• Neden Ali Baba 40 haramiyle uğraşmak zorunda kalmıştır? Ve Bü­yük Perhiz neden 40 gün sürer? 40, büyük sayılar arasında en büyüleyici sayı olarak Orta Do­ğu'da, özellikle de lran ve Türkiye'de yaygın biçimde kullanılır. Saf bilimsel açıdan bu sayı, kadim Babil'de de gözlemlendiği gibi ülker'in [Süreyya burcu] 40 gün boyunca gözden yok olmasıyla ilişkilidir. Bu aynı zamanda yağmurlu mevsimlerin süresidir bilindiği gibi NuhTufanı'na neden olan yağmurlar da 40 gün sürmüştü. Ülker "sürgün"ünden döndüğünde Babilliler Yeni Yıl şenliği yaparlar­dı. Bugün bile şu kurala göre 40 günlük hava tahmini yapılır: "Eğer belli bir gün yağmur yağıyorsa, ondan sonraki 40 gün de yağmurlu olacak demektir." Eskiden Alman çiftçileri arasında geçerli olan bir inanışa göre bu, 8 Haziran, 2 Temmuz ve 1 Eylül günleri için doğru­dur; bu arada 27 Hazirandaki 7 Uyurlar Günü'nde 7 haftalık(yani 49 gün) hava tahmini yapılır. 40'ın önemi, ayın geçtiği 28 nokta ile 12 burcun bileşimi olarak görülmesiyle de açıklanabilir. Stonehenge'deki 40 büyük taş sütunun 40 basamak çapında kutsal bir daire içinde düzenlenmiş olması kül­ tün astronomik kökenli olduğunu düşündürtmektedir. (Bu arada, 28 kral ya da piskoposla 12 başka şahsiyetin bileşimiyle oluşturulan 40'lı gruplara lngiliz-Alman geleneğinde çok sık rastlanır.) 40'ın öne­minin başka bir astronomik açıklaması da, lncil'e göre Yahuda'nın yıldızı olan Satürn'ün 40 niteliği olması olabilir. Ayrıca biyolojik bir rolü de vardır: eskiden embriyoda gözlemlenen belirli değişikliklere uygun olarak hamilelik 7x40 günlük dönemlere bölü­nürdü. lslami geleneğe göre 3x40 gün sonra fetüsün ruhu olacağına kesin gözüyle bakılır Başlangıçtan beri 40, yazgıyla ve çok sık olarak da ciddi durum­larla bağlantılı bir sayı olumuştur. Eski Ahit, insan hayatının ideal uzunluğunun 3x40 (120) yıl olduğunu ileri sürer ve Israiloğlu kralla­rının çoğunun, Süleyman ve Davudda dahil olmak üzere, 40 yıl hü­kümdarlık yaptığı söylenir. Çıkış ile Tapınak'ın inşası arasında her biri 40'ar yıllık tam 12 kuşak geçmiştir (480 yıl). Mahler gibi sonra­ ki bazı Batılı bilginler bunda, kadim Yakın Doğu dinlerinın "göksel yılı"nın izlerini görürler. Ortaçağ Hıristiyan yorumcuları 40'a sayısız gönderme keşfetmiş­lerdir: tufanın 40gününden lsrailoğullarının 40yıl çölde dolaşması­na, Musa'nın dağda geçirdiği 40 günden, lsa'nın Iblis tarafından sı­nandığı çölde kaldığı 40 güne dek. Benzer şekilde lsa'nin mezarda ge­çirdiği 40 saat, lornorius tarafından dünyanın 4 kısmının yeniden uyanişiyla açıklanır: bunlar pekolog nedeniyle ölmüşlerdi ve şimdi Isa aracılığıyla yeniden dirildiler. lsa'nın mezarda geçirdiği 40 saat, daha sonra Aşai Rabbani'de 40 saatlik bir süre için ara verilen Roma Katolik "40 Saat Bağlılık"a yol açmıştır, inanç sahibi kişi bu süre bo­yunca dua eder. Matematiksel olarak ise 40 bir numerus abundans, "bereketli sa­yı"dır; 1,2, 4, 5, 8, 1O ve 20'ye bölünebilir ve bu sayıların toplamı orijinal sayıdan daha büyüktür. Bu olgu, iki sayının bileşimleri çevresinde ek spekülasyonlar yapılmasına yol açmıştır: örneğin Paskalya'dan önceki 40 günlük Büyük Perhiz'in yeryüzü yaşamına gön­ derme yaparken, Paskalya ile Hanısin arasındaki 50 günün ebedi yaşa­ma gönderme yaptığı ve bu dünyadaki erdemli yaşamın ebedi dinlen­ menin ve mutluluğun yolunu açtığı düşünülmüştür. St. Augustine 40'ı, zamanla ilgili 4 ile "bilgi" anlamına gelen 0'un sonucu olarak yorumlamıştır. Böylece 40, ömrümüz boyunca bilgiye uygun yaşamamızı öğretir. Bu ölümlü hayatta, insanlığın, di­riliş ve yükseliş arasında -40 gün sürer- Isa'nın görünüşünün inanan­lara vereceği nihai teselliye ulaşmak için çalışıp çabalamak zorunda olduğu düşünülebilir. Yine 40'ı, Yasa'nın (10 Emir) 4 lncil'ce bütünlenişi olarak görmek de olasıdır. Daha genel olarak söylersek 40, kutsal metinlerde geçen 40 gün ya da 40 yıl gibi gruplandırmaların kanıtladığı üzere bekleme ve ha­zırlanma süresidir. John Donne'un "Aşkın Gıdası" adlı şiirinde şakay­la karışık sorduğu gibi bir sırada kırkıncı olan umutsuz bir durum­dadır: Bir miras listesinde kırkıncı ad olmanın Ona ne faydası olabilir ki? 40'ı bir yaşam aşamasının tamamlanışı olarak alan Talmud ve da­ha sonraki Katolik kilisesi onun insanın "kanonik çağı," yani zekanın bütünüyle geliştiği bir dönem olduğunu ilan etmişlerdir. Gerçekten de modern psikologlar, kırklarından hemen önce bir insanın gelişme­sinden belirli bir değişiklik algılarlar: ünlü insanların yaşam