• Merhaba Arkadaşlar,
    Aşağıda paylaştığım hikâye, 100 ülkede 100 türkü çığırmak amacıyla kendisini yollara vuran/arayan bir gezginin hikâyesidir. Takip etmek isteyenler için hikâye sonunda arkadaşın youtube ve instangram adresleri vardır.
    Sabırla hikâyeyi bitirmenizi öneririm.

    İLKESİZ VE TUTARSIZ OLMAK AHLÂKÎ MİDİR?

    Kuşluk vakti güneşi gökyüzü mü, deniz mi olduğu açık seçilemeyen, beyaza çalan bir mavilikte yüzüyor; gittikçe yoğunlaşan sıcak bir buğunun içinden, etrafa boğuk bir ışık saçıyordu. Ara ara arabayı sarsan kasisler dışında, kimi zaman rengini bile yitiren bu cansız mavilik, kesintisiz, dipsiz bir uzay boşluğu hissini veriyordu.

    Putri, beş saatlik yol boyunca ağzını bile açmamıştı. Güzel veya çirkin olduğuna karar veremediğim yüzü, karakteristik ifadelerle yüklüydü. Kapakları etli kapkara gözlerinin yankısı, öylesine güçlüydü ki bakışlarını üzerime diktiğinde, zihnime vuruyordu. Açık kahve teninin üzerinde belli belirsiz seçilebilen ipeksi tüyleri, yüzüne doğal bir çekicilik katıyordu. Alınmamış kaşları, gelişi güzel başını örttüğü siyah başörtüsü ve vücudunu örtmenin dışında misyon yüklemediği uyumsuz kıyafetleriyle, adeta kendisinde görülmeye değer, akıl ve mantık ilkelerinin çöktüğü bir iç dünyaya insanları davet etmek istiyordu.
    "Üzerinde bulunduğumuz köprü, Güney Asya'nın en uzun köprüsü." dedi.
    Konuşmuş olmak için bu bilgiyi verdiği her halinden belliydi. Gözlerini yoldan ayırıp bana baktı:
    "Yirmi dört km uzunluğunda." diye devam etti.
    Uzun bir sessizlikten sonra kurduğu cümlenin, üzerimde bıraktığı etkiyi ölçmek için yüzümü inceliyordu. Onun bu çabası, içimi çocukça bir sevinçle doldurdu:
    "Bence biraz daha yavaş gitmeliyiz." dedim.
    "Manzara öylesine sıra dışı ki, hemen bitmesin."
    Putri, ayağını gazdan çekti; fakat artık bir yararı yoktu. Lüks araba, çoktan mesafenin çoğunu yutmuş, etrafı saran buğuyu, adanın hemen kıyısından itibaren yükselen binalar, delik deşik etmeye başlamıştı.
    "İnsan elinden çıkmış yapıların kirletmediği bir dünyaya bakmak, güzeldi." dedim.
    Putri kahkaha attı:
    İnsan yapımı bir köprünün üzerinde giden, insan yapımı bir arabanın içindeydin." dedi.
    "O sendin, ben değildim." dedim.
    "Çok saçma." diye omuz silkti.

    Son bir aydır Putri'nin evinde kalıyordum. Penang diye bir eyaletin olduğunu ondan öğrenmiştim. Georgetown'ı ziyaret etmemi şiddetle öneriyordu. Kedah eyaletinde, onun katılması gereken bir haftalık seminerin tarihi netleşince, bugün şafakla birlikte yola çıkmış, beni de aynı istikamette bulunan Penang'a bırakmak için yanına almıştı.

    Köprüyü geçmiş, Penang'a varmıştık.
    "Kalacak yer ayarladın mı?" diye sordu.
    "Evet." dedim.
    "Seni oraya kadar bırakayım." dedi.
    Kalacağım yerin konumunu ona gönderdim. Telefonundan açıp baktı:
    "Adanın ta diğer ucunda!"
    "Oraya yol yok." dedi.
    "Milli parkın arkasında kaldığı için, tekne kiralaman gerekiyor veya yürüyeceksin."
    "Yürürüm" dedim.
    Putri, beni milli parkın girişinde bırakıp yoluna devam etti.

    Kimi zaman dar patikalardan geçmek zorunda olduğum ormanın içinde, bir buçuk saat kadar yürüdükten sonra, evinde konaklayacağım adamın bana gönderdiği konuma ve fotoğraflar üzerinde işaret ettiği bölgeye vardım. Duvarları bambu ağacından, çatısı ise tung ağacı yapraklarından örülmüş evin içinden elektrikli süpürge sesi geliyordu. Girişi bulmak için evin etrafını dolandım. Zili çaldım, duyulmadı. Geri çekilip etrafa bakındım. Etrafta başka yapılaşma yoktu. Elektrikli süpürgenin sesi kesilir kesilmez tekrar zili çaldım. Otuzlu yaşlarda, tepeden saçları dökük, Hint asıllı, göbekli bir adam kapıyı açtı. Sıkılgan bir tavır eşliğinde beni içeri buyur edip, buzlu su ikram etti. Evin içi, dış görüntüsünün aksine modern mobilyalar ve lüks elektronik cihazlarla donatılmıştı. Salondaki beyaz deri koltuğa oturdum. Adam ayakta dikiliyor, ben konuşmadıkça, benimle iletişim kurma ihtiyacı duymuyor, sorduğum soruları, bakışlarını benden kaçırarak cevaplıyordu. Eve gelen misafire, mesafeli bir tavır takınan hizmetçi veya temizlikçi izlenimini uyandırıyordu. Ayrıca, kapı açılmadan önce, elektirikli süpürge sesinin gelmesi, evin özgün mimarisi ve zengin işi döşemesiyle adamın giyiminin uyumsuzluğu, bu izlenimi güçlendiriyordu. Bunun üzerine:
    "Flavio evde mi?" diye sordum.
    "Flavio benim." dedi.
    Ne diyeceğimi şaşırmıştım. Durumu kurtarmaya çalışarak:
    "Telefonda sesin farklı gelmişti sanki." diyebildim.
    Karşımdakinin yüzünde soğuk bir gülümseme belirdi.

    Gece, odaya geçip yatağa uzandım. Çok geçmeden, Flavio odaya girdi ve soyunmaya başladı. Onun, üstünü değiştirdikten sonra karşıdaki odaya geçeceğini düşünüyordum. Geldi ve yanıma uzandı. Kenara çekildim. Bir an yanlışlıkla onun odasına girdiğimi sandım. Telaşla:
    "Kusura bakma." dedim.
    "Sanırım odaları karıştırdım. Karşıdaki odaya mı geçmem gerekiyordu?"
    "Hayır." dedi.
    "İkimiz de burada yatacağız. Diğer odadaki yatağı kirletmek istemiyorum." diye sakin bir üslupla devam etti.
    "O halde ben yerde yatmak istiyorum." dedim.
    Flavio'nun birden suratı düştü:
    "Merak etme, sana dokunacak değilim." diye çıkıştı.
    Matımı yere sererken:
    "Onu ima etmedim." dedim.
    Tekrar tekrar özür dileyip, yerde yatarsam daha rahat edeceğimi söyledim.
    Flavio, hiçbir şey demeden, sadece ışığı kapatmakla yetindi...

    Küçük çantamı yastık yapıp sağıma yattım. Odanın içi zifiri karanlıktı. Ormanın odaya dolan tekdüze uğultusunu, ara ara Flavio'nun düzensiz nefes alışverişleri bölüyordu. Flavio'nun bu son davranışı beni tedirgin etmiş, onun diğer hallerine şüpheyle bakmaya sevk etmişti. Altı aydır burada yaşadığını söylüyordu; fakat yerleşim yerinden bu denli uzak bir evin mutfağında, ne kap kacak vardı ne de daha önce yemek pişirildiğine dair bir emare görülüyordu. Yine, mimar olduğunu ve bu evin projesini kendisinin çizdiğini söylüyordu; fakat hayranlık uyandıran böyle özgün bir mimariyi tasarlayacak bir birikime sahip olduğu kanaati, onunla geçirdiğim bir günün sonunda, nedense bende hasıl olmamıştı.

    Yorgun olmama rağmen uyuyamıyor, Flavio ile yüz yüze gelmekten kaçındığım için, uzun süredir sırtım dönük yattığım sağ tarafımı, boydan boya bir ağrı sarmıştı; fakat fiziksel yetersizliklerin yarattığı hoşnutsuzluğun bir eşiği vardı. O eşiği aşmak için bünyeden hâli, zatı ile kaim bir bilincin varlığına önce güven duymak, sonra da meditasyon yapıyormuşçasına bir rahip sabrıyla beklemek gerekiyordu. Nitekim bir süre sonra, artık ne uyuşan gövdemin ağırlığını ne de zeminin sertliğini hissediyordum. Zaman, buharlaşıp dağılmış; kopuk ve ayrı olduğum varlık bütününün kendisi olmuştum. Yayılan, sınırsız bir genişleme ve büyüme halinde olan egoist bir tanrı edasıyla, derin bir nefes aldım. Nefesimi geri verirken, gün boyu bastırmaya çalıştığım vedalaşma hüznü, denize karşı yükselen bir yalı yar gibi içimde yükseliverdi. Neden? Neden, yol boyunca benle çok az konuşmuş, vedalaşırken ne sarılmış ne de tokalaşmak için elini uzatmıştı? Yalnızca:
    "Güvenli yolcuklar." demişti, yapmacık bir duygusallıkla.
    Neden?

    Gerçi o, öngörülebilir davranışlar sergilemekten uzak bir karektere sahipti. Beni evine davet ettiği ilk geceyi hatırlıyorum: Sabah ezanıyla birlikte yaşanan hareketliliğe uyandığımda, duşunu almış, yatağın ayak ucunun karşısındaki duvarda bulunan antika bir piyanoya paralel serili seccadede ağır ağır namaz kılıyordu. Benim uykum kaçmış, yatakta yarı oturur pozisyonda onu izliyordum. Sağa selam verdi. Abajurun loş ışığıyla buluşan açık kahve teni, tunç rengini aldı. Sonra, usulca sola selam verdi. O pozisyonda, omuzlarına kadar inen siyah başörtüsüyle bir karaltı halinde bir süre hareketsiz kaldı. Göz kapaklarıma ağırlık çökmüş, tekrar uyuklamaya başlamıştım.
    "Gitmeni istiyorum."
    Putri'nin sesi, yüzüme dökülmüş soğuk bir su etkisi yarattı. Yataktan gayriihtiyari fırladım. Kızgınlıktan değil; fakat benden evini terk etmemi isteyen bir yabancı karşısındaki alınganlığımdan, ürkekliğimden. Alelacele üstümü giyindim. Fermuarı yarı açık çantamdan sarkmış bir kaç çamaşırı, çantanın içine sokuşturup, saygılı bir telaşla çantalarımı yüklendim. Putri'ye arkamı dönüp evden çıktım. Alkol ve uyuşturucu sarhoşluğuyla, insanlar beni evlerinden kovmuşlardı; fakat namaz sarhoşluğuyla ilk kez bir yerden kovuluyordum.

    Gün boyu sokaklarda dolaşıp durdum. Akşam, Putri'nin bir mesajı telefonuma düştü:
    "İstersen, geri gelebilirsin."
    "Bir saat içinde orada olurum." diye mesajı cevapladım.

    Yine bir keresinde:
    "Onlara yanaş ve yakından bak, baştan ayağa samimiyetsizlik koktuklarını göreceksin." demişti.
    "Kimler?" diye sormuştum.
    "İlkeli olmaya çalışanlar."
    Belki de haklıydı; kaos üzerine kurulu bir evrende, ilkeli ve tutarlı olmaya çalışmak, beyhude bir çaba olmalıydı. Yorum yapmadan onu dinliyordum.
    "Çıkarları etrafında fırıldak gibi dönen zavallı ruhlardan bahsetmiyorum." diye devam etmişti.
    "Din öğretisi ilkeler ve kurallar üzerine kuruludur, ayrıca kendi içinde tutarlı olmak zorundadır. Sen de dindar göründüğüne göre..."
    Putri, sözümü kesip:
    "Nasıl göründüğüm üzerinden düşüncelerimi kategorize edemezsin." diye bana çıkıştı.
    Putri'nin içinde yaşadığı kültürle uyumlu, namazında niyazında biri olmasına rağmen, aykırı düşüncelere sımsıkı sarılması, onu benim gözümde ilginç bir kişilik kılıyordu. Vahiy, hala modern düşüncede bile, ahlakı besleyen temel kaynaklardan birisi olarak kabul görüyorsa; neden evrenin işleyiş ilkeleri ve kuralları da ahlakın bir kaynağı olarak kabul edilmesindi? Putri'nin, kendi ilkesizliğini ve tutarsızlığını evrendeki kaosa dayandırması, anlaşılabilir bir yaklaşımdı.

    Sabah saat dokuza doğru, Flavio'nun sesiyle uyandım. Kahvaltıyı Georgetown'da yapmayı, sonra da bana etrafı gezdirmeyi öneriyordu. Dün geceki olaydan sonra, bugün ayrılmayı planlıyordum; fakat öncesinde, evinde üç gün kalacağımı söylediğim için, sebep göstermeden hemen ayrılmak, uygun olmayacaktı. Kararımı, günün ilerleyen saatlerine erteledim. Georgetown'a, Flavio'nun arkasında motosikletle giderken, Putri'den bir mesaj aldım. Seminerin ilk iki gününde yoklamanın alınmayacağını yazıyordu.
    "O halde buraya gel, sana ihtiyacım var."
    Mesajı gönderir göndermez pişman oldum. Yüzüm kızardı. Bu ruh halinin etkisiyle, tuhaf sesler çıkarıp söylenmeye başladım. Flavio, bu durumu fırsata çevirmekten geri durmadı. Bana dokunmak için, ona yeni bir fırsat doğmuştu. Motoru kenara çekti. Ellerimi okşayıcı dokunuşlarla tutmaya çalışıyor, sahte bir merakla, "İyi misin?" diye sorup duruyordu. Niyetini bu denli gülünç bir kılıfla örtmeye çalışması, içimde acıma ve kızgınlık duygularının kabarmasına neden oldu. Aman Tanrım! İnsan tanımında skala, ne korkunç genişlikteydi! Bir yandan skalanın en tepesinde Putri, diğer yandan skalanın en altındaki Flavio... Araya, kim bilir, kaç çeşit canlı türü sığdırılabilirdi!

    Georgetown'a varıp küçük bir restuarantta kahvaltıya oturduğumuzda, Putri mesajımı cevapladı:
    "Öğle ezanından sonra yola çıkacağım."
    Putri, günlük hayatta sık kullanılan kavramların, insanın zihin dünyasını şekillendirmekte çok etkili olduğunu söylerdi. Bu yüzden, saat kavramı yerine, namaz vakitleri ile konuşmaya özel bir duyarlılık gösterirdi. "Ezandan sonra" ile "namazdan sonra" arasında fark vardı. İlki, ilgili vaktin hemen sonrasını; ikincisi ise, iki vakit arası harhangi bir zaman dilimini ifade ediyordu.

    Putri, "Vardım." diye mesaj attığında, ikindi sonrasıydı. Flavio ile hâlâ Georgetown'daydık. Putri'nin beni beklediği konuma gitmek için ondan ayrıldığımda:
    "Hava kararmadan evde olmaya çalış, yoksa tekne bulamayabilirsin." diye arkamdan seslendi. Çantam ve sazım Flavio'nun evindeydi. Ona ayrılacağımı henüz söyleyememiştim. Önce Putri'ye olup bitenleri anlatmanın daha doğru olacağını düşünüyordum. Çünkü Flavio'nun gün içinde de devam eden şüpheli ve dengesiz tavırlarını, evden erken ayrılma kararım karşısında göstereceği tepkiye, daha farklı bir biçimde yansıtmasından çekiniyordum...

    Putri'ye olup bitenleri anlattığımda, ilk tepkisi, elleriyle yüzünü kapatıp kahkaha atmak oldu. Sonra, durumun ciddiyetini anlayınca:
    "Merak etme, daha fazla orada kalmak zorunda olmayacaksın." dedi.
    Putri, Georgetown'da iki gecelik bir otel odası tutmuştu.
    "Gel hava kararmadan gidip o adamın evinden eşyalarını alalım." dedi.
    Flavio'ya, beni misafir ettiği için teşekkür mesajı atıp, sakıncası yoksa bu akşam ayrılmak istediğimi yazdım. Neden ayrılmak istediğimi sordu.
    "Arkadaşımla karşılaştım, onun yanında kalacağım." dedim.
    "Madem öyle, başta onun yanında kalacaktın. Evimi bir otel gibi kullandığın için, sanırım senden bir bedel talep etmem gerekecek."
    Mesajı Putri'ye gösterdim.
    "Numarasını ver." dedi. "Onunla ben konuşacağım."
    Flavio'yu aradı. Malayca bir, iki dakika kadar konuştuktan sonra telefonu kapattı:
    "Bu adam hiç normal değil." dedi.
    Hava kararmaya başlamıştı. Putri, Flavio'yla ne konuştuğunu, anlatmıyordu. Israrım karşısında:
    "Acele etmemiz lazım! Sonra anlatırım." dedi. Arabaya atladık. Milli parkın sınırına vardığımızda:
    "Eve girmeden önce beni arayıp telefonun hoparlörünü aç." dedi.
    Şalvarımın fermuarsız ön cebini işaret ederek:
    "Telefonu buraya, baş aşağı koy. Ne olup bittiğini dinlemek istiyorum."
    "Tamam." dedim.
    Ben kayıkla ormanlık alanı geçecektim. Putri ise, milli parkın girişinde beni bekleyecekti. Kayığa bindim. Arkamdan bağırdı:
    "Sakın telefonunu açmadan eve girme."
    "Tamam."
    Kıyıya çıktığımda, kayıkçıya hemen döneceğimi söyleyip, eve yöneldim. Eve yaklaştığımda, başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Sim kartın aramalara kapalı, internet paketinin ise aramaları desteklemediğini nasıl hesaba katmamıştım. Putri'ye mesaj attım; fakat mesaj iletilemiyordu. Şebeke yoktu. Bu aksiliğe, tuhaf bir şekilde sevindim. Artık içerde bir şeyler başıma gelecekse, bu benim aptallığım yüzünden olmayacaktı; zira en korktuğum ölüm şekliydi basit ve aptalca hatalara kurban gitmek. Yaşama dipsiz bir arzu ve onur kırıcı bir çabayla tutunurken, aptalca bir hata yüzünden ölmek... Aman Allahım! Yer yüzünde bundan daha zelil bir ölüm şekli var mıdı?

    Hâlâ Putri'yi aramak için bir şansım vardı. Evdeki Wi-Fi'a bağlanmak için kapıya iyice yanaştım. Dün Flavio, şifreyi girerek Wi-Fi'a bağlanmıştı. Telefonum şimdi de otomatik olarak bağlanması gerekiyordu, fakat bağlanamıyordu.
    "Bütün aksilikler aynı anda mı gelir?" diye yakındığımız durumlar, hayatın çok önemli bir sırrına işaret ediyor olmalıydı: Tekamül halinde olan bir yaratıcıya. Çünkü evrimini tamamlamış, öte yandan da dinlerin iddia ettiği gibi, gizemini korumakta ısrarlı bir yaratıcı; amatör bir senaristin bile, seyircideki gerçeklik algısına gölge düşürmemek için bir araya getirmekten kaçındığı tesadüfleri, bu denli amatörce bir yöntemle bir araya getirmemesi gerekirdi.

