“sürekli nerede olabileceğini düşünürken buluyorum kendimi. nereye gittiğini. zihnimin arka planında durmaksızın dönüp duran bir çark gibi. ne yapıyor olursam, nerede olursam olayım, bunu düşünüyorum: nerede o, nerede? yok olmadı ya. mutlaka bir yerde olmalı. tek yapmam gereken yerini bulmak. her yerde, geçtiğim bütün sokaklarda, bütün kalabalıkların, seyircinin içinde onu arıyorum. onlara bakarken, yaptığım tek şey bu: onu ya da ona benzer bir şeyi arayıp duruyorum.”
fakat Judith yere değen bir süpürgenin hışırtısında bile onu duyuyor. bir kuşun kanatlarını açıp pike yaparak duvarın ardında kayboluşunda onu görüyor. bir midillinin yelesini sallayışında, dolunun cama çarpışında, rüzgârın kolunu bacadan içeri sokuşunda, ininin çatısına döşediği sazların hışırtısında onu buluyor.
arzın merkezine yolculuk yahut bir çift naylon çorap
başkalarının elleri hep gözlerimize takılan
başkalarının hayatlarında aklımız
başka kimse yokken yanımızda
hayat ısrarla sokarken bizi her fırsatta yerin dibine
ikimiz müşterek bir set yapıp naylondan
ve yıkılacağına aldırmadan her tehlikeye gülümseyip
geçtiğimiz günler geliyor aklıma acayip hüzünleniyorum
…
bir türlü bir hayat yakıştıramadığımız ruhlarımız ve biz
biz ikimiz seninle yarım kalmış her ne varsa
ihtimal tamamlayabiliriz bir fırsatımız olsa keşke
imkânlar ve fırsatlar silikleşirken bir bir
bir sen kalıyorsun gövdenle bütün tüylerin dikilmiş
aklımı bırakıyorum sonra sonra olanlar oluyor.