öyküle­rine bakmak bu gerçeği kanıtlamaya yeter. Almanya'da bu çağa, Swa­bia bölgesi sakinlerinin olgunlaşma vaktine bir araştırma olarak Schwabenalter denir. Ama bu görüş Batı'yla sınırlı değildir. Aynı yaklaşım, ileri bir yaşta yeni ve güç bir işe başlamak anlamına gelen "Kırkından sonra saz çalmak" ve yine 40'ın tamamlayış sayısı olduğuna işaret eden "Kırkından sonra aptal olan her zaman ap­daldır" gibi Türkçe deyimlerde de bulunmaktadır. lslami gelenekte 40'ın önemi hem Kur'an'dan hem de ilk vahyini 40 yaşlarında alan Hazreti Muhammed'insözlerinden açıkça anlaşılır. Yahudi-Hıristiyan geleneğinde olduğu gibi bu sayı yas vaktiyle ya da sabırla beklemeyle bağlantılıdır. Örneğın popüler gizemci gelenekler Tanrı'nın Adem'in çamurunu 40 gün yoğurduğunu ileri sürerler. Dünyanın sonu yaklaştığında Mehdi 40 yıl yeryüzünde kalacaklır. Ye­niden dirilişte gökler 40 gün boyunca dumanla kaplanacaktır ve ayrı­ca dirilişin 40 yıl süreceği düşünülür. Yahudilikte ve lslamda, 40 gün arınma dönemidir: doğumdan son­ra kadınlar 40 gün yataktan çıkmazlar. Hiristiyan gelenekte 2 Şubatta­ki Hazreti Meryem Yortusu, Meryem'in lsa'nın doğumunu izleyen lo­ğusalığının bittiği ve gerekli anma ayininin tamamladığı anlamına gelir. Böyle ayinlerin, yine 40 gün süren lslami yas dönemlerinden sonra da gerekli olduğu düşünülür. Arınmanın daha modern biçimi, adının da işaret ettiği gibi 40 gün süren harantina'dır. Arınma islami gelenekte başka bir rol oynar, kurban edilecek hayvanların kesilme­ den önce 40 gün özel bir yemle beslenmesi gerekir; aynca saç ve tır­nakların 40 günde bir kesilmesi öğütlenir. Böyle önemli bir sayının yuvarlak sayı olarak da kullanıldığını söylemek bile gereksiz. Müslüman folklor baştan başa 40'lı gruplarla doludur. 40 sütunlu saraylar (lsfahan'daki bahçe pavyonu Çihil Sülun, "40 sütun"); 40 atlı kahramanlar; masallarda bir batında 40 erkek ya da 40 kız çocuk doğuran anneler. Kahramanlar 40 macera ya da sınavını yaşarlar, 40 düşman öldürürler ya da 40 hazine bulurlar. Çok sık 40 şehitten söz edilir (bu Hıristiyan gelenek için de, özellikle Anado­lu'da, geçerlidir) ve Peygamberlerin Medine'deki mezarı başında 40 cesur adam katledilmiştir. Muhammed'in yeğeni ve damadı ve Şii ls­lamın ilk imamı Ali'nin 40 müriti vardı. Gizemci lslamda 40(Arapça erbain, Farsça çihil,Türkçe kırk) ermiş önemli bir rol oynar; Türki­ye'deki Kırklareli, bu ermişlerle ruhsal ilişkisinden dolayı bu adı al­mıştır ve kırklara kanşmak Türkçede "görünmez olmak" ya da tama­men ortadan yok olmak anlamına gelir. Kırk, günlük olaylarda kulla­nılan önemli bir yuvarlak sayıdır aynı zamanda: Türk ve Iran folklo­runda kahramanların düğün şenlikleri genellikle 40 gün 40 gece sürer. Kırk gün kırk gece, deyimlerde ve yaygın adetlerde de çok sık gözükür. Örneğin ortaçağ Arap bilgini Damiri, mavi gözlü bir çocuğun Habeşli bir zayıf hemşire tarafından 40 gün emzirilmesi durumunda gözlerinin siyaha dönüşeceğini ileri sürer. Benzer şekilde Bedeviler arasında hala söylenen bir deyiş, 40 gün boyunca kabilenin düşmanla­rıyla iş yapan birisinin onlardan birisi olacağını söyler. 40 gün bo­yunca büyük caminin kandilinin altında sabah duası okuyan birisi, gi­zemli aydınlanma sonrasında arayanların koruyucu ermişi olan Hızır'ı rüyasında görerek kutsanacaktır. Pakistan' ın en güneyindeki Sind bölgesinde, bir kadının kendisine aşık olmasını isteyen erkek, 40 gün boyunca kadının adını özel bir ağacın yapraklarına yazar, sonra yap­rakları suya atar; Ramazanın son Cuma'sında camide toplanan 40 in­ sandan Kur'an'ın ilk suresi olan Fatiha'yı yazmaları istenerek yeni do­ğan bir bebek için bir nazarlık elde edilir. Fıkraları Türkiye'nin her yanında anlatılan popüler şahsiyet Nas­reddin Hoca, kocaların eşlerinin öğütlerini kırk yılda bir tutmalarını söyler. Gerçeklen de Türkçede "kırk yılda bir" deyımı "hayatta 1 defa" anlamına gelir ve Türkler birisiyle birlikte kahve içmenin 40 yıllık bir ilişki kuracağına inanırlar. İnatçı bir günahkar değişir mi? Hayır, "bir köpeğin kuyruğunu 40 gün bir boruda tutsanız da yine de düzelmeyecektir." Türkiye'de bir de şu sorulur: "40 gün tavuk ol­maktansa 1 gün horoz olmak daha iyi değil midir?" Türkçede 40'ın kapsamlı bir yuvarlak sayı olarak gözüktüğü sayısız örnek vardır. In­gilizcede centipede (Almancada 1000 ayak uzunluğunda anlamında Ta­ usend füssier) denilen hayvana Türkçede "kırk ayaklı" anlamında kırk a­yak denir; zengin insanlar ya da büyük toprak