    Kaygı düzeyim iyice yükselmişti. Acaba Flavio, kafasında benimle ilgili kurduğu plan dâhilinde mi şifreyi değiştirmişti? Tedirginliğim, korkaklığım midemi bulandırıyor. "Aşağılık bir ruhun var." diye söyleniyorum. İntihar düşüncesini, cebinde ülke ülke dolaştıran bir adam, tehlike bile sayılmayacak, sadece bir belirsizlikten ibaret olan bir olay karşısında, bu denli alçalmamalıydı.

    Cesaretimi toplayıp zili çaldım.
    "Kapı açık."
    Ses arka odaların birinden geliyordu. İçeri girdim. Flavio, odanın dört bir yanına, çantamdan çıkarıp saçtığı eşyalarımın arasında ayakta bekliyordu. Telaşlı gözlerle sazımı aradım. Köşede, kılıfından çıkarılmış bir şekilde yüzüstü yatıyordu. Kendimden beklemediğim bir çeviklikle köşeye atıldım. Sazımda bir sorun yok gibiydi. Onu kılıfına koydum ve hiçbir şey demeden, sessizlik içinde diğer eşyalarıma yönelip onları çantama yerleştirmeye başladım. Flavio, odanın ortasında dikilmeye devam ediyordu:
    "Eşyaların için üzgünüm. Çantanda uyuşturucu olup olmadığından emin olmam gerekiyordu." dedi.
    Yüzüne takındığı sahte üzüntünün altında, hıncını bu yolla almış olmanın memnuniyeti açıkça görülebiliyordu. Tepki vermedim. Çantalarımı yüklenirken, saati kontrol ettim. Eve girmeden önce, dışarda farkında olmadan ne kadar çok oyalandığımı şaşkınlıkla fark ettim. Putri, uzun süredir haber bekliyor olmalıydı. Koşar adımlarla dış kapıya yöneldim. Flavio'nun bütün tahriklerine rağmen, tek bir kelime etmeden kapıdan çıktım. Bu durum onu daha da sinirlendirmişti:
    "F..k yourself!" diye arkamdan bağırdı.
    Bahçe kapısından ona doğru dönüp sessizliğimi bozdum:
    "Senin için bunu yapacağım; ama üzülerek belirtmeliyim ki bütün zevk bana ait olacak."

    Kayıkla sahilden ayrıldım. Az ilerleyince, telefonun şebekesi geri geldi. Putri'den onlarca mesaj ve farklı numaralardan birçok cevapsız arama telefonun ekranına hücum etti. Kıyıya çıktığımda, bir polis arabasının içinde iki polis memuru bekliyordu. Putri, uzun süre benden haber alamayınca polisi aramış; fakat evin adresini bilmedikleri için Putri'nin onlara verdiği Flavio'nun telefon bilgilerini merkeze göndermişler, oradan cevap bekliyorlardı.

    Polis arabasını karakola kadar takip ettik. Putri, olayı tüm detaylarıyla polislere anlatıp şikayetinden vazgeçti. Orada, bizlere bir form doldurttular. Formu imzalayıp karakoldan ayrıldık.

    İki gün boyunca, Putri ile birlikte Ernest Zachaveric'in renkli sokak sanatı karikatürlerinin damgasını vurduğu şehirde sarhoş gibi dolaştık. Pervazdaki kahveye ulaşmaya çalışan bir duvar karikatürün önünden geçerken, resmedilen çocuğu işaret ederek:
    "Şu kahveyi görüyor musun?" diye sordu Putri.
    "İşte o kahve, insanın emelidir. O fincanı pervazdan çekip alırsan, çocuk büyümeyecektir." dedi.
    "Ama bardağa ulaşmasına da asla izin vermeyeceksin." diye ekledi.
    Birçok kişinin, önünde fotoğraf çekinerek, eşe dosta burada olduğunu kanıtlama aracı gördüğü her bir sanat eseriyle iligili Putri'nin bir düşünceye ve yoruma sahip olması, ona olan hayranlığımı arttırmıştı. Anı yaşamak ve mekânın ruhunu hissetmek yerine, telefonlarının kamerasını gözlük niyetine kullanan turist kalabalığının arasında, bir masal kahramanı kadar saf ve yapmacıksızdı.

    Son gece, ertesi gün için bana otobüs bileti satın aldık. Putri sabah erkenden, seminerin devam ettiği Kedah eyaletine gitmek için ayrılacaktı. Ben ise akşam saatlerinde, ülkenin güneyindeki Malacca şehrine hareket edecek, oradan da ülkeden ayrılacaktım. Sabah saat dokuza doğru uyandığımda, komidinin üzerinde Putri'nin bıraktığı bir not vardı:
    "Yaşlı bir mutlulukla doğduğunu söylemiştin, hatırlıyor musun?"
    Notun devamını okuyamadan boğazım düğümlendi.
    "Bir gün o mutluluğu tamamen yitirirsen, benimkini seninle paylaşmaya hazırım."

    Otelin dışına attım kendimi. Cannon Caddesi boyunca yürüyorum. İşte sağlı sollu, Putri'nin her birisi hakkında dolu dolu sözler ettiği duvar karikatürleri. Sırtımdaki çantalara aldırmadan adımlarımı sıklaştırdım. Ermeni Caddesine sapıyorum. "Bisikletteki Küçük Çocuklar" adlı karikatüre gözüm ilişiyor. Hayır, daha fazla bakmayacağım. Sokaklar neden bomboş? Tepemdeki güneş, neden bu kadar kızgın? Bu şehir öylesine yalnız, öylesine ıssız ki, işte birkaç insan ve gölgesi... Ne arıyorlar burada? Kimse uğramasın bir daha bu şehre. Ne ruhum var, ne bedenim. Acı ve hüzünden başka bir şey değilim.

    Akşam üzeri şehirden ayrılmak için, otobüs garına doğru yürürken, insana meydan okuyan bir yağmura ve bu yağmuru daha yere düşmeden havada bir sele dönüştüren korkunç bir rüzgâra yakalandım. Bir şehir, bir insanla bu denli empati kurabilir miydi? Sırılsıklamdım. Yağmur durdu. Ay geldi, üzerime ışıdı.

    Otobüs hareket ettiğinde, içimdeki dünya kelimelere tutunamayacak kadar soyut ve silikti. O dünyada, hücrelerim adedince insan taşımama rağmen, aşağılık bir benliğin kekremsi tadını bir türlü damağımdan söküp atamıyordum. Arkamda bıraktığım şehirlerin kargaşasında, tek tek yitirdiğim uzuvlarımın acısını duyuyorum. Doyuma ulaşmaya çalıştıkça git gide yoksunlaşıyorsam, bu yaşama arzusu da neyin nesiydi?

    https://www.youtube.com/user/ozkemm/about
    https://www.instagram.com/loudingirra/?hl=tr
  • 304 syf.
    ·5 günde·Beğendi
    "... Ben bu ülkede irticaın yaptığı kışkırtmaları, irticaın bu ülkeye getirdiği zararları herkesten daha çok, burada bulunan sayın arkadaşlarımdan daha çok nefsinde denemiş bir insanım. Tarihten bahsedeyim size. İkbalin en yüksek zirvesinde bulunduğumuz zaman, irtica, bu ülkeyi geride bırakmak için en azılı zararlarını vermiştir. Türkler İstanbul'u 1453 yılında aldılar. Büyük bir dünya olayı. İkbalin bunun üzerinde daha yüksek bir noktası var mıdır?
    Şimdi bakınız, 1453 yılında tüm dünyada matbaa icad edildi. Ve tüm dünya matbaa sayesinde yeni bir kalkınma, yükselme ve ilerleme devresine girdi. Türkiye'de irticai tercih edenler Türklerin matbaa kurmalarına izin vermediler. Fatih'in kudreti, tüm dünyada matbaa açıldığı zaman, İstanbul'da, Türkiye'de matbaa açmaya yetmedi. İrtica kuvvetini hafif görmeyiniz. İrtica kuvvetine rüşvet vermeyiniz. İrticaın, bu ülkeye getirdiği zararların daha büyüklerini getirmeye eğilimi, kudreti vardır. İrtica size masum bir adam biçiminde gelir. İrtica size büyük bir gazete biçiminde fesat yuvası olarak gelir. İrtica milletvekili olarak kürsüye çıkar, 'işte son peygamberiniz' diye hitap etmek cesaretini bulur..." (İsmet İnönü, 1966)

    Bu kitabı okurken bir kez daha İsmet İnönü’yü, Mustafa Kemal Atatürk’ü ve bu uğurda mücadelesinden vazgeçmeyen insanları çok iyi anladım, bir daha teşekkür ettim kendimce onlara.

    Aslında bu kitaba inceleme yazmayacaktım çünkü kitabın kendisi de okuması da oldukça çirkin ve zorluydu, küçük bir kitapçığı bu yüzden birkaç güne yayarak okumak zorunda kaldım, her satırı okurken biraz yutkundum, biraz insanlıktan utandım ama bu incelemeyi öldürüldüğünü, katledildiğini öğrendiğim o kadar insan sonrasında yazmayı borç bildim.

    “Sonra geldin bir şeydin 
    Tanrı da tanrı misafiri bu dünyada 
    Diyenlerin arasına girdim; hafif ıslak bir ağız vardı avuçlarımda 
    Dört tarafı cüce zürafalarla çevrili bir ormandaydım 
    En iyisi ben seni seveyim dedim kestirmeden 
    O patikadan, o biraz engebeli yoldan, çıkayım seni seveyim dedim 
    Kim bilir, üçümüz beşimiz bir araya gelir indiririz mahlukatı 
    Sen de unutursun eski arkadaşlarını beni seversin 
    Benim mürekkebim leke yapar ellerine 
    Gece yarısı şarap içeceğine birileriyle 
    Beni okursun onlara sahilde saat ikide, dertliyken, 
    Delirmiş kadınlar gibi bağıra bağıra gemiler geçer ansızın 
    Sersem sepet kabarır deniz, su sıçratır, aşk sıçratır diye
    Sonra geldin bir şeydin
    Ağlıyordun, kucağında yandıkları iyi oldu bu şairlerin diye diye 
    Şiir yazdığını sanan bir celladın kitabı 
    Celladın sırtını sıvazlayan bir tıfıl zakkum 
    Zakkumun dibinde ise tırtıllar, böcekler ona alkış tutan .. 
    Ama ben geldim aşkım, sen daha zehir zemberek bir tohumsun 
    Açacaksın, zıplayacaksın aha gökyüzü şuracıkta 
    Tutup indireceksin göğü 
    'oteller kenti'ni otellerin yağmalandığı bir memlekete dönüştürenlerle 
    hayatını bir otelde kalınanın mahcubiyetine sığdıranlar arasında 
    kalacaksın incecik bir gevşeyişle.
    Ben ölümüme iki dakika kala Allah'a inanmayacağım 
    Böyle bir lüksüm yok, böyle bir kimlikle gelmedim yeryüzüne; 
    Seninle aynı gezegeni paylaşmak evrenin en güzel şeyi, amma, 
    Onlarla paylaştığım oksijenden nefret ediyorum 
    Ateşi, ah o otel ateşini körükleyen pis kokulu her nefeslerinde.
    Sonra ben geldim sen hep bir şeydin, bunları dedim tek tek,
    Kelime kelime, 
    Ağlıyordun, gözyaşların yere düşmeden önce 
    Ben düştüm yere, 
    Oraya
    Hayatın kefenini diken sahte şairlerin 
    Parmaklarımla kazdığım
    Mezarına Şerefine”

    -Küçük İskender

    Küçük İskender bu şiiri Sivas Katliamı için yazmış. “Ben ölümüme iki dakika kala Allah'a inanmayacağım 
    Böyle bir lüksüm yok...” diyor, çünkü bu masum insanlar “Muhammed’in askerleriyiz”, “Allah, Allah” diyerek öldürüldüler, yakılarak...

    Hep aynı tarz sloganlarla yapılan taciz ve saldırılar farklı ölü sayılarıyla sonuç buluyordu. İşte bu kitapta yazan katdedilmiş bazı isimler:

    *6-7 Eylül olaylarının görünürdeki başlangıcı, 6 Eylül akşamına doğru, Kıbrıs Türk'tür Cemiyeti'nin Taksim alanında düzenlediği açık hava toplantısıdır. Toplantıda, "Yunanlıların Atatürk'ün Selanik'te doğduğu evi bombaladıkları" haberi ortalığı kaplıyor. Sonuç korkunç: İki günde üç ölü, 30 yaralı. 73 kilise, bir Havra, sekiz Ayazma, iki Manastır, 3584'ü Rumlara ait olmak üzere 5538 gayrimenkul tahrip ve yağma edilerek yakılıp yıkılıyor. Saldırganların sloganları yine aynıdır: "Allah İçin Savaşa, Kafirlere Ölüm, Müslüman Türkiye..."


    *-14 Şubat 1969: Solcu gençler, Amerikan 6. Filosu'nün gelişini protesto için yürüyüş düzenlediler. Milli Türk Talebe Birliği ve Komünizmle Mücadele Derneği, günlerce cihat çağrıları yaparak, yürüyüşü "Komünizm geliyor, din elden gidiyor" diye yorumluyordu. Camilerden çıkan gericiler, Dolmabahçe'den Taksim'e yürüyen gençlerin üzerine "Müslüman Türkiye", "Allah İçin Savaşa", "Komünistleri Geberteceğiz", "Yaşasın Toplum Polisi" diye bağırarak saldırdılar. Sonuç; Duran Aydoğan ve Turgut Aytaç adlı iki genç ölü, 204 yaralı.
    Gericiler komünizme saldırıyorlar ama 6. Filo'nün gelişi için genelevde günlerce hazırlık yapılıp baştan başa badana edilirken saldırı sadece Amerikan askerlerinin Türk kızlarıyla güven içinde fuhuş yapmasına yarıyordu.

    *-9 Temmuz 1969: Türkiye Öğretmenler Sendikası, TÖS'ün Kayseri'dcki genel kurulu, şeriatçılar tarafından basıldı.
    Genel kurul devam ederken, iki cami avlusunda, İmam Hatip Okulu ve Kayseri Türk Kültür Derneği önünde patlama olayları oldu. Yer yerinden oynadı. Binlerce kişi, TÖS Genel Kurulu'nün yapıldığı salonu bastı. Şehirde işyerleri kapatıldı, kısa aralarla elektrikler kesilmeye başlandı. Vali Abdullah Asım İğneciler belediye hoparlörlerinden halkı sakin olmaya çağırıp TÖS Genel Kurulu'nün çalışmalarına son verdiğini açıkladı. Oysa Genel Kurul sürüyordu ve binlerce kişi, "Komünist öğretmenler camilerimizi bombaladı" diye bağırıyordu. Kalabalık, "Endonezya kadar olamayacak mıyız?", "Camilerimizi komünistlere çiğnetmeyeceğiz", "Din düşmanları kahrolsun" diye slogan atıyor; tekbir getirerek sinema salonunu yakmaya uğraşıyordu.
    Polisin olayları engelleyememesi karşısında askeri birlikler devreye girdi ve öğretmenler orduevine yerleştirildi. Bu sırada, olaylar sürdü ve TÖS şubesi ile TİP il binası tahrip edildi. Topluluk durmak bilmiyordu. Otelleri, bar ve pavyonları bastılar; çırılçıplak soydukları konsomatris kadınları yerlerde sürüklediler.
    Altı saat süren olaylarda üç toplum polisiyle yirmi kişi yaralandı. Dokuz kişi yakalandı. Öğretmenler, askeri araçlarla Kayseri'den çıkabildiler.


    *-23-25 Aralık 1978: 'Kahramanmaraş katliamı' meydana geldi 23 Aralık, Cumartesi günü sabah, erken saatlerde kent içinde gruplar oluşturan gericiler, "Müslüman Türkiye", "Ordu Millet el ele", sloganlarıyla yürüdüler. Av tüfeği satan dükkanların kapılarını kırdılar ve silahlandılar. İki günün bilançosu; 105 ölü, 176 yaralıyla kapandı. 210 ev ve 70 işyeri yakılıp yıkıldı. Bunun üzerine, 26 Aralık'ta 13 ilde sıkıyönetim ilan edildi.

    *-4 Temmuz 1980: Çorum'da, camide namaz Talan bir grup, "Komünistler camileri yakıp yıkıyor", "Camilere bomba atıyorlar', kışkırtmalarıyla sokaklara döküldü. Gericiler, evlere ve dükkanlara saldırdılar. Ölü sayısı, 10 Temmuz'da 26'yı buldu. Yüzlerce yaralı vardı. Bu tablo karşısında Çorum'un Mecitözü ve Alaca ilçelerinde yaşayan 600 aile, başka illere göç etmek zorunda kaldılar.

    *6 Eylül 1986: İstanbul Kuledibi'ndeki Neve Şalom Sinagog'una silahlı dört kişi tarafından yapılan saldırıda, ayinde bulunan Musevi vatandaşlardan 23'ü öldü. Sabah 09.15 sıralarında sinagoga giren saldırganlar, önce kapıdaki görevliyi, sonra da iç kapıdaki bir başka kişiyi öldürdüler; ardından kapıları kapatıp katliama başladılar.
    Kanlı saldırıdan sonra Beyrut, Lefkoşe Rum Kesimi ve İstanbul'daki haber ajanslarını arayan kimliği belirsiz kişiler, saldırıyı İslami Direniş, Filistin İntikam Örgütü ve Kuzey Arap Birliği Teşkilatı adlı örgütler adına üstlendiklerini söylediler. İçişleri Bakanı ve hükümet yetkilileri ile İstanbul polisi, saldırganların iki kişi olduğunu ve gerçekleştirdikleri intihar eylemi sırasında parçalanarak öldüklerini belirtirken; görgü tanıkları teröristlerin dört kişi olduğunu ve ikisinin eylemden sonra kaçtığını öne sürdüler. İstanbul, Ortadoğu kökenli örgütlerin şiddete dayalı siyaset ve katliam alanı olmuştu.

    *1 Şubat 1987: İslami anlayışa aykırı hareket ettiği ileri sürülen taksi şoförü Zafer Toplu, ciğerleri sökülerek öldürüldü. Toplu'nun cesedi Yalova'dan denize atıldı.

    *- 3 Mayıs 1987: Şirin Tekin 17 yaşındaydı. Öğrencilerin demokratik haklarını savunuyordu. Oruç tutmuyordu. O, ramazan günü Van 100. Yıl Üniversitesi'nin karşısındaki kahvede oturuyordu. Elli kadar bıçaklı, sopalı şeriatçı geldiler. Kendilerine "İslamın Bekçileri" diyorlardı. Kendilerine mukalete (öldürüşme) emrolunduğuna inanıyorlardı. Şirin Tekin, oruç tutmadığı için öldürülmüştü.

    *-14 Mart 1989: Kocamustafapaşa Seyitömer Camii imamı Kazım Üstün, sabah ezanını okuduktan sonra pusuya düşürülerek öldürüldü. Kazım üstün, laiklik yanlısı vaazlarına son vermesi için sık sık uyarılıyor ve tehdit ediliyordu.

    *6 Haziran 1989: Ali Gül adlı yurttaş, İslami kurallara uygun yaşamadığı gerekçesiyle Vatan caddesinde öldürüldü.

    *-31 Ocak 1990: Atatürkçülüğün ödün vermez savunucusu Prof. Muammer Aksoy, Ankara Bahçelievler'deki evinin girişinde susturucu takılmış silahla ateş eden kişi veya kişiler tarafından öldürüldü. Cinayeti, "İslami Hareket Örgütü" ve "İslami İntikam Örgütü" ayrı ayrı üstlendiler.

