19 ayrı bölüme ayrılıyor. Yani 19 ayrı saniyeye. Ve her saniyede farklı birinin gözünden anlatılıyor olaylar. Şöyle ki;

Gabriel, Nation Durağı'nda metroya biniyor. Sevdiği kadını bekliyor. Kapıların kapanmasına 19 saniye var.  Geri sayım başlıyor. İlk saniyede kendi aklından sevdiğinin gelip gelmeyeceğini geçiriyor. 18. saniyede başka bir kişi başka şeyler geçiriyor içinden. Sonra 17, 16, 15..... derken 4 farklı kişi tanıyoruz. Sophie, Gilbert, Emmanuel ve Christelle. 4 3 2 derken son saniyede olanlar oluyor. Bir bombanın patlamasıyla her şey alt üst oluyor. Her yer toz duman içinde. Patlamada 5 ölü 23 yaralı var. Bu 5 ölüden 4'ü yeni tanıdığımız 4 kişi. Diğeri ise Sandrine. Meğer çift aynı metrobüste lakin birbirlerini göremiyorlar. Sevdiği kadınla aynı metroda olduğunun farkında olamayan Gabriel patlamadan sağ çıktığı için şanslı hissediyor kendini, eve gideyim de karımı göreyim diyerek. Eve gider yalnız evde kimse yoktur. Bekler ama kimse gelmez. Uyuyakalır bir ara. Sabah ani bir kapı gürültüsüyle uyanır. Polisler kapıdadır. Sandrine'in öldüğünü söylerler ama Gabriel inanmaz. Çünkü onu görmemiştir. Ta ki polisin elindeki not kağıdını görene kadar. Kağıtta "Olası kaza anında ulaşılması gereken kişi, Gabriel" yazar ve onun kimlik bilgileri vardır kağıtta. O zaman anlar ki sevdiği insan göçmüştür bu dünyadan. O günden sonra işleri yolunda gitmemiş, kendini öldürme teşebbüsüne bile girmiştir. Ölmüş müdür peki, orasını biz de bilmiyoruz.

Bakmayın öyle daldan dala atlayıp olayları baştansavma anlattığıma. Gerçekten çok sağlam bir roman ki 2003 FNAC Roman Ödüllü. Bazı yanlış yerler olsa da çeviriyi sağlam buldum. Çevirmenin adını ilk defa duymam beni telaşlandırdı başta ve bu kitabın çevirmenin yüksek lisans tezi olması da bu telaşa dahildi tabi. Ama çevirmen bu telaşımı boşa çıkardı. Keyifle, zevkle okudum.

Zaman ayırıp okuyanlara teşekkür ederim. Kitapla kalın. :))