• Celal Çelik
    Doğuştan sonsuzluk duygu ve düşüncesine sahip olan insanoğlu “Ben nereden geldim, görevim nedir, sonum ne olacaktır?” diye sormuştur. Akıl yoluyla gerçeği ve mutluluğu bulmaya çalıştığını iddia eden filozoflar da, tarih boyunca ortaya koydukları sistemleriyle bu sorulara cevap vermeye çalışmışlar, ancak tatminkar, açık, tutarlı ve kalıcı çözüm şekilleri bulamamışlardır. Felsefenin sunduğu açıklamalara rağmen insanoğlu yine aynı soruları sormaya devam etmiştir.

    Milattan önce 4. yüzyılda Yunanistan’da yaşamış olan Aristo, hocası Eflatun ve onun da hocası Sokrates ilahiyatçı filozof sayılırlar. Gazali’nin deyimiyle zındık (ateist) filozoflara verdikleri cevaplar bizim cevap vermemize gerek bırakmamıştır. Aristo’nun başını çektiği bu akım dünyada baskın olarak 17. yüzyıla dek devam etmiştir. 


    Aristo’nun başını çektiği akım içinde yer alan filozoflar, genel olarak maddenin (şekilsiz madde sayılan heyulanın) ezeli olduğunu, Tanrı’nın maddeyi sadece ilk başta şekillendirdiğini, Tanrı’nın evreni şekillendirdikten sonra kendi haline bıraktığını, evrenin ilk aldığı şekilden itibaren sistemi içinde kendi kendine işlediğini iddia etmişlerdir. Bazılarına göre kâinata müdahale etmeyen Tanrı, kulluğun ne şekil yapılacağını da göstermemiştir ve dolayısıyla peygamber de göndermemiştir. Bazıları ise, peygamberliği önemli bir kurum olarak görmezler ve fazladan faydalı bir kurum olarak görürler.


    Farabi, İbni Sina, İbi Rüşt vs. gibi İslam felsefecisi olarak bilinen kişilerin birçoğu da aslında Aristo’nun başını çektiği akım içinde yunan felsefesini İslamileştirmeye çalışmışlardır. Örneğin evrenin yaratılmış olduğunu kabul etmekle birlikte ezeli olduğunu iddia etmişler, yaratılan bir şeyin sonradan var olması gerektiğine göre ezeli saymanın çelişki olduğunu görmezden gelmişlerdir. Bazıları ise Tanrının hür idareye sahip bir varlık olmadığını iddia etmişlerdir. Bazıları ise mutlak ve mücerret olan Tanrının kendisinden başka hiçbir şey bilmediğini, ancak en önce yaratmış olduğu külli aklın hem kendini ve hem kendinden türeyen kâinatı bildiğini iddia etmişlerdir. Bazıları ise, “Tanrı külliyatı (genel olayları) bilir ancak cüziyatı (özel olayları) bilmez” demişler, Tanrıya bilgisizlik ve acziyet isnat etmelerine rağmen ne tuhaftır ki güya Tanrıyı yücelttiklerini (cüzi olaylardan âli ve beri kıldıklarını) iddia etmişlerdir. Bazıları da filozofları peygamberlerden üstün görmüşlerdir. 


    Kuran’ın birçok yerinde gecen “hikmet” kelimesi, sadece felsefeyi değil tüm tabiat bilimlerini ifade eder. Vahiy Yüce Allah (c.c.)'ın eseri olduğu gibi, kâinat da Yüce Allah'ın eseridir. Yüce Allah yolunda olmak şartıyla, vahyi öğrenmeye çalışan kişi ile kâinatı öğrenmeye çalışan kişi, ayni faziletli işi yapmış sayılır. Ayrıca kâinat da vahiy de doyumsuz ufuk ve doyumsuz haz sunar. Kâinatı öğrenmek için nasıl titiz çalışma gerekiyor ve bilim geliştikçe nasıl öğrenilenler artıyor ise, vahyi inceleme sonucu ulaşılan bilgiler de aynı şekilde artar.


    Felsefe de bizatihi kötü bir şey değildir. Zira İslam fikri dondurmamış ve tefekkürü tavsiye etmiştir. Ancak üretilen fikrin İslam’a aykırı olmaması ve tefekküre yönelik olması gerekir. Yüce Allah, kâinatın sahibi olduğuna göre ve ayrıca (hesap vermek için) O’na döndürüleceğimize göre, tek doğruluk ölçüsü sayılmalıdır. Kişi, aklının erebildiği her alanda Yüce Allah’ın rızasını gözetmelidir. Yüce Allah'tan kendisine ulasan kesin delile rağmen “benim görüşüm budur” demeyi kimileri felsefe sayıyor ise, buna itiraz söz konusu olacaktır. Burada felsefenin kendisine değil tarzına itiraz söz konusudur.


    İslam’a aykırı olmayan ve tefekküre yönelik olan felsefe, içtihadi alandan sayılır ve bu durumda hata mazur görülebilir. İslam akaidine aykırı olan felsefe ise, velev İslam felsefecilerini sahiplenme ve felsefe dünyasında karizma yapma adına olsa bile, mazur görülemez. Gerçekte izzet ve şeref sadece Yüce Allah’a aittir. 


    İslam bir bütündür ve tek bir küfür düşünce dahi kişiyi müslüman olmaktan çıkarır. Küfür düşünceleri benimseyen kişiler, İslam’ın çoğu öğretisine inanıyor ve müslümanım diyor diye müslüman sayılamazlar. Bu kişileri rehber edinmek, Yüce Allah’ın bu kişilere olan gazabını önemsememek sayılır. 


    İslam kelamcıları da, aynı felsefeciler gibi felsefe yapmışlar, ancak onlardan farklı olarak küfre girme korkusu taşımışlar, dolayısıyla İslam akaidine aykırı görüş ileri sürmemişlerdir. 


    Yüce Allah yolunda tefekkür mahiyetinde olmayan felsefeye yönelik eleştirileri kısaca özetlemeye çalışacağız. 


    Felsefe Genele Hitap Etmemektedir


    Felsefe genel olmaktan öte toplumun entelektüel ve aydın bir kesimini ilgilendirmektedir. Bırakın halkı aydınların bile hepsi felsefi konulardan bir şey anlayamamaktadır. Toplumun bir kesiminin meşgul olduğu felsefe ile geneli ilgilendiren ihtiyaçlar karşılanamamaktadır. Din ise toplumun her kesimine hitap etmekte ve herkesin anlayabileceği konuları ve ifadeleri içermektedir. 


    Felsefe Karmaşıktır


    Felsefe kompleks ve zordur. Filozofların ilahiyat bahsindeki fikirlerinin anlaşılması çok zordur. Bu bahisler öğrenilse bile karışık ve zor olduğundan dolayı hatırda kalmamakta ve unutulup gitmektedir. Öyleyse bunları bilmek ile bilmemek arasında hiçbir fark yoktur. Dinin sunmuş olduğu konular ise basittir. 


    Felsefe Açık Değildir


    Felsefe kapalı ve müphemdir. Filozofların ilahiyat bahsindeki düşünceleri açık, seçik ve her türlü tereddüdü giderir mahiyette değildir. Fikirleri olduğundan başka türlü anlaşılmaya da müsaittir. Örneğin Aristo’nun akıl bahsinde ileri sürmüş olduğu görüşler o kadar müphemdir ki en usta Aristocu filozoflar bile bu hususta Aristo’nun neyi kastettiğini kestirememiştir. Dinin tebliğ ettiği konular ise çok açık olup müphem olmaktan uzaktırlar.


    Felsefede Kesinlik Yoktur


    Felsefe tahmin, zan ve vehimden ibarettir. Felsefede yakîn, itminan ve kesinlik yoktur. Din ise yakîn ve kesinlilik içermektedir. Dinde zanna, şüpheye ve tereddüde yer yoktur.


    Felsefede İtminan Yoktur


    Felsefede bunalım ve istikrarsızlık söz konusudur. İnsanın gönlünü, içini ve ruhunu tatmin edememekte, huzur ve refaha ulaştıramamakta, bilakis düşünce ve inanç bunalımlarına ve fikri keşmekeşliğe sebep olmaktadır. 


    Filozoflar durmadan fikir ve kanaat değiştirirler. Örneğin Eflatun ilk önce gençlik diyaloglarını yazmış, sonradan kanaatini değiştirerek olgunluk diyaloglarını yazmış, bunların da doğru olmadığını görerek en son ihtiyarlık diyaloglarını yazmıştır. Sonra talebesi Aristo ise bunların hepsini ret ve inkar etmiştir. 


    Filozoflar ortaya koydukları fikir ve kanaatleri ile başkasını tatmin etmek şöyle dursun kendilerini bile tatmin edememişlerdir. Bir filozofun ileri sürmüş olduğu düşüncelerden vazgeçip yeni görüşler ortaya koyması çok sık görülmüştür. Bu kadar değişken ve buhranlı bir yolun doğru olması mümkün değildir. Çünkü bu yol önce kendi mensuplarını dahi fikri buhranlardan kurtaramamıştır.


    Dinin öğrettiği gerçekler ise sabit olup ezeli ve ebedidirler. Bu yolda buhran, ıstırap ve ruhi huzursuzluklardan eser görülmez. Din yolunda itminan, gönül huzuru ve iç ferahlığı mevcuttur. His, akıl ve ruh, muhtaç oldukları gıdalarla doymuşlardır. 


    Felsefe Yolu Tenkitler Ve Tekzipler Yoludur


    Felsefede her filozof kendisinden önceki filozofların görüşlerini tenkit etmekle işe başlar ve onların yanlış yönlerini tespit etmeye çalışır. Şu ana kadar filozoflar arasında ortak bir fikir ve kanaat görülmemiştir. Bu durum, hiçbir filozofun diğer bir filozofu tatmin ve ikna edecek sağlam bir bilgiye sahip olmadığını göstermektedir. 


    Felsefi bir sistem, ne kadar doğru gözükürse gözüksün daha sonra başka bir felsefi sistem tarafından yıkılmaktadır. Aristo hocası Eflatunun metafiziğini, Dekart Aristo’nunkini, Kant da Dekart’ınkini yıkmıştır. Felsefi görüşlerin ve fikirlerin batıl olduğunu anlamak için aslında harici bir delile de gerek yoktur. Felsefi görüşlerin batıl olduğunu anlamak için yine felsefi görüşlere bakmak yeterlidir. Kant’ın metafiziği Dekart’ınkini, Dekart’ınki Aristo’nunkini, Aristo’nunki Eflatun’unkini yalanlamakta, yanlış ve batıl olduğunu ortaya koymaktadır. Kindi, Farabi, İbni Sina ve İbni Rüşt’ün metafizikleri için de durum aynıdır. 


    Felsefi sistemlerde bir çatışma olmasına karşılık peygamberler yolunda bir dayanışma ve ahengin varlığı söz konusudur. Dinin ve peygamberlerin yolu daima birbirini doğrulamakta ve birbirine hürmet göstermektedir. Bu ise tek kaynaktan gelen vahiy sonucu olan bir durumdur.  


    Felsefe Yavandır


    İnsan, sadece düşünen değil aynı zamanda estetik duygulara sahip olan bir varlıktır. Felsefede akla büyük önem verilir iken insanın kalbi, ruhu ve hisleri ihmal edilmektedir. Filozofların kullandıkları ifadeler kuru ve yavandırlar. Üslupları ise usandırıcı ve bıktırıcıdır. İnsan zekasını tatmine çalışan felsefe, ne aklı ne de ruhu tatmin edememektedir. Peygamberlerin yolu ise, akıl ve zeka ile birlikte gönül ve ruhu da aynı oranda tatmin etmeye önem vermektedir. 