sahipleri "40 anılarla doğmuş"tur. "40 evin kedisi" her yeri bilenler için kullanılır, "40 ka­pının mandalı" elinden her iş gelen ya da herkesin canını sıkan küstah insanlar için kullanılır. Uzun sürecek zor bir işi başarmak için "40 fı­rın ekmek yemek" gerekir ve kendisini çok ucuza satan biri ise "40 kuruşa 9 takla" atar. Kırklamak, yani "bir şeyi 40 defa yapmak" basit­ çe bir şeyi fazla yinelemek demektir. Ortaçağda Araplar 40 hafta bo­yunca her çarşamba hamam'a giden birisinin dünyanın bütün zengin­liklerine kavuşacağına inanırlardı ve günümüz Bağdat'ında evli olma­ yan kızlar bir koca bulma umuduyla 3 hafta sonu şehrin3 büyük ca­misini 40 kez ziyaret ederler. lslami gelenekte 40'ın başka bir önemli işlevi daha vardır: Hazreti Muhammed'in adının başında ve ortasında bulunan mim harfinin sayı­sal değeri 40'tır. Bu nedenle Peygamber'in kendisine has bir sayı ol­duğu düşünülür, ayrıca cennetsel adı Ahmed'de bulunur -ve Sufilerin keşfettiği gibi, adındaki mim'ler atıldığında Ahad sözcüğü kalır ki bu da, Tanrı'nın asıl adlarından "Bir" anlamına gelir. llahi Bir ile insanlı­ğın temsilcisi olarak yaratılan peygamber arasındaki fark, ölümlüleri Tanri'dan ayıran ve insanlığın gelişiminde geçilmesi gereken 40 basa­mağa işaret eder. Bu dinsel bağlantılar Müslümanları deyişleri Arap alfabesinde sayısal değeri 40 olan mim harfi, çağdaş Pakistanlı sanatçı Shemza tarafından soyut bir resim olarak işlenmiştir. Peygamber'in sözlerini 40'lı gruplar halinde toplamaya teşvik etmistır: hadis'ler (Peygamber'in sözleri) genellikle bu biçimde toplanır ve bu hadis'lerden birisine göre Peygamber, "Halkın arasında her kim din hakkındaki 40 hadis'i ezberlerse Kıyamet Günü din bilginlerinin ve hukukçuların yanı sıra yeniden dirilecektir," demiştir. Böyle bir grup, örneğin, Peygamber'in ilahi merhamet ya da yazmanın önemi gibi belli bir konuya ilişkın söylediği 40 deyişi ya da aynı isimli 40 kisinin aktardığı 40 hadis'ı ya da 40 farklı yerden toplanan 40 hadis'i içerebilir, vs. Erbain denilen böyle "kırklı" derlemeler usta kaligraf­larca sanatsal işlenmiştir. VI. halife Ali'nin sözlerine ve Celaleddin Rumi'nin büyük Farsça gizemli epiği Mesnevi'nin dizelerine aynı uygulama yapılır. Gi­zemci çevrelerde dinsel kalıpların, özellikle de Hazreti Muhammed'i adına ilişkin olanların, kırk kez yinelenmesinin çok etkili olduğu dü­ şünülür. Ama bu kırklı gruplar oluşturma eğiliıni yalnızca dinsel edebiyatla sınırlı değildir: dindışı edebıyat da 40 papağan ya da 40 vezire ilişkin hikayeleri, ya da doğrudan 40 hikayeyi toplama eğili­mindedir. Bir kere daha bu, daha çok Farsça ve Türkçe konuşan böl­ gelerde görülür. Ama bütün Müslüman dünyasında zehat, yani dinin beş emrinden biri, inananların mallarının kırkta birini sadaka niyeti­ ne dağıtmasını gerektirir. Bir hazırlık sayısı olarak 40'ın eski anlamı daha çok Sufiliğe taşın­mıştır. Örneğin büyük ortaçağ teoloğu ve gizemcisi Ebu Hamid el­ Gazzali'nin kapsamlı Arapça incelemesi ihya ulum ed-din (Dinsel Bilimlerin lhyası) 40 bölümden oluşur ve insanın, en son kır­ kıncı bölümde tartışılan ölüm anında Rabb'iyle karşılaşma anına ha­ zırlanışının farkh evrelerini ele alır. Sufiler, salt tefekkür ve duayla geçirilen 40 günlük (Arapça erbain, Farsça çile) bir inzivaya çekilirler. lranlı gizemci şair Feriduddin Attar (ö. 1220) Musibetname'sinde (Be­ lalar Kitabı) hu 40 günlük inzıvaya çekilme sırasındaki gizemci tefek­ kürü ele almıştır. Müminler çile'yi tekrar tekrar yinelerler ve bu, öl­dükleri an, 40 çile'yi tamamlamış olan belirli kişileri ele alan Müslü­ man ermişler kitabında çok sık ele alınan bir konudur. Hatta ben bu kitap üzerinde çalışırken bir Amerikalı Cizvit uzun süren sessizliği için özür dileyerek ve bunu açıklamak için şunu yazdı: "Geçen yıl ha­ yatımın en güç yılıydı. Zaten başka ne umabilirdim ki? Her şeyden önce kırkına gelmiştim ve bu yaşta bir çile'nin dışına çıkmanıza izin verilmiyor ve hala kendi başınıza her şeyi yapabileceğinizi ıni sanı­ yorsunuz?" Augustine göre 40, integrltas saecularum'a, zamanın geldiğine işa­ret eder. Ve eğer 40'ın önemi, kadim ay mitlerinden kalan bir şey olarak açıklamak istenmiyorsa (Paneth'in söylediği gibi) "kutsallaştı­rılmış bir tetraktys" olarak görülebilir: (1x4)+(2x4)+(3x4)+(4x4)'ün toplamı olarak ideal Pisagorcu ölçüleri içerir.
  • Oruç için; "İnsan değişir, arı duru bir ruh ve gönül kazanır. Kuş gibi hafifler. Sevgi ve saygı taşar adeta." der. Sezai Karakoç