    *-7 Mart 1990: Hürriyet gazetesinin yönetim kurulu üyesi ve köşe yazarı, 35 yıllık gazeteci Çetin Emeç, Suadiye Suyolu Sokak'taki evinden işine gitmek üzere çıkarken, silahlı dört kişi tarafından şoförü Aydın Sinan Ercan ile birlikte öldürüldü. Cinayet planı, 6 Mart 1990 gecesi, Güneş gazetesi Hukuk Danışmanı Erdoğan Tuncer'in 34 FFE 21 plakalı otosunun silahlı kişiler tarafından gaspedilmesiyle yürürlüğe sokuldu. Emniyet Müdürü Hamdi Ardalı'nın polis telsizinden, bizzat emir vermesine karşın otomobil bir türlü bulunamadı. Otomobil ertesi sabah, 09.15 sıralarında Emeç'in evinin bulunduğu sokağın başında belirdi. Otomobilden inen, kar maskeli iki kişi, Emeç'in otomobile binmesinin ardından silahlarını çıkartarak ateş etmeye başladılar. Olayın şokuyla koşarak kaçmaya çalışan şoför Aydın Sinan Ercan, arkasından koşarak ateş eden saldırganlar tarafından 15-20 metre ötede öldürüldü.
    Olaydan altı saat sonra, Sabah gazetesini arayan Karadeniz şiveli biri, 'İslam düşmanı olduğu için Çetin Emeç'i öldürdük" diyerek olayı "Türk-İslam Komandoları Birliği" örgütü adına üstlendi. Bundan sonra, çeşitli teoriler ortaya atıldı. Suriye uyruklu Celal Dehabi'nin altın ve döviz kaçakçılığı konusundaki yayınlardan rahatsız olarak, Emeç'in öldürülmesini istediği savlan ileri sürüldü.

    *4 Eylül 1990: Gazeteci, din araştırmacısı ve eski müftü Turan Dursun, Koşuyolu'ndaki evinden çıkışta, ucuna susturucu takılmış bir silahla kurşunlanarak öldürüldü.
    Tahran Radyosu, cinayeti ilk haber olarak verirken şöyle diyordu: "Türkiye'nin Salman Rushdi'si, sol eğilimli Yüzyıl Dergisi yazarlarından Turan Dursun, bugün tanınmayan kişilerce kurşunlanarak öldürüldü. Dursun'u öldüren failler olaydan sonra kaçtılar. Hatırlatmak gerekir ki, Turan Dursun yazılarında yüce İslam dini ve Hz. Muhammed'e defalarca ihanet ve edepsizlikte bulunmuştu."

    *6 Ekim 1990: SHP Parti Meclisi Üyesi Doç. Dr. Bahriye Üçok, İstanbul'dan gönderilen bir paketin içine yerleştirilen bombanın patlaması sonucu parçalanarak yaşamını yitirdi. Laik yayınları ve siyasal yaşamıyla tanınan İlahiyat Fakültesi eski öğretim üyesi Doç. Üçok, şeriatçıların öfkesini 1988 yılında yayınlanan bir tesettür açıkoturumunda çekmiş, sürekli tehdit edilir olmuştu. Bahriye Üçok'a Expres Kargo'dan gelen paketin, 3 Ekim 1990'da İstanbul, Perşembepazarı, Hırdavatçılar
    çarşısı, No: 104, Karaköy-İstanbul adresinden gönderildiği ortaya çıktı. Ne var ki, paketin üzerinde gönderenin kimliği, 'İlmi Araştırmalar Vakfı' olarak belirtilmişti ve vakfın adresle ilişkisi yoktu.
    Üçok cinayeti hala karanlıkta...

    *1 Mart 1992: Cizreli Şeyh Zeki Atak'ın Hizbullahi müridleri, Galata'daki Neve Şalom Sinagog'unu bombaladı. Eylemin, İsrail'in Filistin halkına zulmetmesini protesto amacıyla yapıldığı açıklandı.

    *24 Ocak 1993: Cumhuriyet gazetesi yazarlarından Uğur Mumcu, Ankara Karlı sokaktaki otomobiline yerleştirilen, C-4 tipi plastik bombanın patlaması üzerine öldü. Saat 14.00 sıralarında, haberin öğrenilmesinden itibaren yurdun her yerinde şeriatı lanetleyen gösteriler ve yürüyüşler başladı. İnsanlar ayakta, en duyarlı anlarını yaşarlarken bile şeriat durmadı. İstanbul Halaskargazi caddesindeki Bulgar Kilisesi'nin yanında Uğur Mumcu anısına düzenlenen Mumcu kitap standı, 26 Ocak'ın ilk saatlerinde yakıldı.
    Mumcu'nun cenazesi; Ankara'da, onbinlerce kişinin katılımıyla, 27 Ocak 1993 günü yapıldı. Tören, şeriatçılara karşı Türkiye Cumhuriyeti tarihinin en büyük gövde gösterisi olarak nitelendi. Onbinlerce insan bağırıyordu:
    "Katiller bulunsun, hesap sorulsun", "Türkiye İran olmayacak", "Faşizme karşı omuz omuza", "Uğur'un katili kontrgerilla", "İrtica'nın başı Çankaya'da", "Genciz, Güçlüyüz, Atatürk'çüyüz", "Mollalar İran'a'Y'Bir mum söndü, yeni mumlar yanacak", "İrtica'nın maaşı Çankaya'dan", "Çankaya'nın şişmanı, laiklik düşmanı", "Kahrolsun Şeriat", "Uğurlar ölmez", "Uğurlar ölmedi, ölmeyecek", "Solda birlik", "Mollalar orduya alınamaz".
    Onbinler ağıt yakıyordu:
    "Ne bir haram yedi, ne cana kıydı/ Ekmek kadar aziz, su gibi aydı/ Hiç kimse duymadan, hükümler giydi/ Yiğidim aslanım, burda yatıyor/ Yiğidim Uğur'um, burda yatıyor."
    Onbinler haykırıyordu:
    "Ankara'nın taşına bak/ Gözlerimin yaşına bak/ Uğur Mumcu şehit olmuş/ Şu feleğin işine bak."

    *2 Temmuz 1993: Sivas'ta 35 aydın, şeriatçıların tekbir sesleri arasında ve devletin gözü önünde yakılarak öldürüldü. İslamcılar için artık, söz bitmişti...

    Ve bunlar sadece bu kitapta geçen olayların bazıları, hepsi değil. Kimbilir bu kitapta kaydedilmeyen, medyaya yansımayan kaç kişi düşünce suçu nedeniyle öldürülmüştür. Tabii bir de bu kitabın kapsamadığı günümüz olayları var.

    Bu gericilik olayları aslen taa Osmanlı’ya dayanıyor, nasıl ki Osmanlı tarihte Protestanları ve Ortodoksları destekleyip mezhep, din kavgasında tuzunu bulundurduysa Osmanlı’nın zayıflamasıyla da emperyalist devletler aynı şeyi yaptı: ilk olarak Almanya, sonra İngiltere, sonra Amerika... Bu devletlerin destekleriyle oluşturulan ve güçlenen Kudüslü, Cezayirli, Arabistanlı, İranlı Cihadist oluşumlar Türkiye’de örgütleniyordu, Türk karşıtı söylemlerle insanları cihada çağrıyorlardı. Sonuç ölüm ve daha fazla ölüm...

    Eli kanlı bu insanlar Atatürkçülere, Solculara, hatta onlarla aynı fikirde olmayan dindarlara bile saldırmışlar, bombayla, ateşle, kesici alet ve silahla öldürmüşlerdi, sonra da ağızlarına bir “zulüm” sözcüğü dolamışlar ve suçların üstünü örtmeye çalışırcasına ajitasyona başlamışlar. Tıpkı her milli bayramımızda provake amaçlı yapılan ajitasyonlar gibi. Ama tarih kitaplarının tozlu sayfalarında gerçek zulüm yazılıdır, düşünce suçu işlediği gerekçesiyle öldürülen bu masum insanlar sürüsü ne kadar unutturulmaya çalışılsa da tarih hatırlatır.

    Hani çoğumuzun bildiği Hozier’in bir şarkısı vardır ya Take Me To Church, insanlar bu şarkıyı genellikle dini bir şarkı zanneder ama aslında Kilisenin eşcinseller üzerinde kurduğu baskıyı anlatmak için yazılmıştır. Sözleri enfestir. Şöyle diyor:

    “Take me to church
    I'll worship like a dog at the shrine of your lies
    I'll tell you my sins and you can sharpen your 
    knife
    Offer me that deathless death
    Good God, let me give you my life 

    If I'm a pagan of the good times
    My lover's the sunlight
    To keep the Goddess on my side
    She demands a sacrifice
    To drain the whole sea
    Get something shiny
    Something meaty for the main course
    That's a fine looking high horse
    What you got in the stable?
    We've a lot of starving faithful
    That looks tasty
    That looks plenty
    This is hungry work
    Take me to church
    .....

    No masters or kings when the 
    ritual begins
    There is no sweeter innocence than our gentle 
    sin
    In the madness and soil of that sad
     earthly scene
    Only then I am human
    Only then I am clean
    Amen. Amen. Amen “

    Türkçesi şöyle: “beni kiliseye götür
    yalanlarınızın tapınağında bir köpek gibi ibadet 
    edeceğim
    size günahlarımdan bahsedeceğim, siz de 
    bıçaklarınızı bileyleyebilirsiniz.
    bana ölümsüz ölümü bahşedin.
    yüce tanrım, hayatımı sana vereyim
    iyi zamanların bir paganı olsaydım
    sevgilim gün ışığı olurdu
    tanrıçayı yanımda tutmak için(mutlu 
    etmek için)
    benden bir kurban isterdi
    tüm denizi kurutmak için
    ışıldayan bir şeyler al
    ana yemek için etli bir şeyler
    işte bu harika görünen bir gösteriş
    değişmeyen neyiniz var?
    bizim doymak bilmeyen sadakatimiz var
    lezzetli görünen
    bol(bereketli) görünen
    bu bir açlık işidir.
    ritüel başladığında hiç kral ve efendi 
    olmayacak
    daha tatlı bir masumiyetimiz yok 
    hoşgörülü günahımızdan başka
    bu üzgün dünyevi sahnenin toprağında 
    ve deliliğinde.
    işte o zaman ben insanım
    işte o zaman ben temizim
    amin amin amin” (kendim çevirmedim, başka bir yerden aldım. Çeviride sıkıntı olabilir ama zaten önemli olan kısım bu değil)

    İşte tarih yaptıkları, düşündükleri bir dinin kitabına uymuyor diye baskı görenlerle ve öldürülenlerle doludur. “Yalanların tapınağında köpek gibi ibadet etmek..” O kadar güzel özetliyor ki... Aklıma çocukken namaz kılmadığı için şiddet gören arkadaşım, başörtüsü takmak istemediği için şiddet gören ve intihar teşebbüsünde bulunan arkadaşım geliyor. Bunları yaşamadığım için mutlu mu olmam gerekiyor yoksa onlara yardım edemediğim için mutsuz mu olmam gerekiyor bilmiyorum. Belki onlara yardım edemedim ancak bu azınlığın yaşadığı sıkıntıları ve sorunları dile getirerek başkalarına yardım edebilirim.

    “Özgürlük vazgeçmeniz için kışkırtıldığınız bütün hediyelerden daha değerlidir” demiş, Baltasar Giracian. İnsan doğasına aykırı olan kolektivist baskıcı hareketler (seküler ya da dini) bir dönem parlar belki ama asla düşünme ve eylem özgürlüğünü kısıtlamaya yetmez, hep bir yerden patlak verir. İnsanları ayakta tutan da bunun umududur diye düşünüyorum.
  • Bodrum katlarını severim.
    Orada rutubet, her mevsimde farklı desenler çizer duvarlara.
    Ölümüne sevdiğimiz kızların, erkeklerin portrelerini çizer.
    Yüzlerine manalar verir, yüzlerinden manalar alır.
    Kah sevecen, kah hırçın gölgeler bırakır gözaltlarına.
    Dulcinia!
    Bu evde seninle kaç kere seviştik?!
    Halıya döktüğün kırmızı şarap,
    kapının önünde düşürüp kırdığın yumurta,
    çarşaftaki regl kanın,
    tuvaletteki lavaboda tel tel saçların,
    dış fırçanın üzerindeki kurumuş macun,
    son tartışmamızda içtiğin sigaraların izmaritlerinin dolu olduğu tabla, HEPSİ, hepsi duruyor bu evde Dulcinia!
    Yeşil rimel sürerdin kirpiklerine sevgilim!
    -‘Ağaçların arasından bakıyorum böyle..’ derdin.
    İnanırdım.
    Sana inanmak zorundaydım Dulcinia!
    Ancak öyle hayatta kalabilirdim.
    Hayatım, avuçlarımdan avuçlarına damlardı.
    Yalan söylerdin. Hiç de beyaz olmayan, keskin yalanlar!
    Şiirsel yalanlar yani..
    Savruk..
    Sırf, ümitlenebileyim diye.. Üzülmeyeyim diye..
    Ben, yalanlarına inanabildiğim için sevdim seni Dulcinia!

    Makyaj çantandaki pudra kutusunda taşırdın eroini.
    Süslenir gibi kullanırdın onu.

    Artık yoksun Dulcinia!
    Bu yokluk, hiçbir varlığın karşılığı değil!
    Yalnızca akıl almaz bir boşluk, bir tat eksikliği, bir ses kopukluğu..
    Kör doğmak değil, sonradan kör olmak gibi bir yokluk!
    Kaydedilmemiş o kadar çok anı var ki..
    Seninle birlikte geçen her saniyemi hatırlamaya çalışsam da..
    Kaydedilmemiş o kadar çok an var ki..
    Koşarcasına yaşanılan temaslar, özünü kaybetmiş işte!
    Kıymetini bilememek..
    Evet, BU!
    Ve atladığımız, mektuplarımıza katmadığımız,
    çıplak vücutlarımıza süremediğimiz,
    BÜYÜK KABAHAT!
    Artık yoksun Dulcinia!

    Sorunlu Piçler Kulübü'nün Değerli Üyeleri!
    Annenizi mi daha çok seversiniz, babanızı mı?!
    Cehennemi mi daha çok seversiniz, cenneti mi?!
    Bu gece, gökyüzü söner mi?!
    Dulcinia!
    Pudra kutusunun aynasındaki güzel kız!

    Taşındığın masal, çocuklara anlatılır mı?!
  • SUNU
    1920 sonlarından başlayarak, TÜRK SOLU Faşizmin dünya için ne menem bir musibet olduğunu dilinde tüy bitmemecesine anlatmağa çalışmıştır, olanakların kısıtlığına karşın. Nazım başta olmak üzre Türk sosyalistleri irili, ufaklı dergilerde, yaprakçalarda, ve en kahramancası Tan gazetesinde Faşizm denen mereti kalemleriyle neşterlemişlerdir. Ama bunların içinde bir tanesi 1943 gençliğini temelden sarsmıştır. O da: Sabahattin Ali çevirisiyle Akba Kitapevinden çıkan Fontamara romanı. Bizim de o zaman yoksul bir köylü ülkesi olduğumuz için midir nedir, Faşizmi Apeninlerin yoksulun yoksulu köylüleri gözüyle görmek gözlerimizi büsbütün açmıştı ...
    Kitap 1966'da Toplum yayınları arasında dost Remzi İnanç yönetiminde yeniden bastırılmışsa da hak ettiği ilgiyi
    görmemişti. Varan üçe başarılar.. lgnazio Silone Sabahattin Bey'in de belirttiği gibi içinden yetiştiği yöre halkının çilesini baştacı etmiş, o uğurda sürgünlere katlanmış bir yazardır. Bundan sonraki işleri nedense sulanmaya başlamış ve sonunda Andre Gide, Spender, Koestler gibi yazarlarla Komünist aleyhtarları kafilesine katılmıştır.
    Faşizmi bizlere sergilemek için Sabahattin Bey'in cıvıl cıvıl gözleriyle, sekmez sezgisiyle seçtiği bu kitap, zaten mütegallibe sultası altında inleyen bir köylülüğün Faşizmden de nasibini alınca nasıl direnç bilincini devşirdiğini anlatır. Bu süreç, bizdeki köy romanlarından farklı olarak, adeta bir sinematografik bir hızla denkleştirmiştir, ama köylü davranışlarını saf dışı kılmadan, köylülüğün kendine özgü anlatım biçimlerini ve tepkilerini gelberi ederek. Bu başarı dilde yöresel ağza kaçmadan düz ağızla elde edilmiştir. Adeta bambaşka bir yaşam biçimi, Faşizmin dağdağası içine mancınıkla fırlatılmış gibidir. İlk şaşkınlıkların sonunda hayretten bilince ve güzelim bir gazeteye dönüşüşü onun için o kadar anlamlı gözükmektedir.
    Sabahattin Bey örnek bir çeviri çıkarmıştır ortaya. Beş on eskimiş sözcüğü saymazsak araya giren onca yıla karşın yepyeni bir dil vardır karşımızda. Her yapıtında olduğu gibi Fontamara'da da tam bir usta vardır önümüzde.
    Ey sevgili usta, toprağın memleket topraklarınca bol olsun ...
    Can Yücel


    ESERİN MÜELLİFİ HAKKINDA
    lgnazio Silone, bugünkü hür İtalyan edebiyatının en kuvvetli simalarından biridir. Millletinin mukadderatına
    karşı gösterdiği candan alaka yüzünden, İtalya'dan çıkmaya mecbur edilmiş, İsviçre'de yerleşmiştir. Gençliği Cenup İtalya'daki köylüler arasında geçmiş, kısır topraktan ekmeklerini tırnaklarıyla söküp alan bu insanların kahramanca mücadelesi onun kafasında silinmez izler bırakmıştır. İlk yazılarıyla birlikte yurdunun çalışan insanları için mücadeleye başlamış, fakat faşist rejimin takibatına uğramıştır.
    İsviçre' de, yurdundan uzakta olduğu halde, savaşmaktan vazgeçmemiş, yeni eserler vererek, İtalyan milletinin ıstıraplarını dünyaya duyurmaya çalışmıştır. Eserleri Fransızca'ya, İngilizce'ye, daha birçok dillere hemen çevrilmiş ve muharririne, büyük bir şöhret temin etmiştir. İtalya'nın dışında ilk neşrettiği edebi eser, Türk okuyucularına
    sunduğumuz Fontamara romanıdır. 1933 senesinde İsviçre'de ve Almanca olarak neşredilen bu eser, Orta Apeninlerdeki Abruz dağları mıntıkasındaki fakir köylülerin, soyguncu memurlar ve halkçılığı hedef tutmayan bir rejimle mücadelesini, tüyleri ürperten bir realizmle tasvir etmektedir. Bundan sonra Ekmek ve Şarap, Kar Altındaki Tohum, adlı romanları çıkmış, fakat ne yazık ki bilhassa bu son romanıyla, muharrir daha ziyade mistik bir dünya görüşüne sapmaya başlamıştır.
    Muharririn başkaca, Paris'e Yolculuk diye bir hikaye kitabı, Faşizm adlı bir etüdü Diktatörler Mektebi adlı, yarı
    roman; yarı hiciv bir eseri vardır.
    Sabahattin Ali