    Felsefe Sığdır


    Çevremize baktığımızda canlıların akıl seviyelerinin farklı derecelerde olduğunu görürüz. Örneğin hayvanlar 1’den 10’a kadar sayamazlar ve 2*2=4 ettiğini bilemezler. Hayvanların aklının eremediği bu gerçeklere insanın aklı erebilmektedir. İnsanların akıl ve zeka seviyelerinin de farklı derecelerde olduğunu görürüz. Nitekim aklı az olan bir kişinin aklının eremeyeceği bir gerçeğe ondan daha akıllı olan bir kişinin aklı erebilmektedir. Bu derecelenmeyi gördüğümüze göre “En akıllı kişinin bile aklının eremeyeceği gerçekler var olamaz mı?” diye sorulacak olsa, onun da aklının eremeyeceği gerçeklerin elbette olabileceği şeklinde cevap veririz. Kimse tüm gerçeklerin kendi aklının erebildikleri ile sınırlı olduğunu iddia edemez.


    Felsefi sistemler de, ne kadar genel sentezler yaparlarsa yapsınlar sınırlı ve belirli bir alanda kalmaya mahkûmdurlar. Zira felsefe aklın ürünüdür. Gerçekler ise aklın erebildiği ile sınırlı değillerdir. Tek başına akıl ile tüm gerçeklerin kavranması ve bu sayede mutluluğun elde edilmesi mümkün değildir. 


    Din ise, aklın erebildiklerine şartlanmayı tasvip etmez, aklın eremeyeceği bazı gerçeklere inanmayı da ister. Vahyin ve peygamberlerin yolunda aklın sahası sevgi ve ilahi bilgiler ile aşılmakta, akla ve hayale sığmayan bir aleme (sonsuzluk alemine) ulaşılmaktadır. Kişi, bu sayede evrensel gerçekler ile irtibat kurup ruhunu bu gerçeklere yükseltebilmekte ve neticede sonsuz mutluluğu yakalayabilmektedir. 


    Filozoflar Duygu Yüklüdürler


    Temel konularda herkes aynı akla ve aynı vicdana sahiptir. Aynı akla ve aynı vicdana sahip kişiler normalde temel akli konularda aynı düşünürler. Ancak akıl ve vicdanını ikinci plana itip duygu ve önyargılarını birinci plana çıkartan kişilerin duygu ve önyargıya dayalı düşünceleri farklı olabilmektedir.


    Akılla gerçeği bulmaya çalıştıklarını iddia eden felsefeciler de, temel konularda bile birbirleri ile çatışmakta ve birinin ak dediğine diğeri kara demektedir. Felsefecilerin farklı düşünmesinin sebebi, farklı çalışan akla sahip olmalarından değil, bilakis bazılarının kusur sayılacak bir davranış içerisinde olmasından kaynaklanmaktadır. Bu tür felsefeciler, duygu ve önyargıya dayalı düşüncelerini de felsefi düşünce olarak takdim etmektedirler. Herkesin duygu ve önyargısı aynı olamayacağına göre, temel akli konularda bile farklı görüşler ortaya çıkabilmektedir. 


    Felsefeciler mantık ilmi ile de ilgilenmişlerdir. Filozofun mantık ilmi ile uğraştığını ve bazı konularda mantıklı düşündüğünü gören bazıları, filozofun her konuda mantıklı düşündüğünü zannediyor. Gerçekte ise filozof, bazı konularda duygu ve önyargılı düşünmekte ve duyguya dayalı düşüncelerinin de mantıklı zannedilmesini istemektedir. 


    Felsefecilerin kendi aralarında yapmış oldukları tartışmalara baktığınızda da, mantığı gerçeği bulmak için değil karşıtını alt etmek için kullandıklarını, anlamsız ve gereksiz konulara ve tariflere girdiklerini, tanımlamalara dayalı dil ve mantık oyunları yaptıklarını, adeta mantığı mantık adına katlettiklerini görürsünüz. 


    Bazı filozoflar, derin bilgin olarak tanınmayı istediklerinden dolayı düşüncelerinin herkes tarafından kolay bir şekilde anlaşılmasını istemezler ve müphem konuşurlar. Ayrıca bazı filozoflar, kibirli olup halka tepeden bakarlar, halkı cahil, beyinsiz ve aptal olarak görürler. Bu denli duygu yüklü olan bu tür filozofların gerçeği ve mutluluğu bulmada doğru yolda oldukları söylenemez.  


    BİLİMSEL YANILGILAR


    Tabiatı incelemekle meşgul olan pozitif bilimler, insana ne geçmişi, ne geleceği, hatta ne de dünyadaki görevi hakkında bir şey söyleme yetkisine sahip değillerdir. Bu bilimler, ona sadece içinde yaşamakta olduğu tabiatı tanıtmakta ve ondan faydalanma yollarını göstermektedir. Tabiat kuvvetlerinden somut netice çıkarma işi olan teknoloji de bir düşünceyle ilişkilendirilemez. 


    Bilim adamları da duygulu ve önyargılı hareket edebilmektedirler. Bilimin halk nezdindeki saygınlığından yararlanmak isteyen bazı bilim adamları, bazı konularda duygu ve önyargıya dayalı düşüncelerini bilim diye sunabilmektedirler. Bu tür bilim adamlarının çoğu konuda mantıklı ve bilimsel konuştuğunu gören bazıları da, bunların her konuda mantıklı ve bilimsel düşündüğünü zannederler.


    Bazı kişiler, bilim adamının ağzından çıkan her sözün 2*2=4 gibi kesin bir gerçek olduğunu zannederler. Gerçekte ise her bilimsel düşünce mutlak bir şekilde kesinlik ifade etmez. Bilimde kesin neticeye ulaşmak için akla dayalı bazı metotlar geliştirilmiştir. Bilim ilk önce bir hipotezle başlar. Bilim adamı, ilgili konuda gerçek olabileceğini düşündüğü bilimsel bir düşünce ve varsayım üretir, sonra bunu deney ve gözleme tabi tutar. Deney veya gözlemden olumlu netice almış olursa üretmiş olduğu varsayım bilim adamlarınca kabul görmeye başlar ve teori halini alır. Ancak teori de bütün bilim adamlarınca kabul edilmeyebilir. Zira deney veya gözlemin hazırlık çalışmalarından tutun laboratuar şartlarının oluşturulması ve neticenin alınmasına kadar her aşamada bilim adamının öznel ve kişisel yaklaşımı alınan neticeyi etkileyebilmektedir. Bütün bilim adamlarınca kabul edilen ve üzerinde yanılma payı bulunmayan bilimsel verilere ise “Kanun” denir. Örneğin yer çekimi kanunu gibi. 


    Binlerce sene önce yaşamış olan Babil, Hind, Mısır, Yunan vs. gibi uygarlıkların da bilimi var idi. Ancak o zamana göre bilimsel sayılan düşüncelerin çağımızda yanlış olduğu anlaşılmıştır. Örneğin antik çağ Yunanistan’da ördek ve koyun gibi bazı hayvanların ilk zamanlar meyve gibi ağaçlardan bittiğine bilimsel bir gerçek gibi inanılmış, hatta bazı filozofların “Biz gözlerimizle gördük” demeleri halkta bu yönde kesin bir kanaatin oluşmasına sebep olmuştur. 


    Günümüzde bile bilimsel bir hipotezin yeni keşif ve hipotezlerle çürütüldüğünü görmek her zaman mümkündür. Bazı bilim adamları, binlerce sene önceki bilimler için “efsane” dendiği gibi, binlerce sene sonraki insanların da yirmi birinci yüzyılda kabul edilen bilimsel düşünceler için “yirmi birinci yüzyıl efsanesi” diyebilecekleri ihtimalini dile getirmişlerdir.


    Bilim ve teknoloji hayatı kolaylaştırabilir ancak tek başına huzuru sağlayamaz. Yüce Yaratıcıya yine O’nun razı olduğu şekilde kulluk etmeye yanaşmayan bir toplumda her türlü anarşi mümkündür. Zira gerçek iman nuruna sahip olmayan kişiler, hesap verecek kimse olmadığında her türlü kötülüğü yapabilmeye meyilli durumdadırlar. Yüce Yaratıcıya karşı sorumluluğunu bilen kişiler ise, bir karıncayı dahi incitmekten sakınacak ve bütün herkese sevgi ile yaklaşacaktır. Bilim ve teknoloji Yüce Allah’ın razı olduğu şekilde kullanılmadığı takdirde insanlığa büyük felaketler getirebilir. Toplumsal huzur açısından bakıldığında bile bilimin tek başına yeterli olamayacağı ve dinin gerekliliği açıktır.


    MATERYALİZM 

          

    Materyalizm, sadece maddeye inanıp maddenin ötesinde tabiatüstü hiçbir güce inanmayan felsefi bir düşüncedir. Eski çağlara kadar uzanan materyalizm, ortaçağ kilise hâkimiyeti dönemi batıda etkisini kaybetmiş, yeniçağa girerken kilisenin baskısından kurtulma uğruna yaygın bir düşünce halini almıştır.


    Materyalistlere göre madde ve fizik yasaları hiçbir düzenleyici aklın müdahalesine muhtaç olmaksızın evreni kendi kendine ve tesadüfen meydana getirmiştir.Akıl ve kudret sahibi bir yaratıcının varlığından rahatsız olan materyalistler maddeyi ve tesadüfü tanrı haline getirmişlerdir.


    Dincileri hayalcilikle ayıplayan materyalistler çok daha hayalci yaklaşımlar sergilerler. Matematikteki ihtimaller hesabı ve çevresel koşullar dikkate alındığında bir protein molekülü dahi tesadüfle açıklanamaz iken, matematiksel ahenk içerisinde işleyen ve mükemmel bir düzen içeren tüm evreni tesadüfle açıklama gibi çok daha büyük bir yanılgıyı tercih ederler. 


    Yüce Yaratıcının duyu organı ile doğrudan doğruya idrak edilmesi mümkün değildir. Yüce Yaratıcı, kâinatın her hangi bir yerinde duyu organı ile idrak edilebilen bir varlık olarak düşünülemez. Ancak bu durum, O’nun varlığını kabul etmenin akla aykırı olmasını gerektirmez. Zira O’nun varlığı ve kudreti yarattıklarına bakarak anlaşılabilmektedir. Yüce Yaratıcının duyular ile doğrudan doğruya idrak edilemeyişi, O’nun varlığı için bir eksiklikdeğil, bilakis sonsuz ve sınırsız bir üstünlük ifade eder. Duyu organlarımızla algılayabileceğimiz her şey yine bizim gibi bir yaratık olacaktır.


    Serbest ortamda görmezden gelinmeye müsait gerçekler karşısında takınılan tavırlar kişinin dürüstlüğünü belirler. Yüce Yaratıcının varlığı gerçeği de, kulluk konusunda imtihan halinde olan kullar için, akıldan ihtiyariliği almayacak şekilde görmezden gelinmeye müsait hale getirilmiştir. Bu gerçek, dünyada vicdanen dürüst olan kişilerce kabul edilen, vicdanen dürüst olmayan kişiler için ise inkâr edilmeye müsait olan bir gerçek kılınmıştır.


    Materyalistler, Yüce Yaratıcının varlığı gerçeğinin görmezden gelinmeye müsait bir gerçek olmasını bahane ederek art niyet göstermişler, vicdanlarının sesine kulak tıkayarak inkâr etme yolunu tercih etmişlerdir.


    Yaratıcının varlığına inanan bir kişi, fıtratı gereği O’na karşı kulluk borcu hisseder. Kulluğu itici bulan materyalistler ise, keyfi bozacak gerçeklere kapı açmaktansa işi temelden halledip yaratıcının varlığını inkâr etmeyi tek çözüm olarak görmüşlerdir. Materyalizm temelde bu nefsanî duyguya dayanır. Materyalistler, yaratılış ve din konusunda nefsanî duygulara dayanmalarına rağmen yanlış yolda olduklarını görmezden gelmişlerdir.  