    Sezai Karakoç'un Samanyolunda Ziyafet kitabından:

    Bir ev nasıl yılda bir defa temizlenir, örümcek ağlarından kurtarılır, kiremitleri aktarılır, sıvanır, yıkanır, onarılır ve badana edilir, yani yeni yapılmış hale getirilirse, bir ruh da, yılda bir kere, böyle bir genel temizlik ve revizyon ister. Bir şehrin temizlenmesi, onarılması, yeniden yapılması, sıva, boya ve badanaların tazelenmesi ile Müslüman bir şehrin oruç boyunca ruhî canlılık ve hareketi, yükselme ve ilerlemesi birbirini çok andırır. Oruç, bir noktadan bakılınca, ruhun ve vücudun dezenfekte edilmesi gibidir.

    Orucun dört mevsimi ve 24 saati vardır.

    Gecelerin de bir imamı vardır. Gecelerin imamı, en büyük imam Kur'an-ı Kerim'i kalbinde taşıyan Kadir gecesidir.


    Hayvandan meleğe doğru yolculuk; içteki karanlıkların eriyişi, yerini metafizik ışıkların alması oruçla… Gerçek gün doğuşu, gerçek kuşluk, gerçek öğle, gerçek ikindi, gerçek akşam ve gün batışı, gerçek gece ve yatsı oruçla. Gerçek zaman oruçladır.

    Oruç insanın katıldığı, her yıl bir ay katıldığı bir ruh şölenidir. Üstün insanların davetlisi olduğu bir tabiatüstü ziyafet, bir gök sofrasıdır.