    ÖNSÖZ
    Burada anlatmak istediğim şeyler, bir sene evvel, Fontamara'da geçmişti. Fontamara, Cenup İtalya'daki Marsika havalisinin en fakir, en geri köyüdür. Suyu boşaltılmış Fucino gölünün şimal tarafında, taşlı bir tepenin üzerinde, köhne bir kilisenin etrafında yüz kadar zavallı kulübe ... Hepsi birer katlı, hepsi biçimsiz, havanın tesiriyle kararmış, yağmur ve rüzgardan hırpalanmış, damları kiremit ve türlü türlü kırık dökük şeylerle
    üstünkörü örtülü. Bu evlerin çoğunda bir tek delik var: Hem pencere, hem baca işini gören kapı. İçeride doğru dürüst bir döşeme yok, duvarları ise rutubet içinde; burada insanlar oturur, uyur, yemek yerler; erkekler nesil üretir, kadınlar çocuk doğururlar; burada domuzlar, eşekler, keçiler ve tavuklar hep birlikte yaşarlar.
    Eğer bir takım acayip şeyler geçmeseydi, Fontamara hakkında, sahiden, söylenecek fazla bir söz yoktu. Ömrümün ilk yirmi senesini Fontamara'da geçirdim. Bunun hakkında da söylenecek fazla bir söz yok. Yirmi sene aynı gök, aynı toprak, aynı yağmur, aynı ,kar, aynı evler, aynı kilise, aynı bayramlar, aynı yemek, aynı sefalet... Atalardan
    dedelere, dedelerden babalara, babalardan çocuklara geçip gelen bir sefalet... Dünyanın ebedi dönüşü, zamanın yürüyüşü ve tabiatın değişimi içinde, insan, hayvan ve toprağın hayatı... Önce ekim gelir, sonra ayrık köklemek, sonra bağ budamak, sonra kükürt saçmak, sonra mahsul kaldırmak, nihayet bağ bozumu, daha sonra? Yeni baştan: Ekim, ayrık, köklemek, bağ budamak, kükürt saçmak, mahsul kaldırmak, nihayet bağ bozumu ...
    Hep aynı şey, aynı değişmesi imkansız şey, her zaman...
    Seneler geçer, seneler birbiri üstüne yığılır, gençler ihtiyar olur, ihtiyarlar ölür, ve insanlar eker, ayrık kökler, bağ budar, kükürt saçar, mahsul kaldırır ve bağ bozar. Peki sonra?
    Başka ne var?
    Yine aynı şey. Daha sonra? Daima aynı şey! Her sene bir evvelki gibi, her mevsim bir evvelki gibi, her nesil bir evvelki gibidir.
    Yağmur zamanlarında aile işlerine bakılır. Yani herkes birbiriyle uğraşır. Fontamara'da birbiriyle hısım olmayan iki
    aile yoktur. Zaten küçük yerlerde çok kere herkes birbiriyle hısımdır. Herkesin menfaati birbirine bağlıdır. Bunun için de herkes birbirine girer. Bunlar hep aynı nizalardır, nesilden nesile kalan, bitip tükenmez davalar, bitip tükenmez masraflarla, herhangi bir çitin kime ait olduğunu ortaya çıkarmağa çalışan bir tip tükenmez nizalar. Çit yanıp kül olur, ama kavganın ateşi sürer gider. Burada her şey zaruretlere bağlıdır. İnsan bir ayda 20
    soldi biriktirir, ertesi ay 30, yaz sonunda hatta 100 soldi biriktirebilir; bu da on iki ayda 30 liret kadar tutar. Fakat bu sırada bir hastalığı, yahut buna benzer başka bir felaket çıkagelir ve insan on senede biriktirdiğini harcayıverir. Haydi yeni baştan: Ayda 20 soldi, 30 soldi, 100 soldi. Bunun arkasından tekrar aynı şey. Ova yerlerde birçok şeyler değişir, Fontamara'da hiçbir şey değişmez. Toprak fakir, verimsiz ve taşlıdır. Bu birazcık arazi de parçalara bölünmüş, ipoteklere boğulmuştur. Hiçbir köylünün birkaç hektardan fazla tarlası yoktur.
    Fucino gölünün kurutulması son seksen senede öyle bir hararet yükselmesi doğurmuştur ki, bu yüzden etraftaki tepelerin bütün ziraati bozulmuş, zeytin ağaçları tamamen mahvolmuştur, üzümler hastalanmış, tam olgun hale gelmeleri pek seyrekleşmiştir. Bağları Aralık sonunda, ilk kardan evvel bozmak gerekmekte ve bu üzümlerden buruk, limon gibi ekşi bir şarap çıkmaktadır. Bu şarabı yapan fakir köylüler, eninde sonunda onu kendileri içmeye mecbur olurlar. Bugün İtalya'nın en mümbit mıntıkaları arasında sayılan Fucino gölünün kurutulmuş toprağı, bu kadar büyük bir fukaralığı gideremiyor, çünkü buradan çikan bitip tükenmez zenginlikler oldukları yerde kalmayıp şehre akıyor. Roma civarında ve Toscana'daki muazzam arazisi ile birlikte, Fucino gölünün 14.000 hektarı da, Prens Torlonia adında birinin malıdır. Bu adam, geçen asır başlarında bir Fransız alayı ile birlikte Roma'ya gelip yerleşen, Torlogne adında Aveniyalı birinin soyundandı. Bu adam Roma'da önce harp ve sulh, sonra tuz, sonra 1848 harb'ı sonra bunun peşinden gelen sulh, sonra 1859 harb'ı, sonra Bourbon'lar ve bunların yıkılışı üzerine işler çevirmişti. 1860'dan sonra, bir Napoli-Fransız-İspanyol şirketinin düşük hisse senetlerini ele geçirmeğe muvaffak olmuştu. Napoli kralının bu şirkete verdiği bir hakka göre, Torlonia, kurutulan topraklardan 90
    sene müddetle faydalanabilecekti. Fakat Piemonte sülalesine yaptığı siyasi hizmetlere karşılık, bu verimli topraklar kendisine ebedi mülk olarak bırakıldı; önce dük, sonra da prens rütbeleriyle taltif edildi.
    Bahsettiğimiz "Prens Torlonia"nın, emlakini muhafaza için hususi bir muhafız teşkilatı vardır. 60 kilometre uzunluğunda bir hendek, muazzam çiftliğinin etrafını çevrelemektedir. Buraya girmek için, geceleri yukarı çekilen, asma köprülerden geçmek lazımdır. Hiç kimsenin, bu geniş ovada kulübe yahut ev yapmağa hakkı yoktur.
    Burada 10.000 kadar "Cafone" çalışır. Bunlar köylünün en fakir kısmıdır.<*> "Prens Torlonia" dedikleri adam arazisirıi o civardaki avukatlara, doktorlara, noterlere, muallimlere ve zengin köylülere kiralamıştır. Bunlar da toprakları ya ortakçıya verirler, yahut da daha fakir köylüleri gündelikçi olarak tutup kendileri işletirler. Bunun için ovanın kenarlarındaki büyücek kasabalarda her sabah bir ırgat pazarı kurulur, Torlonia'nın ortakçıları burada her gün yeni işçiler tutarlar. Irgatlar, iş yerlerine gitmek için 5 kilometreden 12 kilometreye kadar yol yürümeye mecbur olurlar.

    Torlonia'nın her sene Fucino'dan elde ettiği muazzam servet, köylülerin sefaleti ile apaçık bir tezat halindedir:
    15.000 ton şeker pancarı, 15.000 ton hububat, her çeşitten 500 ton sebze... Fucino'nun pancarları Avrupa'nın en mühim şeker fabrikalarından biri tarafından işlenir. Fakat şeker, onu yetiştiren köylüler için, ancak paskalya çöreğinde tadılan nadir bir nimet olmakta devam eder: Fucino'nun hemen bütün ekini şehre gider, orada bundan francala, çörek ve küçük pastalar yapılır, ve şehirlilerin köpekleri ile kedileri bile bunlardan yer. Fakat bunu yetiştiren köylüler, senenin büyük bir kısmında mısırla yaşarlar. Çünkü aldıkları, ancak açlıktan ölmeyecek
    kadar bir paradır. Öyle bir para ki, onları yaşatmaz, süründürür. Evvelce birçokları Amerika'ya hicret ederlerdi. Harpten evvel Fontamaralılar Arjantin'e, Brezilya'ya bile gidip bahtlarını deniyorlardı. Muvaffak olanlar dönerler, fakat artık Fontamara'da değil, biriktirdikleri paralarla daha fazla kazanmak ihtimali olan, o civardaki köylerden birinde yerleşirlerdi. Muvaffak olamayanlar ise köylerine dönüp tekrar eski, hayvanlar gibi vurdumduymaz hayatlarına başlarlardı. Fakat, denizlerin ötesinde bıraktıkları hayat, kaybolmuş bir cennetin rüyası gibi, içlerinde yerleşir kalırdı. Geçen senenin birkaç haftası içinde Fontamara'da olup biten şeyler, birçok senelerden beri donup kalmış olan hayatı tekrar harekete getirdi.
    Gazeteler önce bundan hiç bahsetmediler. Ta birçok aylar geçtikten sonra İtalya'da ve İtalya'nın dışında rivayetler dolaşmağa başladı. Fontamara, hiçbir coğrafya haritasında bulunmayan bir köy, birdenbire birçok münakaşaların mevzuu, İtalya'nın büyük bir kısmının, bilhassa Cenup İtalya'nın bir sembolü oluverdi.
    Burası hakkındaki rivayetler başlangıçta bana hayal mahsulü, imkansız, uydurulmuş, ve bilinmez sebeplerle bu ücra, gözden ırak köye yakıştırılmış şeyler gibi geldi. Doğrudan doğruya bir haber almak için yaptığım bütün teşebbüsler neticesiz kaldı. Fakat günün birinde, gece geç vakit evime dönerken, kapının önünde üç uyku sersemi köylünün uzanıp yattığını gördüm. İkisi erkek, biri kadındı. Paltolarından ve keten heybelerinden, bunların Fontamaralı olduklarını derhal fark ettim. Ben geldiğim zaman doğruldular ve havagazı lambasının ışığı altında yüzlerini de seçtim. Hakikaten Fontamaralı idiler. Uzun boylu, zayıf, iri bir ihtiyar ... Hareketleri ağır ve
    geniş... Kırışık içindeki yüzü yer yer sakallı... Arkasında, gölgede, karısı ile oğlu... İçeri girdiler, oturdular, anlatmağa başladılar. Önce ihtiyar konuştu. Sonra karısı; sonra yine ihtiyar, sonra yeni baştan karısı, sonra ihtiyar, sonra oğlu; en son yine ihtiyar konuştu. İhtiyarın sözleri bittiği zaman sabah olmağa başlamıştı.
    Onların söyledikleri bu kitapta yazılıdır. Burada iki noktayı aydınlatmak lazım. Birincisi: Anlattıklarım,
    okuyucunun Cenup İtalya hakkında şimdiye kadar hayalinde yaşattığı hoş manzaralı levha ile apaçık bir tezat teşkil edecektir. Kitaplarda burası mes'ut, bahtiyar bir ülke olarak gösterilir: Köylü neşeli şarkılar mırıldanarak işine gider, genç kızlar güzel elbiselerini giyip koro halinde türküler söylerler, yakındaki ormanda da bülbüller şakır. Ama Fontamara'da hayat hiç de böyle değildir. Bu hikayede halk bilgisi arayanlar, boşuna ararlar. Fontamaralıların giyinişinden bir kelimeyle bile bahsedilmez. İçinde halk tabiri olarak bir tek kelime bile yoktur.
    Fontamara'da orman yoktur: Dağlar, Apeninlerin büyük bir kısmı gibi, çirkin ve keldir. Pek az kuş bulunur. Bülbül
    olmadığı gibi, halk dilinde bu kuş için bir ad da mevcut değildir. Köylüler şarkı söylemezler ne koro ile, ne yalnız,
    hatta ne de sarhoş oldukları zaman; hele işe giderken şarkı söylemek akıllarına bile gelmez. O zaman sadece söverler; onları, sevinç veya kızgınlık gibi büyük bir duygu sardı mı, hemen sövmeye başlarlar. Ama bunu yaparken bile muhayyileleri pek işlemez. Bildikleri evliyalardan bir ikisini ele alıp, hep aynı kelimelerle onlara lanetler savururlar. Benim çocukluğumda Fontamara'da şarkı söyleyen bir tek kişi vardı, o da bir ayakkabıcı idi. Bir tek şarkı söylerdi, ilk Habeş harbinin başlangıcına dair şöyle başlayan bir şarkı:
    "Ey Baldissera, sakın
    Kara derililere güvenme!"

    Her Allahın günü, sabah akşam, yıldan yıla garipleşen ve incelen bir sesten bu şarkıyı dinleye dinleye, Fontamara çocukları, bu "Generale Baldissera"nın, kabadayılığı, dalgınlığı ve havailiği yüzünden, kara derililerle başına bir iş açmasından sahiden korkar olmuşlardı. Bu kara derili tehlikesinin çoktan geçmiş olduğunu pek geç öğrendik.
    İkinci nokta da dile ait: Kimse Fontamaralıların İtalyanca konuştuğunu sanmamalı. İtalyanca bizim için mekteplerde öğrenilen Latince, Fransızca, yahut Esperanto gibi bir şeydir. Bu dil bizim için yabancı, ölü bir dildir; kelimeleri ve bünyesi, 'bizimle, bizim hayatımız, hareketlerimiz, düşüncelerimiz ve varlığımızla hiçbir münasebeti olmadan teşekkül etmiştir. Pek tabii olarak, benden evvel başka Cenuplu köylüler de İtalyanca konuşup yazmışlardır. Tıpkı bazılarının şehire inerken boyalı çizme giyip, yakalık, boyunbağı takmaları gibi. Fakat, bizim, köylü hödükler olduğumuzu anlamak için şöyle bir dikkatli bakmak yeter. İtalyanca bizim düşüncelerimizi daraltmaktan, bozmaktan, onlara çarpık ve kaba bir ifade vermekten başka bir şey yapmaz. İnsanın bir dilde iyice meramını anlatabilmesi için o dilde düşünmeyi öğrenmesi gerektiği doğru ise, Fontamaralıların İtalyanca konuşmakta çektikleri güçlük, onların bir türlü bu dilde düşünemediklerini ispat eder. (Bunun için de, bugünkü İtalyan kültürü bizim için yabancı bir kültürdür.) Biz bu dili iğreti olarak almış olsak bile, anlatma sanatı bizim kendi malımızdır. Bunu daha çocukluğumuzda öğrendik. Bunu dokuma tezgahının yanında, tezgahın tıkırtıları
    arasında öğrendik. Hikaye anlatmakla, bizim eski sanatımız olan dokumacılık arasında fark yoktur. Bunlardan birincisi, kelimeleri, cümleleri, satırları, çehreleri birbirine bağlamak sanatı ise, öteki de iplikleri ve renkleri, temiz, tertipli, devamlı ve manalı şekilde yan yana getirmek sanatıdır. Önce gülleri yalnız sapı belli olur; sonra yaprakları, sonra çanağı, sonra da tacı meydana çıkar. Bunun için şehirliler bizim işlerimizi ustalıklı ve bir başka türlü bulurlar. Biz bunları hiçbir zaman şehirde satmaya kalkışmadık. Kimselere göstermedik bile ... Hiçbir şehirliden, kendi işlerini bizim yolumuzda anlatmasını diledik mi? Onlardan hiçbir zaman böyle bir şey dilemedik.
    Bunun için, herkesin kendi işini kendi yolunda anlatması doğru olur.
    Zürih, 1930 yazı
    lgnazio Silone



    IŞIK
    İhtiyar, "1929 yılının 1 Haziranı'nda," diye anlatmağa başladı: "Fontamara ilk defa olarak elektriksiz kaldı. 2 Haziran' da, 3 Haziran'da, 4 Haziran'da, Fontamara hep ışıksız kaldı. Bundan sonraki günlerde, bundan sonraki aylarda bu hep böyle sürüp gitti, nihayet Fontamara ay ışığına alıştı. Bu ay ışığından elektrik ışığına gelinceye kadar köye şöyle bir yüz sene gerekmişti. Bu, yağ kandili ve gaz lambasından geçen uzun bir yoldu. Ama elektrik ışığından ay ışığına dönmek için bir gece yetti. Gençler bu işin tarihini bilmezler, ama biz ihtiyarlar, biz biliriz. Biz Cenuplu köylülerin, son yetmiş sene içinde, Piyemontelilere yenilik namına sadece iki şey: Elektrik ve cigara borçlu olduğumuzu biliriz. Elektriği geri aldılar. Cigaralan da onların olsun. Bizim tütünümüz bize yeter. Işık ilk defa kesildiği zaman şaşmamamız lazımdı. Böyle olduğu halde biz şaştık... Çünkü elektrik Fontamara için tabiat kuvvetlerinden biri haline gelmişti. Hiç kimse buna para vermiyordu, aylardan beri vermiyordu. Üzeri "ödenmemiştir" diye damgalı aylık hesabı muntazaman getiren maliye tahsildarı nihayet görünmez
    oldu. Halbuki bu kağıt, çubuklarımızı temizlediğimiz bir tek kağıttı. Fakat tahsildar son defa geldiği zaman az daha canından olacaktı. Köye girerken nerdeyse bir tüfek kurşununa kurban gidiyordu. Hem de bu kadar ihtiyatlı davrandığı halde: Fontamara'ya, erkeklerin işte olduğunu ve evlerde yalnız kadınlarla çocukların bulunduğunu bildiği zamanlar gelirdi. Çok kibar davranır, kağıtları, aptalca ve merhamet dolu bir sırıtış ile dağıtırdı: "Kusura bakmayın! Rica ederim, alın! Bir kağıt parçası evde ne zaman olsa lazım olur!" Ama bu kadar kibarlık bile fayda etmiyordu. Sonradan bir arabacı ona anlatmış, ama Fontamara'da değil, çünkü bir daha oraya ayağını bile atmamıştı, aşağıda kaza merkezinde anlatmış ki, kurşun ona, onun şahsına, İnnocenzo La Legge'nin kendisine değil, elektrik vergisine atılmıştır. Fakat rast gelse elektrik vergisi değil, kendisi ölecekti...
    Bunun için bir daha gelmedi, o gelmedi diye kimse de yas tutmadı. Buna rağmen, Fontamaralıları dava etmeği de asla düşünmedi. İnnocenzo'nun bir gün şöyle dediği duyuldu: "Eğer bitleri haczedip satmak mümkün olsaydı, eh, o zaman icraya vermenin herhalde büyük faydası olurdu. Ama kanun buna müsade etmediği için, elden gelen sadece ışığı kesmektir." Işık, 1 Kasım'da kesilecekti; sonra 1 Mart'a, sonra 1 Mayıs'a kaldı, nihayet 1 Haziran'da kesildi. Evlerdeki kadınlarla çocuklar bunu en sonra fark ettiler. Fakat işten dönen bizler, değirmene gidip şose yolundan geri gelen, mezarlığa gidip bayır aşağı _inen, kum çukurlarında çalışıp dere boyundan köye dönen, ırgatlık edip, yavaşça
    çöken akşamla birlikte dört yandan evin yolunu tutan bizler,
    komşu köylerdeki ışıkların yandığını, fakat Fontamara'nın
    karanlıkta kalıp gözden kaybolduğunu, örtünüp sislere gömüldüğünü,
    ağaçlara, çitlere gübre yığınlarına karışıp bir
    bütün olduğunu gördük. Bunun ne demek olduğunu da
    hemen anladık. (Bu bizi hem şaşırttı, hem de şaşırtmadı.)
    Bu iş çocuklar için bir eğlence oldu. Bizim köyde gülecek
    şey o kadar az ki ... Bunun için fırsat düştü mü, adamakıllı
    tadı çıkarılır. Ama ne olursa olsun ... İster bir motosiklet
    geçsin, ister iki eşek çiftleşsin, ister bir baca tutuşsun ...
    Köye varır varmaz, karşımıza Generale Baldissera çıktı.
    Yazın evinin önüne oturup sokak lambasının ışığı altında
    gece yarılarına kadar pabuç tamir ederdi. Çocuklar, tezgahının
    etrafında toplanmışlar, törpülerini, iğnelerini, bıçaklarını,
    mumlarını, iplerini ve köselelerini birbirine karıştırınışlar, içi
    pis bir su ile dolu olan çanağı ayaklarının dibine devirmişlerdi.
    Bangır bangır bağırıyor, o civarın bütün evliyalarına
    küfür ediyordu. Bizi görür görmez, bu yaşta bu zayıf gözlerle
    kendisini elektrik ışığından mahrum ettirecek ne kusur işlediğini,
    böyle bir alçaklığa Kral Umberto'nun ne diyeceğini
    sordu.
    Kral Umberto'nun ne diyeceğini kestirmek pek o kadar
    kolay değildi. Tabii, ağlayıp sızlayan kadınlar da vardı. Bunların adlarını
    saymağa lüzum yok ... Kapılarının eşiğinde oturan, çocuklarına
    meme veren, bu sırada boyuna yanıp yakılan kadınlar.
    Sanki karanlıkta sefaletleri daha kara bir hal alıyormuş gibi,
    ışığın kesilmesihden şikayet ediyorlardı. Biz, Michele Zompa
    ile ben, Marietta Sorcahera'nın meyhanesinin önündeki
    masanın başında durduk. Biraz sonra, gebe eşeği ile Jacobo
    Losurdo, onun arkasından, sırtında kükürt sandığı ile Pontius
    Pilatus geldi. Daha şonra Antonio Ranocchia ile Boldovino
    Sciarappa bağ budamaktan ve Giacinto Barletta, Yenerdi
    Santo, Ciro Zironda, Papasisto ile daha başka birçokları kum
    çukurundan geldiler. Herkes elektrik meselesinden ve vergilerden
    bahsediyordu. Yeni vergilerden, eski vergilerden, belediye
    resimlerinden, devlet vergilerinden bahsediyorlar, hep
    aynı şeyi tekrarlıyorlardı çünkü her şey aynen eskisi gibi idi.