    Materyalistler, Yaratıcıyı inkâr etmek ve yaratıcıyı inkâr eden toplum ve nesil yetiştirmekle gerçekten yaratıcının yok olmasını sağladıklarını ve bundan dolayı kendilerini de O’na karşı sorumlu olmaktan kurtardıklarını zannederler, birbirlerini bu zan ile avutmaya çalışırlar.  




    Materyalistler, bilimi kendilerine destekçi yapmak için de yoğun çaba göstermişlerdir. Materyalistlere göre bilim adamı maddeyi incelediğinden dolayı materyalist olmak zorundadır. Dinsiz olmadan bilim yapılamayacağı şeklinde şartlandırılan ve körü körüne kendini materyalist felsefeye kaptıran bu tür bilim adamları, vicdanen bilebilecek durumda olmalarına rağmen Yaratıcıya karşı inkâr gibi büyük bir kusurun içine girmişlerdir. Vicdanen dürüst olan bilim adamaları ise Yüce Yaratıcının varlığını kabul etmekte zorlanmazlar.  


    Materyalist bilim adamları, yaratıcıya inanmakla dinlerin saçma doktrinlerine saplanacaklarını ve fikir hürriyetlerinin kısıtlanacağını zannetmişlerdir. Bilimsel mantığa sahip bir kişinin bozuk dinlerin saçma doktrinleriyle bilim yapamayacağı bir gerçektir, ancak bu durum kişinin dinsiz olmasını haklı kılmaz. Kişiye lazım olan, Yüce Yaratıcıya inandıktan sonra O’nun razı olduğu şekilde O’na kulluk etmesidir. Bozulmuş veya uydurulmuş dinlere saplanacağım korkusuyla yaratıcıyı inkar etmek daha büyük yanılgıdır.


    Din-bilim çatışması, ilahi kaynakların içine hurafeler katılmış olan bazı dinler için söz konusu olabilir, ancak Yüce Yaratıcıdan hiçbir değişime uğramadan bize kadar ulaşmış olan dinde (yani İslam dininde) din-bilim çatışması bulunmamaktadır. Zira ikisinin de sahibi Yüce Yaratıcıdır. Eğer bir aykırılık örneği ortaya konmuş ise, ya din olduğu gibi anlaşılamamıştır veya dini veriler âhâd rivayetlere (zanna) dayanmaktadır, ya da bilimsel veriler kesin ispatlanmış olmayıp varsayımdan veya aldatmacadan ibarettir.


    İslam dini, bilimi özellikle teşvik etmekte ve kâinatın araştırılmasını Yüce Yaratıcının yaratma sanatının bir incelemesi olarak tanımlamaktadır. Materyalistler, İslam’dan başka diğer dinlerin bozuk ve yanlış olduğunu görebilmişler, ancak İslam’ı da bu dinler gibi zannederek İslam’ın gerçek din olduğunu görmezden gelmişlerdir. 


    Dünya üzerinde gerçekleşen ve bir hiç uğruna milyonlarca kişinin ölmesine sebep olan anarşinin temelinde de materyalizm bulunmaktadır. Yakın tarihte materyalizme dayalı ideolojiler yüzünden 300 milyon civarı insan ölmüştür, zulümlerin ise haddi hesabı yoktur. Darwinist materyalistler, insanı gelişmiş bir hayvan türü olarak görmeleri ve ayakta kalabilmek için güçlülerin zayıfları yok etmesi gerektiğine inanmaları dolayısıyla, savaşları ve katliamları mubah görmüşlerdir. 


    Materyalistler, ortaçağda din yüzünden yaşanan savaşları ileri sürerek dini kötülemeye çalışmışlar, ancak komünizm veya faşizm yüzünden ölenlerin sayısının ortaçağda din yüzünden ölenlerin sayısından kat be kat daha fazla olduğunu görmezden gelmişlerdir. Örnekteki gibi pek çok konuda önyargılı ve tutarsız olmalarına rağmen doğru yolda olduklarını zannetmişlerdir. 


    Ezeli evren düşüncesi ateizmle daima iç içe olmuştur. Zira bir şeyin sonradan var olması demek, bu şeyin akıllı ve şuurlu bir varlık tarafından icat edilmesi demektir. Evrenin bir başlangıcının var olması da, evrenin bir yaratıcı tarafından yaratıldığı anlamına gelmektedir. Materyalistler, yaratılış düşüncesine mahal vermemek için madde ve evrenin ezelden beri var olduğunu iddia etmişlerdir. 


    Bilim daima materyalizmin aleyhine gelişmiştir. Antik dönemde yaşayan materyalistler, insanlığın bir başlangıcının olmadığını ve ezelden beri nesilden nesle gelmiş olduğunu ve bu şekil ebedi devam edeceğini iddia etmişlerdir.  


    Gelişen bilimin insanlığın bir başlangıcının var olduğunu apaçık ortaya koyması üzerine daha sonraki materyalistler, insanlığın bir başlangıcının var olduğunu zoraki kabullenmişler, ancak dünyanın ezeli ve ebedi olduğunu iddia etmeye devam etmişlerdir. 


    Daha sonra gelişen bilim, dünyanın da bir başlangıcının var olduğunu ve belirli bir süre sonra yok olacağını apaçık ortaya koydu. Materyalistler, bu gelişmeler karşısında dünyanın ve diğer gök cisimlerinin başının ve sonunun var olduğunu zoraki kabullenmişler, ancak gök cisimlerinin oluşturduğu evrenin ezeli ve ebedi olduğunu iddia etmeye devam etmişlerdir.


    20. yüzyılda gerçekleşen bilimsel keşifler,inkâr etmeye bahane bırakmayacak oranda evrenin de bir başlangıcının var olduğunu apaçık ortaya koymuştur. 19. yüzyılın ikinci yarısı ile 20. yüzyılın ilk yarısına damgasını vurmuş olan materyalizm, 1920’li yıllardan sonra gerçekleşen bilimsel keşiflerle çöküntü sürecine girmiştir. Hatta ünlü Newsweek dergisi, 27 Temmuz 1998 sayısında bu konuyu “Bilim Tanrıyı buluyor” başlığıyla kapak yapmıştır.


    Materyalizmin bilimsel gelişmeler karşısındaki bu zaafına rağmen bazı kişilerin daha hala bilimin materyalizmi destekleyeceğini zannetmesi, tamamen dinsizlik büyüsünün etkisine kendilerini kaptırmış olmasından kaynaklıdır. Kafalarının yıkandığı ve heveslerinin okşandığı şeklinde hareket etmeyi tercih eden bu tip kişiler, bu etki içerisinde davranmakta hiçbir sakınca görmezler. Zira bunlar için gerçekler değil duygu ve önyargılar daha önemlidirler.


    Tarihte ve günümüzde bilime büyük katkıları olan ve sahasında bilimin öncüsü sayılan bilim adamlarının büyük çoğunluğu da Yaratıcıya inanan kişilerdir. Tarihte en büyük fizikçiler arasında yer alan İsac Newton, Faraday, Kelvin, Einstein ve Maxwell söz konusu bilim adamlarına bir örnektir. 


    (Fiziksel astronominin kurucusu ve inançlı bilim adamlarının parolası olan “Tanrı yarattığı her şeyde kendini gösterir” fikrini ortaya atan ilk bilim adamı olan Johannes Keppler inançlı bir bilim adamı idi. Termodinamiği kuran büyük fizikçi William Thompson (Lord Kelvin), Yüce Yaratıcıya inanan bir hıristiyan idi, Darwin’in evrim teorisine şiddetle karşı çıkmış idi. Isı akışı üzerinde sayısız çalışmalar yaparak ödüller alan ve mekanik ısı denklemini ve termodinamiğin birinci kanununu bulan James Joule de inançlı bir bilim adamı idi. Bilime öncülük etmiş diğer inançlı bilim adamları ise şunlardır; Bilimsel metodun kurulmasında önemli rolü olan Francis Bacon, modern kimyanın babası Robert Boyle, istatistik ve modern ekonomi çalışmalarıyla tanınan Iona William Petty, bütün zamanların en büyük fizikçilerinden biri sayılan Michael Faraday, genetiğin babası sayılan ve genetik bilimindeki buluşlarıyla Darwinizmin geçersizliğini ortaya koyan Gregory Mendel, bakteriyolojinin akla gelen en büyük ismi olup evrimi reddederek adeta Darwinizme karşı savaş açmış olan Louis Pasteur, atom kuramının babası John Dalton, en önemli matematikçilerden Blaise Pascal, İngiliz doğa tarihinin en önemli ismi John Ray, yer katmanlarını inceleyen ünlü stratigraf Nicolaus Steno, biyolojik sınıflandırmanın babası olan ve evrimi şiddetle reddeden Carolus Linnaeus, karşılaştırmalı anatomi biliminin kurucusu Georges Cuvier, oşinografinin bulucusu Matthew Maury, organik kimya alanında çalışmalar yapan ilk kişilerden Thomas Anderson, beynin ve sinir sisteminin haritasını ilk defa çizen Charles Bell, modern entomolojinin kurucusu Jean Henry Fabre, modern elektriğin kurucusu John Ambrose Fleming, ışığın elektromanyetik teorisini formülize eden James Clerk Maxwell.)


    POZİTİVİZM


    Pozitivizm, bilimi din edinen ve bu noktada hem dini ve hem materyalizmi reddeden felsefi bir akımdır. 


    Pozitivizme göre pozitif bilim çağına giren bir insan tüm tabiat olaylarını deney ve gözlem yoluyla anlayabilmekte ve açıklayabilmektedir. Pozitivistlere göre beş duyu ile idrak edilen tabiatın dışında insanın kavrayabileceği herhangi bir gerçeğin varlığı söz konusu olamaz. “Ben nereden geldim ve nereye gideceğim?” tarzında düzenlenen ilk sebebi (yaratıcı) ve son gayeyi vurgulayan soru, pozitif bilim devresindeki insanın sorusu değildir. Bu problem tabiat olayları hakkında doğru ve yeterli bilgisi olmayan bundan önceki insanların problemiydi. Problemin çözümünde materyalistlerin de teologların da ortaya koydukları fikirler doğru değildir. 


    Pozitivizmin ortaya çıkması ile, materyalizmin düşünce tembelliğine dayalı olan fikirlerinin yerini pozitivizmin kibir ve kendini beğenmişliğe dayalı olan fikirleri almıştır.


    Hem dini ve hem felsefeyi (materyalist felsefeyi) reddeden pozitivizmin aslında kendi açıklamaları da felsefeden başka bir şey değildir. Pozitivistlerin düşünce tarzı “Görmediğim şeye inanmam” cümlesinde ifadesini bulan kaba anlayışın ötesine geçmemektedir. Bunlara göre deney ve gözlem ile ispatlanmış olan gerçeklerden başka gerçeklerin varlığı söz konusu olamaz. 


    Aklın eremeyeceği gerçeklerin var olduğu iddiası ve ayrıca beş duyu organımızla hissedemeyeceğimiz âlem ve varlıkların var olduğu iddiası, hiç olmayacak iddialar olmayıp olması mümkün iddialardır. Zira kimse bu iddianın mümkün olamayacağını kesin olarak ispat edemez. Mümkün olgular eğer ispatlanmış iseler benimsenmelidirler.


    Bilindiği gibi beş duyu organımızın algılayabileceği saha sınırlıdır. Günümüze değin bilimsel keşifler sayesinde kâinatla ilgili bilgilerimiz arttığına göre gelecekte de teknik gelişmeler sayesinde tabiatla ilgili bilgiler daha da artacaktır. Bu süreç öngörüldüğüne duyu organlarının tespiti dışında başka gerçeklerin var olmadığı iddia edilemez. 