    Her yıl bir ay için oruç mimarı bize konuk gelir. Gelir gelmez de kollarını sıvar ve işe koyulur. Bir kahve içimlik bile beklemez, dinlenmez. Kutsallığın işçisidir o. İlkin vücut evini şöyle bir yoklar. Bir sarsar insanı. Öyle sarsar ki bacalarda ne kadar birikmiş kurum varsa dökülür. Tabiat etkisiyle gevşemiş ve kopmaya yüz tutmuş sıvalar düşer. Yerinden oynamış kiremitler kayar. Organlar arasında, kasların eklem yerlerinde, hareketsizliğin ve ölümün sembolü olarak gerilmiş kaç örümcek ağı varsa yırtılır. Vücut konağı, böylece konuğun, büyük konuğun gelmiş olduğunu bilmiş olur. Sonra oruç onarmaya başlar.

    Ölüme doğru koştuğu bu son çağlarda İslâm toplumu tam ölmemişse ve hâlâ yaşıyorsa; bunu, gelip gelip dirilten Ramazanlara borçludur geniş ölçüde. Ve bir gün tam dirilecekse, bu da yine bir Ramazanda başlayacaktır, Ramazanlarla başlayacaktır.

    Oruç, eşyayı ve evreni de bize yaklaştırmış değil midir? Onu daha derinden algılamakta, kavramakta değil midir? Oruç ayında gündüz daha gündüz, gece daha gece değil midir? Güneş daha güneş, su daha su, toprak daha toprak, ay daha ay, yıldız daha yıldız, zaman daha zaman, mekân daha mekân, vücut daha vücut değil midir? Ve nihayet ruh, daha ruh değil midir?

    Şimdi başlayan bir muhasebedir. Oruç, bir ruh analizi oluyor inanmış insan için. Geçmişini düşünüyor insan, yanlışlıklarını daha bir net görüyor. Eğrilmişse yolu, düzeltmek istiyor onu. Yay haline gelen "Doğru Çizgi" düzeltiliyor içimizde.

    Kendi kendinden uzaklaşan insanın kendine dönüşüdür oruç ayı.

    Ramazan, biz Müslümanların kimlik hamurumuza bir güneş ışığı gibi sızmıştır. Kişiliğimizi mayalamıştır o. Kişiliğimiz onunla; o, kişiliğimizle yoğrulmuştur. İnsan ruhuna tabiatüstü pencereler açan odur."

    Müslümana ne mutlu ki, her yıl bir ay Tanrı'ya yakından yakın bir konuk olur. Oruç ayı, ilk anda belli belirsiz görünen hilalin iki ucunda, bu konukluğun davetiyesini sallandıran aydır. Göklere bir çağrıyı içerir; göksel, ilahi bir çağrıyı içerir bu davetiye, bu mektup.

    Zaten, varoluş, Tanrı'ya konuk olmaktır. Bu dünya Tanrı'nın bizi ağırladığı ilk konukevidir. Sınayıp denediği bir ev. Yıl da bir ayda, daha içi odalara, saraylara çağırır bizi Tanrı. "Bir pansiyoner olmaktan çık" der bize. "Biraz daha yakın ol." Tam yerleşiklik ve yerini bulmaysa, ölümden sonraki hayatta gerçekleşecektir.

    Bilen bilir, ay insanın kalbiyle ilgilidir. Güneş gözlerimizi kamaştırır, ama ay esrarlı bir gecede, yüreğimizi yerinden oynatır.

    İnsan değişir, arı duru bir ruh ve gönül kazanır. Kuş gibi hafifler. Sevgi ve saygı taşar adeta.

    Bir de bakıyoruz ki, ruhta kayalık olan bir yer, bir dinamitle asfalt olmuş.

    Ölü bir dünyanın içimizde dirilmesi söz konusudur, lâf değil.

    Uzun süren bir kuraklıktan sonra, dudakları çatlamış toprağından ötürü ellerini göğe kaldırmış çiftçi için birden boşanan yağmur neyse, biz Müslümanlar için, gelen bu oruç da odur.