    Fakat bu sırada, kimsenin gözüne çarpmadan, aramıza bir
    yabancı karışmıştı.
    Bisikletli bir yabancı. Bu saatte kim olabilirdi? Keşfetmesi
    güç ...
    Elektrikçilerden değildi. Belediyecilerden de değildi.
    Hele mahkemeden hiç değildi... Şık, traşlı yüzlü, akide şekeri
    gibi küçük ağızlı bir delikanlı. Bir eliyle bisikletini tutuyordu,
    bu el, bir kertenkelenin kamı gibi küçük ve düzgündü.
    Kunduralarının üzerine beyaz tozluklar giymişti.
    Hepimiz hemen sustuk. Bu delikanlının yeni bir vergi getirdiğini
    hemen anlamıştık. Hiç şüpheye mahal yoktu. Fakat
    onun bu yolculuğu boşuna yaptığına, getirdiği kağıtların, İnnocenzo
    la Legge'nin getirdiği kağıtlarla aynı akibete uğrayacağına
    da şüphe yoktu. Biz yalnız bir noktayı merak ediyorduk:
    Acaba bu yeni vergi neyin nesiydi? Herkes kendi
    kendine bunu düşünüyordu. Ama faydasız ...
    Bu sırada yabancı gevrek bir sesle iki yahut üç defa, kahraman
    Sorcanera'nın dul karısının evini sordu.
    Marietta Sorcanera'nın kendisi de oradaydı. Koskocaman
    gebe karnı ile meyhanenin kapısını kapatıyordu. Kocası
    harpte öleli beri bu üçüncü yahut dördüncü gebeliği idi.
    Adam karısına bir gümüş madalya ile bir maaş bırakmış,
    fakat herhalde bu üç veya dört gebeliği bırakmamıştı. Bununla
    beraber Sorcanera'nın harpten sonra, merhum kocasının
    şanına dayanarak, mevki sahibi adamlarla bir hayli
    düşüp kalktığı söyleniyordu. Hatta bir kere, bir milli bayramda,
    kaza merkezinde, piskoposun yanında yer aldı. O sırada
    ikincisini doğurmak üzereydi. Bu vaziyette pek münasebetsiz
    ve göze batar bir hal alıyordu. Gözleri keskin olan piskopos
    sordu: "Herhalde tekrar evlendiniz, iki gözüm!" Kadın
    hayır deyince piskopos onun karnına hayretle bir göz attı ve
    bunu beklemeyen Marietta ancak şu cevabı bulabildi:
    "Kahraman kocamın bir yadigarı!"
    Hülasa, meyhaneci kadın mevki sahibi kimselere muamele
    etmesini bilirdi. Bunun için yabancıyı hemen masaya oturmaya
    davet etti. Öteki, cebinden kocaman kağıtlar çıkarıp
    önüne serdi.
    Kağıtları görür görmez, son şüphemiz de ortadan kalktı.
    İşte kağıtlar meydanda idi, yeni vergi kağıtları. Artık bir
    mesele kalıyordu: Hangi vergi?
    Bu sırada yabancı da konuşmağa başladı. Şehirli olduğunu
    hemen fark ettik. Söylediği bir sürü lafın pek azını anlıyorduk.
    Hangi vergiden bahsettiğini bir türlü bulup çıkaramadık.
    Elimizde kazma, yaba, kürek, kükürt fışkırtmacı gibi aletler,
    yanımızda Jakobo Losurdo'nun eşeği ile orada dikilip
    duruyorduk. Vakit epey geç olmuştu. Birkaç kişi çekilip
    gitti. Venerdi Santo, Giacindo, Papasisto, gittiler. Baldovino
    Sciarappa ile Antonio Ranocchia şehirlinin lakırdılarinı biraz
    daha dinlediler, sonra onlar da gittiler. Jakobo Losurdo daha
    kalmak istiyordu, fakat eşeği onu da kalkıp yollanmağa zorladı.
    Böylece şehirlinin yanında yalnız dört kişi kaldık.
    O konuşuyor, fakat kimse bir şey anlamıyordu. Yeni verginin
    ne-üzerine konduğuna, daha doğrusu artık neyin üzerine
    yeni vergi konabileceğine hiç kimsenin aklı ermiyordu.
    Nihayet şehirli sözünü bitirdi. Yanında durduğum için
    bana döndü, önüme beyaz bir kağıt uzattı, elime bir kurşun
    kalem verdi:
    "İmzala!" dedi.
    Neden imzalayayım? Ne diye imzalayayım? Bütün o lakırdı
    kalabalığından on kelime bile anlamamıştım. Ama hepsini
    anlamış olsam bile, ne diye imzalayacaktım?
    Şehirli benim yanımdaki köylüye döndü, kağıdı önüne
    sürdü, kalemi uzattı:
    "İmzala!" dedi.
    O da yerinden kımıldamadı. Şehirli üçüncü bir köylüye
    döndü, kağıdı önüne sürdü, kalemi uzattı:
    "İmzala!.. Sen başla ... Senden sonra ötekiler de imzalarlar!"
    dedi. Sanki bu lafları bir duvara söylemişti. Hiç kimse
    kımıldamıyordu. İşin ne olduğunu bilmedikten sonra, ne
    diye imzalayalım?
    Şehirli, adamakıllı içerledi. Sesinde, bize hakaret eden bir
    hal var gibiydi. Ama vergilerden hiç bahsetmedi. Heyecanla
    beklediğimiz halde, hep başka şeylerden konuştu. Birdenbire,
    bisikletinde el demirinde asılı duran kamçısını yakaladı,
    etrafına bir savurdu. Az daha yüzüme çarpacaktı.
    "Konuş, konuş!" diye bağırıyordu. "Köpekoğlu köpek!
    Ne diye konuşmuyorsun? .. Ne diye imzalamak istemiyorsun?"
    Bizim de enayi olmadığımızı kendisine anlattım. Bütün
    gevezeliklerinin, bu işin yeni bir vergi işi olmadığını bize
    yutturarnayacağını kendisine anlattım.
    "Biz anladık!" dedim. "Hem de pek güzel anladık. Ama
    para vermeğe gelince, para vermeyeceğiz! Zaten ev için bir
    vergi;· bağ için bir vergi, eşek için bir vergi, köpek için bir
    vergi, çayır için bir vergi, domuz için bir vergi, araba için
    bir vergi, şarap için bir vergi veriyoruz. Bu kadarı yeter.
    Daha başka neye vergi koyacaksınız ki? .. "
    Sanki Çince söylemişim gibi yüzüme bir baktı, cesareti
    kırılmış bir halde:
    "Biz konuşuyoruz ama, birbirimizi anlamıyoruz!" dedi,
    "aynı dili konuşuyoruz, ama gene de dilimiz aynı" Dediği
    doğruydu. Bir şehirli ile bir köylü birbirini anlayamazlar. O
    da, konuştuğu zaman bir şehirli gibi konuşuyor, şehirli olmaktan
    kurtulamıyor, yalnız efendi gibi konuşmasını biliyordu.
    Ama biz köylü idik. Her şeyi köylüler gibi, yani kendimize göre anlıyorduk. Ömrümde belki bin defa görüp anladım
    ki, şehirli ile köylü büsbütün ayrı iki şeydir. Gençliğimde Aıjantin'de, Pampalarda bulundum. Orada, İspanyol'undan kırmızı derilisine kadar her milletten köylüyle konuştum;
    birbirimizi, sanki Fontamaralıymışız gibi, anlardık.
    Ama her pazar İtalyan konsolosluğundan gelen bir şehirli ile konuşurdum, birbirimizin sözlerinden hiçbir şey anlamazdık
    ... Hatta çok kere tam tersini anlardık. Bunun için, şehirli yeniden söze başlayıp, vergi lafını ağzına
    bile almadığını, vergilerle bir alakası bulunmadığını, Fontamara'ya başka bir iş için geldiğini, hele ortada para verilecek bir şey olmadığını söyleyince hiç şaşırmadım. Bu sırada vakit epeyce geçip ortalık adamakıllı karardığı
    için, bir kibrit yaktı. Sonra önündeki kağıtları hepimize birer birer gösterdi. Sahiden bunlar bembeyazdı. Vergi kağıdı değillerdi. Yalnız üst başta bir şeyler yazıyordu. Şehirli şimdi iki kibrit birden yaktı ve orada ne yazdığım bize gösterdi, "İmza sahipleri, yukarıda ne yazıldığını öğrendikten sonra, serbest olarak ve büyük bir şevk ile Milis yüzbaşısı Cavaliere Pelino'nun kağıdını imzalamışlardır." Bize dediğine göre, Cavaliere Pelino kendisi imiş.
    İmzalanan kağıtlar hükümete gönderilecekmiş! Bu kağıtları amirinden almış. Başka arkadaşları da aynı
    kağıtları öteki köylere götürmüşler. Bunun için bu iş sadece Fontamara'nın lehine veya aleyhine bir şey olmayıp, bütün köylere aitmiş. Bunun, hükümete verilecek bir mazbata meselesi olduğunu söylüyordu. Bir mazbatada da birçok imzalar bulunması lazımmış. Mazbatanın kendisi ortada yoktu. Cavaliere Pelino onun neye ait olduğunu bilmiyordu. Sahiden bilmediğine dair bize namusu üzerine yemin etti. Mazbatayı amirleri yazmışlar. Onun vazifesi sadece imza toplamakmış; köylülerin vazifesi de: İmzalamak!
    İzah eder gibi bir tavırla:
    "Anladınız mı?" dedi, "köylünün hiçe sayıldığı, adam yerine konmadığı devirler geçti! Şimdi bizim başımızda bulunanlar köylüye karşı büyük bir hürmet besliyor ve onun ne dediğini duymak istiyorlar!" "Bunun için imzalayın] Fikrinizi sormak için ayağınıza kadar memur göndermekle devletin size verdiği şerefe layık
    olduğunuzu gösterin!" Biz hala daha içkili idik. Fakat o sırada yanımıza yaklaşıp son izahları dinleyen Generale Baldissera, bütün pabuççular gibi, birdenbire lafa karıştı: "Efendi bu işin parayla bir ilişiği olmadığına söz verirse,
    ilk imzayı ben atarım!'; İlk imzayı da attı. Soiıra ben imzaladım. Sonra yanımda duran Pontius Pilatus, sonra Michele Zompa, sonra Marietta imzaladılar.
    Peki ama, ötekiler? Onlara nasıl sormalıydı? Bu saatte evden eve dolaşmak imkansızdı. Çareyi Cavaliere Pelino buldu. Biz ona Fontamara'daki bütün köylülerin adını söyleyecektik, o da yazacaktı. Dediği gibi yaptık. Yalnız bir kere bir' münakaşa oldu, o da Berardo Viola'nın ismi geçtiği zaman. Berardo kendisi burada olsaydı
    bu kağıdı asla imzalamazdı diye Cavaliere Pelino 'ya anlatmağa uğraştık ama, onun ismi de kağıda yazıldı.
    İkinci kağıt da isimlerle dolmuş, ve şehirli otuz, kırk kadar kibrit yakmıştı ki, gözüne bir şey çarptı. Masanın üstündeki bir şey onu sinirlendirmiş, tiksindirmişti. Halbuki masanın üzerinde bir şey yoktu. Yeniden bir kibrit çaktı ve dikkatle araştırdı. Başını o kadar eğiyordu ki, nerdeyse burnu dokunacaktı. Nihayet parmağıyla bir noktayı göstererek, keçi gibi sesiyle: "Bu da ne?" dedi, "bu pislik kimden geldi? Kim getirdi onu?" Kavga çıkarmak mı istiyordu ne? Hiç kimse cevap vermedi. Generale Baldissera, ihtiyata riayet olsun diye uzaklaştı. Yabancı, sualini dört beş defa tekrarladı. Masanın üstünü iyice aydınlatmak için, üç kibriti birden yaktı. O zaman
    bir şeyin kımıldadığını gördük. Öyle korkulacak bir şey değildi ama, orada kımıldayıp duruyordu. Önce Pontius Pilatus kalktı, masanın üzerine eğildi, dikkatle baktı, sonra:
    "Benden değil!" dedi.
    Ben de aynı şeyi yaptım. Böceği gözden geçirdim, elledim,
    çevirdim, çubuğumun sapıyla bir daha çevirdim:
    İnan olsun ki benden de değil!" dedim.
    Michele Zompa hiçbir şey duymamış gibi yapıyor, tütün
    içip havaya bakıyordu. Marietta da masaya eğildi, şimdi
    isimlerin yazılı olduğu kağıdın ortasına kadar geliniş olan
    böceğe uzun uzun baktı, sonra eline alıp sokağın ortasına
    atarak:
    "Acayip ... Pek acayip!" dedi, "yepyeni bir cins ... Esmer, uzun, sırtında da bir istavroz var!"
    Michele Zompa bağırarak yerinden fırladı: "Nasıl? Nasıl? .. Sahiden sırtında bir istavroz mu vardı?
    Sen de onu kaldırıp attın ha? .. Papanın bitini kaldırıp attın
    ha? .. Anlaşma bitini kaldırıp attın ha? .. Mel'un, cehennemlik,
    imansız!" Hiç kimse bir şey anlamamıştı. O zaman Michele anlatmağa
    başladı:
    "Geçen kış gördüğüm bir rüya meselesi bu!.. Rüyamı baş
    papaz Don Abbacclıio 'ya anlatmıştım. O da bana kimseye
    bir şey söylemememi tavsiye etmişti. Ama şimdi ... Eğer Marietta
    yalan söylemiyorsa .. . O göründü ... O göründü, ben de
    konuşabilirim."

    Kilise İle devlet arasında anlaşma yapıldıktan sonra, herhalde hatırlarsınız, Don Abbacchio bize demişti ki: Artık köylüler için bir saadet devri başlıyor, çünkü Papa İsa'dan sizin için birçok kolaylıklar elde etti ... işte o zamanlar ben rüyamda Papa ile çarmıhtaki İsa'yı konuşurlarken gördüm.
    Çarmıhtaki dedi ki: "Bu anlaşmayı kutlamak için, Fucino gölünden kazanılan toprağı, onu işleyen köylülere vermek iyi olur!" Papa cevap verdi: "Ya Rab! Prens Torlonia buna razı olmayacaktır! Prens Torlonia'mn papalık kasasına bir hayli yardımda bulunduğunu unutma!" "Bu anlaşmayı kutlamak için, köylüleri vergilerden kurtarmak iyi olurdu!" Papa cevap verdi:
    "Ya Rab! Hükumet buna razı olmayacaktır! Hükumetin köylülerden aldığı vergilerden iki milyon lirtti papalık kasasına verdiğini unutma!"
    Çarmıhtaki dedi ki:
    "Bu anlaşmayı kutlamak için, her şeyden evvel, fakir köylülerle ırgatlara iyi bir mahsul hazırlayacağım!"
    Papa cevap verdi:
    "Yarab, fakir köyülerle ırgatların mahsulü iyi olursa ekin
    fiyatları düşecektir. Bizim bütün piskoposlarımızla kardinallarımızın büyük arazi sahibi olduklarını unutma!"
    O zaman çarmıhtaki; başkalarına zarar vermeden köylüler için bir şey yapamayacağına pek üzüldü.
    Bunun üzerine, köylüleri çok seven Papa dedi ki: "Yarab, aldırma! Belki de, Prens Torlonia'nın hükumetinin ve piskoposlarla kardinalların canını sıkmadan köylülere bir iyilik etmek mümkündür!"