    Aklın erebilme gücü de sınırsız değildir. Çevremize baktığımızda canlıların farklı akıl seviyesiyle yaratıldığını görmekteyiz. İnsanlar da akıl ve zeka açısından tek tip olmayıp derece derecedirler. Kimse tüm gerçeklerin kendi aklının erebildiği ile sınırlı olduğunu iddia edemez. 


    Beş duyumuzla idrak ettiğimiz madde dünyasının dışında bir gerçek, bir realite ve bir varlığın bulunmadığını söylemek, pozitif bilimler açısından da mümkün değildir. Çünkü konu pozitif bilimlerin inceleme alanı dışındadır. Bilim, sahası dışında kalan bir konuda olumlu veya olumsuz bir şey söyleme yetkisine sahip değildir. Tabiat ve varlığa ilişkin kesin ispatlanmış gerçekler ise, gerçek dinin (yani İslam’ın) verilerine zaten aykırı değillerdir. Zira ikisinin de sahibi Yüce Yaratıcı’dır.


    Beş duyu organıyla hissedilebilen algı dünyasına ve aklın erebildikleri gerçeklere şartlanmak ve bunların ötesinde hiçbir şeyin var olamayacağını zannetmek dar görüşlülüktür. Duyu ve akıl sahamızın ötesinde gerçeklerin olamayacağı akılcı ve bilimsel düşünceye sahip bir kişi tarafından ileriye sürülemez. Akıl ve duyu sahasının dışındaki gerçekleri (yani gaybı) kabul etmemek cehaleti bilim yerine koymak sayılır. 


    Pozitivizmin kurucusu olarak bilinen Auguste Comte da, hayatının sonlarına doğru insanlığın dinsiz olamayacağı kanaatine varmış, bir “insanlık dini” icat etmeyi düşünmüş, kendisine göre bazı prensipler koymuş, ancak bu teşebbüsünü ciddiye alan olmamıştır.


    Doğruluğunu en iyi şekilde ispatlamış olan kişilerin vermiş olduğu mümkün haberlere inanmayı akıl ve vicdan zorunlu görür. Örneğin uzman olduğunu ve yeterli araçlara da sahip olduğunu ispatlamış olan bir astronom, 5 milyar ışık yılı uzakta bir galaksinin var olduğunu haber vermiş ise, galaksiyi bizzat gözetlemeyen kişinin buna inanması akla ve vicdana aykırı görülmez. Galaksiyi gözetleyen kişi ile bizzat muhatap olunmasa da, (basın, yayın, piyasaya çıkmış kitaplar, eğitimciler vs.) yalan üzerinde anlaşması mümkün görülmeyen kalabalık kitlenin astronomlardan yapmış olduğu mütevatir rivayet gereği inanmak da böyledir.  


    Doğruluğunu (mucizeleriyle, ahlakıyla, yaşayışıyla, getirmiş oldukları ilahi kitapla vs.) en iyi şekilde ispatlamış olan peygamberlerin duyu ve akıl sahamızın ötesinde olan gerçeklerden verdikleri haberler de, olması mümkün haberlerdir. Örneğin öldükten sonra ebedi hayatın olduğu, Yüce Yaratıcı huzurunda hesap verileceği, Cennet ve Cehennem’in olduğu iddiaları, 2*2=5 gibi hiç olmayacak absürt iddialar olmayıp olması mümkün iddialardır. Zira kimse bu iddiaların aksini kesin olarak ispat edemez. Doğruluğunu en iyi şekilde ispatlamış olan peygamberler, olması mümkün bu bilgileri haber verdiğine göre, akıl ve vicdan gereği bunlara inanmak zorunludur.


    Pozitivizmin ortaya çıkışından bu güne kadar geçen zaman içersinde bilim çok ilerlemiş ve bilim ilerledikçe bilinmeyen gerçeklerin çok daha fazla olduğu anlaşılmıştır. Artık bilim adamlarında 19. yüzyıldaki gibi her şeyi bildiğini zannetme yanılgısı bulunmamaktadır. Bu noktada pek çok bilim adamı gelişen bilimin inancı kuvvetlendireceğini ve dinin değerinin anlaşılmasına sebep olacağını belirtmiştir.


    21. yüzyılın bilim adamları büyük bir çoğunlukla pozitivizmin aksine Yaratıcının varlığına inanmaktadırlar. Gerçi bunlar kâinatın yaratıcısı, geliştiricisi ve yöneticisi olarak deney ve gözlemlerle ispat edilmiş bir varlık bulmuş değillerdir. Yüce Yaratıcı, madde, enerji veya sınırlı herhangi bir varlık değildir ki deney ve gözlem ile ispat edilebilsin. Ancak bilim adamı da düşünen ve vicdan sahibi bir insan olması hasebiyle büyük bir hayranlıkla incelemekte olduğu tabiat olaylarının ardında kudretli ve düzenleyici bir varlığın bulunup bulunmadığını düşünmektedir. Ona göre böyle bir varlığın varlığını kabul etmek, onu inkâr etmekten çok daha akılcı, bilimsel zihniyete ve vicdanın sesine çok daha yakındır. Yaratıcıyı inkar eden bilim adamı ise, bu düşüncesine deney veya gözlem yaparak ulaşmış değildir, bilakis akıl ve vicdanı ile hareket etmemesinden dolayı inkara sapmıştır.


    Günümüzde inanç konusunda dünyaca meşhur bilim adamları arasında yapılan çeşitli anketler de, bilim adamlarının çoğunun Yaratıcıya inandığını göstermektedir.Bu anketlerin neticesinde, yaklaşık bir hesapla, bilginlerin % 83’ünün tam inançlı, % 10’unun din konusu ile ilgilenmediği, % 7’sinin de bir inanca ulaşamadığı anlaşılmıştır.


    FREUDİZM


    Freudizm, Viyanalı doktor Sigmund Freud (1856-1939) tarafından ileri sürülen bir görüştür. Freudizme göre insanın gerçek yapısında Tanrı inancı ve din duygusu diye bir şey yoktur. İnsana hakim olup onu idare eden ve ona yön veren iki önemli güç vardır: Korku ve cinsiyet duygusu. İnsanın davranışlarına, ondaki anne-baba sevgisi, vatan sevgisi, Tanrı sevgisi gibi yüksek duygulara kaynaklık eden bu iki duygudur, özellikle cinsiyet içgüdüsü. İnsan bir taraftan korkunun diğer yönden çeşitli engeller karşısında tatmin edilemeyen cinsi duyguların baskısı altındadır. Şuur altında var olan bu rahatsızlık şekil değiştirerek vatan sevgisi, insanlık sevgisi ve Tanrı sevgisi şeklinde kendini göstermektedir.


    Ruh hastalıkları alanında çalışmalar yapan Freud, bilimin sınırlarını aşarak felsefe yapmış ve cinsiyetle ilgili ahlak kurallarından tamamen uzaklaşmıştır. Bu düşünüş, gözlem ve deneye dayalı bilimsel bir kanaatten değil, sadece vehim, kuruntu ve art niyetten kaynaklanmaktadır. Tarih boyunca insanoğlunun kaydetmiş olduğu fikir ve duygu yükselişini, dini inanç ve ahlaki davranış örneklerini, yüksek insani duygularını, aile bağlarını, sanat hareketlerini ve sanat ürünlerini seks duygularına bağlamak, bütün bunların sebep ve neticelerini seksin sebep ve neticeleri içinde değerlendirmek, büyük bir yanılgıdır. Hastalar üzerinde hastalık halleri ve psikolojik nevrozları inceleyen Freud, bu özel durumları bütün insanlığa yaymakla en büyük hatayı işlemiş ve temelsiz bir felsefeye saplanmıştır.


    DARWİNİZM


    Evrim (tekamül) teorisi olarak da bilinen darwinizm materyalizmin bilimdeki en büyük dayanağı olarak kabul edilmektedir. Darwinizme göre canlı türleri basit canlılardan karmaşık canlılara doğru tekâmül (olgunluk) göstermiştir. Her canlı türü diğer türlerden ayrı ve bağımsız olarak tabiatüstü bir müdahale ile aniden yaratılmamış, aksine her canlı türü kendisinden önceki bir canlı türünden milyonlarca sene ile ifade edilecek bir süreç içerisinde tabiat şartları içerisinde tedrici olarak oluşmuştur. 


    Evrimcilere göre kuşlar sürüngenlerden, sürüngenler ise balıklardan, balıklar ise bir ana balıktan, bu balık da bir ilk canlı organizmadan oluşmuştur. Bu ilk canlı organizma ise, hücrelerin suda tesadüfen birleşmesi ile oluşmuştur. Hücreler ise, tesadüfen oluşan bir ilk hücrenin bölünerek çoğalması ile meydana gelmiştir veya her bir hücre diğerinden ayrı olarak tesadüfen oluşmuştur. İlk canlı hücre ise, farklı özelliklere sahip milyonlarca protein molekülünün tesadüfen bir araya gelmiş olması ile oluşmuştur. Hücreyi oluşturan her bir protein molekülü ise, amino asit adı verilen daha küçük moleküllerin tesadüfen bir araya gelmesi ve bir zincir oluşturması ile meydana gelmiştir. Amino asitler ise yıldırımlar sayesinde çok farklı atomların kimyasal reaksiyonla bir araya gelmesiyle oluşmuştur. 


    Evrim teorisi, bir yaratıcının varlığından rahatsızlık duyan ateistlerin din gibi inandıkları bir düşünce halini almıştır. Bununla birlikte teistlerden de darwinizmi savunanlar bulunmaktadır. Kimileri ise, bazı üniversiteler evrim savunması içermeyen akademik tezleri kabul etmediğinden evrimi zoraki savunmak zorunda kalmaktadır. 


    Tahmin ve varsayım olmaktan öte ispatlanmış hiçbir veri içermeyen evrim teorisi, bilimsel bir gerçek olduğundan değil bilimsel gerçek olması istendiğinden dolayı savunulmaktadır. Evrim teorisi, sanki 2*2=4 gibi ispatlanmış bir gerçekmiş gibi dünya üzerinde basınıyla, yayınıyla, okul kitapları ile yoğun propaganda edilmektedir. Propagandalarda hayali çizilen yarı insan yarı maymun resimleri uydurulmuş latince isimlerle evrimin gelişme aşamaları olarak gösterilmektedir. Propagandalarda beyaz önlüklü ve kalın gözlüklü bilim adamı imajı da kullanılmaktadır. Bunu gören kimileri bilimsel bir gerçekle karşılaştığını zannetmektedir. Aşırı yoğun telkin de inandırmada etkili olmaktadır. Aşırı yoğun telkin kişinin bilinçaltını etkilemekte ve biriken bu telkinler zamanla bilince taşmakta ve kişi artık bilinci dâhilinde yani bilerek evrime inanmaya başlamaktadır. 


    Darwin’e kadar biyoloji bilimine Yüce Yaratıcının yaratma sanatını gösteren bilim olarak bakılmakta idi. Gelişen bilimin yaratılışı çağrıştırmasından rahatsızlık duyan derin devletlerin yoğun gayretiyle biyoloji bilimi materyalizme uyarlanmaya çalışılmıştır. Evrim teorisi ile biyoloji bilimini aynı şey gibi göstermeye çalışmak ve evrimin biyolojinin temeli olduğunu iddia etmek büyük bir aldatmacadır. Bugün çağdaş bilimi evrime bağlı kılmaya zorlayan hiçbir neden yoktur. Bilim gözlem ve deneye dayanmaktadır, evrim ise gözlenemeyen geçmiş hakkında ortaya atılmış bir varsayımdan ibarettir. Darwinizme yapılan tüm göndermeler ortadan kaldırılsa biyoloji biliminde hiçbir değişiklik olmayacaktır. 