    Oruç, hiç gecikmeden, yolunu şaşırmadan, tam saatinde, dinç ve genç, tarihin dinamizmini de özünde gaybın bir üfleyişi gibi taşıyarak geldi. Mademki geldi, onu iyi tanımak gerek.
    Ramazan, biz Müslümanların kimlik hamurumuza bir güneş ışığı gibi sızmıştır. Kişiliğimizi mayalamıştır o. Kişiliğimiz onunla; o, kişiliğimizle yoğrulmuştur. İnsan ruhuna tabiatüstü pencereler açan odur.
  • 1926 Eylülünde, iki arkeolog Peru'nun güneybatısında, Nazca kasabası yakınlarındaki kayalık yamaçlara tırmandı. Perulu Toribio Mejia ve Amerikalı Alfred Kroeber'in amacı yakınlardaki bir mezarlığı görmekti. Sonra, bir an için durup, aşağıdaki düz, taşlık çöle baktıklarında, gözlerine ufka doğru uzanan çok sayıda uzun, doğru çizgiler çarptı. İki bilim insanı da o an için bu çizgilerin bir tür sulama sistemi olabileceğinden başka bir şey düşünememişti.
    Ancak bazı hava yollarının çölün üzerinden uçmaya başladığı 1930'lu yıllarda, pilot ve yolcular bu çizgilerden daha çok olduğunu ve başka yerlerde de yığınla benzer çizgi bulunduğunu gördüler. Kuşbakışı, birçoğu dıştan merkezlere doğru uzanan, bazıları kilometrelerce uzunlukta kusursuz doğrular oluşturan yüzlerce çizgi görülebiliyordu. Üçgenler, dikdörtgenler, yamuklar, sarmallar ve bazı hayvan şekilleri dahil, başka şekiller de vardı. Antropolog Anthony Aveni'nin yazdığı gibi, kuşbakışı manzara yoğun geçen bir geometri dersinden sonra silinmemiş bir karatahtayı andırıyordu.
    Toprakta ise arkeologlar çizgi ve şekilleri incelemiş ve bunların basitçe çöl yüzeyini kaplayan çakıl taşlarının bir kenara itilerek yapıldığım anlamışlardı. Altta açıkça göze çarpan açık renk kumlar vardı, çünkü koyu çakıl taşları artık çizgiler ve şekillerin etrafında bir sınır oluşturmaktaydı. Arkeologlar, bu çizimlerin bir kez yapıldıktan sonra ilk durumlarını sonsuza kadar koruyabileceğini de anlamışlardı. Nazca çevresinde çöl o kadar kuru (yılda yaklaşık yirmi dakika yağmur alıyordu) ve rüzgarsızdı ki, çizgiler pekala yüzlerce ya da hatta binlerce yıl eski olabilirdi. Gerçekten de, bu çizgilerden bazılarının yanında bulunan çömlek kalıntıları, bazılarının iki bin yıldan eski olduğunu gösteriyor gibiydi.
    Bilimciler, bu kadar zor bir tuval seçmeleri için dönemin sanatçılarına neyin esin kaynağı olabileceğini merak ediyorlardı. Ayrıca, neden zeminde farkına bile varılamayacak kadar büyük modeller çizmişlerdi? Bazıları, belki de antik Nazcaların bir tür ilkel planörler ya da sıcak hava balonları kullanarak uçabildiklerini varsayıyordu. Ya da belki, çizgi ve şekillerin en sansasyonel açıklamasına göre, bunlar Nazcalılar tarafından değil, uzaydan gelen ziyaretçiler tarafından çizilmişti. Bu teoriye bakılırsa, çizgiler iniş işaretleri, şekiller ise yabancı uzay gemileri için iniş pistleriydi.
    Erich von Daniken'in tüm dünyada çok satan "Tanrıların Arabaları" adlı kitabının üne kavuşturduğu bu uzaylılar teorisi tam bir fanteziydi. Sadece çöldeki şekillerin küçük bir kısmı ile modern bir havalimanı arasında çok yüzeysel bir benzerlik kurulmasına dayanıyordu. Ama antik Nazcaların uçmayı bildiği teorisi gibi, von Daniken'in kitabı da en azından dev ve gizemli resimlere bir çeşit açıklama öneriyordu.
    Kuma çizilen ve sadece kuşbakışı görülebilen bu şekillere bilimciler başka ne tür açıklama getirebilirdi ki?
    Nazca çizgileriyle ilgili ilk ciddi araştırma, bir Amerikalı tarihçi, Paul Kosok'un çölü ziyaret ettiği 1941'de yapıldı. Kosok da gizemin çözümünü gökyüzünden bakarak arayanlardandı. Güneşin batışını seyrederken esin perisi geldi. Ansızın güneşin uzun doğrulardan birinin neredeyse tam bitiminde batmakta olduğuna dikkat etti. Hemen o günün yılın en kısa günü ve güneşin tam batının en kuzey noktasında battığı 22 Haziran olduğu aklına geldi.
    Kosok daha sonra anılarını anlatırken, "Büyük bir heyecanla, bir anda bilmecenin çözüm anahtarını bulduğumuzu düşünmüştük!" demişti. "Aslına bakılırsa, antik Nazcalılar bu çizgileri kış gündönümünü işaretlemek için çizmişlerdi. Eğer bu doğruysa, o zaman diğer işaretler de pekala aynı şekilde astronomik ya da ilişkili etkinliklere bağlanabilirdi."