    Sonra bu büyük barış gecesinde Mesih ile Papa Fucino gölünün etrafında, bütün Marsika köylerinin üzerinde uçmağa başladılar. İsa önde uçuyordu. Sırtında büyük bir çuval vardı. Arkasından para uçuyordu. Köylülerin işine yarayacak şeyleri bu çuvaldan almasına müsaade edilmişti. Bu gökyüzü yolcuları bütün köylerde aynı manzarayı
    gördüler: Ağlayıp sızlaya, küfür eden, kavga eden, birbirini korkutan, ne yiyip ne giyeceğini bilmeyen köylüler ... O zaman Papanın ta ruhunun içi üzüldü. Çuvaldan bir yığın bit alarak Marsika havalisine saçtı, sonra şöyle dedi:
    "Alın, sevgili evlatlarım alın da kaşının ki, boş saatlerinizde günahtan uzak kalasınız!" Michele Zompa'nın rüyası buydu. Öyle bir rüya ki, herkes kendine göre yorabilir. Rüyaları alaya alanlar çoktur. Birçokları da bunlarda istikbali görürler. Bence rüyalar uyumak içindir. Fakat Marietta Sorcanera, bu çok alçakgönüllü kadın, bu rüyayı başka manaya aldı, birdenbire boşandı, şiddetli hıçkırıklar arasında kesik kesik: "Demek böyleydi... Demek böyleydi... dedi, "Papa bizim için dua etmese bizi günaha girmekten kim korurdu?
    Bizi cehennemden kim kurtarırdı?" Fakat Cavaliere Pelino bunu başka türlü anladı; o keçi sesiyle:
    "Benimle alay ediyorsunuz ha?" dedi ve kamçısını Michele Zompa ile meyhaneci kadına doğru savurdu, "Benimle
    alay ediyorsunuz ... Hem benimle, hem de hükumetle alay ediyorsunuz ... Kiliseyle ve devletle alay ediyorsunuz!"
    Aynı sesle, aynı tavırla birçok şeyler daha haykırdı, ama, kimse bir şey anlamadı. "Hükumet size gösterecek ... Sizi cezalandıracak!" diyordu, "Hükumet sizin hakkınızdan gelecek!"
    Biz içimizden: "Konuş bakalım, konuş, sonunda nasıl olsa susacaksın!"
    diyorduk "Herhalde susacaksın!" Fakat o konuşuyor, konuşuyor, bir türlü bitiremiyordu.
    Michele'ye: "Bilmiyor musun be?" diyordu, "Eğer seni ihbar edersem en aşağı on sene hapis cezası yersin! Senden çok daha az haince, çok daha masum şeyler söyleyenlerin on sene kürek cezası
    yediklerini bilmiyor musun? Siz hangi dünyada yaşıyorsunuz
    yahu? Son senelerde neler olup bittiğini biliyor
    musunuz, yoksa bilmiyor musunuz? Bugün hükumeti kim
    idare ediyor biliyor musunuz? Bugün kimin başta olduğunu
    biliyor musunuz?"
    Zompa onu yatıştırmak için, pek sabırlı bir halle cevap
    verdi:
    "Ah, şehirlerde çok şeyler olup bitiyor. Şehirlerde her Allahın
    günü bir şeyler oluyor. Her gün hiç olmazsa bir gazete
    çıkıyor, hiç olmazsa bir havadis veriyor. Senenin sonunda ne
    kadar eder? Binlerce ... Düşünün bir kere ... Bir köylü ... Garip
    bir köylü bunları nasıl bilsin? İmkanı yok! Ama işler başka,
    emirleri veren başka ... İşler her gün değişiyor, emirleri veren
    hep aynı kalıyor. Hukumet hep aynı kalıyor. Bazan ismini
    değiştiriyor ama, yine de aynı kalıyor."
    "Peki, insanların mertebeleri ne oluyor?" dedi. Galiba
    kendisi de mertebeli biriydi. Ama biz bunun ne demek olduğunu
    bilmiyorduk. Şehirli birkaç kere başka kelimelerle anlatmağa
    çalıştı. Nihayet Michele kendisine cevap verdi:
    "Mertebesi herkesten büyük, ahiretin sahibi Allah 'tır.
    Sonra, dünyanın sahibi Prens Torlonfa gelir.
    Sonra, Prens Torlonia'nın muhafızları gelir.
    Sonra, Prens Torlonia'nın muhafızlarının köpekleri gelir.
  • KIZILIRMAK


    Silâh ve şarkı
    ben bütün karanlıkları bunlarla yendim
    doğacak çocuğumun kanında esen
    emekçi karımın dimdik bakışlarında
    ve çetelerin sipsivri uykusuzluğu
    silâh ve şark


    benim bütün şarkılarım iri kuşlardır al ve şafakleyin
    ışıklı nehirler büyütür silâh seslerim tankaranlığında
    yekinir yürür orman
    yekinir yürür toprak
    yekinir yürür kalabalıklar
    ve der ki kitabın ortayerinde
    bütün ırmakları dünyanın
    kızılırmaktan geçer


    vurun kanatlarınızı karanlığa kuşlarım
    geçin sıcak ırmakları kuşlarım
    kızılırmak kızılırmak akın kuşlarım


    açtım kırkıncı kapıyı
    gördüm ki atın önünde et
    titrer biryerleri zamanın
    kırdım kırkıncı kapıyı
    gördüm ki itin önünde ot
    ürperip durur hiç olmalardan
    şakıdı kuş
    yarıldı nar
    delirdi ateş
    ve başladı uğul uğul uğuldamağa
    bütün ırmakları dünyanın
    kızılırmak
    kızılırmak

    güneşin ortasında insanlar kımıldaşır
    ve der ki şakıyan kuş
    yarılan nar
    deliren ateş:
    zaman akıyor
    omuzlarında kalabalık nalkırıklarıyla
    anasonlu duyarlığında general nargilelerin
    bir damla kankurusu çok eski savaşlardan
    belki silâhların çürümedik biryerlerinde
    belki pişman bir ağzın acıyarak anlattıkları
    aşka benzer bir karışık kıtlık direnci
    boyunları kafataslı saray kahramanları
    yığınlara vatan diye kalan yoksunluk



    ne de çok özlemişiz gökyüzüne kansız bakmayı!


    yıkık bir ud tiryakiliği antika cumbalarda
    kanaryalarında berberli bezginliği burjuvalığın
    bir polis burnu belki - dağdaki çarıksızın çarıksızlığı
    bir büyük vurgun düzeni - belki de bir lavrens
    vurgunun soygunu nevyork'ta döllediği
    bir kucak sakal sanmak belki de marks'ı
    toprakları denizleri insanları ingilizlemek
    silâhlarla beklemek sömürge sofralarını
    vaşington ağalarının pilâtin dişlerine
    taze bir kan gibisine gerinir güneşlerde
    saklar genişliğini şarapçasına
    altun tepsilerde çok büyük ölür yürek
    çok büyük hıncı kalır mayonezli kirenaların


    yanyana
    birsofrada
    sanfransisko ve c.i.a.
    yâni çuval ve mızrak
    notrdam'ın kargalarının güldüğü


    sakalları incili hümanizma satıcıları
    halep pazarlarından gecikmiş bir ikindi
    kışlalar öğlesonları asurbanipal
    bir böcek ölüsünün geceyi kemirdiği
    tektanrılı çokyataklı ve çok çok acımaklı
    ikindi parklarında köpek ve kıral
    altun ve brovningin karanlık egemenliği


    konuşun soytarılar
    çalgılar susun
    daha bitmedi açlar
    salınır o eski sularda cüzzam yalnızlığı kirliliklerin
    gözün gözü sömürdüğü topraklarda ayıp ve kara
    şimdi çoktaaan terekesi o serüven kahramanlığın
    o bezirgan mutluluk balık tutar şimdi mor kuytularda


    ne de çok özlemişiz gökyüzünü kirşiz sevmeyi

    kırdım kırkıncı kapıyı
    kandım o pınarlardan
    başladı ugul uğul uğuldamağa
    bütün ırmakları dünyanın
    kızılırmak
    kızılırmak


    Sen ne cömert topraklarsın ey ortadoğu
    sen ne çok soyulansın ve hiç uyanmıyansın


    akdeniz'de mor bir deniz burjuva gitarlarında
    kuytuların kuytularda ölüme döllenmesi
    sevişmenin soyutluğu ve çamurluğu
    duaların çamurluğu ve soyutluğu
    gökyüzüne insanca bakamamak
    yâni hiçbir şey
    yâni utanç ve lavanta
    yâni mum
    çoktespihli bir ebabil ki uzar çöllerde
    uzatır baltazar bayramlarını petrol petrol
    uzatır köleliği âmin âmin
    çeşmelerinden hâlâ şehname akan
    şahlı seccadelerde acem ve anka
    mezarlık toprak reformu - kölelerin eşelendiği
    keskin bir ingiliz burnu - de ki abadan
    ya da bir şah ve allah ve dolar üçlemesi
    saat tam onikiye beş kala

    akdeniz'de mor bir deniz burjuva gitarlarında
    soyubitmiş balıkların akvaryum bezginliği
    bir dilim ay
    bir lokma arap
    - gölgesini güneşten bile esirgeyen -
    ve şakkulkamer bedeviliği
    yâni utanç ve lavanta
    yâni kirli ve kaçak
    yâni mum
    kalçaları, kadın pazarlarının - yok başka
    karanlık vatanseverliği kaçakçılığın - yok başka
    general nargilelerin madalya törenleri
    ve şeytan taşlaması petrol kırallarının - yok başka
    ezik ve utangaç
    bilgiç ve yoz
    mum
    yâni demek istiyorum ki
    sadakalı sosyalizm soytarılığı


    konuşun soytarılar
    çalgılar susun
    bekler güzel yarınlarını bu tutsak toprakların
    çetelerin o sipsivri uykusuzluğu


    akdeniz'de mor bir deniz burjuva gitarlarında
    neyin neye düşman olduğu belki de hiç bilinmeyen
    hergece bir düşük, sam radyosunda
    hersabah bir komik âdem
    bir hacıyatmaz
    ve komünistli bir kıralistan yunanistan'da

    hacının develeri gevişirken ay altında ortadoğu'da
    petrol ve çelik kırallarının gölgesinde bir istanbul akşamı
    bizans ve kirli
    türk ve yoksul
    ve mâcun
    allaha ve devlete ve bilcümle gölgelere dualar eyliyerek
    biryanı yangın yıkım
    biryanı yoksul yetim
    biryanı dökülür pul pul
    deniz
    altun
    ve kristal karışımı halinde bir istanbul
    uyanır köprüaltı uykularında


    elektıronik müzikli bir hicazkâr ud
    ve kızıl çağrısı açlığın
    o devletli tekliğinin kabuğunda bir hamal Ortadoğulu
    sıla çalgını da
    vatan yoksulu
    allaha inanır arapça
    yoksulluk çeker türkçe
    ve denizi sever çocukça
    oraları söyler durmadan
    oralarda yaşar bıkmadan
    oralarda ölür istanbullarda


    kaktüs kemirenlerinden biri midir brezilya'nın
    yoksa nil'e tapan ve aç yatan bir fellah mıdır
    kimbilir belki de rio'lu bir gecekondulu
    insan nerde başlar belli değil ki
    istanbulsuz gibi yaşıyarak istanbul'u
    vatansızlığını vatan diye güzelim gün ortasında
    elektıronik müzikli bir hicazkâr ud
    develeşip develeşip dönüşmesi gökdelenlere
    yanki go hom'lu bir miting alaturka
    betonarme balkonlarında emperyalizmin
    ve kasıklarında maydarling amerika
    yâni bütün devrimcilerin konakladığı
    en çok özlediklerine düşman yaşıyan
    bir gecikmiş kıral ve özgür köle
    sürüyerek zincirlerini kaldırımlarda
    ana avrat söverek soluna sosyalistine
    ve bir somun ekmek kaldırımlarda
    ve bir garip hamal kaldırımlarda
    ve bir vatanölüsü kaldırımlarda

    Ne bulmak içkilerde intiharlarda
    neye varmak birşeyleri durmadan çoğaltarak
    çiçek resimleri çizmek güneşli pencerelere
    ölüleri akreplerle çiyanlarla karıştırarak
    eski çamaşırları yenilemek dilencilerde
    bir eski oyuncaktan koca bir gençlik bulup çıkarmak

    kimbilir biz şimdi nelerin neresindeyiz
    alı neden moru neden kırmızıyı kimbilir neden severiz


    bir kenti geri almak ve davul
    bir kenti geri vermek ve davul
    oynaşmak iskeletlerle altunlarla madalyalarla
    dedeleri gümüşlere altunlara atlara oranlamak
    bıkıp bıkıp yeniden başlamak sevişmelere
    kimbilir biz şimdi nelerin neresindeyiz
    alı neden moru neden kırmızıyı neden severiz
    [kimbilir

    dal uyur daldasında yorgun dalların
    gece büyük büyük anlatır eskimişlerden
    su değil toprak değil
    de ki acımışlıklar
    de ki altun sözcükleri tükenmişliğin
    oturur direk direk
    götürür pazar pazar
    ne ki yaşamak?



    umduğum gel
    sevdiğim gel
    beklediğim gel
    gel benim
    kuşak kuşak
    yoluna kurban olduğum

    Kırmızböceğini tanır mısınız?

    güneşin kıyısında kırmızböcekleriyiz
    bir, maviye çalar türkülerimiz
    bir, kapkaraya
    kağnı uzaklığını bilir misiniz
    kırmızıbiber ve tuz
    bilir misiniz
    karlı karanlıkta yalnız
    yapayalnız
    ince ince ölmek
    bilir misiniz
    bugün bulgurun sonu
    yarına dur bakalım
    öbürgün allah kerim
    bilir misiniz
    toprağın boynu bükük
    eller umarsız
    ağam sen bilirsin
    bilir misiniz
    hani derya içre olup da deryayı bilmeyen balıklar gibiyiz
    ve işte atombombalarıyla korunur açlığımız


    işlemeli mendil ve kurşun
    harmanyeriyiz hey bre
    karakol kapısıyız
    imparatorluk kokar sefaletimiz
    soyula soyula çıplak
    güdüle güdüle sürü
    bütün halklar gibiyiz - biraz kuşdili
    biraz kahvefalı
    ve biraz da düş
    hapisâne avlusuyuz hey bre
    cennet kuzularıyız
    helallaşır gibi bakarız dostların gözlerine
    severiz gülyağını
    ve bir de aynaları
    ve bir de aynalarda yiğitlik masallarını
    sonra azıcık da sakızı
    azıcık da uçkurhavalarını
    bıyık burup gazel çekeriz de tenhalarda menhalarda
    uzatırız boynumuzu elkapılarında
    sülünler gibi

    ve işte türkiyeliyiz
    hani derya içre olup da deryayı bilmeyen balıklar gibiyiz
    hamsiyiz karadeniz'de
    çukurova'da pamuk
    uzunyayla'da buğdayız
    ege'de tütün
    sınırboylarında gözükara kaçakçılarız
    istanbul'da kadillaklı karaborsacı
    ve doğu dağlarında koçero'larız
    eşsiz bir güzellikle çarpılmış gibi
    uyumuşuz yoksulluğun körmemelerinde
    çalışkanız
    filozofuz
    dostuz
    bütün sömürülenler gibi ezik
    bütün uyananlar gibi kızgın ve doluyuz
    seslenir yüzyıllar ötesinden pir sultan abdal'ımız
    'üstü kanköpüklü meşe seliyiz'
    etekleriz de kodaman soyguncuları ekmek kapılarında
    gözümüz gibi koruyup kolladığımız devletin silâhını
    hey bre
    yoksul - yetime doğrulturuz

    ve işte türkiyeliyiz
    ateşleriz de mandıraları fabrikaları
    topal karıncayı melhemleyip salıveririz
    bir yaprak düşer bir yanbakış götürür biryerlerimizi
    kan sızar yeşillerden ak mendillere
    çıkarıp öcümüzü dağbaşlarına
    ağıtlara ağıtlara dökeriz yüreğimizi


    saksıda çiçek
    kıraçta ceviz
    örtülerimizde nakış nakış sabır ve gözyaşı vardır bizim


    akıyorsak garip çaylar gibi incelerekten
    dokutuyorsak eğer sonbahar gibi
    çok ağır olduğumuz içindir mandalar gibi
    ve balıklar gibi çok kalabalık
    seviyorsak silâhı ve yoksulluğu
    susuyorsak kar altında toprakçasına
    bıçak kemiğe değmediği
    güneş ufuktan doğmadığı
    o tozkoparan fırtına
    kapımızı
    kırmadığı
    içindir

    vurun kanatlarınızı karanlığa kuşlarım
    geçin sıcak ırmakları kuşlarım
    kızılırmak kızılırmak akın kuşlarım


    Anasının karnını tekmelediğinde temmuz
    kocaman ve çoook akıllı bir balıktı uzayda
    proton -1 uydusu sovyetler'in
    ve çelik bir kelebekti mariner-4
    ensekökünde merih'in
    şeftali emzikteydi bursa'da
    pamuk çiçekte
    çukurova'da
    ve yeşil bir buluttu buğday
    konya'da
    sivas'ta
    siverek'te

    ozan ozanca söylüyordu dünyanın geleceğini
    işçi grevce
    adını bile bilmediğimiz birileri vardı dünyanın bir-
    [yerlerinde
    örneğin Singapur'da
    tahran'da belki
    belki de kordoba'da
    karakas'da mı desem katanga'da mı
    yoksa roma'da mı ankara'da mı
    birileri biryerlerde durmadan yontuyordu
    barışı mermer mermer
    öfkeyi demir demir
    sevgiyi tunç tunç
    doyumsuz günler aşkına


    ölmek birşey değil dostlar
    hergün ölmek güç
    açlık
    o başka ölüm
    açlık korkusu
    beter
    ne atom ne hidrojen ne yangın
    dağları dümdüz etmeğe - dostlar
    aç çocukların çığlığı yeter
    proton-1
    mariner-4
    güzel
    akıllı
    büyük
    yıldız kaymaları masallar getirirken gecelerime
    yangından kaçar gibi bölük bölük
    sırtı yorganlı emekçileri cömert ülkemin
    göçüyorlardı vatan vatan
    viyana üzerinden
    adenover almanyasına
    'allı turnam bizim ile gidersen
    şeker söyle kaymak söyle bal söyle'
    söyle ki iyi vursun hınzır vurguncu
    tüyübitmediği soysun tefeci
    eskiden gemilere bindirip bindirip zencileri
    allı turnam geçersen ırgat pazarlarından
    zincirli topraklardan hacizli kapılardan
    hastane önlerinden geçersen allı turnam


    insan bazan ölümden de güçlü olabiliyor
    birşeylerin gidişinden ve hiç dönmeyişinden

    sabahları yorumlamak güç değil
    yoksulluğu yorumlamak güç değil
    nasılsa bir başka yorumlamak hep aynı sabahları
    esmer ve uzak
    inmeli antenlerin ardında şaşkın
    ve grevler döverken komprador marka demokrasinin
    [duvarlarını
    yedirip yüreklerini korkularına
    bir köledüzenin uşağı efendisi
    cebi dolarlısı da
    sırtı bitlisi
    tekmeler gibi güneşi çocukların gözbebeklerinde
    'arefe gününde bayram ayında'
    vurdular emekçilerin kongresini
    kördüler
    karaydılar
    çiçeksizdiler
    ve gelip bir karanlıktan
    gidiyorlardı bir karanlığa

    Benim karamsarlığım belki de bir demet gül - sevdiğim
    içimin büyük büyük aklığından geliyor belki de karam-
    [sarlığım


    kocaman ve çoook akıllı bir balıkken uzayda
    proton -1 uydusu sovyetler'in
    ve kondukonacakken luna'lar
    tatlı bir öpücük gibi ay'a
    dilenmek benim ülkemde
    işsizlik benim ülkemde
    ve şeytan taşlamak yasak değildi benim ülkemde
    baböf'ü okumak yasak
    paspas yapıldı demirinden giyotinin
    direktuvar bir ölü söz lârus'ta
    oysa bizim buralarda
    kelepçe yapılıyor hâlâ
    pitekantıropüs babanın günahsız baltasından


    kopmuş toprağından kanayarak
    kanayarak
    saçılmış yollara türkü türkü
    ışık ne
    vatan nerde
    ne ki kutsallık!