    Yaratılış Teorisi


    Evrim teorisine karşılık dünya üzerinde “Yaratılış Teorisi” veya diğer adları ile “Bilinçli Dizayn” ve “Bilinçli Tasarım” teorileri yaygınlık kazanmıştır. Yaratılış teorisine göre canlılığın yapısı tesadüfle açıklanamayacak oranda çok karmaşık olup bütün bilimsel veriler tesadüfü yalanlamaktadır. Canlılık ancak akıllı ve kudretli bir varlık tarafından yaratılmış olmalıdır. Bir türün diğer bir türden evrimi söz konusu olmayıp tüm canlı türleri birbirlerinden ayrı olarak yaratılmışlardır. 


    Yaratılışı savunan bilim adamları, bilimsel olarak tek açıklamanın yaratılış olduğunu gördüklerinden ve bu konuda vicdanen dürüst davrandıklarından dolayı yaratılışı savunmaktadırlar. Bu bilim adamları, canlılığın tesadüflerle değil bilinçli bir müdahale ile açıklanabileceğini ortaya koymaktadırlar.


    Tedrici Tekâmül Yanılgısı
    Evrimciler, bir canlı türün diğer bir canlı türden oluştuğunu iddia ederken bu işin bir saniye gibi aniden olduğunu iddia etmemektedirler. Zira dönüşümün aniden olduğunu iddia etmek de bilinçli bir müdahaleyi çağrıştırmaktadır. Evrimciler, yaratılış fikrine meydan vermemek için bir türün bir önceki türden milyonlarca sene ile ifade edilecek bir süreç içerisinde tabiat şartları içerisinde tedrici olarak oluştuğunu iddia ederler. 
  • Kitabı bir günde okuyup bitirdikten sonra heryerde "Gece niye karanlık size anlatayım mı? Aaa bunlar hep ayın etkisinden. İyi ki ay var. Dünya muhteşem bir gezegen biliyor musunuz? Piknik yapmak için de (kitabı okuyanlar anladı) Yakıcı ama fedakar güneş. Gök gürültüsü aslında ney? Vs. " anlatmaya başladım. Derste, sofrada, gezmede. ️
    Çok çok eğlenceli ve bilgilendirici bir kitaptı. Bence herkes okusun. Bu kadar.
    Bu arada cidden çok hafif bir dili var. Bu kadar beklemiyordum. Ayrıca olayları hikayeleştirmesi ve şaşırtıcı hale getirmesi de akılda kalıcılık açısından çok faydalı. Sevdim. Tüm seriyi okuyacağım. Şimdi sıra ATOM da.
    Bu kitapları yazdığı için Özkan Öze'ye (yazarın gerçek adı) teşekkür etmek istiyorum. Bu sayede gelecek nesil daha çocukken bu güzel bilgiler ile sıkılmadan tanışacak. Ve faydalanacak. Okuyunuz.
  • Muazzez İlmiye ÇığUygarlığın Kökeni Sümerliler-1

    “Konu pek çok ve çeşitli olduğu İçin, çalışmamı iki cilde ayırdım”
    Diyor Sümeroloğ Muazzez İlmiye Çığ,ilk kitabı Uygarlığın Kökeni Sümerliler-1 Okudum.

    Dillerine uygun ilk yazıyı icat eden uygarlık Sümerliler,önce resim şeklinde başlamış,yazı ve taşlar üzerine kazılmış.Daha sonra Fırat ve Dicle’den getirilen balçık yazı malzemesi olarak kullanılmış.Resim yazısından çivi yazısına dönüşmüş.MÖ.2000 başlarında her konuda yazacak şekilde geliştirilmiş.
    Sümer tabletlerinin en çok bulunduğu yer zamanında kültür merkezi olan yüzyıllarca varlığını koruyan Irak’ta Bağdat’ın güneyinde eski adı Nippur yeni adı Niffer şehri harabeleriymiş.
    Bu kitaptaki konu başlıkları,belgelerin bulunuşu,yazı dilinin çözülüşü,Sümer diliyle,Türk Dilinin karşılaştırması,Sümer Edebiyatı,Sümer Efsaneleri,Sümer Destanları,Sümer İlahileri,Sümer Agıtları,Atasözleri ve Deyimleri,Tarihte ilk Kadın Şair olarak sıralanmış.

    Yazıları iki kısımdan oluşmuş,birincisi günlük ihtiyaca göre olan,kanunnameler,anlaşmalar ve tarihsel yazı metinleri.İkinciler ise İnsanın yaşadıkları hayal güçleriyle yarattıkları olayları anlattıkları eserler.
    Sümerlilerin edebi eserleri Ortadoğu halklarını etkisine almış,Tevrat ve Folklör yoluyla izleri zamanımıza kadar uzanmış.
    Sümerliler her konuyu şiir tarzında yazmışlar.
    Sümer belgelerinde yirmiye kadar efsane saptanmış.Bu efsanelerde rol oynayan Tanrılar yaratıcı ve yönetici olmak üzere ikiye ayrılmış.Gök tanrısı AN,Hava Tanrısı ENLİL,Su Tanrısı ENKİ,Ana Tanrıça NİNKİ diğer adı NİNHURSAG yaratıcı tanrılarmış.
    Yaz Emeş ve Kış Enten’in yaratılışını okurken,Enten koyun kuzu keçi oğlak doğurtuyor,Emeş ağaçları ve tarlaları meydana getiriyor.Her ikisi daha sonra ürünlerini hediye olarak Enlil’e sunuyor.Burda okurken Kabil ile Habil’e gitti aklım.Evet kavga ediyorlar fakat daha sonra barışıyorlar ve kutlama yapıyorlar.Kitabın genelinde ve Muazzez İlmiye Çığ’ın açıklamalarında da “Sümerlilerde öldürme yok diyor,Sümer öyküleri insancıl diyor” bu hissediliyor.
    Ur Sümerlilerin başkenti.Ur’da üç krallık kuruluyor.Sümerlilik Babil Kralı Hammurabi zamanına kadar sürüyor.Hammurabi bütün şehirleri kendi idaresine geçirip Sümerliliğe son veriyor.Sümer dili konuşma dili olmaktan çıkıyor ve yerine Sami dili olan Akadca geçiyor.
    Tanrıların yaşantısı kitapta önce düz yazı halinde daha sonra tabletlerdeki haliyle şiirsel verilmiş.
    Sümer Tanrıları içinde hakkında en çok öykü yazılan Aşk,Bereket ve Savaş Tanrıçası,Venüs Yıldızının simgesi İnanna,Sümerin neşesi,Ay Tanrısının kızı,Güneş Tanrısı Utu ve Yeraltı Tanrıçası Erişkigalin kardeşi İnanna.Akadlarda İştar,Musevilerde Astarte,Yunan’da Afrodit(Türkiye’de Banu Alkan ),Roma’da Venüs olarak çeşitli toplumlarda efsanelere konuk olan İnanna ve onun özellikleri kapsamlı olarak yer verilmiş bu kitapta.İlgimi çeken özelliği,iyi içki içip,hiçbir kadının yapmadığı erkeklerin yaptığı dönme dansını yapması(Mevlevi’lerin Sema ayinleri)
    Tanrı düzenini sağlayan,tanrısal bir gücün varlığına inanan Sümer yazar ve ilahiyatçılar bu gücü me adını vermişler.Yaklaşık 100 tane me yazılmış sadece 68 tanesi okunup anlaşılmış.Uruk şehrini geliştirmek için bilgeliğin Beyi Enki’den alıyor tüm bu Meleri İnanna.İyilik,adalet,rahiplik,çobanlık,savaş,korku,güç,düşmanlık,kavga,dövüş,çalgı,fahişelik,hadımlık,gibi...
    Tanrıça İnanna’nın Çoban Tanrısı Dumuzi’yle evlenmesi uzunca yer edinmiş,şiirleştirilmiş.
    Bu evlilik üzerine yazılan şiirlere Tevrat’ta Süleyman’ın Şarkılar Şarkısı bölümünde olduğunu ve nedeninin bulunamadığını söylüyor Çığ.Filistin düğünlerinde de söylendiğini ileri sürülmüş.İsa’nın her yıl yeryüzüne çıkması,bereket getirmesi inancıyla kırmızı yumurtalarla kutlanan Almanca Ostern, İngilizce Eastern ile Ülkemizde kutlanan Hızırellez şenliklerinin bu kutsal evlenme töreninin uzantısı olabileceğini söylüyor.Batı Anadolu’da Tahtakuşlar köyünde hızır şenliklerinin mezarlıkta kutlanmasını Dumizinin yerden çıkması ile özdeştiriyor.
    Destanlar bölümünde ölümsüzlüğü arayan Gılgameş(ilk okuduğum kitabı) ve tufan anlatıyor.
    Ağıtları,mersiyeleri ,Atasözleri ve Deyimleri anlatılıyor toplamda 129 tanesi var kitapta.
    Çöl matarası adamın hayatı, papucu adamın gözü, oğlu sığınağı, karısı geleceği, kızı adamının üzüntüsü(evlenmesi yüzünden) gelini şeytanıdır.
    Kocam benim için toplar, oğlum benim için yığar. Keşke sevgilim de balıktan kılçığı çıkarsa!
    Annenin sözünü tanrının sözü gibi kulak ver.
    Borç almak sevişmek gibi kolaydır, fakat onu geri ödemek çocuk doğurmak gibi zordur.

    Muazzez İlmiye Çığ,bir Cumhuriyet kızı,aydın bir Türk kadını ve Atasözleri bölümünü “ Ölümsüz Atatürk’ü kanımca tam olarak niteleyen çok anlamlı bir Sümer atasözü ile bitiriyorum.”diyor.

    BİLGE KİŞİ KARANLIKTA IŞIK,ÇIKMAZ SOKAKTA YOL BULANDIR.
  • Yazar: https://1000kitap.com/Hayalperestcik_Hagrid
    Hikaye Adı : İniş ve Çıkış
    Link: #31489020
    Müzik Parçası : Veridis Quo

    Esinlenilen Şarkı: Daft Punk - Veridis Quo https://www.youtube.com/watch?v=ySLc8gZ3oEc

    (Not: Bu hikayemi okuyan arkadaşlar, bu hikayenin şarkıyla alakası olmadığını düşünebilir, ama şarkıyı ilk dinlediğimde ilk bu kurgu aklıma geldi. Eleştirilerinizi bekliyorum. Sevgiler.)

    İniş ve Çıkış

    Mikroskop insana önemini gösterdi. Teleskop ise önemsizliğini.