    Kosok daha kapsamlı bir inceleme yapmak için çölden ayrılmak zorundaydı. Bu yüzden Lima'da matematik öğretmenliği yapan Alman asıllı Maria Reiche'nin yardımını istedi. Yıl sonuna varmadan, Reiche diğer on iki çizginin ya kış gündönümünü ya da yaz gündönümünü gösterdiğini buldu. Kosok ve Reiche, çölün "dünyadaki en büyük astronomik kitabı" olduğu sonucuna ulaşmıştı. Ufuktaki en önemli astronomik konuları işaret eden bu çizgiler, aynı zamanda dev bir takvim görevi de görüyordu.
    Kosok ve Reiche'yi eleştirenler, farklı yönlerde ilerleyen çok sayıda çizginin varlığı nedeniyle, bir kısmının güneş ile aynı hizada bulunmasının kolaylıkla rastlantı ile açıklanabileceğini öne sürüyorlardı. Daha sistemli bir yaklaşım gerekliydi.
    1968'de, Peru'ya gelen Gerald Hawkins işte böyle bir sistemli yaklaşımı amaçlamıştı. Hawkins bu işin tam adamı gibi görünüyordu. Bir kere arkeolog değil, astronomdu ve Stonehenge'in izdüşümleri hakkında yaptığı bilgisayar destekli analizler, onu harabelerin bir zamanlar bir astronomi gözlemevi olduğuna inandırmıştı. Hawkins, işe çöl üzerinde uçmak için bir ekiple işbirliği yaparak başladı ve çizgilerin tam bir krokisini çizerken kullanabileceği bir dizi fotoğraf çekti. Daha sonra, güneş, ay ve ufuk çizgisindeki çeşitli yıldızların konumlarını, son iki bin yıldır yavaş yavaş meydana gelen değişiklikleri de kaydettiği bilgi sayar programını kullanarak, bunları karşılaştırdı. Sonuçta, çölün belli bir kesiminden 186 çizgiyi numune olarak seçti.
    Hawkins 186 çizgiden 39'unun astronomik konuma uyduğunu buldu. Bu etkileyici görünebilirdi ama seçtiği çok sayıda astronomik konum onu büyük bir düş kırıklığına uğratmıştı. 19 çizgi salt rastlantı sonucu izdüşüme şöyle böyle uydurulabiliyordu. Uygun düşen diğer çizgilerin çoğu gerçekte tek bir çizginin bir yönde kış gündönümünü, diğer yönde yaz gündönümünü gösterdiği "tekrarlar"dı. Ayrıca, seçilen çizgilerin yüzde 80'inden çoğu tamamen gelişigüzel yönlerde ilerliyordu.
    Dolayısıyla, Stonehenge konusunda astronomik açıklamanın bir numaralı savunucusu Hawkins, Nazca'da "yıldızgüneşay takvimi teorisinin bilgisayar tarafından ortadan kaldırıldığı" sonucuna ulaştı.
    1980'lerin başlarında, Kanadalı arkeolog Parsis Clarkson çizgilerin etrafında bulunan çömlek parçalarını toplayıp, Peru'nun farklı tarih öncesi dönemlerinden geldiği bilinen çömleklerle karşılaştırdı. Vardığı çarpıcı sonuca göre, bazı parçalar, özellikle hayvan şekillerinin yanında bulunanlar, iyice eski bir tarihe, İÖ 200 ve İS 200 arasındaki bir döneme tarihlendirilirken, bazıları yaklaşık bin yıl sonrasında hakim olan üsluba uyuyordu.
    Çizgilere bir açıklama arayanların çabaları etkileyici bir sonuca ulaşmıştı. Eğer şekil ve çizgiler bu kadar uzun bir dönemde yapılmış ve çok farklı dönemlerde yaşayan insanların ortak eserini temsil ediyorsa, o zaman farklı amaçlara da hizmet etmeliydiler. Başka bir deyişle, çizgiler için birden fazla açıklama geçerli olabilirdi. Ya da Avani'nin benzetmesine dönecek olursak, karatahta bir değil, birçok değişik geometri dersinin silinmemiş problemleri ile kaplı olabilirdi.
    1980'lerin sonlarında bunları izleyen açıklamalar, çoğunlukla su ile ilgiliydi. Suyun çölde ne kadar kıt bulunduğu düşünülürse, bu şaşırtıcı sayılmaz. Antropolog Johan Reinhard, bazı çizgilerin, belki de hasat töreninin parçası olarak sulama sistemlerinin bazı bölümlerini tapınaklara bağladığını öne sürdü. Özellikle, modern Nazca çiftçileri balıkçıl, pelikan ya da tepeli akbabanın görülmesini, yağmur alameti olarak yorumladıklarından, birçok kuş çizimi yeni bir anlam kazanmıştı. Belki kuş ve diğer hayvan çizimleri yağmur duası niyetiyle çizilmişlerdi.
    Diğer iki antropolog, Aveni ve Helaine Silvermann, çizgilerin çeşitli coğrafi ölçüm işaretleriyle ilişkili olduğu kanısındaydılar. Çizgilerin çoğu ender görülen çöl yağmur fırtınasının ardından suların akışı yönünde uzanıyor ve birçoğu suların bir zamanlar aktığı yakınlardaki oluklarla aynı doğrultuda ilerliyordu. Aveni ve Silverman, bu çizgilerin sulama kanalları olduğunu düşünmedi, çizgiler bu amaç için çok sığdı. Ama çizgiler ve su arasında bir çeşit törensel bağ olduğu konusunda Reinhard ile aynı fikirdeydiler.