    kentlerin varoşlarında sanki kurt sürüleri
    tanrıya filan değil
    allı morlu ışıklara dönük yüzleri
    konuşur elleri ekmek ekmek
    takırdar çeneleri
    ölüm yakın
    lokman uzak
    anlamak yasak değildi benim ülkemde
    anlatmak yasak
    adına grev diyorlardı
    adına gecekondu
    bir şey dolaşıyordu aramızda seslisoluklu
    yaşıyorduk onu biz - dinine allahına kitabına dek
    yaşıyorduk yağmurda yaprak gibi her zerremizde
    ölmek yasak değildi yoluna onun
    adını koymak yasak
    tutmuş troya atları subaşlarını
    madalyalı seyisleri emperyalizmin
    ak taşın üzerinde iki damla kan
    biri memet
    öbürü memet
    'arayerde bu kan nedir
    dost dost dost'
    görmek yasak değildi benim ülkemde
    göstermek yasak

    ben ki uçan kuşu kıskanırdım oyun çağımda
    nehirleri yağmurları selleri kıskanırdım
    buluttan gemilerimle aşardım duymadığım denizleri
    yıldızlardan yıldızlara kurulu hamağımda
    mapusâne türküleri söylerdim geceleri
    bir uzak sel sesiydi o kaygan günlerimde ekmek kavgası
    dünyamda renkler ve böcek sesleriyle bir öyle cümbüş
    en hırçın yıldızları en uysal kavaklara işlemek yaprak
    [yaprak
    yaralı bir serçenin gözlerinde bir evren ölüp ağlamak
    ve bütün haziranları bir tek gülle açmak hersabah


    o tedirgin ellerin bakışları hâlâ sofralarımda
    hâlâ çizik çizik kanar kaygusu o ekmeksiz akşamlarımın
    yok artık, dost yüzlü ağaçlarım, gurbet kanatlı gemilerim
    [yok
    gömüldü gitti kervanlarım o çıtır çıtır ağustos gecelerinde


    bir dilim güneş koyup bir dilim yoksul sevince
    aşk büyütmek
    gecelerce gecelerce özlemeklerden
    bölündüm ayrılıklara parça parça
    dağıldım yeryüzüne çığlık çığlık
    şimdi patron yüzlü sabahlardayım
    şimdi direk direk direnmek

    gel benim sevdiceğim
    gel benim umducağım
    beklediğim gel
    gel de bitsin
    kuşak kuşak
    yoluna kurban olduğum

    binip binip bulutlara ulaştım yıldızlara da
    kıtalardan kıtalara el sallıyamadım
    el sallıyamadım
    turnalar bile geçip gitti türkülerimden
    ben kaldım buralarda
    ben işte kaldım buralarda ey dost
    kırmızıkuşlar
    kırmızıkuşlar
    diye diye avuttum
    hırçın çocuklarımı
    em, em
    diye diye ağladıkça
    ağladıkça
    masmavi çocuklarım
    hep işte böyle

    insan bazan ölümden de güçlü olabiliyor
    anaç bir ağaç gibi dinleniyor kaygularım şimdi güneşte
    aldanmak ne kolay
    ne temiz
    ne ilkel
    allahım!
    kalabalıklarla sevmek güzel günleri
    ne denli güç
    ne denli güç
    allahım!

    uzay
    o masallaranası yıldızlı karanlığım
    karanlığım benim!
    o şafak tarlalarının ekmeğe dönüşmesi
    sarıçiçek vakti ölmek ekinler arasında ve şafakleyin
    bıldırcınlar ve yıldızlar ve tanyeli eşliğinde
    birşeyleri bulmak ve varamamak
    vakur bir ağaç gibi kucaklamak evreni ve şafakleyin
    alfa
    beta
    gama
    ve aynştayn
    yâni biraz daha iflası korkularımızın
    insan denilenin karanlık kurtuluşu
    bir ceviz yaprağı denli basit ve ilkel
    karışık mı karışık bir ceviz yaprağı gibi


    nezaman kaldırsam başımı geceleyin
    ne denli çok anlamağa çalışsam
    gökyüzü bir yapraktı unutulmuş
    not defterinden aynştayn'ın

    ne sanat sanat için şarlatanlığı
    ne savaş için savaş
    çoktan anlaşıldı hey bekleroğlu
    taşın taş olmadığı
    ateşin ateş
    şimdi deprem çizgileri yığınların gözbebeklerinde
    şimdi yumruk çiçekleri o sömürge ülkeler
    aşamazken kel dağları kel dağları düşlerde bile
    geçtim sesduvarlarını sesduvarlarını düşlerde gibi
    yedi başlı beyler besledim yüreğimden yedirerek
    vurdum sonra başlarını beylerin efendilerin
    yok benim tanrılarla kişilerle hiçbir alışverişim
    ben artık, düzenlerle boğuşan bir gerçek devim
    öyle bir dünyayım ki ben-hep özlenmiş hiç yaşanmamış
    insan ve emekten geçer ekvatorum benim
    kendim çizerim sabahlarımı-yok benim sabahçıbaşım
    yok benim lüpçübaşım yok benim hötçübaşım
    yok
    yok
    yok!

    Elbet bir bildiği var bu haçaturyan'ın
    bir bildiği vardı elbet erzurumlu hançerbarı'nın
    arjantin pampalarında uykusuz çetecilerin
    benim kurtuluş anıtlarımda mermi yüklü ananın
    lumumba'nın kanının
    kanayan viyetnam'ın .
    kurşunlu duvarlara doğan günlerin
    kalabalık acıların
    bıçakaçmaz ağızların
    bir bildiği vardı elbet
    bir bildiği var
    bir bildiği olacak elbet

    hiç yalan söylemedi kalın çizgilerle susuşu yoksulluğun
    hiç yalan söylemedi gözlerde zulüm
    ve çıplak uykularında zengin düşleri milyonların
    hiç yalan söylemedi

    hiç yalan söylemedi bu ozan
    elbet bir bildiği var bu kayguların
    birikip birikip durmadan biryerlerde
    acıların öfkelerin birikip biryerlerde
    yekinmesi yatanların ve yürümesi
    akması küçüklerin ve katılması
    yıkması birşeylerin
    ve yıkılması
    yıkılıp yapılması
    hiç yalan söylemedi bu ozan
    işte karton kaleleri kapitalizmin
    işte gözün göze düşman olduğu
    işte elin ele düşman
    ve işte benim
    yeryüzünde güller gibi açılan devrimlerim


    kamboçya'da kalkan kamçı
    şaklar çukurova'da belimde benim
    istanbul'da verilmeyen hak
    durdurur dakota'nın volanlarını
    ve der ki öpüp kaldırdığım ekmek
    - beni böyle yerdenyere çalan şey -
    nevyork'ta bitmişse grev
    ben burda bil ki grev gözcüsüyümdür

    benim gözlediğim
    gel benim yürekyağım
    gel benim
    kuşak kuşak
    yoluna kurban olduğum
    gel!


    Of ooofff, koca gürültülü devrimsiler yutturmacalar
    cilalar civeleklikler yalancılıklar
    karagünlü saraylı soytarılıklar of!
    soygunların gölgesinde sosyete adaleti
    bre hitlerkırması kurtköpekleri
    il duçe döküntüsü yandançarklılar
    bre arapsaçı sadakalı sosyalistler eh!


    elif lâm mim vav he ye
    direkler arası kubbe
    a be ce de ve ye ze
    kadillak marka bir hecindeve
    saraylardan saraylara aktarılarak
    eldenele ceptencebe aktarılarak
    - yürü bre kahpe devran! -
    kanarmş savaşlarla kıtlıklarla yoksunluklarla
    bir gözünde nevyork
    bir gözünde moskova
    gevişir tespih tespih
    dökülür dua dua
    ayışıklı sularında
    ortadoğu'nun
    of ooofff, koca gürültülü devrimsiler yutturmacalar
    allamalar pullamalar törpülemeler
    karagünlü saraylı soytarılıklar of!


    Yorul ey gayrı
    akma ey su!
    ey benim yaratan tedirginliğim tutsak yanım dinmeyen
    [sızım ey!
    çıkarıp çıkarıp yeniden çıkarmak bu dağı bu doruğa
    yorul ey gayrı
    akma ey su!



    durup durup kaygulanmak gibi birşey bu bizim sularla
    [akıp gitmelerimiz
    sonsuz bir tren penceresinden savrulan güvercinleriz
    çok buruk çok buruk bir şarap diyorum sıkın bağları
    ben hiç ölmediğimi yaşamak istiyorum
    orman seviyorsam kimbilir dallara düşmanlığımı
    bayat bir başdönmesi - susmamak diye birşey
    kantutar beni yoksa - kantutmak diye birşey
    bırakma beni bırakma beni - çıldırırım diye birşey
    oysa düştüm develeri - düşlerimde uçaklar şimdi
    düşlerde başlayınca devrim - ne anladınız?
    devrim diye birşey - bir gecekondu tenceresinde
    demek ki önce devrim - ne anladınız?
    ve ölmek vazgeçilmez bir alışkanlıksa
    yorul ey gayrı
    akma ey su!

    çiçekler bırakınca renklerini biçimlerini
    resimler sakal salınca yaldızlı albümlerde
    eski bir türkü gibi bakışlarından belli
    bitkilerin sürüp giden yeşillerinden belli
    kalırız gündengüne yaşlanan sözcüklerde
    bir akşam saatinde günbatımında
    gözgöze gelmelerde ve içkiye yenilmelerde
    bülbüllerin öte öte bitiremedikleri
    kana benzer kan değil kan gibi korkunç ve karanlık
    kalırız birşeylerde ve kimbilir tanrımsılarda
    belki de çocukların hiç bitmeyen oyunlarında

    ve ölmek vazgeçilmez bir alışkanlıksa

    gülersin - menekşeler olur sesin - bırakıp gitmek
    gözlerine bakınca balıklar cıvıldaşmak - bırakıp gitmek

    bir avuç bulut içmek masmavi güvertelerde
    ağlamak tekil değil - ne anladınız?- bırakıp gitmek
    kalırız birşeylerde ve kimbilir tanrımsılarda

    böcekti karanfildi kemandı bonaparttı
    anarşistti burjuvaydı polisti kenediydi
    yoksuldu zengindi kıraldı soytarıydı
    soğuktu sıcaktı ılımandı of
    değil işte bu değil
    topunun sülâlesini!

    adamı tutup götürüyorlar
    geceyi burnundan getiriyorlar
    bütün kırbaçları bütün kelepçeleri bütün alçaklıkları
    adamı vurup öldürüyorlar

    geceyi bir daha yaşamak kolay
    adamı bir daha öldürmek zor
    siz bu tutanaktan ne anladınız
    öldürmek diye birşey - ne anladınız
    suçsuzdu diyorum - ne anladınız
    sefaleti yok etmek adamın düşü
    güzel günler düşünmek işi
    diyorlar bu kokan balığın başı
    tevfik fikret diyor devenin başı
    kime yüklemeli bu iğrenç suçu
    kime yüklemeli bu iğrenç suçu
    kime yüklemeli bu iğrenç suçu


    Benim karamsarlığım belki de bir demet gül - sevdiğim
    içimin büyük büyük aklığından geliyor belki de karam-
    [sarlığım


    biz ki
    petrolü kavuçuğu kahvesi ve kakaosuyla
    ve kastro'su zapata'sı amado'suyla
    sıcak ve kıvrak bir şarkı gibi düşünürüz
    atlantikaşırı bağımsızlığı
    biz ki bir vaşington sineği kondurup bir zenci dağa
    kanlı bir çocuk başı buluruz viyetnam'dan
    ve bazan
    öyle bir sızıyla sarsılır ki antenlerimiz
    sivaslı bir bağlamadan
    afrikalı bir tamtamdan
    daha ilkel ve yalınkat kalır
    o ipek öfkesiyle leonid kogan

    beni ısırdı
    - bilirim -
    18'lerdemondros'larda
    demokrat suratlıydı
    bilirim
    bezirgan dişli
    hâlâ damlıyor kanım
    viyetnam'da kırılan dişlerinden
    ve hâlâ aç dolaşıyor başkent caddelerinde
    kurtuluş savaşı kahramanlarım
    çoğunun çoktan söndü ödü ocağı
    kalmadı çoğundan bir nişan bile
    işte bundandır ki benim
    birtürlü gülemiyor
    gülemiyor
    gülemiyor işte türkülerim




    of ooofff
    ne de çok seviyorum harita okumayı!
    sakarya sivas erzurum
    madrid seul havana
    hepsini hepsini anlıyorum
    alev alev budistleriyle saygon
    linkoln'ün mezartaşı vaşington
    ve süzgün gözlü kompradorlarıma kurtuluş istanbulu


    anlamak hem kolay
    hem kolay değil

    ne ölüm
    ne aşk
    ne de işsizlik
    ve ne de deniz deniz kabarması yüreğin
    ne içki
    ne çiçek
    ne dostluk
    ve ne de akşam saatleri dişi kentlerin
    insan bir anda bütün bir evreni birden yaşıyor
    kan sıçrayınca bağımsızlık bayraklarına

    Birgün çıkıp geldiler - anlamsız yüzlerini ve gülüşlerini -
    tüketimartıklarım üretimorganlarını ve eski külotlarını -
    çikletlerini çukulatalarmı getirip bıraktılar - tiklerini mi-
    miklerini çiğliklerini - gençkızların düşlerini getirip bırak-
    tılar - hergün hergün yeniden getirip bıraktılar - iplerini
    oltalarını konservekutularmı - süttozlarmı soyalarını sa-
    lemlerini - kısırlıkhaplarmı madalyalarını tasmalarını -
    bayraklarını bayrakyırtmalarını sövmelerini - anamıza
    bacımıza çocuğumuza - en çok önem verdiğimiz şeyle-
    rimize - üretimorganlarını ve tüketimartıklarım kullana-
    rak - tanrının ve isa'nın ve bizimkilerin izniyle - atlarını
    seyislerini çombelerini - tıraşlarını ve dişlerini getirip bı-
    raktılar - hergün hergün yeniden getirip bıraktılar - son-
    ra güzel güzel anlaşmaları - sonra güzel güzel sözleş-
    meleri - sonra güzel güzel paylaşmaları - asılmış-
    ların ve asılacakların izniyle - vedurmadan durmadan
    baltazar bayramlarını - sonra güzel güzel savaş uçakla-
    rını - radarları rampaları atombombalarmı - denizaltı de-
    nizüstü birşeylerini - bilinçaltı bilinçüstü herşeylerini -
    piekslerini bitekslerini bitpazarlarını - eroinlerini kokain-
    lerini getirip bıraktılar - hergün hergün yeniden getirip
    bıraktılar-
    ve sonra çekilip gitmediler gemilerine
    ve sonra çekilip gitmediler gemilerine
    ve sonra çekilip gitmediler gemilerine
    ve artık okadar çok şey getirdiler ki
    ve artık okadar çok şey getirdiler ki
    ve artık okadar çok şey getirdiler ki
    bağımsızlığa yer kalmadı ülkemde


    acılar ey acılar
    işsizlik acısı
    özgürlük acısı
    bağımsızlık acısı ey
    ve ey mızmız acılara direnmenin yoksul kahramanlığı
    ey hergün ölüm
    ey hergün ölüm
    toplanın
    birleşin
    bir olun
    acıların şâhı gibi gelin üstüme
    gelin
    ve bitsin şu iş



    seninle gelecek - çâre yok
    seninle bu tatlılık ey büyük acı
    gök incir nasıl ballanırsa acılardan
    acı koruk nasıl bulursa balların en sarhoşunu
    o işte o!
    gel benim darmadağın direncim
    gücüm
    emeğim
    çilem gel
    gel benim büyük acım
    gel ve bitir şu işi!
    kalaylardan mı gelirsin bolivya'lardan
    rio'nun favelalarmdan mı
    ispanya'dan mı viyetnam'dan mı
    zonguldak kömürlerinden mi gelirsin
    çukurova'lardan mı
    yellerle mi gelirsin ateşlerle mi
    uçarak mı koşarak mı yırtınarak mı
    gel işte gel gayrı
    gel
    gel
    gel de bitir şu işi

    elbet bir bildiği var bu çocukların
    kolay değil öyle genç ölmek
    yeşil bir yaprak gibi yüreği
    koparıp ateşe atmak
    pek öyle kolay değil
    hem öyle bir ağaç ki şu yaşamak denilen şey
    her bahar yeniden yeniden tomurcuklanır da
    yalnız bir bahar çiçeklenir
    a benim gülüm!


    elbet bir bildiği var şu benim bilenmiş bıçak gibi
    [yüzümün

    yaşamak
    bir köpek gibi tekmelenerek
    yaşamak
    öpülüp okşanıp kaldırılarak



    ne donkarlosun domuz ahırı
    ne senatör makdoların oda uşağı
    ne de hacıfışfışın kurban etidir
    demokrasi
    demokrasi denilen o haspanın - a benim gülüm
    lordlar kamarasına açılmaz kapısı
    beşikteki bebeler bile biliyor bunu artık
    biliyor ve unutmuyorlar
    insan kanıyla işlediğini
    o teksas tipi demokrasinin

    elbet bir bildiği var şu benim bilenmiş bıçak gibi
    [yüzümün
    elbet kolay değil öyle genç ölmek


    kore bir kan lekesidir
    akşamlarımızda sızlayan
    bir kopuk koldur hiroşima
    uçaklar geçtikçe çırpınan
    orda
    uzakdoğu'da
    gencecik yürekler gibi seğrîşir her bahar
    barış güvercinleri hiroşima çocuklarının
    burda
    benim ülkemde
    titreşip durur yeni barış güvercinleri

    insan karıştırıyor bazan
    ölmek mi yaşamak
    yoksa yaşamak mı ölmek


    bir karanfil takmak yakaya
    belki de bir orkide
    bir baloya gitmek
    gitmemek
    bir kumar partisi belki de
    onlarca hep birdir a benim gülüm
    onlarca hep aynı değerde
    afrika'da kaplan ve zenci avıyla
    bir atom savaşı ve toptan ölüm


    çocuklar büyümesin
    büyümesin
    tomurcuklar açmasın
    açmasın
    ve sularca akmasın o en güzel şey
    yaşlılar yaşamasın
    yaşamasın
    ocaklar tütmesin
    tütmesin
    ve yuvalar, gülüm benim
    gülmesin gülmesin
    çapraz iki çizgi ak bulutlara
    gâvur gözlü kargaları emperyalizmin
    amerikan bitpazarlarında

    dünya bir genişleyip alabildiğine
    daralıyor birden eliçi kadar
    ve dolar
    madalyalı bir yular gibi geçmiş boyunlarına
    ne güvercinin göğsündeki gökkuşağını görür gözleri
    ne karakarıncanın güneşe günaydınını
    ne de sevişir gibi işlemenin güzelliği titretir yüreklerini
    kongo bir açık bonodur
    belçikalı banker brodel'in kasasında
    ve mister gülbenkyan'ın purosunda
    enfes bir tütündür havana
    duymazlar çeliğin mavi kahkahasını
    tomurcukta çatlayan gücü görmezler gülüm
    satarlar bir akşam içkisine
    o cânım ülkelerin
    narçiçeği yarınlarını

    satarlar gülüm
    memedi memede vurdurup memedin tarla sınırında
    memedin karahaberini satarlar memedin memedine
    ve karagün
    - hangi karagün? -
    gelip çatınca davul davul
    yavruyu memeden koparır gibi
    koparırlar işleyen elleri işlerinden
    sokarlar ateşten ateşe gülüm
    soygun düzeninde göbek atarlar
    ne sevinç
    ne kıvanç
    ne güven
    bize onlardan kalan
    bir avuç yorgun umut
    zincirde bir vatan
    ve kanrevan türkülerdir