    — Manly P. Hall

    Kızıl Gezegen’in yeryüzünde, hafif çakıllı toprakta, başı öne eğik volta atıyordu. Volta atmanın benim ömrümü kısaltacağından başka bir yararı yok, diye düşünerek, yassı yüzeyli, Thomas’ın dizlerine kadar gelen bir kayaya oturdu, ellerini kucağında birleştirdi, mürekkep mavisi, yer yer de kömür karası boşluğa bakarak, düşündü.
    Ölecekti. Bundan hiç şüphesi yoktu. En azından acı çekmeden öleyim, diye düşünerek, yüzünü buruşturdu. Arkasına döndü ve aerodinamik yapılı, karbon ve çelikten yapılma üzerinde “NASA” damgası bulunan, beyaz ve siyah çizgili uzay aracına baktı. Son bir umut, durumunu tekrar gözden geçirmeye karar verdi. Belki de yüzüncü kez. Belki kurtulacak bir yol bulurdu. Ama, buna inanmak istemese de, sonuç hep aynıydı. Mahsurdu burada. Ölecekti. Muhtemelen de sonuncu kez, yine bir çözüm bulma umuduyla, birkaç gün öncesini hatırlamaya çalıştı.
    Tam gözlerini kapatacaktı ki, duraksadı.Birkaç gün öncesi değil, tüm yaşamını hatırlayacaktı: doğumunu, ailesini, okul hayatını, hayallerini, mesleğini ve sonra da şu anda içinde bulunduğu trajik durumu.
    Gözlerini yumdu.
    10 Temmuz’da, bundan 40 sene önce. Sezeryan olarak doğmuştu. Doktorlar, onu annesinin karnından çıkardıkları zaman, yüzünde bir zar vardı.
    İnce ve saydam. Annesi, Thomas’ın yüzünü böyle görünce korkmuş, hemşireler ona sakinleştirici yapmak zorunda kalmıştı. Annesi korkmuştu, çünkü doğumun kötü geçtiğini düşünüyordu.
    Kendine gelince Doktor Edmons ile konuşmuş, bu zarın ne anlama geldiğini sormuştu endişeli bir sesle. Doktor, annesine, bunun yüz doğumda bir göründüğünü söylemiş, endişelenecek bir şey olmadığını ve bunun bir inanca göre, yüzünde zarla doğan bir çocuğun hayatı boyunca önsezilerinin daha kuvvetli olduğuna inanıldığını, ama kendisinin bu inanca inanmadığını söylemişti.
    “Ne? Ben... ben sandım ki...” demişti annesi, şaşırmış bir ifadeyle.
    Doktor Edmons ona gülümseyerek, “Sandığınız şey, doğru değil, Bayan Schmidt. Doğum gayet iyi geçti. Ayrıca, halk arasında, yüzünde zarla doğan her çocuğun önsezilerinin daha kuvvetli olacağına inanılır, dediğim gibi. Bu da palavradan başka bir şey değil. Yüzünde zarla doğan bir çocuk, ne sizin sandığınız gibi, doğumun kötü geçtiğine işarettir, ne de önsezilerinin kuvvetli olmasına.Tekrar söylüyorum, doğum sorunsuz geçti, Bayan Schmidt. Yüzünde zar olarak doğmak, her yüz doğumda bir görülen bir şey ve bilimsel açıklaması da mevcut. Bunun doğumun kötü geçmesiyle alakası yok, tamamen biyolojik bir durum. Endişelenmenizi gerektiren hiçbir şey yok ortada...”
    Doktor Edmons, sürekli “bu doğumun kötü geçtiğine işaret değil,” diyordu çünkü annesi korkmuştu.
    Mary Schmidt, eve döndüğünde, bunu kocası ile paylaşmış, kocası da endişelenecek bir şey olmadığını, Doktor Edmons’a katıldığını, doğumun iyi geçtiğini ve bunun halk arasındaki anlamının kesinlikle doğru olmadığını söylemişti.
    Thomas Schmidt, gözlerini açtı, ve yüzüne çarpık bir gülümseme yayıldı. Doktorla babasına şimdi hak veriyordu; eğer önsezim kuvvetli olsaydı, o uzay gemisine binmezdim, diye düşündü. Tekrar gözlerini yumdu.
    Thomas Schmidt, büyümüş, semtlerindeki okulda ilkokulu ve ortaokulu bitirmişti. Derslerinde başarılıydı. Bilimkurgu kitaplarına bayılırdı. En sevdiği yazar Isaac Asimov’du; bir hayali vardı ve bunu gerçekleştirecekti, Thomas büyüdüğünde Dünya’nın en tanınan uzay mühendisi olacaktı.
    Ardından Thomas, iyi bir liseye yerleşti. Hayaline adım adım yaklaşıyordu. Lise de bitmiş, Amerika’da burslu olarak iyi bir okul kazanmıştı. Artık emindi, uzay mühendisi olacaktı. Ardından doktorasını almıştı. Doktorasını aldıktan sonra, Amerika’da tanıştığı bir kadınla evlenmişti. NASA’ya başvurmuş, kabul edilmişti, NASA’da uzay mühendisi olarak çalışacaktı; bu esnada bir de çocukları olmuştu.
    Hayali gerçekleşmişti Thomas’ın. NASA’daki işi çok yoğundu, ama azmi sayesinde bunu görmezden gelebiliyordu.
    NASA’da çalışmsaya başlamasının 7. Yılında, evinin önünde beyaz zarflı bir mektupla karşılaşmıştı. Mektubu almış, oturma odasına gitmiş, ve koltuğa oturmuştu. Karısı ve oğlu yukarıda uyuyordu. Mektubu açtı ve okumaya başladı:

    “Sayın Herr SCHMİDT,
    6 Temmuz’da bitmiş olacağı planlanan uzay gemisi,son kontroller de yapıldıktan sonra, sizin de içinde bulunduğunuz 12 kişilik mürettebat etkibiyle, Mars’ın bulunduğu yörüngeden uydularımıza gelen kaynağı belirsiz sinyali keşfe çıkmak için, Mars Yörünge’sine uçacak. Uçuşun 8 Temmuz’da yapılacağı planlanıyor. Kaç gün sonunda Dünya’ya döneceğiniz belirsiz. Ayrıntılı bilgi için, lütfen mürettebatınızın baş sorumlusu Graham Jhonnson’la görüşün. Kısa zamanda geri dönüş yapmanız dileğiyle...
    NASA Uzay Mühendisli’ği Departman Başkanı
    Jack SMİTH”
    Mektuptan başını kaldırıp saatine baktı. Bugün Haziran’ın 22’siydi. Az zamanı vardı.
    ***