    Aveni, İspanyollar gelinceye kadar Peu'nın büyük bölümünde hüküm süren İnkalar konusunda uzman olan bir diğer antropolog, Tom Zuidema ile de birlikte çalıştı. Zuidema, İnka başkenti Cuzco'nun, şehir merkezindeki Güneş Tapınağı'ndan çıkan bir doğrular ağı olarak tasarlandığını biliyordu. İlk İspanyol kronikçilerine göre, ışınsal düzenin İnkalar için dinsel ve toplumsal bir önemi vardı. Zuidema ve Aveni, çöldeki birçok çizginin ışınsal düzeninin, Nazcaların da benzer inançlara sahip olduğunu gösterdiği sonucuna ulaştı.
    Bir başka antropolog, Gary Urton, Cuzco yakınlarındaki dağ köylerinde yaşayan modern halkın geleneklerindeki paralellikleri araştırdı. Urton, Pacariqtambo köylülerinin nasıl bazı festivallerde meydanın uzun, ince şeritlerini süpürme törenine katıldıklarını anlatıyordu. Urton'a göre, eski Nazcalıların da çöl çizgilerinde benzer bir tören gerçekleştirdiğini düşünmek hayal gücünü aşırı zorlamak olarak görünmüyordu.
    Bu sırada Marie Reiche, Nazca'da yaşamayı sürdürüyor, çizgilerin sadece uzmanı değil, bir koruyucusuymuş gibi davranıyordu. Erich von Daniken'in eserleri, Nazca'yı turistik bir yere dönüştürdükten sonra, Reiche kendi sınırlı mali kaynaklarıyla özel korumalar tutmuştu. Hatta iyice yaşlı olmasına rağmen, tekerlekli sandalyesiyle çölde devriyeye çıkıyor, çizgileri tahrip edecekler diye turistleri bölgeden uzaklaştırıyordu. Nazca'da bir halk kahramanı olmuştu.
    1990'ların başlarında, Reiche ve kız kardeşi Renate Reiche, en azından bazı araştırmacıların gözünde biraz fazla titiz davranmaya başlamıştı. Maria Reiche'nin korumaları, çanak çömlek parçalan çalmakla suçladıkları Clarkson'un ve ovaya bilerek zarar vermekle suçladıkları Urton'un çölde çalışmasını geçici olarak engellemişlerdi. Belki de, Marie Reiche'yi eleştirenler, yaşlı kadının çizgiler kadar kendi astronomi teorisini de korumaya çalıştığını düşünmüşlerdi.
    Eğer böyleyse, 1998'de 95 yaşında ölen Marie Reiche, Aveni ve bir İngiliz astronom, Clive Ruggles'in gerçekleştirdiği en son astronomik analizlerle biraz olsun teselli bulabilirdi. Hawkins gibi, Aveni ve Ruggles da göksel izdüşümlerin birçok Nazca çizgisini açıklayamadığını görmüştü. Ama yine de, Hawkins'in tersine, hepsi rastlantı olarak açıklanamayacak sayıda izdüşüm olduğu sonucuna da vardılar. Aveni, Cuzco'daki ışınsal çizgilerin bazılarının güneş, ay ve yıldızların konumlarını gösterdiğini kaydetti. Bu durum, onu astronominin Nazca'da bir rol oynamış olabileceğini, ama bu rolün hiç de Kosok ya da Reiche'in düşündüğü kadar büyük olmadığı sonucuna ulaştırmıştı.
    Von Daniken'in okurları da çizgilerle ilgili en son görüşten kuşkusuz düş kırıklığı yaşamış olmalı! Örtüşen teorilerin astronomik, tarımsal, dinsel boyutları, tek bir açıklamanın verebileceği türden bir doyum sağlamıyor. Ne yazık ki, tek bir açıklamanın bütün bu çizgi ve şekilleri aydınlatması, neredeyse tamamen olanaksız.
    Bununla birlikte, Aveni, Silverman, Urton, Zudiema ve başkalarının son buluşları, başlangıçta görülebildiğinden çok daha fazla ortak yan içeriyor. Bu bilimcilerin her biri Nazcalılar ile eski ya da yeni Peru kültürleri arasında ilişki arayışıyla işe başlamıştı. Buldukları her ilişki Nazca çizgilerinin anlam kazanmasına yardımcı olmuştu.
    Çizgilerin "antik dünyanın harikaları" olarak adlandırılmış olmaları, bunların Güney Amerika antik çağı hakkında bilinenlerin hiçbiri bağlamında anlaşılamayacak kadar çarpıcı oldukları anlamına geliyordu. Oysa Nazca üzerinde çalışan yeni arkeolog, antropolog ve tarihçilerin çoğuna göre, bunun tersi doğru: Eğer çizgilere bir açıklama getirilecekse, bu sadece onların dünyası bağlamında olabilir.
  • Keşke şu an yanımda olsan
    İşte tam da, tam da şu an
  • Kendimi sallayasım bir savrulasım var
    Hiç de tutmayasım bir parlayasım var
    Ah… Bas bas bağırasım var
    Ah… Topuklayasım var