    İncecik boyunlu kıraç karpuzu
    dışı yeşil yeşil
    içi kırmızı
    yuvarlana yuvarlana geçer bulutlar
    meler yanık yanık bağlı bir kuzu
    nah şuramda koskocaman dağ benim
    nah şuramda ipincecik bir sızı
    ceylanları ceylan gibi çizmem ben
    çizersem hilâl boyunlu
    çiçekleri çiçek gibi çizmem ben
    çizersem nakış nakış
    akarım ince ince de olurum nehir nehir
    kavgaları kavga gibi çizmem ben
    çizersem türkü türkü
    yazmışlar benim için kocaman kitaplara
    dışı yeşil yeşil de
    içi kırmızı


    neylerim ben kitapları kocaman kitapları
    efendim okusun benim, canım efendim
    o kuştüyü salonlarda, canım efendim
    okusun da büyüsün benim efendim
    okusun da biliversin aklımdan geçenleri
    ben işte hep böyle azgelişmişim
    yâni ben çünkü evet azgelişmişim
    evet çünkü hayır fakat ben işte azgelişmişim
    çokçalışmış azgelişmiş ve işte yoksul düşmüş
    cephelerde mapuslarda aslanım aman
    kıtlıklarda kıyımlarda kurbanım aman
    seçimlerde sayımlarda ben varım aman
    kerpiçlerde küllüklerde hayranım aman
    şenliklerde şölenlerde ben yokum aman

    ben işte hernedense azgelişmişim
    çokçalışmış azgelişmiş ve işte yoksul düşmüş
    demiri de kömürü de sökerim aman
    buğdayı da pirinci de ekerim aman
    çilem budur benim işte çekerim aman
    evet çünkü hayhay fakat ben işte azgelişmişim
    yâni ben çünkü evet hayır fakat azgelişmişim
    ölüm kalım kıtlık kıyım ben varım aman
    bayramlarda seyranlarda ben yokum aman
    soygunlara vurgunlara hayranım aman
    vatan millet allah patron kurbanım aman
    kalabalık ve karanlık türküyüm aman

    benim için demişler ki kocaman kitaplarda
    dışı yeşil yeşil de
    içi kırmızı
    neylerim ben kitapları kocaman kitapları
    efendim okusun benim, cânım efendim
    okusun da biliversin aklımdan geçenleri
    okusun da açıversin gözünün şafağını
    turnalar çizeyim gurbetlerime
    ağıtlar düzeyim yiğitlerime
    kelepçeler vurulsun bileklerime
    okusun da büyüsün benim efendim
    yumuşacık salonlarda cânım efendim

    ve der ki şakıyan kuş
    yarılan nar
    deliren ateş
    bu ne çapraz gidiş hey bekleroğlu
    uşak matti seyretmez de breht'i
    efendisi puntila'sı seyreder
    bu ne çapraz gidiş hey bekleroğlu
    volga mahkûmları'na mahkûmlar değil
    aristokrat salonlarda efendiler içlenir


    damarı pir sultan damarı
    damarı robson damarı
    gelir uğul uğul yeraltı nehirlerinden
    gelir ve bulur yüreğimizi
    damarı kavga damarı
    bu ne biçim düzen hey bekleroğlu
    öfkesi sesinden büyük
    sesi ününden kocaman ruhi su'yu
    şu benim her dalı bin dert açan çıra-çakmak ülkemde
    şu benim yürekleri çıra-çakmak tutuşanlarım değil
    istanbul
    sosyetesi
    alkışlar
    'gelin canlar bir olalım
    tevekkel tu taalâllah'


    vurun kanatlarınızı karanlığa kuşlarım
    geçin sıcak ırmakları kuşlarım
    kızılırmak kızılırmak akın kuşlarım

    Ay doğar bedir bedir
    yel eser ılgıt ılgıt
    sırıtır sıram sıram elkapıları
    elkapıları da kölelik kapıları
    kul olur yiğit

    ay doğar hilâl hilâl
    gün doğar devrim devrim
    sırıtır sıram sıram elkapıları
    elkapıları da kölelik kapıları
    kurtulur yiğit


    yeşili çin'den gelir bu kahkahanın
    kırmızısı afrika'lardan
    ve dünya dünya olur diyorum hey bekleroğlu
    yaşamak yaşamak
    gün gelir biz de görürüz yedi rengini deryaların
    gün gelir biz de ölürüz hey bekleroğlu
    yaşamak gibi güzel
    süzüp süzüp güneşi bereketlerden
    çin'den hindistan'dan amerika'dan
    taze bir kan gibi dolaşırız biz de bu yeryüzünü


    vatan topraksa eğer
    ormansa nehirse mâdense vatan
    işçiyse köylüyse aydınsa vatan
    yâni yapıp yaratmaksa herşeyi yenibaştan
    sevmeyi yenibaştan
    alkışı yenibaştan
    bir hesabı vardır bunun sorulur
    bu hesabı soracaklar bulunur
    akgün karagünden öcünü alır birgün
    ürker altunlu yiğitliğin senin ey bunak düzen
    ürker bu yağma saltanatın
    o kanlı karanlıktan kopup gelen bebeğin
    güneş renkli ilk çığlığından
    lenin'ler olur bu çığlık hey bekleroğlu
    marks'lar mao'lar mevlâna'lar
    mustafa kemaller olur hey bekleroğlu
    galile'ler gagarin'ler adsız ustalar
    ve sen olursun işte hey bekleroğlu
    kıtlıklarda
    kıranlarda
    kurtuluşlarda

    uyan ey köşem bucağım
    kırıkkolum iğriboynum sağırkapım dilsizim
    vaktidir direnmenin
    vaktidir şimdi
    karalasın göbeğinde güzel gün
    karalasın göbeğinde mutluluk
    karataş çatladıçatlıyacak

    proton -1
    mariner - 4
    anamın aksütü gibi biliyorum ki
    aynı kafadan doğma
    aynı ellerden çıkmadır
    ve aynı amaçlarla dönmeseler de uzayda
    anamın aksütü gibi biliyorum ki
    bir mariner işçisi de özlemektedir
    [barışı
    en az bir proton işçisinin sevdiği
    [kadar
    Silâh ve şarkı
    ben bütün karanlıkları bunlarla yendim
    sesimde benim
    iki yumruk gibi yanyana dövüşüyorlar
    spartaküslerle viyetkonglar
    yüreğimde benim
    ette bıçak gibi yatıyor
    yarım kalan şarkıları yiğitlerimin
    öfkemde benim
    çok dallı bir ağaçtır özlemek
    doymadan gidenlerimin gözbebeklerinden

    yürüdüm üstüne üstüne bunca yıl
    geçtim dikenlitellerini yasakların bir bir

    tavında demir
    tavında toprak
    ve tavında yürek gibi kabarık
    ve alıngan
    dokundum ateşli kabuğuna güzelin
    iyinin
    gerçeğin
    soyundum kötülüklerden çırçıplak


    dünyanın tepesinde bir avuç hışır
    karga kanat çırpsa uykuları karışır
    yağmalanmış emeklerden gelir soylulukları
    yağmalanmış özgürlüklerden
    dinleri imanları vurgun kelepir
    toprağın memeleri
    altun ışıltılı kumları kıyıların
    emeğin çiçekleri
    hep onlar için
    hep onlar için takvimlerin mutlu günleri
    içimizin karanlığı
    soframızın öksüzlüğü
    hiç gülmemesi yüzlerimizin
    hep onlar için
    adları morgan da osman da filân da olsa
    isacı da olsalar muhammetçi de
    iki dallas domuzu gibi benzerler birbirlerine
    karagünler için kaldırırlar kadehlerini
    adanalı bir toprak ağasıyla
    detroit'li bir otomobil fabrikatörü

    dünyanın tepesinde bir avuç hışır
    dinleri imanları vurgun kelepir
    şarkılarda bile istemezler güzel günleri
    ve bacakları çörçil zaferi çizerken havalarda musolini'nin
    öter faşizm düdücükleri
    yanki go hom çaçaca
    maydarling amerika
    maydarling amerika

    Bir oğlum olacak adı temmuz
    uykusuz
    korkusuz
    beter mi beter
    ben beynimi satarak yaşıyorum
    o benden proleter

    bir oğlum olacak adı temmuz
    karataşın göbeğinde aşk
    karataşın göbeğinde barış
    karataş çatladıçatlıyacak
    bende bitmeyen kavga
    onda yeniden başlıyacak


    bir oğlum olacak adı temmuz
    öfkede benden fırtına
    sevgide deniz
    ne samanyollarının ulu kervanları susuzluğumun
    ne kutupşafaklarında tanrılaşması ilkelliğimin
    temmuz gibi sıcak ve bereketli
    temmuz gibi uçsuzbucaksız



    bir oğlum olacak adı temmuz
    dilinde en güzel sesi türkçemin
    kulağı en yiğit şarkılarla delik
    korkak bir merakla değil yıldızlı karanlığı
    vivaldi'yi dinler gibi okuyup anlıyacak
    ve belki de sütdişleri sürerken balaban bir bursa şef-
    [talisine
    ay'dan kendi sesini dinliyecek
    vahşi bir çiçek gibi açılmış gözleriyle

    ben ki yalınayak bastım kızgın dişlerine açlığın
    iri bir çizme gibi balkanlar'a basarken faşizm
    dağlarda silâh atmayı sevdim
    ben ki silâh taşıdım gizli gizli
    dünyanın bütün devrimlerine
    boşuna dönmüyor bu rotatifler
    boşuna bağırmıyor bu kara
    boşuna dinlemiyor bu korku kapımızı
    anamın aksütü gibi biliyorum ki
    doyumsuz günlere doğacak temmuz
    doyumsuz günler görecek
    hani şu hep andıkça sızlatan yüreğimizi
    hani şu hep dalıp dalıp gittiğimiz andıkça
    beklediğimiz beklediğimiz beklediğimiz
    ve tam görecekken göçüp gittiğimiz günler
    [gibi günler
    ama mutlaka


    karataşın göbeğinde aşk
    karataşın göbeğinde barış
    karataş çatladıçatlıyacak
    ben direndim yorulmadım
    o yorulup yıkılmıyacak


    vurun kanatlarınızı karanlığa kuşlarım
    geçin sıcak ırmakları kuşlarım
    kızılırmak kızılırmak akın kuşlarım
  • 400 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Selamın kavle şekerler .. Bir etkinlik ve seneler sonra okuduğum bir isimle beraberiz bu kez sizlerle .. Kapı numaramız - söylemezsem olmaz - "666" olunca ve kitabı da onlarca kez izlediğim filmin üzerine okuyunca el mahkum yapayım dedim incelemeyi .. Bir de ilerde bahsedeceğim bir Edgar Allan Poe mevzusu var tabii .. Neyse efenim .. Bırakalım şimdi Stephen King' i , Shining ya da Medyum muhabbetini .. Gelin, 1820 lerde İngiltere'de kurşuni gri bir gökyüzü altında yaşamakta olan bir şahsın yanına götüreyim ben sizi..

    Rica ediyorum kırmızı isme tıklayınız : (ayrı pencerede aç!! delirtme beni !! ) Percy Bysshe Shelley .. Bu abimiz romantik ve lirik şiir yazımında İngilitere'nin öncü isimlerinden imiş .. Biliyorsunuz , bilmiyorsanız da ben söyleyeyim ; ben ne şiirden ne de edebiyattan anlarım .. ŞİİRDEN TÖVBE ANLAMAM !! Lakin tarihi bolca okuduğum için geçen gün karşıma çıktı tesadüfen hikayesi .. Sizinle de paylaşayım istedim .. İşbu fındıhsız , fıstıhsız güllaç suratlı , tüysüz ve gözlerinden hüzün akan beyaz ETİ-PUF aromalı abimiz o zamanlar pek bir dertliymiş .. "Londra'nın içinde vurdular beni , KABAKLI KORNETE KOYDULAR beni" deye türküler çığırır imiş ... Efkarlıymış sizin anlayacağınız .. Sonradan 30 larında ölmeden öncesinde "kör" olarak nitelendirilenlerdenmiş .. Çok sonraları boğularak öldükten sonra BADEME evrilmiş ...AMA HAK EDEREK !! Soyadından çakozlayacağınız üzere Frankenstein ' ın yazarı Mary Shelley 'nin de kocası bu abimiz .. Şu satırları yazan ,

    "Birbirine karıştırdım berbat lafları
    Ve soran bakışları.."

    ama o günün Londra halkı tarafından nedense

    "kalenin ardı bostan,
    yıkılsın yunanistan.
    yunanistan kızları,
    ne don giyer ne fistan..." kıvamında algılanan ve hiç okunmayan bir şair ..

    Hal böyle olunca yılgınlığa düşmüyor ve çıkıyor evinin balkonuna, yazdıklarını çoğaltıp gelip geçenin üstüne atıyor .. Şişelerin içine koyup ,mantarla kapatıp, elinde yaptığı kağıt gemilerin içine koyup yüzdürmeye başlıyor ..Balonlara dahi bağlayıp uçurmuş.. Birilerinin eline geçsin okusunlar diye ..Esasen bir zamanlar yerlere atılan sex shop reklamlarının da atası dersek kendisi için yanlış olmaz sanırım... Yürek burkan bir hikayesi var .. O zamanlar sosyal medya yok tabii ..Bir tıkla milyonlar falan fistan .. Sadece o mu ? Ya Freud ? Rüyaların Yorumu kitabının ilk baskısının tükenmesini TAM 8 , yazıyla SEKİZ sene beklemişler .. Ya Stendhal ?!? Yaşar Kemal 'in yazmaya başladığı her yeni romanı öncesinde okuduğu Stendhal ? Bakın ben size anlatayım ... Stendahl ' ı pek çoğunuz okumuştur ama hikayesini hiçbiriniz bilmez .. Bilen varsa da selamlar olsun ..

    Stendahl, değeri ölümünden takriben 50 sene sonra ve TESADÜFEN anlaşılmış bir yazar .. Yıllar sonra Paris' te mezarlıktan geçen bir yol yapımı sırasında Arrigo Beyle adlı birine ait bir mezarın üzerindeki italyanca "YAŞADI , YAZDI , SEVDİ" yazılarını okuyan bir italyanın , o mezarda ne işi olduğuna bir anlam veremeyen merakı sayesinde yeniden hatırlanıyor Stendhal ..Tesadüf bu ya!!! Tam da o sıralarda Streynski isimli bir profesör Stendahl 'ın doğduğu Grenoble 'e gidiyor... Can sıkıntısından incelemeler yaptığı şehir kütüphanesinde, toz toprak içinde el yazmalarına rastgeliyor .. Böylece '842 de ölen ve UNUTULAN Stendahl , '888 'de YENİDEN DOĞUYOR ..

    Kuşkusuz Stephen King , yukarda belirttiğim örneklerin aksine günümüzde yazıyor olmasının ve teknolojinin avantajlarını sonuna kadar kullandı .. Günümüzde edebiyatta piyasa koşulları egemen .. Hem de sonuna kadar ! Ve King'in bir dahi olduğu da su götürmez bir gerçek ! Bu çok açık ! Tartışmaya dahi sunmam .. Çocukluğumun bir numarası OLMASA DA ( "BİR" numara her zaman için Clive Barker ' ındır !) ilk üçüne yerleşmiş isimdir Stephen King korku edebiyatı dendiği vakit.. Ama şu var ki ben her zaman gerek müzik , gerek edebiyat olsun AKÇELİ işlerden uzak olmuşumdur .. Bir yerde popülerlik var ise, orda cacığa su katarlar .. Ayran diye getirip korlar önüne .. Dolayısıyla , böylesi durumlarda "İŞTE ATIN ... AL ! BU DA TIMARIN !" diyebilmek elzemdir .. Benim izlediğim kadarıyla en son 2005 ağustosunda King ve amerikalı yazarlar , romanlarındaki karakterleri satışa çıkardılar ... Sözümona düşünce ve özgürlük adına yapılan bir açık arttırmayla karakteri satın alan kişinin adı o karaktere verilecekti .. Ben ilk kırılmayı burda yaşadım ve uzaklaştım King'den .. Romanın adı da Cep idi hatta .. Bu çok itici bence ..

    Ne akla hizmet Medyum koymuşlar bu romanın ismini bilemiyorum ama romana gelecek olursak .. Arkadaşım bu roman bir KÜLT !! Bu olgu tartışmaya kapalı ! Önce onu bir kabul et .. Yani sen ben ve bir stadyum dolusu adam , bilmem neremizi yırtıncaya kadar aksidir diye bağırsak dahi ortada Shining diye bir film var KİTAPTAN uyarlanan .. Bu hususa da değinmem lazım defalarca izlemiş bir insan olarak söz konusu filmi .. FİLM AYRI , KİTAP AYRI GÜZEL .. Birincisi kitapta barok yani rahatsız edici bir anlatım mevcut .. En basitinden filmde yer alan otel halıları hipnoz verici ama mat bir görünüme sahipler .. Halbuki romanda anlatılanlar gayet işlemeli ve canlı bir ruh hali barındırıyor...Bunları niçin anlatıyorum ? FİLMLE KİTABI BİR TUTMAYASINIZ DİYE .. Kitapta olayların geçtiği otelin adı OVERLOOK .. Overlook ingiliççede TEPEDEN BAKMAK anlamlarını da barındırıyor ... Yani bir aşağılama da söz konusu .. ve söz konusu otel Colorado'da ..
    YANİ ?
    Yani söz konusu amerika tarihi olduğunda, kızılderili soykırımının en yoğun yaşandığı yerlerden biri .. Ve biz biliyoruz ki Hayvan Mezarlığı ' nı yazmış Stephen King , kızılderililerle ve onların mitosları ile yakından ilgili .. Diğer romanlarında bunun izlerine rastlamak mümkün ..

    Kitabı okurken , benle beraber okuyan arkadaşlardan çok ve gereksiz tekrar olduğuna dair geri bildirimler aldım .. Lakin gözden kaçırdıkları mevzu şudur ki bu hem KORKU , hem GERİLİM , hem de "PSİKOLOJİK" unsurlar barındıran bir kitap ..Aslında kitabı , King 'in tahtına oturtan etkenlerden biri de bu .. Doğaüstü güçleri , gothic edebiyatı ve insan psikolojisini aynı potada eritmiş olması .. Sizce iğrenç ama bence güzel bir örnekle açıklamak gerekirse, ebeveynleri önünde cayır cayır osuran bir cocuğun haleti ruhiyesini tüm aile bireylerinin gözünden kapınıza getirmiş King .. İşte size sıkıcı ve tekrar olarak gelen ama şahısların ilerleyen bölümlerde gelişecek olaylara farklı tepkiler vermelerine sebep olacak olan ayrıntılar bunlar .. Örnek verecek olursak kitaptaki Jack karakterinin öfke patlamalarının hem anne hem de çocuğun gözünden anlatılması ..

    Kitapta çok fazla öne çıkmıyor lakin filmde bu olgu kitapla paralellikler göstererek daha fazla öne çıkmış .. Nedir o dersen .. İZOLASYON !! İnsan ve insani "değerlerden" mahrum kalma .. Kendini bile isteye TECRİT ETME ..Bakın filmde geçen ve sonrasında KATATONIA ' nın ENDTIME parcasının başında yer alan şu alıntı özellikle kayda değer ..

    -- Because for some people, solitude and isolation can of itself become a PROBLEM.

    -- NOT FOR ME! ( JACK )

    Kendini bilerek ve isteyerek çember dışında tutan, izole eden Jack ' in hikayesi içerisinde Edgar Allan Poe ' nun Kızıl Ölümün Maskesi izlerine rastlamak mümkün .. Biliyorsunuz spoiler vermiyorum ama burada da tıpkı Jack ' in ve ailesinin durumunda olduğu gibi zamanın kızıl vebasına karşın yüksek duvarlarla korunan kale duvarlarına kendini hapseden bir prens söz konusu .. King bu roman içerisinde , bu muhteşem hikayeye pek çok kez gönderme yaparak "MASK OFF ( maskeler aşağı!) " diyip POE ya selam çakmış ..

    SONUÇ OLARAK KORKUNUN KÜLTLERİ ARASINDA YERİNİ SONUNA KADAR HAK ETMİŞ BİR ESER BU ...

    SON OLARAK : gideceğiniz OTELLERİ İYİ SEÇİN ...
    https://www.youtube.com/watch?v=7sxFyu_U2go

    Ve sonradan eklenen İŞSİZLİK BONUSU : OSMANLI' DA SHINING İZLERİ ..

    https://i.hizliresim.com/gPonXZ.jpg