    “Kendine dikkat et, olmaz mı?”
    “Hayatım, merak etme uzun sürmeyecek, sen küçük oğlumuza bak yeter...”
    Karısını öpüp, oğlunu da kucağına alıp havaya kaldırdıktan sonra, yola çıktı.
    Trafik çok sıkışıktı. Elleri direksiyonda beklerken, kaç gün sürecek bu görev acaba, diye düşünüyordu. Çok uzun sürmezdi; nasıl olsa sadece sinyalin kaynağını keşfedip, geri döneceklerdi ya. Şimdi yol boşalmıştı, 30 dakika sonra, mürettebat başkanı Graham Jhonnson’ın yanındaydı.
    ***
    “Kalkışa hazırlanın!”
    “1!”
    (Uzay aracının arkasından ateşler fışkırdı.)
    “2!”
    “3!”
    Uzay aracı havalandı. Şimdi mürekkep mavisi göğü yarıyordu. Sonra, uzay aracından küçük bir parça düştü, uzay aracı hafifledi; şimdi daha da hızla yol alıyorlardı. Dünya’nın uydularına gelen kaynağı belirsiz sinyalin kaynağını bulacaklardı. Görevi buydu Thomas’ın. Dünya atmosferi incelirken, kulağındaki kulaklıktan bir cızırtı geldi, ardından mürettebat başkanı Graham Jhonnson konuştu:
    “Mürettebat... Ben başkanınız Graham Jhonnson. Beni lütfen dikkatle dinleyin. Az önce Dünya atmosferinden çıktık, şu anda uzayın derin boşluklarındayız. Mars’ın yörüngesine doğru yoldayız. Normalde planımız, Mars’ın Yörünge’sinden dolaşıp, sinyalin kaynağını keşfedip, Dünya’ya dönmekti ama az önce Mr. Smith, şimdi birkaç farklı kaynaktan gelen sinyal aldıklarını söyledi. Plan ve rotamız değişti. Önce Mars’ın Yörünge’sinde dolanıp, bir bakacağız, sonra Mars’ın yeryüzüne iniş yapacağız. Haliyle yolculuk uzayacak. Şimdi iyice dinlenin. Yedek yakıt ve yiyeceğimiz var, olmsaydı zaten Dünya’ya geri dönüş yapmış olacaktık. Ama bir aksilik ya da hava koşullarında sorun olur da, Mars’ta daha fazla kalırsak; yakıt ve yiyecek en fazla 5 gün yeterli olur. O yüzden, her ihtimale karşı –herhangi bir aksilik olacağını sanmıyorum ama- olur da, Mars’ın yeryüzeyinde daha fazla kalırsak, bize daha fazla yetmesi açısından, yiyecekleri tutumlu kullanın.”
    **
    Uzay aracı, Kızıl Gezegen’in yeryüzüne doğru inerken, çakılla karışık kum, havada uçuşuyordu. Sonunda uzay aracı yere indi, hafif bir tok sesi duyuldu.
    “Herkes iyi mi?” diye seslendi, Graham Jhonnson.
    Hep bir ağızdan, “İyiyiz,” dediler.
    Sonuç şuydu, Mars’ın yörüngesinde dolaşmışlar, sinyalin kaynağının geldiği yeri tespit edip oraya gitmişler, fakat bir sonuca ulaşamamışlardı. Graham Jhonnson, Mr. Smith ile konuşmuş, son durumlarını anlatmıştı; Mr. Smith onlara, yiyecekleri ve diğer temel ihtiyaçları neredeyse tükenene kadar orada kalmalarını, çevreyi kolaçan etmelerini, sinyalin kaynağını bulmaya çalışmalarını söylemişti. Ama bulamıyorlardı işte. Hem sinyalden onlara ne ki? Ama doğrusu, sinyalin dalga boyutu, çok güçlüydü ve hiçbirsapma olmadan, Dünya’nın uydularına yönlendirilmişti. Thomson, sinyalin nereden ve nasıl geldiğini çok merak ediyordu, ama sinyalin kaynağına dair hiçbir ize rastlamamışlardı. Mars’ın etrafı sadece sonsuz boşlukla, göktaşlarıyla, gezegenlerle doluydu. Başka bir uygarlığa ait izler de görünmüyordu. Sinyalin kaynağını nasıl bulacaklardı? Dahası, bulurlarsa neyle karşılaşacaklarını bilmiyorlardı. Ya onlardan güçlü bir uygarlıksa; onları rehin alıp, bir daha Dünya’ya dönmelerine izin vermezlerse? Karısı-
    (Sus be oğlum Thomas. Neden bahsediyorsun sen? Sen bir uzay mühendisisin; hayalin buydu ve gerçekleşti, şimdi neyin dırdırını ediyorsun? Koskaca evrende yalnızca siz, Homo Sapiensler varsınız; biraz cesur ol...)
    Thomas, beyninin içinden gelen sese uydu. Gerçi, evrende bir tek kendilerinin olduğunu düşünmüyordu ya, ama eğer yalnız değillerse olacakları düşünüp, beyninin içinden yükselen sese inanmaya karar verdi. Evrenin tek hakimi onlardı; yakın bir gelecekte, insanlık evrenin her yerine koloniler kuracak, bugünün de ötesinde bir teknolojileri olacaktı. Ama içinden bir ses, bunun olmayacağını söylüyordu, o sesi bastırdı ve dönüp mürettebatın arkasından, Kızıl Gezegen’e ayak bastı.
    Üstlerinde beyaz astronot giysisi, hep birlikte dışarı çıktılar.
    Thomas’ın kulaklığı cızırdıyordu; Graham Jhonnson emir veriyordu.
    Hafif bir cızırtı daha. Sonra ses netleşmeye başladı.
    “Beni dinleyin. Vaktimiz dar. 3-4 gün daha etrafı koloçan etme fırsatımız var, sonra bulsak da bulmasak da Dünya’ya dönmek zorundayız. Ama bu sinyalin kaynağını bul-ma-lı-yız. Dünya’yı tehdit eden ya da bizi kendine belli edenbaşka bir şey olabilir ve bizim bunu önceden öğrenmemiz gerek ki, eğer tehlike oluşturacak bir şey varsa önceden önlem alalım. Sinyalin geldiği yeri, üstün teknoloji aletlerimizle tespit edip, bakmaya gitmiştik ama ortada hiçbir şey yoktu; belli ki sinyal yerin altından ya da bizim gözle göremediğimiz başka bir yerden geliyordu. Her ne olursa olsun, o sinyalin kaynağını bulmalıyız. Hele ki Dünya’da bu haber medyaya sızdıysa yandık.
    Her şeye hazırlıklı olmalıyız, sinyalin kaynağını bulunca karşımıza ne çıkacağını bilmiyoruz. En kötüsü de, sinyalin kaynağını bulamadan Dünya’ya dönersek, o Smith denen pis herif, sinyalin kaynağını bulamadık diye bize bir güzel fırça çeker. O alçak-”
    Graham Jhonnson duraksadı. Birkaç kişi kinayeli bir şekilde öksürmüştü, Mr. Smith bu konuştuklarını dinliyor olabilirdi, duysa hiç hoşuna gitmezdi; anlaşılan Mr. Jhonnson bunu unutmuştu, ama birkaç kişi öksürünce hatırladı, boğazını temizleyip devam etti:
    “Dediğim gibi, vaktimiz az ama o lanet sinyalin kaynağını bulmalıyız. O yüzden, ikişerli-üçerli gruplara ayrılıp, her grup farklı bir bölgeye bakacak, ve böylece Az zamanda çok yere bakabileceğiz, bu yüzden de sesin kaynağını bulma şansımız artar.
    Lütfen dikkatli olun. 12 parça halinde Dünya’ya geri dönmeliyiz; sonuçta o lanet sinyal, sağlığımızdan daha önemli değil. Kulaklıklarımızda takılı bulunan mikrofonlarla haberleşeceğiz, en ufak bir şey olsa dahi, haber edin.”
    **
    Mürettebat başkanı Graham Jhonnson onlarıikişerli-üçerli gruplara ayırmıştı. Thomas, uzay aracının bakımından sorumlu olan Hayati adlı bir profesörle birlikteydi. Hayati’yi önceden tanırdı; Thomas NASA’da 4. Yılındayken gelmişti Hayati NASA’ya. 3 yıldır beraberlerdi. Hayati zeki bir adamdı doğrusu. Uzun boylu, gür kara saçlı, kanca burunlu bir adamdı. Hayat enerjisi yerindeydi, espritüeldi, insanın halinden anlardı ve güçlü-kuvvetliydi de.
    Thomas onunla eşleştiğine mutlu oldu. 2 tane üçerli grup, 3 tane ikişerli grup vardı. Graham Jhonnson ise üçerli gruplardan birindeydi.
    Herkes farklı yöne yönelmişti şimdi. Hayati ile Thomas kuzeydoğu yönüne gideceklerdi.
    Uzay aracında, bir de çip vardı. Bu çip, uzay aracının nerede olduğunu gösteriyordu. Herkesin uzay giysisinin sağ kol bölümünde bir dikdörtgen vardı, ve bir nokta yanıp sönüyor, böylelikle uzay aracının nerede olduğunu anlıyorlardı.
    Thomas kolunu önüne uzattı ve uzay aracının 60 m geride kaldığını fark etti. Graham Jhonnson onlara en fazla 200 m uzaklaşmalarını söylemişti, ardından uzay aracına döneceklerdi.
    20 dakika geçmişti. Thomas dönüp Hayati’ye baktı. Hiç konuşmamıştı yol boyunca. Sadece çevresine bakınıyor, sinyalin kaynağının geldiği yeri bulmaya çalışıyordu.
    Elinde birtakım göstergeler vardı, bir onlara bakıyor, bir de çevresine bakınıyordu...
    Thomas tekrar kolunu önüne uzattı, uzay aracından 150 m uzaklaştıklarını fark etti. Birden, diğer mürettebat aklına geldi, elini kulağına götürdü ve konuşmaya başladı.
    “ Mr. Jhonnson?”
    Cevap yoktu.
    “Mrs. Pavlovski?”
    Yine cevap yoktu.
    “Mr Verdon?”
    Cevap yoktu. Endişelenmeye başlamıştı. Hayati’yi görmek için etrafına bakındı. O da yoktu.
    Gözlerini kırpıştırdı. Herhalde, güneş tepelerinde olduğundan başına güneş geçmişti, ve o parlaklığın arasından Hayati’yi seçememişti. Derin bir soluk aldı ve gözlerini açıp etrafa baktı.
    Portakal turuncusu, çakılla karışık kumlarda tek başınaydı. Hayati yoktu. Başını göğe kaldırdı. Bir an gök onu sanki yutmak istermiş gibi geldi Thomas’a.
    Arkasına baktı. Orda da kimse yoktu.
    Elini tekrar kulağına götürüp, bu kez daha da yüksek sesle konuşmaya başladı:
    “Mr Jhonnson? Orda mısınız? Lütfen ses verin...”
    Cevap yoktu. Ne olmuştu bunlara? Hayati nereye kaybolmuştu?
    Diğer mürettebat üyeleri niye cevap vermiyordu?
    (Kum fırtınası?)
    Başını öne kaldırıp, gözlerini kısarak ileriye baktı. Kum fırtınası olmuş olabilirdi.
    Ama hepsini bir anda savurmuş olamazdı ya?
    Issız gezegende tek başınaydı.
    **
    Ayakları kendiliğinden uzay aracına doğru gitmeye başlamıştı bile. Ne oluyordu burada? Bir rüya mı görüyordu yoksa? Ama her şey o kadar gerçekti ki...
    Hayır, rüya değildi bu.
    Uzay aracına gidecek, Dünya ile bağlantı kurmaya çalışacaktı... Adımlarını hızlandırdı. Hala üzerinde bir şok dalgası vardı.
    Kolunu önüne getirdi ve 100 m kaldığını gördü.
    Adımlarını iyice hızlandırdı.
    **
    Uzay aracının soğuk metaline dayanıp, soluk soluğa uzay aracının yanına çöktü.
    Bütün bunlar ne demek oluyordu?
    Hayati birdenbire yok olmuştu.
    Şu anda düşünecek hali yoktu, Dünya ile bir an önce bağlantı kurmalıydı.
    Sendeleye sendeleye, gri merdivenden çıkıp, kendini uzay aracının içine attı, yolcu koltuğunun yanında duran kulaklığı kulağına taktı, eliyle bir düğme çevirdi, boğazını temizledi ve konuşmaya başladı:
    “Ben Thomas Schmidt, ben Thomas Schmidt! Sesimi duyuyor musunuz?”
    Cevap yoktu.
    Öfkelenmişti. Tekrar denedi.
    “Ben Thomas Schmidt! Duyuyorsanız cevap verin!”
    Bu Allah’ın cezaları niye cevap vermiyordu?
    Mürettebatın geri kalanı ölmüş müydü yoksa? Peki ya Dünya’dakiler hangi cehenneme gitmişti?
    **
    Mürettebat kaybolalı 2 gün geçmişti. En fazla 3 gün daha kalabilirdi burada. Sonra...
    Sonrasını düşünmek istemiyordu...
    **
    Gözlerini açtı. Nefes nefeseydi. Bu esrarengiz olayı düşünmekle kalmamış, resmen yaşamıştı. Terlemişti. Ellerini uzay giysisine sildi.
    Bu olanlar gerçek olabilir miydi?
    Şimdi mahsur mu kalmıştı yani bu uçsuz bucaksız evrende?
    Ürperdi.
    En fazla 2-3 gün daha yaşayabilirdi.
    Derin bir soluk çekti, kesik kesik bıraktı...
    Hayatı (düşünmeyi bırak artık şu hayatı! Yakında öleceksin) bir film şeridi gibi geçti gözünün önünden.
    Doğumu.
    Hayalleri.
    Doktora.
    Uzay mühendisi.
    NASA. (Lanet olası!)
    Ve- boğazı düğümlendi.
    Ölüm.
    Buz gibi soğuk.
    Hayat kadar acımasız. (Hayat zaten ölümden ibaret, dostum.)
    Yemeğini yerken rahatsız edilmiş bir aslan gibi vahşi.
    Açlıktan ölecekti. Acı çeke çeke.
    Nasıl öleceğini düşündü.
    Ağzı susuzluktan bir çöl gibi kupkuru, ciğerleri vakumlanmış bir oda gibi havasız, midesi ise en ufak bir yiyeceğe muhtaç.
    Ölmemek için çakıllı kum yer miydi yoksa?
    Hayır, hayır, o kadar alçalmayacaktı.
    (Ne alçalması?)
    Mark Watney geldi aklına. Umutlu Mark Watney.
    Hemen hemen aynı durumdalardı.
    Ama Mark Watney çok düşük teknolojilerle mahsur kalmıştı burada. Ve şimdi teknoloji çok gelişmişti.
    Ama durum aynı.
    The Martian romanını hatırlamaya çalıştı... Çok uzun süre kalmıştı Mark Mars’ta.
    Kendisi ise sadece 1 hafta. Okuduğu bilimkurgulardan iyi hatırlıyordu; eskiden uzay yolculukları neredeyse 1 yıl sürermiş... Şimsi ise en fazla 1 ay...
    İç çekti.
    Veridis Quo ve Daft Punk geldi aklına. Melodiyi hatırlamaya çalıştı.
    Dıdıdıdınndıdıdınnn...
    Yaşamını Veridis Quo’ya benzetti.
    İnişli çıkışlı.
    Alkole bulandığı günler olmuştu. Ama çıkmasını da bilebilmişti o bataklıktan.
    İniş ve çıkış.
    Hayalini düşündü.
    Hayalini gerçekleştirmişti, evet, ama bunun tadına varamadan ölecekti. Thomas, gezegenlere yolculuk yapmaktan çok, Dünya’da çalışırdı. Satürn’e gitmeyi de çok istiyordu.
    Bu sefer de çıkış ve iniş. Hayalini gerçekleştirmişti, bu bir çıkıştı, ama yakında ölecekti, bu da bir iniş.
    Yaşamı, şarkının melodisine çok benziyordu.
    Yüzünü buruşturdu.
    Birden aklına çılgınca bir fikir geldi. Acı çeke çeke ölmeyecekti. O acıyı yaşamayacaktı, kendi canını kendi alacaktı.
    Bir kez daha şarkı aklına geldi.
    İniş. Ama bu sefer çıkışı olmayan bir iniş.
    Kendini sırtüstü kuma attı.
    Güneş tepede parıldıyordu. Gözlerini kamaştırıyordu...
    Doğruldu hafifçe. Ne kadar süredir yattığını bilmiyordu. Ama o aklındaki şeyi yapacaktı. Kurtarılma umudu yoktu. Mark Watney’in umudu vardı çünkü onun arkadaşları birdenbire kaybolmamıştı...
    Hayati birden yok olmuştu. Diğer mürettebat da öyle. Her nasılsa,Dünya da öyle.
    En azından ne olduğunu öğrenebilseydi. Bütün bu olanlar gerçek gibi gelmiyordu kulağa ama öyleydi.
    Son bir umut, kolunu çimdikledi. Gözlerini yumdu.
    Açtı.
    Değişen bir şey yok. Lanet olası Kızıl Gezegen. Lanet olası Uzay aracı. Lanet olası Güneş...
    Ayağa kalktı. Uzay aracına doğru yol aldı. Yolcu koltuğunun yanında bir keski vardı; oldukça keskin, iş görür.
    Sürüne sürüne çıktı uzay aracından.
    En üstteki merdivene oturdu.
    Kızıl Gezegen’e baktı. Yine aynı ıssızlık.
    Ama hala merak ediyordu; ekip arkadaşlarına olmuştu?
    Birden vazgeçip, keskiyi koymaya yeltendi, sonra tekrar yerine oturdu.
    Acı çeke çeke ölmeyecekti. Kurtarılma umudu da yoktu.
    Keskiyi kaldırdı, soğuk keskin metal yüzeyi güneşte parıldıyordu.
    Elinde çevirdi keskiyi Thomas.
    Birden... birden... birden uzakta bir yerde, Hayati’nin siluetini görür gibi oldu ama geldiği hızla yok oldu.
    Açlıktan ölmese bile, bu sıcak altında kesin ölürdü; hayal görmeye başlamıştı bile.
    Keskiyi elinde sıkı sıkı kavrayıp, baş parmağını soğuk metal yüzeyde gezdirdi.
    (Kararından vazgeçmeden hallet şu işi, Thomas.)
    Gözlerini yumdu. Açtı. Ölmeden önce uzun bir soluk çekti. Son bir kez baktı çevresine... Dünyadakiler niye cevap vermemişti?
    (Çünkü onlar öldü.)
    Ürperdi. Nereden gelmişti bu ses? Nereden olacak, beynimin derinliklerinden bir yerden, diye düşündü Thomas.
    Son kez, acaba evrende yalnız mıyız, diye düşündü. Bu sefer, hiç tereddütsüz, “hayır,” diye cevap verdi.
    Peki, arkadaşlarının birden kayboluşu?
    "Fantastik olayları fantastik olmayan varsayımlarla nasıl açıklarsın?" diye bir replik geldi aklına, usta yazarlar Arkadi ve Boris Strugatski Kardeşlerin kitabı olan Kıyamete Bir Milyar Yıl kitabından.
    Son kez Harry’i düşündü. Harry Potter. Serinin 4.kitabında kalmıştı, seriyi bitirseydi ya.
    Yine hayatını düşündü. İnişli ve çıkışlı. Veridis Quo gibi.
    Ölümü geciktirmenin anlamı yoktu. Keskiyi kaldırdı boğazına doğru.
    Hemen ölecekti. Acısız.
    Keskiyi boğazına geçi-
    ***
    Derin ve kesik soluklar. Yatağından doğrulmuştu Thomas. Bu rüya mıydı? Rüya olamayacak kadar gerçekti. Son sahne aklına geldi.
    “Anneeeee!” Çığlığı bastı, 8 yaşında küçük, zavallı Thomas Schmidt. Zavallı hayalleri olan, zavallı bir çocuk. Kendini hayallerine kaptırmış zavallı bir çocuk.
    “Ne oldu Thomas?” diye sordu Mary Schmidt.
    “Bi-bir şey yok anne... sa-sadece... bir... kabus... iyiyim...”
    Annesi elini Thomas’ın başına koydu. Terlemişti.
    “Dur, yavrum, dur, baya kötü görünüyorsun. Bir su getireyim...”
    Annesi çıktı.
    Düşündü. Belki de bininci kez...
    Sadece bir kabus, o kadar. Kendini hayallerine çok kaptırmıştı. Bu yüzdendi. Hem Mr. Jhonnson da kimdi? Tanımıyordu öyle birini.
    Hayaliyle, karabasan iç içe geçmişti. Hayati ve diğerlerinin de kaybolması gerçek değildi. Dünya da sapasağlam ayaktaydı.
    Sürekli kendini Kızıl Gezegen’e giderken hayal etmiş, bu hayaliyle, karabasan karışmıştı. Daha 8 yaşından beri bir uzay mühendisi olmak istiyordu çünkü.
    O anda annesi elinde bir bardak suyla girdi içeri.
    İçti, annesine bir şeyi olmadığını, sadece bir kabus gördüğünü söylemişti. Annesi de bir şey olursa mutlaka onu çağırmasını söyleyip, çıkmıştı odadan.
    Şimdi kendiyle başbaşaydı. İç içe geçmiş hayali ve karabasanı ile.
    Uzay mühendisi olmayacağım, dedi. O deli zırvası bilimkurgu kitaplarının da, uzayın da, o lanet Kızıl Gezegen’in de CANI CEHENNEME.
    Uzay mühendisi olmayacaktı. O kabusdan sonra uzay mühendisi olmayacaktı.
    Gözlerini yumdu. Kabusun son sahnesi geldi gözünün önüne. Korkuyla hıçkırdı, zavallı Thomas Schmidt.
    Kalktı, pencereye doğru yürüdü. Hava bulutsuz ve yıldızlıydı bu gece,birden Kızıl Gezegen’i görür gibi oldu, sonra yatağına geri döndü. Ne kadar süre pencere kenarında kalmıştı, bilmiyordu.
    Etkilenmişti bu kabustan. Ama sadece bir kabustu, değil mi?
    Artık uzay mühendisi olmayacaktı. Bunu sürekli kendi kendine tekrarlıyordu.
    Gözlerini yumdu.
    O kötü kabusu düşüncelerinden uzaklaştırdı.
    Beynini sadece tek bir düşünce doldurmuştu:
    “UZAY MÜHENDİSİ OLMAYACAĞIM!”
    Sonra, sanki yanında oturan biri söylemiş gibi, açık seçik, sesli bir düşünce belirmişti. Ama bunun sadece beyninden geldiğini biliyordu. Thomas çok bağlıydı uzaya ve bilimkurguya; o kabus da gerçek olmayacaktı. Korkmasına gerek yoktu, nasıl olsa uzay mühendisi olmayacaktı.
    Yine de kabusu her hatırlayışında korkuyordu: ıssız bir gezegende tek başına... keski boğazına-
    Hayır, ne olursa olsun, uzay mühendisi olmayacaktı.
    ( Seni zavallı... seni korkak... Bundan 20 yıl sonra bir uzay mühendisi olacaksın, ve Kızıl Gezegen’e gideceksin, ve orada tek başına kalacaksın, sonra... buna inanmak istemiyorsun, seni zavallı. Bir şeyden ne kadar uzaklaşmak istersen, ona o kadar yaklaşmış olursun. SEN BİR KORKAKSIN!)
    Bu düşünceyi hızla kafasından kovdu. Yerini tekrar tek bir düşünce kapladı; uzay mühendisi olmayacaktı.
  • Boğa burcu insanı, yapacağı şeye karar vermekte zorlanır ancak karar verdiği zaman peşini bırakmaz ve yapar. Huzur arayan boğa insanı genellikle tartışmadan uzak kalmaya bakar ve sevdikleri ile iyi vakit geçirmek onun için çok önemlidir.

    Merhametli olan boğa burcu insanı genellikle değişime açık değildir ve düzenini bozmak istemez. Çok savaşçı olmayan boğa burcu yine de sorunları çözebilir çünkü önceden önlemini almıştır ve kendisini üzen olayları halledip yoluna devam eder.

    Başak ve oğlak burcu ile çok iyi anlaşan ve sabırlı bir yapısı olan boğa burcu, haksızlığa uğrarsa hırslanır. Boğa burcunun sorumluluk sahibi olması iş hayatına da yansır. Ona işi temsil edip rahatça kendi işinize dönebilirsiniz. Aşk hayatında ise duyarlı bir yapıda olan boğa burcu ilgi bekler.

    Madde Madde Boğa Burcu Özellikleri
    Yönetici Gezegeni: Venüs

    Grubu: Toprak

    Uğurlu Sayısı: 5, 6

    Uğurlu Rengi: Pembe, gök mavisi ve koyu yeşil

    Uğurlu Taşı: Zümrüt
  • Kuş gribi, salgınlar, yanardağ patlamaları, çevre kirliliği ve buna benzer felaketler insanoğlunun neslini hep tehlikeye sokmuştur. Medeniyet yokoluşları daha önce hep var olmuştur. Bu kitapta da insanların yaşadığı yeryüzünde, kıyamet ne zaman gerçekleşecek gibi sorulara cevap buluyoruz. Kıyametin saati ve vakti nedir bilemeyiz ama şu bir hak ki ister inanalım ister inanmayalım bir gün mutlaka Kıyamet gerçekleşecek. Bu Müslümanların inandığı şekilde olsun, veyahut manevi boyuttan ziyade fiziksel olarak olsun kaçınılmaz bir gerçektir.

    Tarihte gerçekleşmiş göktaşı çarpmaları, yanardağ patlamaları ve tsunami gibi büyük felaketler ara sıra gerçekleşmiştir ve bazı medeniyetler yok olmuştur. Buna okyanustaki canlılar ve kara alemindeki türler de dahil. Örneğin buzul çağlar insanlık için hep bir tehdit. Tabii esasında, bu tür olaylar tamamen tabiatın vuku bulduğu eylemlerdir. Bundan en büyük sorun ise insanların yaptığı tahribattır. Bunların başında da en büyük sorun çevre kirliliğidir. Güzelim doğayı resmen çöplüğe çeviriyoruz. Tüm önlemler ve uyarılara rağmen bu kirlilik hâlâ devam ediyor ne yazık ki. Bilinçlenmeliyiz ve çevremize sahip çıkmalıyız muhakkak.

    Fakat ne kadar da sahip çıksak, tabiatın gerçekleştirdiği olayları önleyemeyeceğiz. Eserde bilim adamları en çok bunu ele almış. Örneğin bir gök taşı çarpması. Her on bin, yüz bin senede bir gök taşı çarpması gerçekleşiyor. Bundan 65 milyon önce ise dinozorların neslini yok eden bir büyük gök taşı çarpmıştır gezegenimize. Ve yıllar sonra da irili ufaklı çarpmalar olmuştur ama bunlar pek zarar vermemiştir. Bir de yanardağ patlamaları var ki bu tamamen irade dışımızda gerçekleşen bir tabiat olayıdır. Tabii sonuca baksak bu da insanların yaptığı eylemlerden kaynaklanan bir durum. Bu kitabı okurken aklıma okuduğum meşhur Sürü kitabı geldi ki orada anlatılan olaylar da tam bu konu üzerine. Okyanus tabanında gerçekleşen mercan kayalıklarının yıkımı ve bunun tsunamiyi tetiklemesi gibi. Spoiler olmasın diye Sürü'yü es geçiyorum. Kesinlikle tavsiye ederim.

    Son olarak bir gün kıyamet gerçekleşecek. Tabii bu kıyametten kasıt canlıların yok olması mı, yoksa tüm alem ve uzayın imha olması mı? Kur'ân'da geçen dağların erimesi, göğün dürülmesi gibi olaylar sonsuza dek hayatın biteceği anlamına geliyor. Kitabın içeriği ise çeviri yüzünden biraz zor okunuyor. Fakat bilgi adına güzel şeyler öğreniyoruz. Saygılar...
  • Yazardan okuduğum ilk klasik polisiye roman. Her ne kadar çocuk kategorisinde olsa da yetişkinlerin de haz alacağı bir kitap. Konusu gök bilimle uğraşan bir lise öğrencisinin bir uçurumdan düşüp ölmesiyle başlıyor. Peter asosyal bir kişilik olduğu için çevresi tarafından sevilmeyen bir çocuk. Ve bu çocuğun kendisi sevmeyenlerin yaptıkları olayları teleskopu ile görüp ve zekasıyla araştırıp öğrenmesi ve sonrasında yaptığı santajlar olayı karmaşıklaştıran unsurlardan sadece birkaçı.
    Yazarın bir çok yerde araya girip konuşma havasında okurun dikkatini dağıtması kitabın kötü kısımlarından biri. Anlatım akıcı, üslubu gayet farklı. Sherlock Holmes kadar olmasa da insanda derin bir merak uyandıran olay örgüsünü yazar başarılı bir şekilde kurmuş.
    Toplum içindeki asosyal insanların toplumun dışına itildiğinde ne kadar hınç ve gözü kara davrandığını gösteren bir yapıt. Ve en şaşırdığım nokta da kitaba bu ismin hiç uymaması. İlk okuduğumda bir savaş romanı ya da bir mülteci romanı olduğunu varsaydım ama çok çok farklı duruyor resmin içeriği ile resmin adı.